Avrupa Birliği (AB) ülkeleri tarafından kabul edilen bir ön metin ile ilk kez, Avrupa Yatırım Bankası’na (AYB) fosil yakıt projelerine finansman sağlamayı durdurma çağrısı yapıldı.
Reuters’ın ulaştığı belge AB’nin 28 ulusal hükumetinin orta düzeydeki temsilcilerinin onayını aldı. Ancak söz konusu metnin kabul edilmesi için birliğin üst düzey diplomatlarından da onay alması gerekiyor. Birliğin iklim krizi kapsamında alacağı karar, kömür, gaz ve petrol endüstrilerini etkileyecek.
AB ülkeleri bu konuda uzun zamandır bölünmüş durumda. Almanya, İtalya, Polonya ve Letonya gibi ülkeler, kömür ve nükleer enerjiden vazgeçmek için AYB’nin bazı gaz projelerini finanse etmesini istiyor.
AB’nin verilerine göre geçen yıl AYB, 2 milyar euroluk fosil yakıt projesi finanse etti. Bankanın 2013’ten bu yana finanse ettiği fosil yakıt projelerinin değeri ise toplam 13,4 milyar euroyu buldu.
2050 hedefi sıfır emisyon
Geçtiğimiz Mayıs ayında Fransa, Hollanda, Belçika, Danimarka, Lüksemburg, Portekiz, İspanya ve İsveç AB’nin seragazı emisyonunu “en geç 2050’ye kadar sıfıra indirmeyi” hedefleyen bir öneriyi imzalamıştı.
Öte yandan İngiliz Granham İklim Değişikliği ve Çevre Araştırmaları Enstitüsü tarafından yayımlanan 2018 yılı raporuna göre, küresel ısınmayla mücadele için 2015 yılında imzalanan Paris İklim Anlaşması’nın muhatabı 195 ülkeden sadece 16’sı anlaşmaya tamamen uyuyor.
Raporda anlaşmanın öncüsü Fransa dahil hiçbir AB ülkesinin ise küresel ısınmaya sebep olan seragazlarını önlemek için sorumluluklarını tam olarak yerine getirmediği görülüyor.
Fransa‘nın başkenti Paris‘te İslamofobi karşıtı yürüyüş, geçtiğimiz hafta sonu politikacılardan sanatçılara on binlerce kişinin katılımıyla gerçekleştirildi. Protesto yürüyüşü, hak örgütlerinin çağrısıyla “İslam korkusuna dur demek” için öğle saatlerinde Paris’teki Gard du Nord‘dan başladı.
Yürüyüşe çağrı yapanlardan biri de sol görüşlü Boyun Eğmeyen Fransa (La France Insoumise) Partisi Lideri Jean-Luc Mélenchon‘du. Mélenchon yürüyüş öncesi düzenlenen basın toplantısında, “Bu gösteride yer alarak Fransa’nın bir Fransız Cumhuriyeti olarak var olmasına yardım etme duygusuyla hareket ediyoruz” dedi.
Fransa’nın aşırı sağcı partisi ‘Ulusal Birleşme Hareketi’ (RN) Lideri Marine Le Pen ise Müslümanlara yönelik nefret eylemlerini kınamayı amaçlayan yürüyüşü, “İslamcılarla iş birliği” olarak nitelendirdi.
Yürüyüş sırasında kadın hakları örgütü FEMEN temsilcisi bir kadın, üstsüz protesto gösterisi yaptı. Protestocu kadın, diğer göstericiler tarafından önü kapatılarak engellendi.
Protestocular yürüyüş esnasında “Sorun çıkaran Müslümanlar değil, nefret eden İslamofobikler”, “İslamofobi’ye hayır” gibi sloganlar attı. Yürüyüş, Fransa’da son zamanlarda yaşanan Bayonne cami saldırısı ve başörtüsü tartışmalarının ardından düzenlendi.
Van Gölü Havzası’ndaki Sarımehmet Barajı’nda iki yıldır görülen ve istilacı tür olarak bilenen zebra midyelerin bölgedeki akarsulara yayılması durumunda, dünyada sadece Van Gölü‘nde yaşayan inci kefalini etkileyebileceği belirtildi. Van Yüzüncü Yıl Üniversitesi (YYÜ) Su Ürünleri Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Mustafa Akkuş, “Bu baraj gölünün amatör balıkçılığa tamamen kapatılması lazım. Çünkü buradaki zebra midyenin diğer akarsulara taşınması Van Gölü’ndeki inci kefallerinin üreme habitatlarını tamamen yok olması demektir” dedi.
Akkuş şu bilgileri verdi: “Normalde Van sınırları içinde zebra midye türü yok. Fakat bugün bulunduğumuz noktada barajın her tarafını zebra midyelerin kapladığını görüyoruz. Bu Van için çok büyük bir tehlikenin habercisi. Çünkü göl havzasındaki akarsuların hepsi su kalite kriterleri olarak zebra midyenin yaşamasına uygun ve bu akarsular 14 bin insanın geçim kaynağını sağladığı inci kefallerinin üreme habitatı. Bir zebra midye, bir üreme döneminde bir milyon tane yumurta bırakıyor ve bu yumurtalar planktonlar gibi 1 aya yakın su içerisinde yüzme kabiliyetine sahip. Yani akıntılarla beraber çok hızlı bir şekilde yayılıyor.”
Zebra midyelerin Van Gölü Havzası‘ndaki başka akarsulara taşınmaması gerektiğini belirten Akkuş şöyle konuştu: “Eğer buradan başka akarsulara giderse inci kefali üreme habitatlarını tamamen işgal edebilir. Zebra midyenin taşınması çok kolay, çünkü su dışında nemli ortamda günlerce hayatta kalabiliyorlar. Şu andaki Sarımehmet Barajı’nda kullanılan bir av aracının gidip yakın bir akarsuda kullanılması bu zebra midyeyi alıp kendi elimizle oraya taşımamız, çok büyük sorunlarla karşı karşıya kalmamız demektir. Zebra midyeler, akarsularda kumların, taşların üzerinde büyük koloniler oluşturuyor. Ortamdaki planktonları süzüyor. Yani bir zebra midye günde bir litre suyu süzme kapasitesine sahip. Yani besin zincirinin en alt tabakasına yeni bir canlıyı ekliyoruz” ifadesini kullandı.
Bu istilacı midye türlerinin Van Gölü Havzası’ndaki diğer doğal midye türlerini de yok edeceğini anlatan Akkuş, acilen bir yönetim planı hazırlanması ve bu baraj gölünün amatör balıkçılığa tamamıyla kapatılması gerektiğini söyledi.
Akkuş sözlerini şöyle sürdürdü:
“Çünkü buradaki zebra midyenin diğer akarsulara taşınması, Van Gölü’ndeki inci kefallerinin üreme habitatlarını tamamen yok olması demektir. Van Gölü Havzası 800 bin yıldan fazla bir yaşa sahip. 800 bin yıl boyunca Van il sınırları içinde böyle bir midye türü yoktu. Yani bu, buranın doğal bir türü değil ve sonradan taşındı. Nasıl taşındığına dair elimizde kesin bir veri yok. Araştırmalarımız devam ediyor. Fakat Van Gölü’nün hemen yanı başında bulunan Fırat, Dicle Havzası’nda, Keban ve Atatürk Barajı‘nda zebra midyeler fazla var. Ve bildiğimiz gibi Keban Barajı’nda yetiştirilen sazan yavruları Van’daki değişik göllere ve barajlara atılıyor. Öncelikle şunu bilmemiz lazım. Oradan alıp getirdiğimiz balıklarla beraber o midyeler çok rahat taşınır. O yüzden Van sınırları içerisinde hiçbir zaman dışardan getirilen balıkların buraya taşınmaması lazım. Buraya yurtlandırdığımız balıklarla beraber ne getirdiğimizi bilmiyoruz. Bugün zebra midye geldi, yarın başka hastalıklar veya yeni türler getireceğiz. Dolayısıyla Van gibi ülkemiz balıkçığının önemli bir alanını oluşturan yerde, yani iç sularda elde ettiğimiz avcılığın 3’te biri tek başına Van Gölü Havzası’ndan karşılanıyor. Bu inanılmaz ve çok büyük bir rakam demek.”
Küresel ısınmaya bağlı iklim değişikliği yüzünden Türkiye denizlerine ve göllerine yayılan ‘istilacı türler’, su habitatını ve ekolojik dengeyi olumsuz etkiliyor.
Tarım ve Orman Bakanlığı’nın düzenlediği Geleceğe Nefes kampanyası kapsamında dikilecek ilk ağaç Ankara’da Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın katılımıyla toprakla buluştu. 11.11 tarihinde üç saaatlik süre içerisinde 11 milyon fidan dikimini hedefleyen kampanyada 81 ilde eş zamanlı ağaç dikimi yapılacak.
İki dünya rekoru
İki ayrı Guinness Dünya Rekoru‘nun kırılması planlanan ağaçlandırma çalışmasında Çorum’da “1 saatte en çok fidan dikme rekoru” ve “Dünyanın en büyük online fidan diken insan albümü” rekorlarına imza atılması bekleniyor. gelecegenefes.org üzerinden hem hangi bölgelerde fidan dikileceğini bakılabiliyor hem de fidan dikerken çekilen görüntüler paylaşılarak dünya rekoruna katkı sağlanabiliyor.
Daha önce Erdoğan “Ağaç ve orman sevgisini yaygınlaştırmak, evlatlarımıza daha yeşil bir Türkiye miras bırakmak için tüm vatandaşlarımızın güçlü desteklerini bekliyoruz” şeklinde çağrı yapmıştı. Sonrasında ise 11 Kasım’ı “Milli Ağaçlandırma Günü” olarak ilan eden Cumhurbaşkanlığı GenelgesiResmi Gazete’de yayımlandı. Böylece, daha önce tüm dünya ile eş zamanlı olarak düzenlenen 21 Mart Dünya Ormancılık Günü yerine kendi milli günümüzü ilan etmiş olduk.
‘Sahayı terk etmeleri için 11 Kasım anlamlı olacaktır’
Öte yandan Kazdağları’nda madencilik faaliyeti yürüten Alamos Gold’un 13 Ekim’de ruhsatının süresi solması ve yenilenmemesine rağmen ağaç kesimlerinin sürmesini protesto eden Su ve Vicdan Nöbeti Koordinasyon Kurulu,Orman Bölge Müdürlüğü önünde basın açıklaması gerçekleştirdi. Açıklamalarında Orman Bölge Müdürlüğü Kirazlı Balaban’da devam eden ağaç kesimini durdurması konusunda uyarıldı ve şu ifadeler kullanıldı:
“11 Kasım 2019 tarihinde 81 ilde 11 milyon fidan dikiyoruz çağrısı yapan Bakanlık, Dünya Mirasımız Kazdağları’nda katliam yapıyor. Kendilerini dürüstlüğe, ahlaka ve vicdana davet ediyoruz. Orman Bölge Müdürlüğü önünde Kirazlı Balaban konusunda yapacağımız son açıklamadır. Sahayı terk etmeleri için 11 Kasım 2019 tarihi anlamlı olacaktır.”
Kazdağları’nda ne kadar ağaç kesildi?
Geleceğe Nefes kampanyasıyla Kazdağları’nın yer aldığı Çanakkale ilinde toplam 228 bin fidan dikileceği öngörülüyor. Orman Genel Müdürlüğü’ne göre Kirazlı’da 13.400, TEMA’ya göre 195.000ağaç kesildiği belirtilmişti. Türkiye Ormancılar Derneği tarafından 5 Kasım 2019 günü yapılan açıklamada ise, resmi orman envanter ve amenajman kayıtları temel alınarak 20 Eylül itibariyle Kirazlı Balaban siyanürlü altın madeni projesi ruhsat alanında kesilen ağaç sayısının 347,815 olduğunu ve kesimin devam ettiği söylenmişti. Aradaki farkın ise fidanların ağaç olarak sayılmamasından kaynaklandığı belirtilmişti.
Erdönmez: Orman bir ekosistemdir
Yeşil Gazete’de kaleme aldığı yazısıylaCihan Erdönmez ise 11 milyon fidan dikimi hakkında “Öncelikle ormancılıkta fidan sayısı yalnızca fidanlık işlerinde kullanılır. Orman ve ormancılık açısından fidan ya da ağaç sayısının başlı başına hiçbir önemi yoktur. Orman bir ekosistemdir. Ağaç bu ekosistemin yalnızca bir bileşenidir. Ekosistemin diğer bileşenleri ve bunlar arasındaki ilişkilerdir ormanı orman yapan” değerlendirmesinde bulunmuş ve şu soruları sormuştu:
“11 milyon fidanın 2023 farklı noktada 3 saat içinde dikileceği söyleniyor. Bu noktalar nerelerdedir? Doğru saptanmış mıdır? Hangi noktalara hangi türler dikilecektir? Dikimler tekniğine uygun olarak yapılabilecek midir? Bu fidanlar hangi fidanlıklarda üretildi? Uygun fidanlar uygun ekolojik ortamlara mı dikilecek? Buna benzer bir yığın soru ortada öylece duruyor.”
ABD’nin 2015 tarihli Paris İklim Anlaşması‘ndan resmen çekilmesinin onaylanması her ne kadar tarif edilemez şekilde üzücü olsa da bekleniyordu. Başkan Trump2017’de göreve gelir gelmez anlaşmadan çekileceğini duyurmuştu ve yeniden seçilmek için yarışırken (azledilsin ya da edilmesin) umutsuzca kampanyasındaki vaatlerini yerine getirmeye çalışıyor.
Trump’ın 2017 ve 2018’de Birleşmiş Milletler Eğitim, Bilim ve Kültür Örgütü (UNESCO) ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Konseyi’nden (UNHRC) hızlıca ayrılması, uluslararası topluma dünyanın süper gücünün insan hakları bir yana, artık bu “sosyalist” bilim, eğitim veya kültür kavramlarına ilgisinin kalmadığı şeklinde müthiş bir mesaj iletiyor. Ve eğer bu yönetimin ABD’nin uluslararası yasal yükümlülükleri alanında onlarca yıl içinde elde edilmiş kazanımları yok etmeyeceği ve çevreyi destekleyeceği konusunda ufak bir umut kalmış olsaydı bile, Trump’ın aşırı sağcı eski eyalet valisi Nikki Haley ve Kentucky sosyetesinden, bir kömür kodamanının eşi Kelly Knight Craft’ı atamasıyla o umut suya düşmüştü.
Bugün (5 Kasım 2019) yapılan resmi duyuru, deyimde olduğu gibi pastanın üzerindeki krema -ABD’nin istisnailiğinin en kötü zirvesi. Bu berbat, utanç verici ama hepsinden öte korkutucu. Şüphesiz hükümetin bugünkü açıklaması bu ülkenin Irak’ın işgalinden bu yana en ölümcül kumarı. Üstelik sadece en bariz yollardan olmasa da bahisler her zamankinden daha yüksek.
‘İklim kederi’
Hepimiz iklim krizinin dünya genelinde sert hava değişimleri yarattığını biliyoruz: kutuplardaki buzullar beklenenden hızlı eriyor, sözüm ona “yüzyılın” selleri 2050 itibarıyla yıllık olaylar haline gelebilir, risk altındaki türler yok oluyor, deniz seviyeleri yükseliyor, kum ve toz fırtınaları Sahra’daki geçim kaynaklarını mahvediyor ve artan sıcaklıklar ve ekstrem hava olayları orta Amerikalı göçmenleri tehlikeli rotaları kullanarak ABD’de mültecilik başvurusu yapmaya zorluyor. Ki orada da (eğer gelmeyi başarabilirlerse tabii) muhtemelen hapsedilecek ve çocuklarından koparılacaklar.
İklim krizi o kadar kötü, o kadar ciddi ki insanlar uzmanların “iklim kederi” adını verdikleri bir durumu deneyimliyor. Bu korkunç -ve önlenebilir- bir dizi çevresel koşulla ilişkili psikolojik bir durum.
İklim krizini inkar edenler yaşadıkları yerdeki havaya odaklanmayı seviyor: Şehirlerindeki havanın nasıl da alışılmadık şekilde soğuk olduğundan ya da geçen sene kuzenlerinin yaşadığı kasabada her zamankinden daha fazla kar fırtınası olduğundan bahsediyorlar. Trump ve iklim krizini yadsıyan şarlatanlardan oluşan şürekası bunun havadan daha fazlası olduğunu anlamalı. Korku filmlerinin konusu olan, Armageddon tipi bir kaynak yarışına doğru gidiyoruz.
Dünya nüfusu 2050 itibarıyla 9,3 milyara ulaşacak ve bunun yaklaşık 1,4 milyarı açlık seviyesinin altında olacak. “Uluslararası Ceza Hukuku’nun babası” olarak tabir edilen eski akıl hocam M. Şerif Basyuni’nin yaklaşan dünya krizi hakkında yazdığı gibi:
“Çok etkilenen yerel topluluklar muhtemelen en güçlünün en zayıfı yağmaladığı bir kaosa düşecek… Dahası bu başarısız ve başarısız olmakta olan devletler, kendi vatandaşlarını yağmalamalarının yanı sıra, genellikle diğer devletlere şiddet ithal eden insan grupları üretirler, dolayısıyla aynı zamanda diğer kişilerin insan haklarını da yağmalarlar. Yerel, ulus aşırı ve uluslararası şiddet, küresel etkenlere bağlı olarak yükselirken bu –uluslararası sistem kolektif bir güvenlik sunmakta başarısız olduğu için insan haklarını cezasız şekilde ihlal eden baskıcı, zalim ve sömürgeci rejimlere ek olarak- etnik ve dini şiddeti de artıracak.”
Profesör Basyuni’nin açıkladığı gibi çevreyle ilgili kararların sonuçlarından hepimiz aynı oranda acı çekmeyeceğiz- şu anda dünyanın birçok bölgesinde çoktan aşikar olduğu gibi- dünyanın en incinebilir olanları en sert ilk darbeyi alacak.
ABD istediğini yaparken dünyanın ABD’nin söylediğini yapması gerektiği yönündeki tehlikeli ve tedavülden kalkmış düşünce vadesini çoktan doldurmuş olmasına rağmen devam ediyor. Dünyanın en büyük ikinci ekonomisi olarak Çin, uluslararası siyaset ve diplomasiden çıkan ABD’nin arkasında bıraktığı boşluğu dolduruyor. Ancak bunun olmasına izin vermekle yalnızca ekonomik ya da siyasi konulardaki dünya hakimiyetimizi kaybetme riskini değil, tüm gezegenimizi kaybetme riskini göze alıyoruz. Eskiden kenarda durup hiçbir şey yapmıyorduk. Şimdi ise aktif şekilde yıkıcıyız.
ABD’nin Paris Anlaşması’ndan çıkışı uluslararası topluma basitçe bir orta parmaktan -ki bu önemsiz bir siyasi tutum olabilirdi- ibaret değil, bu temiz su, yeşil çimen ve temiz hava için başlatılan bir üçüncü dünya savaşına bir adım daha yaklaşmak. Bu kabus görmeniz için yeterli.
Almanya’nın Hannover Büyükşehir Belediye Başkanlığı seçimlerinin ikinci turunda Yeşiller Partisi‘nin adayı Belit Onay, Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi’nin (CDU) desteklediği bağımsız aday Eckhard Scholz‘u geride bırakarak başkanlık koltuğuna oturmaya hak kazandı.
Ülkede ilk kez bir Türk kökenli siyasetçi Büyükşehir Belediye başkanlığını kazandı.
Onay, oyların yüzde 52,9’unu aldı
Hannover Belediyesinin internet sayfasında yer alan seçim sonuçlarına göre, Belit Onay geçerli oyların yüzde 52,9’unu alarak başkan seçildi. 38 yaşındaki Onay iki hafta önce yapılan ilk tur seçimlerini de birinci sırada tamamlamıştı.
Hannover Belediyesi binasında açıklamada bulunan Onay, kendisini destekleyenlere teşekkür etti.
73 yıldan beri Sosyal Demokrat Partili (SPD) başkanlar tarafından yönetilen Hannover Büyükşehir Belediyesi ilk kez Yeşiller Partili bir belediye başkanı tarafından yönetilecek.
Belit Onay kimdir?
Hanover Belediye Başkanı seçilen Belit Onay 1981 yılında Almanya’nın Goslar kentinde doğdu. Ailesi İstanbul’dan göç eden Onay, üniversite eğitim sonrası 2011 yılında Yeşiller Partisi’nden belediye meclis üyeliğine seçildi. 2013 yılında eyalet milletvekili seçilen Onay, Hannover’deki seçimlerde Yeşiller Partisi’nin adayı gösterildi.
Kazdağları’ndaki altın arama faaliyetleri tepkilere neden olan Kanada şirketi Alamos Gold’un Türkiye iştiraki Doğu Biga Madencilik, Çamyurt Altın Madeni Kapasite Artışı projesinin ÇED sürecinin sonlandırıldığını, projeyi ileriki bir tarihte tekrar başlatacaklarını açıkladı.
Şirket Sözcüsü Çağın Şen, şunları söyledi: “Kirazlı projesine odaklanmak bizim kararımızdı. Bu nedenle Çamyurt Altın Madeni Kapasite Artışı Projemizin ÇED raporunu sunmayarak süreci sonlandırdık. Çamyurt projemizi daha sonraki bir tarihte başlatacağız.”
Çamyurt, Ağı Dağı ve Kirazlı (zenginleştirilmiş altın madeni) maden sahaları ile ilgili Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından verilen ÇED olumlu kararları, Çanakkale İdare Mahkemesi tarafından, 2015’te iptal edilmişti.
Festival yolculuğuna Varşova Film Festivali’nde aldığı ödül ile başlayan“Omar ve Biz”filmi Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde de en çok tartışılan filmlerden oldu. Yönetmenliğini Maryna Er Gorbach ve Mehmet Bahadır Er’in yaptığı film, kasım ayında dünyanın farklı yerlerindeki festivallerde gösterilecek.
İlk olarak 5 – 10 Kasım 2019 tarihleri arasında Almanya’da düzenlenen 29. Cottbus Film Festivali’nde Kültürlerarası Diyalog Yarışması’na katılan film, 8 – 15 Kasım 2019 tarihleri arasında Hindistan’da gerçekleşen 25. Kalküta Film Festivali’nin Uluslararası Ana Yarışması’nda yarışacak. Film daha sonra 14 – 24 Kasım 2019 tarihlerinde Almanya’da gerçekleşen 68. Mannheim-Heidelberg Uluslararası Film Festivali Özel Gösterimi’nde yer alacak ve 16 – 24 Kasım 2019 tarihlerinde Fas’ta düzenlenen 24. Rabat Film Festivali’nin Uluslararası Yarışma bölümünde yarışacak.
“Omar ve Biz”’ filminin ana karakterleri Omar ve Mariye; Taj Sher Yakub ve Hala Alsayasne, Türkiye’de geçici göçmen olarak yaşayan Suriyeli iki göçmen oyuncu tarafından canlandırılıyor. Filmin oyuncuları göçmen olmaları sebebiyle vize alamadıkları için yurt dışı gösterimlere katılamayacaklar.
Türkiye – Yunanistan sınırında yaşayan emekli komutan İsmet’in (Cem Bender) komşusu Sabri’nin (Menderes Samancılar) hayatını kurtaran iki göçmeni evlerinde misafir etmeye başlaması ile istemediği iki yeni komşusuyla arasındaki derin çatışmalı hikâyeyi konu alan film, İsmet’in yaşadığı insani tecrübe ile politik bakış açısı ve ön yargılarıyla yüzleşmesini anlatıyor.
Bienal küratörü Nicolas Bourriaud’un saha raporunda yayınlanan “Küresel Isınma Çağı’nda sanat üzerine tezler” başlıklı yazısının son bölümü.
***
Sanatsal küresel ısınma
İmgenin kendisi, içinde evrildiği kirlenmiş bağlamdan koparılamaz halde. Akıllı telefonlarımız sayesinde her gün milyarlarca fotoğraf çekiliyor. Bunların çoğunu da kimse görmeyecek ve bir atık depolama sahasındaki çöpler gibi görünmez ve sahipsiz kalacaklar. Bugün kıt olan, eksikliği hissedilen bir şey varsa, o da bakış; zira cevap vermek suretiyle sanat yapıtını bir tek o var edebilir. Sosyal ağlarda sürekli bir imge sağanağı boşanırken, sanat yapıtları ve metinler bir göçebe izleyici sürüsünün ziyaret ettiği neredeyse çöl benzeri bölgelerde ayakta kalmayı başarıyor. İklim değişikliği, eski kutupların koyduğu düzeni bozarak imgeler ekonomisini de etkiliyor. Nasıl ki modern resim 19. yüzyılda fotoğrafın tehditkâr şekilde ortaya çıkışına tepki olarak geliştiyse, şimdi de fotoğrafın işlevi mutasyon geçiriyor ve çekme eyleminin önemsizleşmesi, sıradanlaşması içinde fotoğraf sanatının eriyip gitmesiyle çember kapanıyor. Tam anlamıyla bir ikonografik enflasyonun ortasında, sanat yapıtının fazla bir tutarlı seçim şansı yok; ancak kurtarılmış unsurları, ömrü kısa bileşimleri ve internetten devşirilmiş imgelerin harmanlanmasını ön planda tutarak, sürdürülebilir kalkınma modeline dayanarak kendini yeniden oluşturabilir.
Bir yandan imge bolluğu, öte yandan bakış kıtlığı: Güncel sanat da aşırı üretimden dünya iklimi kadar etkileniyor. Genel bir yönelim bozukluğu (ana yönlerin kaybedilmesi), estetiğin yeniden biçimlendirilmesi sonucunu doğuruyor. Bu derin değişimin yarattığı etkilerden biri de, “Yeni Neolitik Çağ” diyebileceğimiz bir döneme giriyor olmamız. Bildiğimiz gibi, Neolitik Çağ tarım düzenine geçilen ve hayvanların evcilleştirildiği çağdı; şu anda da benzer şekilde canlıların köleleştirilip sanayiye koşulması hareketine şahit oluyoruz. Tarım (Latince kökeni agricultura, tarla anlamına gelen ager ve yetiştirmek anlamına gelen colere kelimelerinden), insanların kendi toplulukları için faydalı çeşitli kaynaklar ve gıda üretmek üzere ekosistemlerini yeniden tasarladığı ve evcilleştirilmiş türlerin biyolojik döngüsünü denetim altına aldığı bir süreçtir. İnternet, geniş çaplı insan sürülerinin denetimi ve boyunduruk altına alınması üzerinden ilerleyen bu yeni evcilleştirme aşamasında kullanılan başlıca araç; bu sefer soyut anlamdaki bu yeni yerleşik düzene geçiş anında, insanlar da sömürülmeye hazır “kaynak” safları arasında, bitkilerle hayvanların yanında yerini alıyor. Tekerleğin icadı ve tarım kültürü insanlık tarihinde bir dönüm noktası olmuş, ilk şehir-devletlerin kurulmasını sağlamıştı. Fiziksel gerçeklerden kopuk bir ekonominin hammaddesi durumuna indirgenmiş hem insan hem insan olmayan canlıların böyle genel olarak evcilleştirilmesinin etkisiyle, kitlelere yönelik şu andaki yönetişim biçimlerinin de yine önemli bir dönüm noktasından geçeceğine dair bahse girebiliriz.
Simon Fujiwara, “Dünya Çok Küçük” serisi. Fotoğraf: Bahar Topçu
Sanatçılar, kendi kabilelerinin ilkelleri ve vahşileridir
Algoritmalar tarafından izlenen, gözlenen, sayısız ticari reklamın hedefi olan, alışkanlıklarımıza ve o reklamlara verdiğimiz tepkilere göre sınıflandırılan biz, dijital çağın insanları, sürü halinde toplanmış kitlesel varlıklarız. Elbette farklılık en azından görünüşte ve Batı demokrasilerinde resmen ödüllendiriliyor, ama bunu hak etmek için de farklılığın belli bir sınıfın, tarzın ya da belirlenmiş bir zümrenin içinde kalması gerekiyor. Sanatçıların toplumsal evcilleştirmeye verdiği tepki, farklılığın büsbütün köpürtülmesiyle takımadalar misali bir zihinsel parçalanma oluyor.
Kurmaca, toplumsal senaryoların yeniden yazılması için güçlü bir araç, tektipleşmeye karşı bir silahtır. Pek çok sanatçı uygarlıklar, toplumlar ve paralel cemaatler uydurarak, kurmaca halkların antropologları ve alternatif gerçekliklerin kâşifleri rolüne soyunuyorlar. Önceden hiç duyulmamış bir toplumun maketini yapan, dağınık sosyolojik, ekonomik veya dini parçaları toplayıp yeniden şekillendiren sanatçı, artık hayali bir dünyaya “kaçıp sığınmıyor”, tam tersine, daha kritik önemde bir siyasi görevi üstleniyor; o da üretimden sonra gerçekliği üretmek, onu tahrif etmek, böylelikle toplumlarımızın devamlılığını sağlayan ideolojik mekanizmaların (hükümetler, okullar, kiliseler) pek çok diğer olasılık arasından yapılmış tek bir kurgu olduğunu göstermektir.
Norman Daly’in kurmaca Llhuros Uygarlığı’ndan bir fil maskesi. Fotoğraf: Bahar Topçu
Daha genel bir anlamda, herhangi bir sanatçının çalışmasının da aynı antropolojik yaklaşımla incelenmesi gerekir. Bir sanat yapıtına bakan izleyiciler de yine çağdaş antropologların kullandığı “etkin katılım”a dayanan bir bilgiyle kendilerini donatmalıdır.
Farklılıkların tanınması ve kaynakların sorgulanması, deneyimlerimizin dayandığı kesinliklerin sürekli sarsılmasına sebep oluyor. Paul Gauguin vaktiyle bir vahşi olmak istediğini açıklamıştı, ama her sanatçı vahşidir zaten. Yarı insan, yarı kendi ormanının sakini, içine doğduğu “uygarlığın” uzlaşımları tarafından asla tamamen evcilleştirilmemiş, işaretleri izleyerek avare bir göçebe gibi dolaşan, biçimlerin avcı-toplayıcısıdır sanatçılar.
Sanat, karşılaşma alanıdır
Feral Atlas Kolektifi. Fotoğraf: bienal.iksv.prg
Günümüzün biçimler ormanında nelerle karşılaşıyoruz? Algoritmaların sürekli mükemmelleştirilmesi sayesinde herkesin tam olarak aradığını bulabildiği bir zamanda sanat bizi yoldan çıkarır. Aramayı aklımıza bile getirmediğimiz şeyleri bulabilmeliyiz ancak. Sanatı tanımlayabilecek tek algoritma şudur: Omega+1.
Matematikçi Georg Cantor’a (1845-1918) göre, var olan asal sayıların tamamı “omega” olarak anılır. Bütün sayıları içeren bu sayılar sayısı, sanal değil gerçek bir sonsuzluğu düşünebilmemize olanak verir. Dolayısıyla, sanatın algoritması da “omega+1, +2, +3…” şeklinde ifade edilebilir.
İnsan faaliyetleri içinde, sanat “omega+1” sayısının alanını doldurur, çünkü hepsini içerir ve olası bütün biçimlere bürünebilir, gelecekteki +1 de cabası. İşte o “+1” de karşılaşmanın yazıya dökülmüş halidir. Beklenmedik olandır bu, sürpriz unsurudur, radikal yabancıdır.
Eleştiri metafizikten ayrılamaz
Büyük modern sanatçılar için kompozisyon sorunu, boyayı tuvale aktarmanın “nesnel” yollarını keşfetmekle ilgiliydi. Tesadüflere, katıksız öznelliğe veya kişisel kaprislere maruz kalmayacak bir yüzey veya hacim oluşturmanın yöntemlerini arıyorlardı. Bir başka deyişle, yaratılış sürecinde Tarih’e geçecek yöntemler peşindeydiler, çünkü Tarih, “burjuva” öznelliğinden kaçmanın tek yoluydu.
Burada Tarih, bir sanatçının temsilde, biçimde ve sergileme ediminde neleri öne çıkardığı, yani çağdaşlık anlayışının ne olduğu anlamına geliyor. “Ben ne ile çağdaşım?” sorusu, her sanatçının cevaplaması gereken başlıca sorudur.
Sanattaki bu modernist nesnellik arayışlarından geriye bir şey kaldı. Sanatsal üretim biçimi meselesi insan öznelliğinin sorunsallaştırılmasına yol açar, ne de olsa değişim halindeki tarihsel bağlamlarla mücadele etmektedir. Minimalist sanatı hatırlayalım, bu bir yandan da tarihsel bir resim tarzıdır. Bir yüzyıl önce Georges Seurat’nın boş vakitlerde eğlenenleri resmettiği sahnelerde veya Camille Pissarro’nun banliyö peyzajlarında sanayi toplumunun resmedilmiş olması gibi, minimal resimlerde de anotlanmış alüminyumun, çeliğin, sac levhanın kullanıma girişi, 1960’ların bütün bir Amerikan kentleşme hareketi olarak okunabilir. 21. yüzyıl estetiğinde en bariz şekilde eksik olan şey Tarih mi yoksa?
Bugün kendi bireysel dünyalarını ifade etmenin ötesine geçip zamanın gidişatını kavramaya ve tanık oldukları değişimlere ayak uydurmaya çalışan sanatçılar kimlerdir? Sanki bunların pek çoğu topluma yönelik bir “eleştiri” ile yetiniyor, yani tarihin büyük dalgasından ziyade önemsiz içeriklerine tepki veriyorlar gibi; ama haklarını da yemeyelim, o dalgayı ayırt etmek de çok daha zorlaştı. Edebiyatta olduğu gibi sanatta da, “eleştiri” bir durumun olduğu gibi sunulması olamaz. Liam Gillick’in dediği gibi, “Bir at sureti, o atın eleştirisi değildir.”(1) Sanatta bir metafizik anlayışın eşlik etmediği bir eleştiri pratiğine bakmaya bile değmez. Ne de olsa, o durumda bir gazete makalesi bile yeterli olurdu. Elbette dindışı bir metafizik bu. Düşünür Patrice Maniglier buna güncel bir tanım getirmiş ve bunu “farklı gerçekliklerin sistem oluşturmasına olanak veren bir bütünlük imgesinin yaratılması” şeklinde tarif etmişti. Bir başka deyişle, imgelere yönelik bir tutarlılık düzleminin oluşturulması, yani heterojen sistemlerin ve çoğul seslerin uyum içinde hep beraber var oluşuna ve aynı dalgaboylarında buluşmalarına fırsat tanıyan bir sahnenin yaratımı. Herhangi bir metafizik iddia taşımayan eleştiri, sadece sanat camiasına yönelik görsel gazeteciliktir.
Seçmek, elemek, ayıklamak: Bütün bu eylemler sanat kurumlarında kuşku uyandırır oldu artık. Hangi kurallar adına takdir kararı veriyorsunuz? Kimsiniz, nereden geliyorsunuz da iyi ile kötüyü uluorta ayırmaya cüret ediyorsunuz? Eskiden tarihsel anlatının en temel mekânı olarak görülen müze, şimdi hem doğru hem de yanlış sebeplerden dört bir yandan saldırıya uğruyor. Piyasa, yapıtları tarihsel katkılarıyla ilgili estetik bir sav içindeki konumlarına daya- narak değil de fiyatlarına dayanarak değerlendirirken, kendi değerler hiyerarşisini dayatmakta ısrar ediyor. Böyle bir dönemde, geleceğin atık maddeleri ile bir dönemin sanat tarihi anlatısı içinde kalmaya değer gördükleri arasında bir mücadelenin yaşandığı mekân olan müzenin yine de sanatsal ekosistem içinde giderek artan önemde bir yeri var. Bir sergi düzenlenirken, aklımıza Benjamin’in “kurtarma” düşüncesi geliyor. Günümüzdeki aşırı üretim ortamında, yedinci kıta imgesi aklımızdan hiç çıkmazken, küratörlük yapma kavramı her zamankinden daha ağır ve keskin bir anlamla yükleniyor.
Notlar:
(1) Sanatçının Dublin, Kerlin Gallery’de Kasım 2018’den Ocak 2019’a kadar açık kalan sergisinin başlığı.
Yeşil Gazete yazarı, dostu, Hayvan Hakları İzleme Komitesi (HAKİM) Koordinatörü Burak Özgüner, evinde hayatını kaybetti. Hayvan hakları için yasa çıkartılması konusunda uzun yıllar boyunca mücadele eden Özgüner, 2015 yılında da vicdani reddini açıklamıştı.
Özgüner’in cenazesi kaldırıldığı Adli Tıp Kurumu’ndan ailesi ve yakınları tarafından alındı. Cenazeyi teslim alanlardan; Burak Özgüner’le birlikte geçtiğimiz ay kurulan Deneye Hayır Derneği’nde yönetim kurulu üyeliği yapan, yazarımız ve eski CHP milletvekili Melda Onur şunları söyledi: “Çok üzgünüz, çok yakın arkadaşımızdı. Özellikle hayvan, çevre, insan hakları konusunda çalışan bir aktivistti. İyi bir vatandaştı, hakkını hukukunu bilen. Çok seveni vardı, kısa yaşamına bir çok mücadele sığdırdı. Görev insanıydı, çok çalışırdı. Deneye Hayır Derneği’ni yeni kurmuştuk. Beraber yönetim kurulu üyeliğini yapıyorduk. Gece uykusunda vefat etmiş.”
Burak Özgüner’in cenazesi 10 Kasım Pazar Büyükdere Camii‘nde öğle namazının ardından kılınacak cenaze namazından sonra Kilyos Mezarlığı‘na defnedilecek.
Roboski’de katledilen katırlar için mücadele etmişti
Hayvan hakları savunucusu Özgüner 2011’de Şırnak’ın Uludere ilçesine bağlı Roboski köyünde TSK tarafından katledilen katırlar için mücadele etmişti. Katırlar için verdiği mücadele sonuçsuz kalıp hayvanlara yönelik silahla yaralama, öldürme fiilleri devam edince 2015’te vicdani reddini açıkladı. Bunun üzerine askerlik şubesi, Özgüner hakkında soruşturma başlatarak dosyayı savcılığa gönderdi. Savcılık da hakkında iddianame hazırladı ve Konya Asliye Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. Özgüner iki gün önce Konya’da hakim karşısına çıkarak, “Kimse hakkını kullandığı için cezalandırılamaz” demişti.
Gezi’den 6 yıl sonra hakkında dava açıldı
Özgüner, Gezi Parkı eylemleri sırasında polis şiddeti nedeniyle ölen ve yaralanan hayvanları gündeme getirmek için de eylem yapmış; bu nedenle de geçtiğimiz aylarda hakkında ‘terör soruşturması’ başlatılmıştı. Gezi Parkı eylemleri sırasında, hem Burak Özgüner’in o dönem çalıştığı kliniğe hem de başka kliniklere birçok yaralı ve saldırıdan etkilenen hayvan getirilmiş; Özgüner ve arkadaşları, hayvan hakları ihlalleriyle ilgili bir rapor hazırlayarak Cenevre’deki Uluslararası Hayvan Hakları Mahkemesi’ne başvurmak için hazırlık yapmıştı. Grup, mahkemeye yapacakları başvuruyu duyurmak üzere 28 Eylül 2013’te Gezi Parkı merdivenlerinde bir basın açıklaması düzenlemek istemiş ancak polis saldırısı ile karşılaşmıştı. Polis, basın açıklamasının okunmasına izin vermeyerek, Özgüner ile birlikte 14 kişiyi gözaltına almıştı.
Hayvan Hakları Raporu’nun mimarlarından
Burak Özgüner, TBMM Hayvan Hakları Komisyonu’nunun da katılımcılarındandı. Komisyona Hayvan Hakları Yasama İzleme Delegasyonu Kurucular Kurulu üyesi ve Hayvan Hakları ve Etiği Derneği temsilcisi olarak katılan Özgüner, hazırlanan yasa taslağı hakkında gazetemize yaptığı değerlendirmede, Komisyon’un raporunun 300’den fazla STK ve oluşumun ortak taleplerini büyük ölçüde karşıladığını belirtmiş, ancak etik çelişkiye dikkat çekmişti.
Hak ihlallerinin en çok yaşandığı yerlerin başında mezbahaneler, yumurta ve süt üretim tesislerinin bulunduğunu anlatan Özgüner şunları söylemişti: “Gerçekleri görmezden gelerek ya da gerçekler ile yüzleşmemeyi seçerek hayvan haklarını tartışamayız. Raporda, en azından, hayvancılık endüstrisindeki sistematik zulme ve mevcut duruma ilişkin bir durum tespiti yapılabilirdi. Her şeye rağmen, komisyon raporundan umutluyum; yasa teklifi sürecinde de sonuna kadar müdahiliz, yasama sürecinin takipçisiyiz. ”