Ana Sayfa Blog Sayfa 2339

Erdoğan ve Trump’tan ortak basın toplantısı

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve ABD Başkanı Donal J. Trump arasındaki görüşme Beyaz Saray’daki Oval Ofis’te gerçekleşti. Görüşmede ABD’li senatörler Lindsey Graham, Jim Risch, Ted Cruz, Joni Ernst ve Rick Scott da dahil oldu. 1saat 15 dakikalık görüşmenin ardından Erdoğan ve Trump ortak basın toplantısı düzenledi.

Trump: Bizim mücadele ettiğimiz gibi terörle mücadele ediyor

Trump, verimli bir toplantı geçirdiklerini söyleyerek açıklamaya başladı. İlk olarak ‘FETÖ üyeliği’ suçlamasıyla yargılanan ABD Vatandaşı ve NASA çalışanı Serkan Gölge serbest bırakıldığı için teşekkür ettiklerini belirtti.

‘S-400 alımı bizim için zorluk çıkarıyor’

Trump, Türkiye’nin mültecilere yönelik 40 milyar, Avrupa’nın ise 3 milyar dolar harcadığını ve IŞİD tutuklularının Avrupa’ya gönderilmesi gerektiğini de vurguladı. Türkiye ve ABD arasındaki ekonomik ilişki hakkında ise şu açıklamaları yaptı:

“Türkiye’nin S-400 alımı bizim için çok ciddi zorluklar çıkarıyor, Bugün de üzerinde konuştuk, gelecekte de konuşacağız, umarım bunu çözmeyi başaracağız. Bakanlar görüşmeler yapmaya devam edecekler.

Ticaret anlaşması için de görüştük, ciddi ilerlemeler yaptığımızı düşünüyorum. Ticaretimiz kat kat artabilir, yaklaşık 100 milyar dolar düzeyine getirmek istiyoruz. Hedefimiz iki ülke arasındaki ticareti artırmak.”

Erdoğan: Aramızı bozmaya çalışıyorlar

Toplantıya dair açıklamada bulunan Erdoğan, “Trump ile milli güvenliğimizi tehdit eden terör oluşumlarıyla mücadele konusunda karşılıklı irademizi teyit ettik” dedi. “Terör örgütlerine sempati besleyen birtakım çevrelerin bundan rahatsızlık duyduklarını, dezenformasyonla kamuoyunun algısını bulandırmaya çalıştıklarını ve ABD ile ilişkilerini bozmaya çalıştıklarını” söyleyen Erdoğan buna rağmen ilişkilerinin olumlu olduğunu belirtti.

Türkiye’nin IŞİD ile çatışan tek NATO üyesi ülke olduğunu söyleyen Erdoğan şu ifadeleri kullandı: “Bugüne kadar 7 bin 680 yabancı terörist savaşçı yakaladık ve ülkelerine geri gönderdik. DEAŞ’la bağlantılı olabileceğini değerlendirdiğimiz yaklaşık 77 bin kişiye de ülkemize giriş yasağı koyduk. Şu an hapishanelerimizde 40 farklı ülke vatandaşı 1216 DEAŞ mensubu var. PKK/YPG’nin elindeki kamplardan kaçarak Türkiye’nin kontrolündeki bölgeye geçen aralarında kadınların ve çocukların da bulunduğu 287 kişiyi yakaladık.”

“Bilindiği gibi özellikle Bağdadi’nin ölümünden sonraki süreçte de bizler gerek cezaevlerinden Suriye tarafında kaçmaya çalışan gerek ülkemizde şu anda 2 bin 200 civarında DEAŞ’lı elimizde tutuklu veya mahkumdur.”

‘Geri dönüşler başladı’

G20 Zirvesi’nde Güvenli Bölge oluşturma çağrısı zamanında yapılmadığı için on binlerce kişinin öldüğünü söyleyen Erdoğan “Cerablus‘ta 365 bin Suriyelinin kendi topraklarına dönüşünü sağladık. Barış Pınarı Harekatı‘yla şehir ve köylere geri dönüşler başladı” diye konuştu.

“Şartlar uyarsa Patriot alırız”

İki ülke arasındaki S400 ticaretine de değinen Erdoğan  “S400 sistemi ve F35 programı başta olmak üzere bu alanda karşılaştığımız sınamaların üstesinden ancak diyalogla gelebiliriz. Sayın Başkan’a, istenilen şartlarda teklif verilmesi halinde Patriot satın alabileceğimizi tekrar söyledim ve söylüyorum” ifadelerini kullandı.

Erdoğan konuşmasında ABD Temsilciler Meclisi’nin Ermeni Soykırımı’nı tanıyan tasarıyı onaylamasına da değindi ve “Karar vericiler siyasetçiler değil, tarihçiler olmalıdır” dedi.  Son olarak ise Fethullah Gülen cemaati zanlılarının iadesini beklediklerini belirtti.

“Dost canlısı gazeteciler” ile soru- cevap

Toplantı sonrası gerçekleştirilen soru-cevap bölümünde ise ABD Başkanı Trump, Türkiye’den “sadece dost canlısı” gazetecilerden soru alınacağına söyledi ve “onlardan çok fazla yok zaten” ifadelerini kullandı.  Trump’ın 9 Ekim’de Erdoğan’a gönderdiği ve içinde sert sözler olan mektuba ne olduğu soruldu. Erdoğan soruyu, “Sayın Başkana aynen takdim ettik. Gelen mektubu da aynı şekilde kendilerine verdik” şeklinde cevapladı.

Kürlerle ilgili politikalarının sorulduğu soruya da her iki siyasetçi de “Kürtler ile harika bir ilişkileri olduğunu” ve asıl sorunlarının “terör örgütleri olduğunu” söyledi.

 

İstanbul’da kirli hava alarmı

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın Ulusal Hava Kalitesi İzleme Ağı olan www.havaizleme.gov.tr’de İstanbul-Alibeyköy ve Kâğıthane istasyonlarının ölçüm sonuçları “Hassas gruplar için sağlık etkileri oluşabilir” özetiyle ve açık hava sporları, bisiklet sürme, yürüyüş ve dışarıda piknik yapmak için iyi bir hava değil önerileri ile yayınlandı.

TMOBB Çevre Mühendisleri Odası, sonuçları yorumladı. “Hava kirliliğinin belirleyici parametrelerinden biri olan PM10 basit olarak havada askıda kalan küçük toz parçacıklarını ifade eder. Solunması halinde yaratabileceği onlarca hastalığın başında, akciğer hastalıkları sayılır” ifadesine yer verilen açıklamada özetle şöyle denildi:

“Türkiye’de yayınlanan Hava Kalitesi Değerlendirme ve Yönetimi Yönetmeliği’ne göre PM10 limit değerleri 24 saatte ortalama 50 μg/m3, yıllık ortalama ise 40 μg/m3’tür. Son bir ayın (14 Ekim / 13 Kasım) PM10 verilerine bakıldığında Alibeyköy İstasyonu’nun 10 Kasım 2019 tarihi ortalamasının 525,10 μg/m3 olduğu, bir aylık ortalama PM10 değerin ise 117,41 μg/m3 olduğu görülmektedir.

Kanser riski

“Ülkemizde henüz bir limit değeri bulunmayan PM 2,5 (PM10’den daha küçük çaplı solunması halinde bronşlarda hapsolması muhtemel parçacıklar olarak düşünülebilir) verileri de aynı şekilde endişe vericidir. Çeşitli hastalıkların yanı sıra kanser riskini de arttırdığı bilinen PM2,5’in Dünya Sağlık Örgütü tarafından belirlenen limit değerleri günlük 25 μg/m3 ve yıllık ortalama 10 μg/m3’tür.

Alibeyköy İstasyonu’nun 14 Ekim / 13 Kasım aralığındaki verilerine bakacak olursak, son bir ayda ölçülmüş en yüksek değerinin 10 Kasım 2019 tarihi 164,70 μg/m3 olarak kaydedildiğini ve son bir ayın ortalamasının da 25,41 μg/m3 olduğunu görebiliyoruz.  PM10 ve PM2,5 kirliliğinin anlık patlamalarla yükselip takip eden süreçte normalleşmeler halinde seyretmediği ve limit üzerindeki seyirde bir kararlığa sahip olduğunu da görmekteyiz. 12-13 Kasım 2019 tarihlerini kapsayan PM10 değerlerinin normal seviyelerde seyretmediğini göstermektedir.

‘Sadece mevsimsel değil’

NO2 limit değerleri, ilgili yönetmelikte 200 μg/m3 olarak belirtilen limit değerin yılda 18’den fazla aşılamayacağı ifade edilmiş ve limit değer yıllık ortalama 40 μg/m3 olarak belirlenmiştir. Alibeyköy’de son bir ay içerisinde limit aşımlarının yaşandığı ve ortalama değerin 50,95 μg/m3 olduğu görülmektedir.

Hava kirliliği verilerindeki olumsuz seyrin mevsimsel etkilerle gerçekleşebileceğini, sonbahar aylarının hava kirliliğinde olumsuz bir etki oluşturduğunu biliyoruz. Ancak Ekim ve Kasım ayı ortalama sıcaklıklarının mevsim normallerinin üzerinde seyretmesi, ısınma kaynaklı kirleticilerin havaya önceki yıllara göre daha az yayılıyor olması mevcut tablonun salt mevsimsel olmadığı yönündeki endişelerimizi güçlendirmektedir.

‘Kirlilik değerleri ile iklim krizi arasında bağ var’

Elimizdeki veri ve araştırmaların sınırlılığına rağmen, mevsimsel etkenlerin azlığı ve ölçüm sonuçlarının olumsuzluğundan hareketle;

  • Öncelikle mevsim normallerinin üzerinde bir sıcaklıkta seyreden ve normalin altında yağışın olduğu koşullar altında küresel iklim krizi ile mevcut kirlilik değerlerinin arasında güçlü bir bağ olduğunu ifade edebilir.
  •  Alibeyköy’ün bir ulaşım merkezi haline getirilip yoğun bir trafik yüküne maruz bırakılmasının, kentsel dönüşümün hava akımları hesaplanmadan yapılarak engebeli arazi içerisinde hava akımlarının iyice azaltılmış olması ihtimalinin, yıkım ve yapım süreçlerinde inşaat faaliyetleri kaynaklı hava kirliliğine dair önlemlerin alınmamasının, Alibeyköy ve Kâğıthane’deki hava kirliliğinin sebepleri olabileceğini düşünmekteyiz.

‘Kamuoyuna açıklama yapılmalı’

  •  Bu sebeple endişe verici tablonun tersine çevrilebilmesi için öncelikle İstanbul İl Halk Sağlığı Müdürlüğü tarafından sağlık açısından ne tür tedbirlerin alınması kamuoyuna açıklanmalıdır. Ayrıca İstanbul Çevre ve Şehircilik Müdürlüğü ve İlçe Belediyeleri hava kirliliğine karşı kişisel korunma yöntemleri hakkında bilgilendirme ve denetimlere başlaması gerekmektedir.
  •  İklim krizinin kentlerdeki hava kalitesinde de düşüşe yol açtığı bilinmekte, iklim krizi ile birlikte dünyanın birçok bölgesinde durgun hava olaylarının yerel hava kalitesini etkilemesi beklenmektedir. Uzun vadeli ve kalıcı çözümler için kentlerin iklim eylem planlarını oluşturmaları ve bu planın gerekliliklerinin yerine getirmeleri gerekmektedir. Ayrıca tüm imar planlarının (yol, bina ve her türden tesis dâhil olmak üzere) hava akımları ve çevre kirliliğine etkileri planlanarak yapılması gerekmektedir.

CHP’li Bakan: Gerçek beka sorunu iklim krizi, Paris Anlaşması derhal yürürlüğe konmalı  

TBMM Plan Bütçe Komisyonu’nda 2020 bütçesinin görüşmeleri devam ediyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın bütçe görüşmelerinde CHP’li milletvekillerinin en çok değindiği ve soru sorduğu konu Paris İklim Anlaşması oldu.

Çevre Komisyonu’nun CHP sözcüsü İzmir Milletvekili Murat Bakan, “Avrupa Birliği ve 186 ülkenin parlamentosu tarafından onaylanmış, tarihin en geniş katılımlı anlaşmasını onaylamayarak Angola, Güney Sudan, Irak, İran, Lübnan, Libya, Yemen gibi ülkelerin yanındaki yerimizi aldık” dedi.

Bakan şöyle konuştu: “Cumhurbaşkanı gitti, Birleşmiş Milletler İklim Eylem Zirvesi’nde şahsi PR’ını yaptı ve eşinin Sıfır Atık Projesi’yle övündü, 2050’ye kadar yapacağınız yeni binalarla sıfır karbonu hedeflediğinizi, sera gazı emisyonunu metro hatlarıyla düşüreceğinizi anlattı ama sera gazı emisyonunu düşürerek küresel sıcaklık artışını yüzyılın sonuna kadar 2 derecenin altında tutmayı hedefleyen Paris İklim Anlaşması’nı ağzına bile almadı. İklim krizi; hava, su, toprak krizi demek. İklim krizi, gıda krizi demek. İklim krizi ekonomik kriz demek. İklim krizi, sağlık krizi demek. Gerçek beka sorunu, küresel iklim krizidir. Çünkü, ölü gezegende gelecek olmaz.”

Çevre Bakanı Kurum: Fon ve kredi arıyoruz

Türkiye’nin gerekli finans ve teknoloji desteklerine erişebilmek bakımından kendisiyle benzer konumdaki ülkelerle aynı şekilde muamele görmediği için Paris Anlaşması’nı yürürlüğe koymadıklarını söyleyen Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum ise şu ifadeleri kullandı:  “İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi altında gelişmiş ülke kategorisinde olduğumuzdan bize Yeşil İklim Fonu’ndan faydalanma noktasında destek olunmamaktadır. Türkiye’nin ‘gelişmekte olan ülke’ sınıfında değerlendirilmesi konusunda Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi Sekretaryası’na talepte bulunulmuş; Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Guterres nezdinde bizim bu fondan değilse bile diğer fonlardan ülkemizde iklim değişikliğiyle ilgili mücadele noktasında faydalanabileceğimiz düşük faizli, uzun vadeli geri ödeme planlarıyla ülkemizde iklim değişikliğiyle ilgili mücadele noktasında kredi istenmiş ve müzakereler olumlu yönde yürümektedir.”

‘IMF’ye borç verenler iklim krizine para ayıramıyor’

“Paris İklim Anlaşması konusu çoktan kapanmış” diyen CHP’li Murat Bakan ise Kurum’un ifadelerini şöyle değerlendirdi: “Bakan Bey önce Türkiye’nin ekonomik büyüme, nüfus artışı gibi ölçütler dikkate alındığında mutlak emisyon azaltımı yapılmasının imkânsızlığından ve finansal desteğe ihtiyaçtan bahsetti. Sonra, 2030 yılında 246 milyon, 2012-2030 yılları arasında ise toplam 1 milyar 920 milyon ton seragazı emisyonu önlenmiş olacağına dair hedeflerini bildirdi. Bu çelişki nasıl açıklanır, bilemiyoruz. Paris İklim Anlaşması’ndaki ‘gelişmiş ülke’ statüsünden para alabilmek adına ‘gelişmekte olan ülke’ sınıfına düşürülmek için BM’ye yapılan başvuru yeni bir bilgi değil. Türkiye’nin bu talebi geçen yıl Polonya’daki BM İklim Konferansı’nda gündeme dahi alınmamıştı. Gerçekçi olmak gerekirse, anlaşmaya taraf tüm ülkelerin onayını gerektiren bu başvurudan istenilen sonucun alınması pek mümkün görünmüyor. Zaten Bakan Bey de umudunu kesmiş olacak ki başka fon ya da kredi arayışlarında olduklarını belirtti. Tüm bundan anlaşılıyor ki Paris İklim Anlaşması konusu çoktan kapanmış. Çevre ve Şehircilik Bakanı’nın konuya yaklaşımı bir Ekonomi Bakanı gibi… Bu bakış açısıyla ve zihniyetle hiçbir zaman ‘gelişmiş ülke’ olamayız, hatta ‘az gelişmekte olan ülke’ bile olamayız. Kaldı ki iklim kriziyle mücadeleyi Paris İklim Anlaşması kapsamında alınacak hibeler ya da aranan başka fonlar üzerinden kurmak da yanlış bir politika. Uluslararası arayışta sonuç elde edememenin, ulusal düzeydeki çalışmaların durması anlamına geliyor olması bu konudaki samimiyetsizliği de gözler önüne seriyor. İklim krizine para ayıramıyoruz ama lafa gelince IMF’ye bile borç veriyoruz… ”

Greta Thunberg kendini Madrid’e götürecek tekneyi buldu

Halen Amerika kıtasında bulunan iklim aktivisti Greta Thunberg, Şili‘de çıkan olaylar yüzünden İspanya’nın Madrid kentine taşınan COP 25 İklim Değişikliği Konferansı‘na katılabilmek için talep ettiği yolculuk desteğini buldu. Thunberg, sosyal medya hesabından, Avustralyalı ve İngiliz bir grubun teknesiyle Atlantik Okyanusu‘nu geçerken, kendisini de Avrupa’ya götüreceğini açıkladı:

“Madrid’teki COP25 katılabileceğimi söylemekten mutluluk duyuyorum. 24 feet’lik Fransız katamaranı La Vogabonde ile ABD, Virginia’dan denize açılma teklifi aldım. İki Avusturyalı; Riley Whitlum Eleyna Carausu ile İngiltere’den  Nikki Henderson, Atlantik Okyanusu’nu geçerken beni de yanlarına alacaklar. Yarın sabah Avrupa’ya yelken açıyoruz.”

Şili’de yapılması planlanan COP25 İklim Değişikliği Konferansı,  protestolar gerekçe gösterilerek Şili yönetimi tarafından iptal edilmiş; zirvenin yeni adresi İspanya’nın Madrid şehri olmuştu.

ABD’deki Birleşmiş Milletler (BM) İklim Eylem Zirvesi’ne uçak kullanmamak için güneş enerjisiyle çalışan bir yarış teknesiyle giden ve oradan Güney Amerika’ya geçmeyi planlayan  Greta Thunberg’in planları da son anda değişince, sosyal medya hesabından tekrar Avrupa’ya dönebilmek için yardım istemişti. Thunberg; “Dünyanın yarısında yanlış yönde yolculuk yapmışım. Şimdi kasım ayında Atlantik’i geçmenin bir yolunu bulmalıyım. Biri ulaşım konusunda bana yardım edebilirse minnettar olurum” demişti.

Bolivya’da Jeanine Áñez kendisini geçici devlet başkanı ilan etti

Bolivya‘da istifaya zorlanan Evo Morales‘in Meksika‘ya iltica etmesi sonrası muhalif senatör Jeanine Áñez kendisini ülkenin geçici devlet başkanı ilan etti. Senato Başkan Yardımcısı Áñez, anayasa uyarınca görevin kendisine geçtiğini söyledi ve yakında seçimlere gidileceği açıkladı.

Evo Morales’ten sonra, devlet başkanı yardımcısı Álvaro García Linera ve Senato Başkanı Adriana Salvatierra da istifa etmişti. Bunun üzerine  salı gününe kadar Senato’nun başkan yardımcısı olan Áñez yönetimi devralma sırasının kendisinde olduğunu savundu.

Düzenlenen törenle Başkanlık Sarayı‘nın balkonundan halka seslenen Áñez, “Benim taahhüdüm bu ülkeyi demokrasiye döndürmek ve ülkeye huzur getirmek. Bu kısa zaman içerisinde çalışacağım çünkü Bolivyalılar özgürlüğü ve demokrasiyi hak ediyor, oyları artık hiç çalınmasın diye çalışacağım” dedi.
Morales ise açıklamayı kınadı ve Áñez’i “darbe tüccarı sağcı bir senatör” olarak tanımladı.

Jeanine Áñez kimdir?

BBC’nin aktardığına göre, Áñez siyasi kariyerine Bolivya’nın kuzeyindeki Beni şehrinde başladı, ulusal siyasete geçişi de 2006 yılında Anayasa Meclisi‘nin bölge temsilcisi olarak seçilmesiyle oldu. Anayasa Meclisi, 2009 yılından bu yana yürürlükteki anayasanın onaylanması görevini üstleniyor.
Áñez bu süreç içerisinde ülkenin “organizasyon ve yapısından sorumlu komisyon üyesi” olarak görev aldı ve yargı biriminde çalıştı. Yeni anayasanın onaylanmasıyla Áñez kendi bölgesinden muhalif parti Plan Progreso y Covergencia Nacional adına senatör seçildi.

Áñez, seçildiği ilk dönemde, Evo Morales’in Amazonlardan geçecek yol projesine karşı çıkan siyasetçilerin başında geliyordu. Proje daha sonra Bolivya yerlilerinin de geniş çaplı gösterileriyle protesto edilmişti.

Hindistan’da toplu kuş ölümleri

Hindistan’ın kuzeybatısındaki Racastan eyaletinde bulunan ve ülkenin en büyük iç tuz gölü olan Sambhar’ın kıyılarında pazar günü yerliler tarafından binlerce kuş ölüsü tespit edildi.

Sputnik‘in aktardığına göre, Yetkilileri durumdan haberdar eden yerliler, 2400 kadar kuşu ölmüş bir halde bulduklarını aktardı. Bu kuşlar arasında her yıl göle gelen 20 göçmen türün de bulunduğu belirtildi.

Eyaletin ormanlardan sorumlu yetkilisi Arun Prasad, “Bu göçmen kuşlar, Merkez Asya Göç Yolu olarak bilinen ve Sibirya, Moğolistan, İran,  Afganistan gibi bölgeleri kapsayan bir rota boyunca seyahat ediyorlar” bilgisini verdi.

190 kilometrekarelik alana yayıldı

Kuşların cansız bedenlerinin göl yakınlarındaki geniş bir bölgenin yanı sıra 190 kilometrekarelik bir alana yayıldığı kaydedildi. Toplanan kuşlar derin bir çukura gömüldü. Doğal yaşam uzmanları ölümlere neyin yol açtığını henüz bilmediklerini belirtti.

Kuş cesetlerinden ve sudan alınan örnekler incelenmesi için Madhya Pradesh eyaletindeki bir patoloji laboratuvarına gönderildi. Arun Prasad, hafta sonuna kadar sonuçları almayı beklediklerini söyledi.

Ancak Prasad, toplu ölümlerin bir hastalıktan kaynaklanma ihtimalinin düşük olduğunu savundu. Bölgeye özgü kuşların göl kenarında ve sulak alanlarda barınmaya devam ettiğini söyleyen Prasad, “Yerel hava koşullarının veya su kirliliğin buna yol açtığını düşünüyoruz” ifadelerini kullandı.

Göl, pek çok tür için ‘fazla tuzlu’ sayılırken; yerel turizm siteleri bu bölgenin flamingo, leylek, çulluk, kızılbacak, uzunbacak ve bazı ördek türleri için toplanma alanı olduğunu aktarıyor.

İklim aktivisti Samra Samer: Küresel yok oluş, felaket senaryosu değil, bilimsel gerçek

İklim sorununu denizcilik sektörü açısından ele almayı hedefleyen ‘İklim Değişikliği Kurultayı’nda konuşan 12 yaşındaki iklim aktivisti Samra Samer “Gezegenimizdeki canlı çeşitliliği artık risk altında değil, yok oluyor. Nesli tükenen hayvan haberleri artık normalleşmeye başladı. Ormanlar yok ediliyor. Denizler plastik çöplüğüne dönüyor. Balinaların karnından tonlarca plastik çıkıyor” dedi.

İMEAK Deniz Ticaret Odası’nın desteği ile Deniz Kültürü Derneği ve Nişantaşı Üniversitesi tarafından düzenlenen kurultayda söz alan Samer, dünyanın gerçek bir iklim krizi altında olduğuna işaret ederek “Gezegenimiz hızla ısınıyor. Ben bir buçuk yaşındayken havale geçirdim. Dünyamızın da bir havale sınırı var. 1.5 derece daha ısınırsa geri dönüşü mümkün olmayan bir döngünün içine gireceğiz. İnsanlık küresel bir yok oluş yaşayacak. Bu bir felaket senaryosu değil, bilimsel bir gerçektir” dedi.

Samra Samer, Greta Thunberg‘in çağrısıyla Türkiye’de de başlatılan Fridays for Future (Gelecek için Cumalar) eylemleri kapsamında, yaşadığı Dalyan‘da bir yıldır, cuma günleri arkadaşlarıyla birlikte iklim grevine çıkıyor.

‘Dünya hasta, hastalığının adı ise iklim krizi’

Dünyanın ısınmasıyla beraber buzulların eridiğinin altını çizen Samer şunları söyledi: “Dünya, içindeki ormanları, denizleri ve tüm canlılarıyla yaşayan bir organizma. Vücudumuzun bir yeri hastalandığında tedavi edilmezse, hastalık tüm bedenimize yayılır. Dünya şu anda hasta. Hastalığın adı da iklim krizi. İklim krizini biz yarattık, biz düzelteceğiz. Ablam ve ailesi Danimarka’da yaşıyor. Bu hızla devam ederse Danimarka sular altında kalabilir. Benim için Danimarka bir ülke adı değil, ailemin yaşadığı yer. Siz de böyle düşünün, sevdiğiniz insanları kurtarmak size bağlı.

‘İklim grevlerimiz sürecek’

Samer, mercan resiflerinin de giderek azaldığını anlattı:  “Mercanlar benim bugüne kadar gördüğüm en muhteşem canlılardan biri. Şu anda teker teker yok oluyorlar. Fosil yakıt kullanımı sera gazı etkisine sebep oluyor. Mercan resifleri, ormanlar ve denizler gibi dünyamızın nefes almasını ve temizlenmesini sağlayan organlardır. Onlar olmazsa biz de olmayız.”

Gelecek için Cumalar (Fridays for Future) eylemlerinin devam edeceğini belirten Samra Samer taleplerini de şöyle sıraladı:

Paris İklim Anlaşması’nın imzalanıp, onaylanmasını ve gereğinin yapılmasını talep ediyoruz. İklim krizinin okullarda zorunlu ders olmasını istiyoruz. ‘İklim değişikliği’ değil, ‘iklim krizi’ denmesini istiyoruz. Çünkü siz bir gün kalp krizi geçirseydiniz ve biz ona ‘kalp değişikliği’ deseydik garip olurdu. Tamamen barışçıl iklim grevlerimiz devam edecek.”

Bolivya krizinin ulusal ve bölgesel dinamikleri – Orçun Selçuk *

Geçtiğimiz aylara kadar Latin Amerika deyince akıllara ilk önce Venezuela’daki yönetim krizi geliyordu. Dört milyona yakın insanın terk ettiği ve ekonominin dibe vurduğu ülkede Nicolás Maduro olumsuz birçok gelişmeye rağmen halen iktidarını koruyor. Maduro’ya “sen artık git” diyen birçok lider ise ülkesindeki sorunlarla boğuşuyor. Komşu ülke Kolombiya’da Iván Duque barış sürecinden çekilen FARC gerillalarıyla mücadele ediyor. Ekvator’da Lenín Moreno petrol fiyatları düşük seyrederken mali disiplini sağlamaya çalışıyor. Şili’de Sebastián Piñera rekor katılımlı sistem karşıtı protestoları kontrol altına almaya çalışıyor.

Tüm bu kargaşanın içinde 20 Ekim 2019’da yapılan Bolivya genel seçimleri bölge gündeminde doğal olarak ikinci planda kaldı. 2006’dan beri ülkenin devlet başkanlığını yapan Evo Morales’in bir kez daha seçileceği öngörülüyordu. Tartışma konusu olan tek konu Morales’in ilk turda yüzde 40’a ulaşıp ikinci sıradaki adaya yüzde 10 fark atıp atmayacağıydı. Birçok muhalefet partisinin ortak adayı, 2003-2005 arasında da başkanlık da yapmış olan, Carlos Mesa’nın stratejisi seçimi ikinci tura bırakmaya yönelikti. Eğer ikinci tur Morales yanlıları ve karşıtları arasında kutuplaştırıcı bir referanduma dönüşürse Mesa’ya Quemado Sarayı yolu tekrar açılabilirdi.

‘Veri akışı bir gün durdu’

Bu bağlamda 6 buçuk milyon seçmen 20 Ekim günü sandığa gitti. Akşam saatlerinde ilk gelen sonuçlar seçimin ikinci tura kalacağına işaret ediyordu. Ancak, kimsenin beklemediği bir şekilde oy sayımı %83,8’e ulaştığında hiçbir açıklama yapılmadan durdu. Veri akışı durduğunda Morales’in oyu %45,3’ti. İkinci sıradaki Mesa ise yüzde 38,2 gözüküyordu. Resmî sonuçlar seçimin ikinci tura kalacağını gösterse de Morales kırsal bölgelerden ve yurt dışından gelecek oylarla başkan seçileceğini iddia etti. Bu açıklama üzerine Morales karşıtları sokaklara döküldü ve iktidar partisini alenen hile yapmakla suçladı. Amerikan Devletleri Örgütü’nün gözlemcileri de seçim kuruluna şüpheli durumun bir an önce sonlandırılması yönünde çağrı yaptı. 21 Ekim akşamı veri akışı tekrar başladı. Yeni verilere göre oyların yüzde 89’u sayılmıştı ve Morales nasıl olduysa seçimi ilk turda kazanmaya yetecek yüzde 10 farkı yakalamıştı. Sayım devam ettikçe Morales farkı biraz daha artırdı ve sonunda seçimi kazandığını iddia etti.

Morales her ne kadar kendini yeniden başkan ilan etse de seçim gecesi yaşananlar ciddi bir meşruiyet sorununu ortaya çıkardı. Geçtiğimiz üç haftada Morales yandaşları ve karşıtları arasındaki kutuplaşma birçok şiddet eylemine yol açtı. Ortalığı sakinleştirmek için Morales, Amerikan Devletleri Örgütü’nün seçimi denetlemesine yeşil ışık yaktı. Bugünden bakıldığında bu kararla Morales kendi sonunu hazırlamış oldu. 10 Kasım günü açıklanan raporda uluslararası denetmenler seçimin sonucunu değiştirecek düzeyde usulsüzlük ve manipülasyon buldu. Bu suçlamalar karşısında Morales seçimleri yenilemeyi teklif etti. Muhalefet ise, olan bitenden tamamen mevcut iktidarı sorumlu tuttuğu için Morales’i bir an önce istifaya davet etti. Muhalefetin istifa çağrısına polis ve ordu destek verince Morales canlı yayında ülkeye barış getirmek için başkanlığı bıraktığını açıkladı. Şimdilik Morales’in istifası ülkede tansiyonu durdurmuşa benzemiyor. Ordu her ne kadar Morales’i istifaya davet etse de ülkenin kontrolünü fiili olarak ele almaya çok da istekli görünmüyor. Başkan Yardımcısı Àlvaro García Linera ve Senato Başkanı Adriana Salvatierra da istifa ettiği için Bolivya’da şu anda ciddi bir otorite boşluğu var.

Kutuplaştırıcı miras

Morales Meksika’ya iltica ederken arkasında kutuplaştırıcı bir miras bırakıyor. 13 yıl 9 ay süren dönemde her iki tarafın da kendince geçerli sebepleri ve algıları var.

Morales yandaşları için, 2006-2019 arası dönem sosyoekonomik anlamda birçok kazanımı barındırıyor. Güney Amerika’nın en az gelişmiş ülkelerinden Bolivya’da Morales döneminde eğitim ve sağlık başta olmak üzere birçok alanda devlet yatırımları arttı. Suyun bile özelleştirildiği neoliberal döneme tepki olarak iktidara gelen Morales, ülkenin hidrokarbon gelirlerini alt gelir tabakasına ve yerli halklara aktardı. Doğalgaz fiyatlarının yüksek seyrettiği dönemde ülkede yoksulluk ve eşitsizlik azaldı. Toplumun dışlanmış kesimleri Morales döneminde kamusal alanda daha görünür hale geldi. Kolonyal dönemden beri var olan ırkçılık ve diğer ayrımcı politikalar Morales iktidardayken tartışmaya açıldı.

Buna mukabil, karşıt kutup Morales’i toplumu bölmekle ve ülkeyi otoriter bir şekilde yönetmekle suçluyor. Örneğin, Morales’in her türlü muhalif grubu faşist ya da ırkçı olarak ötekileştirmesi toplumun önemli bir kesiminde dışlanmışlık hissine yol açtı. Dış politikada Morales’in Maduro’ya verdiği destek orta ve üst sınıflarda “Bolivya Venezuela olmasın” tedirginliğine sebep oldu. Bugünkü krizin özünde de Morales’in 2016 referandumunda %51 hayır oyu çıkmasına rağmen dördüncü kez başkanlığa aday olması yatıyor. Halk oylamasından beklediği sonucu alamayan Morales, Anayasa Mahkemesi’nin “aday olmak insan hakkıdır” kararı sayesinde 2019 seçimlerine girebildi. Kısacası, muhalif kesim en başından beri Morales’i Bolivya halkını etnik ve sınıfsal kamplara ayıran otoriter bir lider olarak görüyor. Son seçim sürecinde yaşananlar bu algıda gerçeklik payı olduğunu gösteriyor. Her ne kadar demokratik yollarla başa gelse de Morales’in gitgide denge-fren mekanizmalarını zayıflatmış olması ve seçim sürecini kendi lehinde manipüle ederken suçüstü yakalanması anti-Morales cephesinin elini birçok anlamda güçlendiriyor.

Morales’in öngörülemeyen istifası bölgesel dinamikler açısından da önemli. Güney Amerika’da solun kalesi olarak görülen Bolivya’da anayasal rejimin kısa sürede çökmesi Venezuela muhalefetine motivasyon kaynağı oldu. 16 Kasım’da ülkede yüksek katılımlı Maduro karşıtı protestolar bekleniyor. Bolivya’nın komşu ülkesi Şili’de ise protestocular mevcut başkan Piñera’nın istifasını talep ediyor. Son olarak, Ekvator’da bir önceki devlet başkanı Rafael Correa ülkeyi dışarıdan istikrarsızlaştırmaya devam ediyor. Eğer Morales bile bu kadar kısa sürede ülkesinden ayrılmak zorunda kalıyorsa bölgedeki mevcut (sağcı veya solcu) iktidarların da koltuğu göründüğü kadar sağlam olmayabilir.  Önümüzdeki haftalar ve aylarda Latin Amerika birçok gelişmeye gebe.

* Doçent, Luther College Siyaset Bilimi Bölümü

(daktilo1984’den alınmıştır.)

Berkin Elvan davası: Polis gerçeğin üzerini örtmeye çalışıyor

Gezi Parkı eylemleri sırasında 16 Haziran günü Okmeydanı‘nda hayatını kaybeden Berkin Elvan‘ı gaz fişeğiyle vurduğu iddia edilen polis memuru Fatih Dalgalı’nın yargılandığı dava İstanbul 17. Ağır Ceza Mahkemesi‘nde görüldü.  15. Duruşmaya Sami ve Gülsüm Elvan ile ailenin kızları ve avukatları katıldı.

Tanık polis: Hatırlamıyorum, bilmiyorum

Duruşmada,  SEGBIS üzerinden tanık olarak ifade veren polis Yalçın Şengör, olayın üzerinden 6 yıl geçtiğini, gün içerisinde farklı yerlerde bulunduklarını söyledi. Sanık polisi tanımasının mümkün olmadığını ifade eden Şengör, “Çevre illerden de çevik kuvvet gelmişti. 3000’e yakın personel vardı. Benim ekinimde 20- 25 personel vardı. Tanımam imkansız. Hatırlamıyorum” dedi.

“Okmeydanı bölgesinde görev yaptınız mı?” sorusuna “Tam hatırlamıyorum. Olayın olduğu günlerde her yere gittik” diye yanıt veren Şengör, “ZET tüfeği kullandın mı?” sorusunu da “Tam hatırlamıyorum” şeklinde yanıtladı. .

Mahkemeye ulaşan İzmir Foça’daki Jandarma Komando Okulu ve Eğitim Merkezi Komutanlığı’nda hazırlanan bilirkişi raporunda ise, polisin biber gazı silahı kullanmada eğitimli olduğu ve “bilinçli hareket ettiği”, nişan alıp almadığının da tespit edilemediği ve bu konudaki gerçeği “ancak polisin kendisinin bileceği” sonucuna varıldığı belirtildi. 

‘Dosya yüzde 80-90 bitti

Tanığın dinlenmesinden sonra mahkeme başkanı yargılamanın bir an önce bitmesi için çabaladıklarını, mahkeme tarafından geciktirme olmadığını anlattı. En son gelecek Adli Tıp Kurumu raporundan sonra esasa ilişkin taraflara süre vereceklerini, sonrasında savcıdan mütalaa alıp, karar aşamasına geleceklerini ifade eden mahmeke başkanı, “Dosya % 80- 90 bitmiş durumda” dedi.

Avukat Atalay: Polis dosyaya müdahale etti

Duruşmada, gelen rapor üzerine söz verilen ailenin avukatlarından Can Atalay da şunları söyledi:  “Mahkemenizin yaptığı keşfi boşa çıkarmaya çalışıyorlar. Dosyaya müdahale etme çabasının somut bir aşamasında jandarma rapor düzenleyemediğini söyledi. Jandarma ve kolluk arasında tartışma yaşandığına tanık olduk.  O tartışma bize polisin bu dosyaya müdahalesini gösteriyor. Kolluğun polis kanadı gerçeğin ortaya çıkmaması için uğraşıyor. Parelel atış mıdır? Keşif mahallini gördü heyetiniz. Bu rapor atış paraleldir diyor. Olay anında toplumsal gösteri, kalabalık bulunmamaktadır. Bu rapora yazılmamış. Rapor defaatle sanık Fatih Dalgalı’nın atış yaparken kafasını sağa eğdiğini söylüyor fakat nişan aldığını söylemekten imtina ediyor. Olay anında çocuğa sağlık hizmetinin verilmesinde en ufak bir girişimde bulunmuyorlar. Bu kastın niteliğini ortaya koyan bir husustur.”

5 Şubat 2020 tarihine ertelenen duruşmadan sonra Adliye önünde bir açıklama yapan baba Sami Elvan, “Buradan gerçek bir adalet çıkmasını beklemiyorum” dedi. Sami Elvan şöyle konuştu: “Ancak birlikte olursak adaleti sağlayabiliriz. Berkin benim değil herkesin çocuğu artık. Gezi’deki gibi 5 Şubat tarihinde burada sizleri bekliyorum.”

 

Ahmet Altan tutuklandı

Yargılandığı FETÖ davasından üç yıl sonra tahliye edilen gazeteci-yazar Ahmet Altan, polis ekiplerince evinde dün gece gözaltına alınarak Vatan Caddesi’ndeki İstanbul Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Emniyetteki işlemlerinin ardından adliyeye sevk edilen Ahmet Altan yeniden tutuklandı. Ahmet Altan’ın Silivri Cezaevi‘ne gönderilmesi bekleniyor.

Avukat Figen Çalıkuşu, tutuklama kararına itiraz ederek, “Karar mahir bir şekilde medyaya derhal sızdırılmıştır. Karar sanık tarafında olmadığına ve saat 17.00 de yazıldığına göre bu karar medyaya 27. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından verilmiştir. Bu durumun yasal ve mesleki sorumluluğu vardır, cezai müeyyidesi bulunur” ifadesini kullanmıştı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, FETÖ’nün medya yapılanmasının “darbe çağrışımı” davasında “silahlı terör örgütüne bilerek ve isteyerek yardım etme” suçundan 10 yıl 6 ay hapis cezası alan Ahmet Altan’ın, İstanbul 26. Ağır Ceza Mahkemesince 5 Kasım’da adli kontrol şartıyla tahliye edilmesine itirazda bulunmuştu. İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi‘nin Altan’ın gözaltına alınmasına karar vermesinin ardından dün gece saatlerinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri Altan’ı Kadıköy Göztepe’deki evinde gözaltına almıştı. 

Gerekçe, ‘kaçma şüphesi’

İtirazı değerlendiren İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi, Altan hakkında, “Kaçma şüphesi, suçunun yasada belirtilen katalog suçlardan olması, konumu, sıfatı, eylemlerindeki yoğunluk, aldığı ceza miktarı, tutuklu kaldığı süre, eylemlerinin uzun süreye yayılmış olmasını dikkate alarak adli kontrol tedbirlerinin, harici davranışları da gözetilerek amaca hizmet etmediği” gerekçeleriyle Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 98 ve 100. maddeleri kapsamında, tutuklamaya yönelik yakalama kararı çıkarılmasına hükmetmişti.