Ana Sayfa Blog Sayfa 2366

‘Yok Olan Türler vs. Yok Eden Türler’ etkinliğine çağrı

İklim krizine ve türlerin yokoluşuna dikkat çekmek isteyen Yokoluş İsyanı, Genç Yeşiller ve Don Kişot Bisiklet Kolektifi Pazar günü Beşiktaş Abbasağa Parkı’nda gerçekleşecek “Yok Olan Türler vs. Yok Eden Türler” etkinliğine çağırıyor.

İklim krizine ve türlerin yokoluşuna dikkat çekmek amacıyla 20 Ekim Pazar günü Beşiktaş Abbasağa Parkı’nda “Yok Olan Türler vs. Yok Eden Türler” isimli etkinlik gerçekleşecek. Yokoluş İsyanı, Genç Yeşiller ve Don Kişot Bisiklet Kolektifi’nin çağrı yaptığı etkinlik içerisinde iklim kriziyle ilgili forumun yanında dans ve ritim atölyeleri düzenlenecek.

‘Hayatlarımızda iklim acil durumu ilan ettik’

“Her gün bitki ve hayvan türlerinin tükenmesine tanıklık ediyor, iklim felaketinin yıkıcı etkilerini görüyoruz. Peki, ne kadar süre seyirci kalacağız?” diyen aktivistler çağrı metninde şu ifadeleri kullandı:

“Hayatlarımızda iklim acil durumu ilan ettik! İklim krizi soluduğumuz havaya, yediğimiz gıdaya, üzerinde yattığımız toprağa bulaştı. Biz de iklim acil durumunu dinlediğimiz müziğe, cümlelerimize, dans figürlerimize ve attığımız her adıma bulaştırıyoruz. Yeri geliyor yas tutuyoruz yeri geliyor dans edip eğleniyoruz. Hükümetlerin ve şirketlerin iklim acil durumu ilan etmeleri talebinden ise vazgeçmiyoruz. Müziğimizle, kostümlerimizle ve dansımızla hep birlikte sizi iklim için harekete geçmeye çağırıyoruz!”

20 Ekim günü 16.00’da başlayacak etkinlikte yok olan ve yok eden türleri temsilen kostümler giyilmesi planlanıyor. Etkinlik detaylarına buradan ulaşabilirsiniz.

Altın madenciliğinde kapasite artırımı: Fatsa’nın geleceği kararmasın!

‘Köylüler zehirli suyla üretim yapıyor, bahçe suluyor ve doğal olarak yeraltı sularını da kirletmiş oluyor. Bu tarımsal ürünler ülkenin ve dünyanın dört bir yanına gidiyor. Herkes kendi sorunu çözsün zamanı değil artık.  Fatsa’nın meselesi hepimizin meselesidir.’

Akgün İlhan ile gazeteci Dilek Dindar Sudan Gelen programı için Açık Radyo’da buluştu. Türkiye‘yi ve dünyayı delik deşik eden metalik madencilik konusunun ele alındığı programda Dindar, yerlisi olduğu Fatsa’da yapılan altın madenciliği çalışmalarını ve bunun gerek doğa gerekse toplum üzerindeki olumsuz etkilerini anlattı. (Programın kaydını dinlemek için tıklayınız http://acikradyo.com.tr/podcast/219959)

Aİ: Artı TV’de geçtiğimiz Eylül ayında yayınlanan Emek ve Hayat adlı programınızda Fatsa’dan etkileyici görüntülerin yer aldığı  kısa bir belgesel vardı. Fatsa’da altın madenciliği ne zaman başladı ve bu çalışmalar bir direnişle karşılaştı mı?

DD: Bizim Fatsa’daki hikayemiz yaklaşık 5 yıl önce 2013’te ÇED raporunun kabul edilmesinin ardından başladı. O günden bu yana madencilik devam ediyor. Maalesef o dönemde durumun vahimliği pek anlaşılmamıştı ve bilinmiyordu. Yani bölgede altın madeninin ve siyanürle altın aramanın nasıl bir etkisi olacak, bu durum ne yaratacak, bunun nasıl sonuçları olacak bir çok insan bilmiyordu. Bölgede yaşayan üreticiler Bergama‘da aynı süreçten geçen arkadaşlarla buluşunca ve oraya gidince meselenin nasıl sonuç doğurduğunu görerek Fatsa’ya döndüler. Yani bir bakıma kendi geleceklerini Bergama’da görmüş oldular. İşte o noktada bir muhalefet başladı. Köylüler bu madeni yapılmamasını istedi. Zaman zaman jandarma ile karşı karşıya geldiler, Karadeniz’de ve birçok yerde olduğu gibi. Civar köyler buna oldukça ciddi tepkiler verdi. Hatta dönem dönem mitingler yapıldı. Ancak insanlar ne Türkiye genelinde ne de bölgede kendilerini yeterince anlatamadılar. Çünkü metalik madencilik gerçeğini bilen çok azdı. Daha da önemlisi madenin etrafındaki köyler madene 5-10 km uzağız diye düşünerek kendi başlarına bir şey gelmez sandılar. Öyle ya devlet buna nasıl izin verirdi? Bölgede büyük oranda göçmen topluluğu yaşıyor ve devlete son derece bağlı insanların olduğu bir coğrafyadan bahsediyoruz. Topraklarının sularının zehirleneceğine ve devletin buna izin vereceğine ihtimal bile vermediler. Ta ki bugüne kadar…

Aİ: Bu tip projeleri istihdam sağlıyor ve bölgenin gelişmesine faydası olacak diyerek cazip kılmaya çalışıyorlar. İnsanlar da oğlu kızı iş buşacak diye düşünüp projeye destek bile olabiliyor. Fatsa’da da oldu mu benzer şeyler?

DD: Tabii, çocuklarını madende istihdam etmek isteyenler oldu. İstihdam edilenler de madende geçici süreyle güvenlik ve benzeri niteliksiz işlerde çalıştırıldı. Bir işçiyi işten çıkardığınız zaman nasıl işsiz ve aşsız kalıyorsa, bir çiftçinin elinden toprağını suyunu aldığınızda o da işsiz kalıyor. Ben buna da değindim yaptığım kısa filmde.

Aİ: Evet, sonra ellerinden toprağı ve suyu alınmış köylüler göçe mecbur kalıp kentin yoksulları haline geliyorlar.

DD: Evet. Bir de bu benimle, benim mahallemle ilgili değil, benim başıma bir şey gelmez yanılgısı var. Bu insanları da suçlayamıyorsunuz. Çünkü bu bir insana yapılabilir mi? „Ben bu ülkenin yurttaşıyım, bana bu nasıl yapabilir?“ diyerek isyan ediyor ve durumu anlamakta zorlanıyorlar.

Aİ: Anlaşılır bir tepki aslında. Tabii bizler bu toplumsal-ekolojik mücadelenin içinde pek çok olayı gördüğümüz için artık her şeyi yapabilirler diye düşünüyoruz ama köydeki toprağında aşında olan insan için bunu bir anda kavramak çok zor. Peki, maden alanında yaşanan çevre katliamı ne boyutlarda?

 DD: Şimdi madenin bulunduğu yerin birinci etabı bitti. İlkin küçük bir alanda, devlete ait bir ormanlık alanda başladı. Sonra fındık bahçelerini de içinde aldı. Artık madenin bulunduğu alanda sadece madenin kendisi değil etrafında da tahribat büyümüş durumda. Şimdi de maden şirketi kapasite artırımına gidiyor. Tablo korkunç. Karadeniz’de yeşilin her tonunu görürsünüz. Kahverengi görme ihtimaliniz yoktur. Maalesef bahsettiğimiz bölge tamamen kahverenginin tonlarına bürünmüş durumda. Altın madeni işleten firma ve bazı bilim insanları madencilik bitince toprağın tekrar yeşillendirip tarım arazisine dönüştürüleceğini söylüyor. Oysa 1980‘lerde siyanürle yapılan altın madenlerinin üzerinde bir ot bile bitmediğini  gördük.

Aİ: Elbette, madenciliğin olduğu yerde başka hiçbir faaliyet yapılamaz ki. Ortamda canlılık kalmıyor. 10 ya da 15 senelik bir madenciliğin sonunda elimize bir enkaz veriliyor. Fatsa’da maden tükenince geriye kalan katledilmiş toprakta ne tarım ne turizm yapılabilecek. Fındıkçılık ne durumda Fatsa’da şimdilerde?

DD: Ben de Fatsalıyım ve bir fındık üreticisiyim. Son yıllarda küllenme ile başımız dertte. Son 5 yıldır fındıkta ciddi boyutlarda küllenme sorunu var. Yani aslında fındığın çürümesine neden olan bir sorundan bahsediyoruz. Şimdi bu gerçekten doğrudan madenle ilgili midir, değil midir, ya da sular kirlendi de ondan mı gerçekleşmektedir bilemiyoruz. Mevcut madenin etrafındaki Çötelek ve Şenyurt köylerinde yapılan sondaj çalışmalarında suda ağır metaller bulundu. Mesela olması gereken değerden kat be kat yüksek alüminyum çıktı sularda. Bunu en iyi köylüler biliyor. Kendi bahçelerinden topladıkları fındıkları yemiyorlar. Ancak bu fındıklar başka yerlere satılıyor. Köylüler artık suyu bırakın içmemeyi temizlik için bile kullanmıyor. Merkezden tankerlerle su getiriliyor kullanma suyu olarak bile.

Aİ: Yani insanlar gözünün önündeki suyu kullanamıyorlar. İnsanın başına gelebilecek en korkunç bela bu herhalde. Suyundan uzaklaştırmak.

DD: Köylüler zehirli suyla üretim yapıyor, bahçe suluyor ve doğal olarak yeraltı sularını da kirletmiş oluyor. Bu tarımsal ürünler ülkenin ve dünyanın dört bir yanına gidiyor. Ve her ne hikmetse kimse yahu burada ne oluyor, bu sular niye kirlendi diye sormuyor. Bu duruma dair hiç bir araştırma yok. Konuştuğum köylüler ölüme terk edildiklerini düşünüyor.

Aİ: Fatsa gözden çıkarılmış bölge gibi yani. Tabii madenciliğin olduğu yerler aslında gözden çıkarılmış bölgeler. Ve burada yaşayan kırsal kesim de gözden çıkarılmış. Bu sadece Fatsa için değil Bergama, Kaz Dağları ve Cerattepe gibi yerler için de öyle. Bu yüzden birlikte mücadele etmek şart. Çünkü dev şirketler ve onun arkasında şirketleri destekleyen bir devlet var. Böyle bir işbirliğine tek başına bir köy veya birkaç köy nasıl karşı çıkabilir ki? İşte bu yüzden birlikte mücadele elzem.

DD:  Kesinlikle! Öncelikle o coğrafyada yaşayan insanların sesine kulak vermek lazım. Onlar ne söylüyor ve dertleri nedir bir anlamak lazım. Herkes kendi sorunu çözsün zamanı değil artık.  Fatsa’nın meselesi hepimizin meselesidir. Fatsa‘da şu anda siyasi görüş, dil, din, ırk farklılıklarına bakılmaksızın aynı dertten musdarip insanlar bir aradalar. Çünkü madenin kapasite artırma hamlesiyle birlikte binlerce dönümün daha madene kurban edilmesinden bahsediyoruz.

Aİ: Yani bu belayi en azından arkamızda bıraktık diye bir durum da yok. Önümüzde daha büyük bir bela duruyor.

DD: Evet ve yeni alanlar oldukça geniş. Yani şu anki madenin bulunduğu yer Fatsa sınırında ve o sınırın etrafını tamamen kaplamayı hedefliyorlar. O civardaki o bölgedeki köylerin tamamını kapsayacak bir alan bu. 14 yıllığına şirkete verilecek olan bu alan yeni maden sahası olarak ilan edilecek eğer durduramazsak.

Aİ: 14 yıl burayı geri dönüşü olmaz şekilde yok etmek için yeterli bir süre maalesef.  

DD: Evet öyle. Bu bölgede aslında sadece fındık üreticiliği değil, bal ve daha pek çok farklı üretim alanları var. Dolayısıyla her türlü üretici çok tedirgin şu anda. Bu tedirginlik yanyana duruşu da beraberinde getirdi. Şimdi bir platform ve dernek oluşturuluyor. Her kesimden insan bir arada olacak. Türkiye’deki benzer madencilik deneyimlerini inceliyorlar. Geçtiğimiz günlerde aslında iptal edilmemiş olsaydı ayın 12’sinde Kazdağları‘ndaki mitingde olacaklardı. Böyle genişleyen ve birleşen bir hareket ve oluşum var Fatsa’da. Bugün Bergama’da, Burhaniye‘de, Kazdağları‘nda Artvin’de hemen her noktada ya da Munzur‘da benzer dertleri yaşayan, yaşam alanları, suları ve toprakları ellerinden alınan insanların birbirine dokunup o mücadeleyi birlikte vermeye ihtiyacı var. Ve tabii ki sadece bölgede yaşayan insanlara değil, meslek odalarına, sendikalara, siyasi partilere ve bilim insanlarına da çok iş düşüyor. Bu insanların ve bu toprakların hayatı tehlikede. Her birimiz yaşamın yeniden yeşerebilmesi birlikte mücadele etmeliyiz. Aksi takdirde madenin, barajın, HES’in ve benzer projelerin altında hep birlikte kalacağız. Bunun kaçarı yok.

Aİ: Evet. Birlikte batacağız ya da birlikte çıkacağız. Buna rağmen bu sanki sadece kırsaldaki yereldeki insanların sorumluluğuymuş gibi algılanıyor. Oysa bu herkesin meselesi. Peki, biz kentliler ne yapmalıyız? Nasıl parçası olacağız bu mücadelenin?

DD: Şimdi öyle bir atmosferin içindeyiz ki sadece enflasyon konuşuluyor televizyonlarda. Yahu biz bir tarım ülkesiyiz. Bu topraklar hepimizin. Burada üretilenler hepimizin. Yaşayabilmek için o coğrafyadaki köylünün sesine ihtiyacımız var. Bu topraklar, bu su, bu hava hepimizin. Hani, kentliler olarak bizim omuzlarımıza yüklenen yük de bu. Bir şekilde köylünün toprak emekçisinin sesini gündemde tutmamız gerekiyor. Bununla ilgili kamuoyu baskısı oluşturmak için her şeyi yapmamız gerekiyor.

Sudan Gelen programının dökümünü yaparak bu röportajın metne çevrilmesine emek sunan Sabancı Üniversitesi Uluslararası İlişkiler / Barış ve Çatışma Çalışmaları Yüksek Lisans öğrencisi ve İstanbul Politikalar Merkezi stajyeri sevgili Bişenk Ergin’e çok teşekkür ederiz.

(Yeşil Gazete)

Bursa’da fabrikanın kimyasal atıkları deredeki balıkları öldürdü

Gürsu’nun Hasanköy ve Ağaköy yerleşim yerlerinde fabrikanın dereye bıraktığı kimyasal atık sebebiyle toplu balık ölümleri yaşandı.

Bursa‘nın Kestel ve Gürsu ilçelerinden geçen Mandras deresi çevresinde fabrikaların artmasıyla birlikte 20 yıl önce balık yaşamı yok olmuştu. Kestel ilçesine geçen yıl kasım ayında kurulan arıtma tesisiyle birlikte derede yeniden balık üremeye başlamıştı. Ancak sanayi bölgesinde yer alan fabrikaların kimyasal atıklarını önceden olduğu gibi doğrudan dereye bırakmasının deredeki balıkların toplu ölümüne yol açtığı iddia edildi.

Muhtar Türe: Zehir nasıl etkiliyse balıklar çıkamadı, çamurun altında öldü

Hasanköy muhtarı Ertuğrul Türe, “Köyümüzden geçen dere Kestel ilçesindeki Gölbaşı gölünden gelip denize gidiyor. 20 yıl önce bölgeye sanayinin gelmesiyle birlikte deredeki balıklar öldü. 20 yıl sonra bölgeye arıtma tesisi kurularak su arındırıldı. Derenin belli bölümünde balıklar yaşamaya başladı. Fakat geçtiğimiz Cuma günü akşam bölgedeki bir fabrikadan salınan kimyasal atık deredeki tüm balıkları öldürdü” dedi.  Türe, açıklamasının devamında  “Son salınan zehir nasıl etkiliyse balıklar suyun üstüne çıkamadı. Çamurun altında öldüler” diyerek fabrikaları eleştirdi.

Dere kirliliği daha önce meclis gündemine taşınmıştı

Daha önce Kestel ve Gürsu’dan geçen Mandras deresinin kirliliği gündeme taşınmış; CHP Bursa Milletvekili Nurhayat Altaca Kayışoğlu Nisan ayında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na soru önergesi sunmuştu. Önergede, “Kestel ve Gürsu Sanayi Bölgelerinin atık sularını toplayan Yeşil Çevre Arıtma Tesisi‘ni kullanmayan kaç fabrika olduğunu” ve “Atıklarını arıtma tesisi yerine akarsulara bırakan fabrikalar hakkında bugüne kadar yapılan bir işlem olup olmadığını” sormuştu.

‘Genç Çiftçi’ de devleti dolandırmış

Sayıştay’ın raporuna göre, Genç Çiftçi Projesi’nden yararlananların bir kısmı hibe edilen hayvanları satmış, sattıklarının yerine yakınlarından hayvan almış gibi gösterip devletten para almış.

Sayıştay’ın yaptığı denetimler sonucunda hazırladığı raporda, Tarım Bakanlığı’nın 3 yıl önce uygulamaya soktuğu Genç Çiftçi Projesi’nden yararlanan bazı çiftçilerin mevzuata aykırı hareket ederek haksız kazanç elde ettiği belirtildi. Raporda şu ifadeler yer aldı: “Büyükbaş ve küçükbaş hayvan projesi kapsamında desteklemeden yararlandırılan genç çiftçilerin kendilerine teslim edilen hayvanları elden çıkardıkları, mevzuat gereği yerlerine almaları gereken hayvanları ise yakın akrabalarından satın almış gibi gösterdikleri, bu duruma ise il ve ilçe müdürlükleri tarafından müsaade edildiği görülmüştür.”

Sözcü’den Ali Ekber Ertürk’ün haberine göre; genç çiftçiler tarafından imzalanan taahhütnamelerde “Proje kapsamında; eşimden, annemden, babamdan, kardeşimden, çocuğumdan ve bunların sahip/ortağı olduğu işletmelerden destek kapsamında makine, mal, hizmet, tohum, fidan, canlı hayvan vb. satın almayacağım” ifadesine yer veriliyor. Ancak yapılan denetlemelerde sözleşmeye aykırı pek çok durum tespit edildiğini aktaran Sayıştay görevlileri, raporunda şunları belirtti:

“Ancak örnek olarak seçilen il müdürlükleri (Antalya, Ağrı, Afyonkarahisar, Şanlıurfa, Sivas) ve bunlara bağlı ilçe müdürlüklerinde gerçekleştirilen denetimlerde genç çiftçiler tarafından çeşitli nedenlerle elden çıkarılan hayvanların yakın dereceli akrabalardan satın alınmış gibi, hatta kendi kendine dahi satış yapmış gibi gösterilmek suretiyle bildirimde bulunulduğu, il ve ilçe müdürlükleri tarafından da bu duruma müsaade edildiği görülmüştür.”

Hrant Dink Vakfı’nın konferansı Kayseri’den sonra İstanbul’da da yasaklandı

Hrant Dink Vakfı’nın Kayseri Valiliği “uygun görmediği” için İstanbul’da yapmayı planladığı “Kayseri ve Çevresi Toplumsal, Kültürel ve Ekonomik Tarihi Konferansı” Şişli Kaymakamlığı tarafından da yasaklandı.

Hrant Dink Vakfı tarafından düzenlenen, 18-19 Ekim tarihlerinde yapılacak ‘Kayseri ve Çevresi Toplumsal, Kültürel ve Ekonomik Tarihi KonferansıŞişli Kaymakamlığı tarafından yasaklandı. Yasaklama kararına dair herhangi bir gerekçe sunulmadı.

Daha önce Kayseri’de yapılması planlanan etkinlik Kayseri Valiliği tarafından “uygun görülmediği” gerekçesiyle yasaklanmıştı. Vakıf engelleme kararının ardından konferansı, İstanbul’da Hrant Dink Vakfı Anarad Hığutyun Binası Havak Salonu’nda yapmaya karar vermişti.

İki günlük konferans programı 1850 – 1950 yılları arasında Kayseri ve çevresindeki yerleşim birimlerinde yaşanan toplumsal, ekonomik, kültürel, kentsel ve mimari değişimlerin akademik boyutunu içeriyordu.

Vakıf: Gerekçe belirtilmedi

Şişli Kaymakamlığı tarafından getirilen yasağın ardından vakfın yayınladığı açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“18 ve 19 Ekim’de Hrant Dink Vakfı Havak Salonu’nda yapılacak ‘Kayseri ve Çevresi: Toplumsal, Kültürel ve Ekonomik Tarihi Konferansı‘ yasaklandı!

Kamuoyunun yakından takip ettiği üzere, daha önce Kayseri’de yapılması planlanan konferans Kayseri Valiliği’nin müdahalesiyle yasaklanmıştı. Bunun üzerine, Vakfımızın Yönetim Kurulu konferansın İstanbul’da yapılmasına karar verdi.

Yarın yapılacak konferansın tüm hazırlıkları tamamlanmış, konuşmacıların tümü gerek Türkiye gerek dünyanın dört bir yanından İstanbul’a gelmişken, bugün 17 Ekim Perşembe günü saat 17.08’de Şişli Kaymakamlığı’ndan Vakfa bildirilen yasaklama tebliğinde gerekçe belirtilmemiştir.

Türkiye ve yurt dışından birçok akademisyenin değerli sunumlarıyla bilimsel veriler ışığında gerçekleştirilecek ‘Kayseri ve Çevresi: Toplumsal, Kültürel ve Ekonomik Tarihi Konferansı’nın yasaklandığını üzülerek kamuoyuyla paylaşıyoruz.”

 

Ekoloji Birliği’nden Ankara mitingine çağrı

Ekoloji Birliği, iklim krizi ve ekolojik yıkıma karşı tepkilerini dile getirmek amacıyla, 26 Ekim’de Ankara’da miting düzenliyor.

Çok sayıda ekoloji örgütünün birleşmesiyle oluşan Ekoloji Birliği, önümüzdeki hafta sonu Ankara’da gerçekleştireceği büyük miting için çağrı yaptı. “İklim krizine ve Ekolojik Yıkıma DUR Diyoruz’ temasıyla, 26 Ekim 2019 Cumartesi günü gerçekleştirilecek miting, Tandoğan Meydanı’nda.

Ekoloji Birliği’nden yapılan açıklama şöyle:

“ Ülkenin her tarafında, siyasi iktidar tarafından uygulanan sermaye yanlısı enerji ve madencilik politikaları sonucu nükleer ve termik santraller, metalik madencilik projeleri, taş ocakları, balık çiftlikleri, hidroelektrik santraller, rüzgar enerji santralleri, jeotermal enerji santralleri nedeniyle büyük bir ekolojik yıkım yaşanmaktadır.

İklim krizine yol açan bu yıkımlara karşı verilen mücadeleler de hızla büyüyor. Ekoloji mücadelesinde dayanışmanın, bir araya gelerek ortak bir direniş cephesini oluşturulmanın önemi büyüktür. Ekoloji mücadelesinin emek ve demokrasi mücadelesi birleşerek büyümesi ülkemizde uygulanan talan ve yıkım politikalarını durduracaktır

Ülke genelinde yaşanan ekolojik sorunlara dikkat çekmek, yerel direnişleri Ankara’da buluşturarak yerelin sesini Ankara’ya duyurmak ve emek ve demokrasi güçleri ile dayanışmak mücadelemize ivme katacaktır.

DİSK, KESK, TMMOB ve TTB’nin de destelediği ve genel merkez düzeyinde organizasyonuna katıldığı mitinge sizlerin de katılması çok önemlidir. Birlikteliğimizi büyütmek ve saldırılara karşı ekoloji mücadelesi ile emek ve demokrasi mücadelesi ve kadın hareketini birleştirmenin adımı olan mitinge katılımınızı bekliyoruz. “

HDP’li Hakkari, Nusaybin ve Yüksekova belediyelerine kayyım atandı

Haklarında açılan soruşturma sonucunda tutuklanan HDP’li Karaman, Nergiz ve Doğramacı’nın yerine Hakkari Valisi ile Nusaybin ve Yüksekova kaymakamları kayyım olarak atandı.

 

Kayyım atanan hdp'li belediye başkanları hakkari yüksekova nusaybin

Şam’dan ilk tepki: Suriye ordusu kuzeye doğru konuşlanmayı sürdürecek

Beşar Esad’ın danışmanı Buseyna Şaban: Bu anlaşmanın gizemli havası sürpriz değil

ABD ve Türkiye‘nin dün yaptığı anlaşma sonucu Suriye’deki Barış Pınarı Harekâtı‘na ara verilmesine ilişkin Şam yönetiminden ilk tepki geldi. Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad‘ın danışmanı Buseyna Şaban, al-Mayadeen televizyonuna yaptığı açıklamada, uzlaşıyı “gizemli” ifadesi ile değerlendirdi.

Suriye ordusunun kuzeye doğru konuşlanmayı sürdüreceğini söyleyen Şaban, “Bu anlaşmanın gizemli havası sürpriz değil çünkü ABD ile Türkiye’nin geçmişte yaptığı ‘güvenli bölge’ açıklamaları ve aralarındaki anlaşmalar da buna benzerdi” dedi.

Şaban güvenli bölge tanımını da redderek “işgal bölgesi” ifadesini kullandı.

Beşar Esad’ın siyasi ve medya danışmanı olan Buseyna Şaban, Suriye ordusunun kuzey sınırına doğru konuşlanmayı sürdüreceğini de söyledi. Şaban anlaşma öncesi de BBC Türkçe‘ye konuşmuş ve “Suriye ordusu ülkenin her tarafına girecek” demişti.

Suriye askeri operasyonuna 120 saat ara verildi

Türkiye ve ABD arasında yapılan anlaşma sonucunda Suriye’nin kuzeyindeki askeri operasyonlar beş günlüğüne durdurulacak ve bu süre zarfında YPG bölgeden çekilecek.

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, dün akşam saatlerinde Beştepe’de Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki heyetle Türkiye’nin Suriye’nin kuzeyine yönelik askeri operasyonuna yönelik dört saati aşan bir görüşme gerçekleştirdi. Görüşmede operasyona 120 saat ara verilmesi ve bu süre zarfında da YPG’nin bölgeden çekilmesi konularında uzlaşmaya varıldığı açıklandı.

Çekilme tamamlandıktan sonra da Türkiye’nin tamamen operasyonu durduracağı, ABD’de Başkan Donald Trump‘ın imzasıyla yürürlüğe giren yaptırımların ise geri çekileceği belirtildi.

Trump: Milyonlarca hayat kurtarıldı

Görüşmenin sonucu Ankara’daki ABD Büyükelçiliği’nde basın toplantısı başlamadan hemen önce ABD Başkanı Donald Trump’ın attığı tweet ile duyuruldu. Trump, “Türkiye’den şahane haberle. Pence ile Pompeo kısa süre içinde basın toplantısı düzenleyecek. Teşekkürler Recep Tayyip Erdoğan, milyonlarca hayat kurtarıldı” ifadelerini kullandı.

Açıklamanın devamında ise “Bu anlaşma üç gün önce yapılamazdı. Gerçekleşmesi için biraz “sert” aşk gerekiyordu. Herkes için harika. Hepinizle gurur duyuyorum!” dedi.

Pence: Türkiye ve ABD Suriye’de ateşkes için anlaştı

ABD Başkan Yardımcısı Mike Pence, ABD Dışişleri Bakanı Mike Pompeo ile ABD Büyükelçiliği’nde düzenlediği basın toplantısında “Bir hafta önce Türk güçleri Suriye’ye girdi. Bugün gururla belirtmeliyim ki, Başkan Trump’ın güçlü liderliği sayesinde, Erdoğan ile olan ve Türkiye ile olan güçlü ilişkileri sayesinde Türkiye ve ABD Suriye‘de ateşkes için anlaşmıştır” diye açıkladı ve ekledi:

“Türkiye Barış Pınarı Harekâtı’na ara verecektir. Harekâta 120 saat ara verilecek ve bu süre içinde ABD, YPG‘nin güvenli bölgeden çıkmasını sağlayacaktır. Ve ardından operasyon duracak.”

Çavuşoğlu: Ateşkes iki meşru taraf arasında yapılır, ara veriyoruz

Pence ve Pompei’nin basın açıklaması sonrası açıklama yapan Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu ise “İstediklerimizi aldık. ABD tarafı harekâtımızın meşruiyetini kabul etmiş oldu. YPG‘nin ağır silahlarının toplanması, mevzilerinin ve tahkimatlarının imha edilmesi hususlarında mutabakat sağladık” açıklamasını yaptı.

Açıklamasında “ateşkes” kelimesini düzelterek  “PKK/YPG‘nin 120 saat içinde çıkması için Barış Pınarı Operasyonuna ara vereceğiz, bu bir ateşkes değildir. Ateşkes iki meşru taraf arasında yapılır. YPG‘nin güvenli bölgeden çıkması için harekâta ara veriyoruz. Ancak terör unsurlarının çıkmasından sonra operasyonu durdurmamız söz konusu olacaktır” dedi.

13 maddelik ortak açıklama

Türkiye ve ABD arasında yürütülen görüşmenin ardından, görüşmede konuşulanlar hakkında 13 maddelik ortak bir açıklama yayınlandı. Açıklamada, “Türkiye ve ABD‘nin iki yakın NATO üyesi” olduğu vurgusu yapıldı ve “DEAŞ’la mücadele faaliyetlerinin devamında kararlı” oldukları belirtildi.

Açıklamada şu maddeler yer aldı:

1- Her iki ülkenin, insan hayatı, insan hakları ile dini ve etnik toplulukların korunmasına yönelik taahhütlerini yinelediğinin altı çizilen açıklamada maddeler şöyle sıralandı:

2- Türkiye ve ABD iki yakın NATO üyesi olarak bu ilişkilerini teyit eder. ABD, Türkiye’nin güney sınırına dair meşru güvenlik kaygılarını anlatır.

3- Türkiye ve ABD, kuzeydoğu Suriye başta olmak üzere sahadaki gelişmelerin, ortak çıkarlar temelinde daha yakın eşgüdüm gerektirdiğini kabul eder.

4- Türkiye ve ABD, “hepimiz birimiz, birimiz hepimiz için” anlayışıyla, NATO topraklarını ve halklarını tüm tehditlere karşı koruma taahhütlerini muhafaza eder. Her iki ülke, insan hayatı, insan hakları ile dini ve etnik toplulukların korunmasına yönelik taahhütlerini yineler.

5- Türkiye ve ABD, Suriye’nin kuzeydoğusunda DEAŞ’la mücadele faaliyetlerinin devamında kararlıdır. Bu, önceden DEAŞ kontrolünde olan alanlarda yaşayıp yerinden edilen şahıslar ile alıkoyma merkezleri hususlarında uygun şekilde gerçekleştirilecek eşgüdümü de içerir.

6-Türkiye ve ABD, terörle mücadele harekatlarının yalnızca terör unsurları ile bu unsurlara ait barınak, sığınak, mevzi, silah, araç ve gereci hedef alması gerektiği üzerine mutabık kalır.

7- Türk tarafı Türk kuvvetleri tarafından kontrol edilen güvenli bölgedeki tüm meskun mahal (güvenli bölge) sakinlerinin dirliği ve güvenliğini sağlayacağını taahhüt eder, sivillerin ve sivil altyapının zarar görmemesi için azami dikkati göstereceğini vurgular.

8- Her iki ülke Suriye’nin siyasi birliği ile toprak bütünlüğüne ve Suriye ihtilafını Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararına uygun şekilde sonlandırmayı hedefleyen, BM öncülüğündeki siyasi sürece olan bağlılıklarını yineler.

9- Her iki taraf Türkiye’nin, YPG ağır silahlarının toplanması ve YPG tahkimatları ile tüm muharip mevzilerinin kullanılmaz hale getirilmesi dahil, milli güvenlik kaygılarının giderilmesini teminen bir güvenli bölge kurulmasının devam eden önemi ve işlevselliğinde mutabık kalır.

10- Güvenli bölge, evvelemirde Türk Silahlı Kuvvetleri’nin kontrolünde olacak ve her iki taraf, güvenli bölgenin her veçhesiyle uygulanmasında eşgüdümü artıracaktır.

11-Türk tarafı Barış Pınarı Harekatı’na, güvenli bölgeden YPG’nin 120 saat içinde geri çekilmelerini teminen ara verecektir. Barış Pınarı Harekatı, bu geri çekilmenin tamamlanmasını müteakip durdurulacaktır.

12- Barış Pınarı Harekatı’na ara verildiğinde ABD, ‘Blocking Property and Suspending Entry of Certain Persons Contributing to the Situation in Syria’ başlıklı 14 Ekim 2019 tarihli Başkanlık Kararnamesi uyarınca hayata geçirilen yaptırımlara ilavelerini getirmeme ve Kongre nezdinde uygun şekilde çalışmalar ve istişareler yürüterek Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 2254 sayılı kararı doğrultusunda Suriye’de barış ve güvenliğin teminine dönük kaydedilen ilerlemenin altını çizmek hususunda mutabık kalır. Barış Pınarı Harekatı 11. paragraf uyarınca durdurulduğunda, yukarıda bahsi geçen Başkanlık Kararnamesi uyarınca hayata geçirilen mevcut yaptırımlar kaldırılacaktır.”

13- Her iki taraf bu açıklamada kaydedilen tüm hedeflerin uygulanması için birlikte çalışma taahhütlerinde bulunmaktadır.

Kazdağları’nda şirketin belediye ile denetim mekanizması teklifine ret

Haber: Elif Ünal

Kazdağları’ndaki maden arama çalışmaları sebebiyle eleştirilen Kanadalı Alamos Gold’un Türkiye’deki iştiraki Doğu Biga Madencilik’in Proje Müdürü Çağın Şen, İşte Çanakkale gazetesine röportaj verdi.

Şirketin, Kirazlı’da yürütecekleri altın ve gümüş madeni arama çalışmaları kamuoyunda büyük tepki yaratmış, günler süren protestolara sebep olmuştu. Son olarak şirketin 13 Ekim’de dolan maden arama ruhsatları yenilenmemiş, projenin bir yıl erteleneceği açıklanmıştı.

Çağın Şen: Protestolar bilgi eksikliğinden kaynaklanıyor

Ruhsat yenilenmemesinin ardından verdiği röportajda Proje Müdürü Çağın Şen, protestoların bilgi eksikliğinden kaynaklandığını; projenin etki alanındaki köyleri bilgilendirdiklerini ve onaylarını aldıklarını öne sürdü. Bunun yanı sıra Kazdağları’nda gerçekleştirilmek istenen “Kirazlı, Ağı Dağı ve Çamyurt olmak üzere toplam üç projede altın üretimi gerçekleştirildiğinde Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne 551 Milyon Dolarlık doğrudan katkı sağlanmış olacağını” açıkladı.

“Belediye ile denetim mekanizması oluşturabiliriz”

Çanakkale Belediyesi’ne sivil toplum kuruluşlarıyla birlikte bir denetim mekanizması oluşturma çağrısında bulunan Şen, “Belediyenin, sivil toplum kuruluşlarının belki üniversitenin de içerisinde yer aldığı ikinci bir denetim mekanizması oluşabilir.  Nasıl kamu kurumları bizi denetime tabi tutuyorsa, komisyon da bizi denetleyebilir. Belediye bu çağrımıza olumlu ya da olumsuz bir cevap vermedi. Çağrımızı yineliyoruz” dedi.

İrfan Mutluay: Bizi riske ortak etmeye çalışıyorlar

Açıklamayla ilgili Yeşil Gazete’ye değerlendirmede bulunan Çanakkale Belediyesi Başkan Yardımcısı İrfan Mutluay “bu çağrının aldatmaca olduğunu ve ikna çalışmalarının parçası olduğunu” söyledi.

Bu çağrıya geçmişte olduğu gibi şimdi de olumsuz yanıt verdiklerini söyleyen Mutluay “Buradaki denetleme görevi Çanakkale Belediyesi’nin değil. Biz madencilik faaliyetine, bizim buradaki tek su kaynağımız olan Akhisar Barajı’na yönelik kirlenme riskinden dolayı onay vermiyoruz. Burada oluşabilecek en küçük sorun burayı etkileyecektir. Biz bu riski kabul etmeyeceğimizi belirttik” dedi.

 

“Kendileri de riskin olduğunu kabul ediyor”

Doğu Biga Madencilik Proje Müdürü’nün açıklamasında “riskleri en aza indiriyoruz” ifadesini kullandığını belirten Mutluay, “Demek ki riskin olduğunu kabul ediyorlar. Bu en küçük risk dedikleri riskin sonucu dahi bir felaketle sonuçlanacak. Yer altı kaynaklarının kirlenme riski var. ‘Biz önlem alacağız’ diyor. Bunun dünyada yaşanmış kötü örnekleri var. Çok uzağa gitmeye de gerek yok. Türkiye’de Fatsa örneğinde gördük. Oradaki insanlarla yapılan röportajlar halkın bu işlemler sonucunda hayatının nasıl etkilendiğini ortaya koyuyor. Biz bunların yaşanmasını istemiyoruz” diye belirtti.

Kazdağları Savunması’ndan cevap

Çağın Şen’in vermiş olduğu röportaja cevap vermek için Kazdağları Savunması tarafından bir metin kaleme alındı.  Metinde, 16 maddeden oluşan bir soru listesi yöneltildi. Doğu Biga Madencilik’in kurumsal sayfasındaki rakamların Çevresel Etki Değerlendirme (ÇED) raporundan neden farklı olduğu soruldu. Listede şu sorular yer alıyor:

  1. İlk denetim sorumuz ÇED’de 6 yılda 495 bin onsluk altın, 3 milyon altı bin onsluk gümüş üreteceğinizi söylüyorsunuz, sayfanızda farklı rakamlar var. Devletimize beyan ettiğiniz gelire göre devlet hakkı bırakacağınıza göre, bu durumu nasıl açıklıyorsunuz?

  2. Yerel Halkı bilgilendirdiğinizi söylüyorsunuz; bilgilendirme yaparken (kirazlı köyü sakinleri) tepelerinde 5200 ton patlayacı ile Balaban tepesini patlatacağınızı da anlattınız mı? Bu bilgi yalan mı, yalansa ÇED mi yalan söylüyor?

  3. Yerel halka 6 sene içinde (kirazlı ve civar köylerden) en fazla 600 kişi (ki bunların ne kadarı teknik eleman, ne kadarı dışarıdan bilmiyoruz) ama işletme aşamasında 300 kişi çalıştıracağınızı ve sonra işsiz kalacaklarını söylediniz mi? Ya da 6 sene sonra yanınızda Kanada’ya mı götüreceksiniz? Çocuklarını işe aldıklarınız ve servis işi verdiğiniz 3 muhtar dışında destekleyen var mı? Bir de açıklamanızda yerel topluluk demişsiniz, bizde böyle ifade biçimi yok, kim bu yerel topluluklar?

  4. Kamuoyunda dünyanın terk ettiği vahşi madencilik ile altın işleyeceğinizi söylüyorsunuz, yalan mı? 1 gr altın için 4 ton su kullanacaksınız ve bu su Siyanürlü olacak, ağır metalle kirletilecek. 25 milyon cevher ( içinde altın ve gümüş bulunan kayaç) işleyeceksiniz ve kullanılan su miktarını düşünürsek, o su en son nerede duracak?

  5. Dünyanın neresinde tenörü 0,75 olan bir altın madeni işletiliyor, örnek verir misiniz? Yani bir ton kayayı 1 gram bile olmayan altın için toz haline getireceksiniz, neden tonunda 7-8 gram altın bulunan bir yerde değil de bu kadar düşük tenörde altın arıyorsunuz? Vahşi madencilik ile daha ucuza mı mal oluyor?

  6. Deprem haritanızı bizimle de paylaşır mısınız? Kuzey Anadolu fay hattının orta zonu mesela Ağı Dağı’ndan geçiyor, bunu da tespit ettiniz mi?

  7. Açık ve net bir dille işletmeyi kurduğunuz alanın Atikhisar Barajı’nın uzun mesafeli koruma planı içinde olmadığını söyleyebilir misiniz? Kamuoyuna Siyanür havuzu orada değil demek algı yönetimi değil mi? Şu an işletmenin tam girişinde bir dere vardı, o dereye ne oldu ve o su nereye gidiyordu?

  8. ÇED’e göre proje alanında 56 familyaya ait 283 tür bitki tespit edilmiştir; bunlardan 7’sinin endemik olduğu belirlenmiştir. Bu da mı yalan ve bitki örtüsünü sıyırdığınızda o endemik bitkileri ne yaptınız? Denetim yapsınlar demişsiniz ya: ilk denetim, bize 7 endemik bitkiyi gösterin.

  9. Biz yanlış bilgi veriyorsak siz açıklayın: ÇED alanında veya işletmeyi kurmak için bitki örtüsünü sıyırdığınız alanda: kaç kuş türü, kaç memeli hayvan, kaç sürüngen, kaç balık türü, kaç bitki türü ve kaç endemik bitki tespit ettiniz siz açıklayın (ÇED’den olsun).

  10. Ağı Dağı, Kirazlı, Çamyurt’taki toplam ruhsat alanınız kaç hektar? Her ÇED alanını bitirdiğinizde geriye kalan ruhsat alanlarında da ÇED başvurusunda bulunacak mısınız?

  11. Siyanür, hidroklorik asit, asit Kaya drenajı ve ağır metallerle dolu yığın liçinin üzerini hatıra ormanınız ile kaplayacaksınız ya, o hatıranın içine endemik bitkileri, flora ve faunayı da koyacak mısınız? Yani altınla ekosistem satın alınabiliyor mu? (Bakınız size bir ekosistem tanımı verelim: orman ekosistemini -ağacı, çalısı, makisi, orman altı bitkileri, mantarı, yosunu, likeni, akarsuları, yeraltı suyu, toprağı, toprak canlıları dahil tüm biyolojik çeşitliliği ve gen kaynakları ve yaşam birlikleriyle birlikte- bir bütün ve bütüncül olarak korumaktır!)

  12. Kanada’da ki işletmeleriniz de de vahşi madencilikle mi altın arıyorsunuz? Ha bir de tondaki altın oranı kaç? Bu madenlerimizin isimlerini de açıklar mısınız?

  13. Dünyanın neresinde tarım alanlarını sulayan yerin tepesinde vahşi madencilikle altın ve gümüş işleniyor? Bir örnek açıklayın! Siz tarım alanlarımızı sulayan havzada vahşi madencilikle yapılan işletmeyi kurarak marka tarım ürünlerimize zarar vermiyorsunuz da, bizler insanları başlarına gelecekler konusunda uyardığımızda mı zarar veriyoruz.

  14. 212 hektarlık alanda toprak sıyırdınız. Hadi yuvarlak 2000 bin dönüm diyelim. Bunu 13 bin ağaca böldüğümüzde 6,5 ağaç ediyor, dönüm başına. Yani o bitki örtüsünü sıyırdığınız alanda dönüm başına 6,5 ağaç mı vardı? Kaldı ki ÇED’de ÇED alanının yüzde 97’sinin orman olduğunu yazmışsınız. Bize değil açıklamalarınızda bahsettiğiniz o “yerel topluluklara” sorun, bir dönümde 6 ağaç olan yere orman denir mi? Balaban’da hem orman ekosistemi katledildi hem de iklim değişikliği ve çölleşmeye katkıda bulunuldu, bu da mı yanlış! (kaldı ki ÇED’de orman arazisindeki kapalılık oranın sadece %16’sının seyrek alan yani metrekarede 0-10 ağaç olduğunu söylüyorsunuz, geriye kalanı orta ve üstü kapalılık olduğu aşikarken yani metrekarede en az 11 en fazla 100 ağaçla kaplı olduğu gerçeğini kim saklıyor?)

  15. Devlet katkı payından aldığınız teşviki de düştünüz mü? Ha bir de işletmeyi burada kurduğunuzda devlet katkı payı yarıya düşmüyor mu? Maden yasası mı doğru söylüyor, siz mi?

  16. Son olarak maden yasasına göre bütün yükümlülükleri yerine getirdiğinizi açıklamışsınız. Öyleyse soruyoruz: Bakanlık ruhsatı neden yenilemedi?