Ana Sayfa Blog Sayfa 2330

Yahudi Kültürü Avrupa Günü etkinlikleri 24 Kasım’da gerçekleştirilecek

Avrupa’nın 35 farklı ülkesinde organize edilen ve 2001’den beri Türkiye’de kutlanan Yahudi Kültürü Avrupa Günü, bu sene 24 Kasım Pazar günü 10.00- 18.00 arası 500. Yıl Vakfı Türk Musevileri Müzesi ve Neve Şalom Sinagogu’nda, tamamı halka açık ve ücretsiz olarak gerçekleşecek.

Katılımcıların Türk Yahudi toplumunun kültür ve mirasına yolculuk etmesini sağlayacak olan etkinlikte; konserler, belgeseller, çeşitli sunumlar, kitap tanıtımları, sergiler ve Türk Yahudi mutfağından lezzetlerle ziyaretçiler dopdolu bir gün geçirecek.

Yahudi Kültürü Avrupa Günü; yazar Aaron Nommaz’ın, ‘Vicdanları Sorgulatan Hikâye: Struma’ kitabı hakkında söyleşisi ve Süzet Herman, Şeli Gaon ve Silvyo Ovadya’nın ‘Judeo-Espanyol Lisanı ve Türkçe’den Etkileşimi’ adlı sunumuyla başlayacak.

Gün içinde izleyiciler Yako Taragano ve Sefarad İlahileri Korosu’ndan ‘Türk Sefarad Sinagog İlahileri’ni dinleme fırsatı bulacaklar. Bir diğer konser de Karen Gerson Şarhon ile İzzet Bana’dan ‘Sandığın Dibinden Sefarad Tangolar’.

Yahudi gelenekleriyle temsili düğün

Yahudi Kültürü Avrupa Günü kapsamında, Neve Şalom Sinagogu’nda tüm gelenekleriyle canlandırılan temsili bir düğün töreni de gerçekleştirilecek.

‘Holokost Neden Herkese Öğretilmelidir?’ başlıklı sunumunda konunun uzmanı Süzet Sidi Holokost’un neden sadece bir Yahudi tarihi meselesi değil de, bir insanlık meselesi olduğuna değinecek.

Gelin Tanış Olalım’ adlı etkinlik tüm gün katılımcılarını bekliyor olacak.  Etkinlikte Türk Yahudilerini yakından tanımak isteyenler onlarla birebir sohbet etme imkânı bulacak.

Etkinlik kapsamında fotoğrafçı Alberto Modiano’nun ‘Zaman ve Mekân içinde Musevilik’ ve Eti Koen’in ‘Kumaşla Tasvir: Hikâyelerimiz’ sergileri ziyaret edilebilecek.

Beyazperdede farklı bir pencere

Sinemaseverler için Seyfi İşman’dan ‘Sinemada Yahudi Mizahı’ katılımcılara farklı bir pencere açacak. Konuşmacı ve eğitmen Alper Almelek ise  ‘Azim + Hayal Gücü=? ‘ sunumu ile davetlileri ağırlayacak.

Yusuf Altıntaş, ‘Bir Yahudi ile Yüz Yüze’ başlıklı söyleşisinde Yahudilikle ilgili merak edilen soruları cevaplandıracak. İzzet Erş ise ‘Kutsal Kitap Okumalarında Anlayış Farklılıkları’ kitabında irdelediği anlayış farklılıklarına değinecek ve kitabını imzalayacak. Gün boyunca gösterime açık olacak olan ‘İzmir Düğünleri’ belgesel filmi de müzede, Yahudi kültürüne ışık tutacak.

Tüm bunların yanı sıra Nüket Franko ve Lina Eskenazi ile ‘İspanya’dan İzmir’e Yemek Serüveni’ ve Gilda Kohen’in ‘Sefarad Mutfağında Lezzet Yolculuğuna Tanık Olalım’ sunumları da programda yer alacak. Öğle yemeğinde ‘Sefarad Mutfağından Seçkiler’ gelenlere tadı damakta kalacak leziz bir deneyim sunacak.

Etkinlik gününde gençlerin liderliğinde, 5-12 yaş çocuklara yönelik çevre bilincini arttırmak amacıyla sanatsal aktiviteler de yapılacak.

Etkinliklere katılmak için www.muze500.com adresine giriş yaparak form doldurulması gerekiyor.

Programa buradan ulaşabilirsiniz.

TMMOB: Erdoğan gıda güvenliği ile gıda egemenliği arasındaki farkı bilmiyor

TMMOB Gıda Mühendisleri Odası, İzmir Şubesi, 3. Tarım ve Orman Şurası kapanış programında konuşan Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın gıda güvenliği ve gıda güvencesine ilişkin sözlerini eleştirdi; liyakat çağrısı yaptı.

Yönetim Kurulu adına Uğur Toprak imzasıyla yapılan açıklamada, gıda güvencesi ile gıda güvenliği ifadelerinin sıklıkla karıştırıldığına veya birbiri yerine kullanıldığına dikkat çekildi, gıda egemenliği kavramının ise pek bilinmediğine vurgu yapıldı. Geçtiğimiz aylarda Ankara Polatlı’da gerçekleştirilen Tarım ve Orman Bakanlığı Tarım İşletmeleri Genel Müdürlüğü (TİGEM) 69. Geleneksel Hasat Bayramı’nda konuşan Erdoğan’ın “Gıda güvenliğini garanti altına almak, altını çizerek söylüyorum; ülkemiz için aynı zamanda bir milli güvenlik meselesidir. Temel tarım ürünlerinde dışa bağımlılık, en az savunma sanayinde dışa bağımlılık kadar tehlikeli ve riskli bir durumdur” sözleri hatırlatılan açıklamada, 15 yıl sonra gerçekleştirilen 3. Tarım ve Orman Şurası kapanış programında yine aynı ifadelerin kullanıldığı belirtilerek, o gün yapılan açıklama tekrarlandı. Gıda güvenliği, güvencesi ve egemenliği kavramları açıklamada şöyle tanımlandı:

Gıda güvenliği,  gıdalarda olabilecek fiziksel (taş, metal, cam vb), kimyasal (pestisit, ağır metal vb), biyolojik (zararlı mikroorganizmalar) ve her türlü zararların bertaraf edilmesi için alınan tedbirler bütünüdür.

Gıda güvencesi, sağlıklı ve faal bir yaşam sürdürebilmek için, herkesin her an ekonomik ve fiziki açıdan yeterli ve sağlıklı gıdaya ulaşabilmesidir. Gıda güvencesinin sağlanabilmesi için yeterli gıdanın var olması, herkesin erişebilmesi, beslenme gereksinimlerini karşılayabilmesi ve süreklilik arz etmesi gerekmektedir. Gıdanın belirli bir bölgede üretiliyor olması gıda güvencesinin sağlandığı anlamına gelmez. Bölge insanlarının gelir seviyelerinin de bu gıdayı satın alabilecek düzeyde olması gerekir. Gıda güvencesi aynı zamanda yeterli ve temiz suya ulaşabilmeyi de kapsamaktadır.

Gıda egemenliği, öncelikli olarak yerli üretime dayanmayı, bu bağlamda özgün ulusal tarım politikaları uygulayabilmeyi ve iç pazarları her türlü uluslararası olumsuz etkiden koruyabilmeyi öngören bir anlayışı ifade eder.

Açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

“Hemen her gün bir gıda zehirlenmesi haberiyle karşı karşıya olduğumuzu, Tarım ve Orman Bakanlığı’nın taklit ve tağşiş yapan firmaları ifşasını (15 ay sonra), kayıt ve kontrol dışı gıda üretiminin hala var olduğunu ve yapılan denetimlerin yetersizliğini göz önünde bulundurursak ülkemizde gıda güvenliğinin sağlandığından söz etmemiz pek de mümkün gözükmemektedir. İklim değişikliği, tarımsal verim düşüklüğü, tarım arazilerinin azalması ve jeotermal enerji santrallerinin kurulması, tarım girdi fiyatlarının artması, gıda enflasyonunun artması, alım gücünün düşmesi, özellikle 2000 yılından sonra uygulanan yanlış tarım politikaları sonucu maalesef gıda güvencesi de tehlikededir. Tarımsal ürün ithalatının ihracatı aşması, tohum dahil dışa bağımlı bir ülke haline gelmemiz ne yazık ki ülkemizde gıda egemenliğini de sıkıntıya sokmaktadır.”

‘Bilmiyorlar’

Erdoğan’ın gıda güvenliği olarak ifade ettiği kavramın aslında gıda egemenliği olduğu kaydedilen açıklamada, bakanlık bürokratlarının, bakan ve cumhurbaşkanı danışmanlarının bu üç kavram üzerine yeterli bilgiye sahip olmadığına vurgu yapıldı. Açıklamada, bakanlık kadrolarında liyakate önem verilmesi gerektiği belirtilerek” Tıpkı gıdada bilgi kirliliğinin önüne geçebilmek için gıda konusunda söz sahibi kişilerin gıda bilimi konusunda eğitim almış kişiler olması gerektiğini savunduğumuz gibi…” denildi:

“Tarım ve Orman Bakanlığı 2018 Faaliyet Raporu verilerini incelediğimizde Bakanlıkta görevli gıda kontrolörü sayısının 6825 olduğu, mevcut kadro ile ülke genelinde 1 milyon 124 bin 918 denetim yapıldığı ve her işletmenin ortalama 1 kez denetlendiği görülmektedir. Şüphesiz ki, halk sağlığı ve gıda güvenliği, işletme başı yılda ortalama bir kez yapılan denetimle sağlanamaz. Bu vesile ile bir kez daha tekrarlıyoruz. Bakanlık bünyesinde gıda mühendisi istihdamı artırılmalı ve Odamızın Bakanlık yetkilileri ve Cumhurbaşkanlığı Sağlık ve Gıda Politikaları Kurulu ile değişik zamanlarda görüşüp paylaştığı “Yetkilendirilmiş Gıda Danışmanlığı Projesi” acil olarak hayata geçirilmelidir.”

Termik santrallere filtre 2.5 yıl daha ertelendi

Meclisteki tüm partilerin ortak kararıyla 14 Şubat 2019’da geri çekilen yasal düzenleme, yeniden getirildiği Türkiye Büyük Millet Meclisi’nden (TBMM geçerek yasalaştı. Buna göre, Türkiye’nin çeşitli illerine dağılmış 15 kömürlü termik santrale dördüncü kez havayı 2.5 yıl daha kirletme izni verildi. Kanun teklifi AKP ve MHP’lilerin oylarıyla kabul edildi.

Kanun teklifinin Cumhur ittifakını oluşturan iki partinin vekillerinin oylarıyla kabul edildiğini CHP Kütahya Milletvekili ve TBMM Sağlık, Aile, Çalışma ve Sosyal İşler Komisyonu Üyesi Dr. Ali Fazıl Kasap duyurdu. Kasap duyurusunda, “Meclis Genel Kurulu’nda görüşülen Torba Kanunun 50 maddesi tüm itirazlarımıza rağmen AKP ve MHP’nin oylarıyla kabul edildi. Böylece Türkiye’de bulunan 15 termik santral baca filtresi takmadan 2,5 yıl daha halkımızı zehirlemeye devam edecek. Yazıklar olsun!” dedi.

1 Kasım 2019  tarihinde, AKP’nin önerisiyle Plan Bütçe Komisyonu’nda görüşülen 2/2312 Esas Numaralı Dijital Hizmet Vergisi Kanunu ile Bazı Kanunlarda ve 375 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamede Değişiklik Yapılması Hakkında Kanun Teklifi ile, daha önce TBMM’den tüm siyasi partilerin reddettiği, havayı kirletme izni yeniden görüşülüp, Meclis Genel Kurulu’na sunulmak üzere kabul edilmişti. Termik santrallerin bulunduğu bölgelerde yaşayan vatandaşların ve ekoloji-çevre alanında çalışan sivil toplum örgütlerinin büyük tepkisi çeken tasarı, 21 Kasım gecesi Meclis gündemine getirildi.

Son tarih 31 Aralık 2022

AKP ve MHP’nin oylarıyla kabul edilen kanun;

“Elektrik Üretim A.Ş. veya bağlı ortaklık, iştirak, işletme ve işletme birimleri ile varlıklarına ve 4046 sayılı Kanun kapsamında oluşturulacak kamu üretim şirketlerine ve kamu üretim şirketlerine ait üretim tesislerine, özelleştirilmiş olanlara veya özelleştirileceklere çevre mevzuatına uyumuna yönelik yatırımların gerçekleştirilmesi ve çevre mevzuatı açısından gerekli izinlerin tamamlanması amacıyla 31.12.2022 tarihine kadar süre tanınmasını”

öngörüyor.

Kabul edilen kanun maddesine göre, 2013 yılından bu yana, baca gazı kükürt giderim tesisi, filtre sistemleri veya kül barajı gibi çevre ve halk sağlığının korunması için gerekli yatırımları yapmayan aşağıdaki 15 kömürlü termik santrale, 2.5 yıl daha halkı ve çevreyi zehirleme izni veriliyor:

  1. Çanakkale / 18 Mart Çanakkale Termik Santrali
  2. Şırnak / Silopi Elektrik Termik Santrali
  3. Kahramanmaraş / Afşin Elbistan A Termik Santrali
  4. Karabük / Kardemir Karabük Demir Çelik Termik Santrali
  5. Kütahya / Tunçbilek Termik Santrali
  6. Kütahya / Seyitömer Termik Santrali
  7. Manisa / Soma A Termik Santrali
  8. Manisa / Soma B Termik Santrali
  9. Sivas / Kangal Termik Santrali (1. Ve 2. üniteler)
  10. Zonguldak / Çatalağzı Termik Santrali
  11. Ankara / Çayırhan Termik Santrali
  12. Muğla / Yeniköy Termik Santrali
  13. Muğla / Kemerköy Termik Santrali
  14. Bursa / Orhaneli Termik Santrali
  15. Kahramanmaraş / Afşin Elbistan B Termik Santrali

Erdoğan ‘Gerekirse kapatın’ demişti

Geçtiğimiz gün parti kurmaylarıyla AKP MYK‘de bir araya gelen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan‘ın termik santrallerle ilgili talimat verdiği duyurulmuştu. Buna göre, Erdoğan, termik santrallardaki baca gazı filtreleme sistemlerinin mutlak suretle yapılması, yapılmadığı takdirde ceza verilmesi, gerekirse kapatılmasını istemişti.

Zehir saçıyorlar

Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yayımlanan partikül madde (PM10) ölçüm verileri kullanarak Temiz Hava Hakkı Platformu tarafından yapılan Kara Rapor isimli çalışma, en eski santrallerden Afşin Elbistan kömürlü termik santrallerinin yer aldığı Kahramanmaraş’ın %25,1 oranı ile hava kirliliğine bağlı ölümlerin il bazında yüzde olarak en fazla olduğu ikinci il  olduğunu saptamıştı. Toplam yedi santralin bulunduğu Zonguldak’ta ise Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın mobil istasyonuyla 2018’de yapılan ölçümler PM10 değerlerinin DSÖ’nün sınır değerlerinin üç katı olduğunu ortaya koydu.

Anayasa Mahkemesi: Çevre yatırımlarının yapılmaması Anayasa’ya aykırı

Anayasa Mahkemesi ise  2014 ve 2017’de iki kez, Türkiye’nin en kirli, zehir saçan termik santrallerinin çevre yatırımlarını yapmalarına, 2019 yılı sonuna kadar bu yatırımların tamamlanmasının mecburi olmasına karar verdi. TBMM’nin hem 14 Şubat 2019 tarihli kendi kararına hem de Anayasa Mahkemesi’nin 2014 ve 2017 tarihli kararlarına uygun hareket etmesi gerekirken, bu kanunu geçirmesi şaşkınlık ve endişe yarattı:

 

Yargıtay’ın bozduğu Cumhuriyet davasında mahkeme mahkumiyette direndi

Yargıtay’ın eski Cumhuriyet gazetesi çalışanları ve yöneticileri hakkında verilen mahkumiyet kararlarını bozmasının ardından, dava İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yeniden görüldü. Duruşmada savcı, Yargıtay kararına karşı direnilmesini ve kararın tekrarlanması yönünde mütalaa verdi. Sonrasında sanıklardan açıklanan mütalaaya karşı beyanları alındı.

Son sözlerin de alınmasının ardından saat 17.10’da kararını açıklayan mahkeme Kadri Gürsel‘in beraatine, diğer sanıklar yönünden Yargıtay 16. Ceza Dairesi‘nin bozma kararına direnmeye karar verdi. Dosya Yargıtay Genel Kurulu‘na gönderilecek.

Çizerlere yasak

Mahkeme başkanının mahkeme salonunda çizim yapmayı yasaklaması üzerine dışarıya çıkan çizer Necmi Yalçın hafızasına kaydettiği görüntüler üzerinden çizim yapmak durumunda kaldı.

Gürsel: Mütalaayı kabul etmiyorum

Duruşmada, ilk önce söz alan Kadri Gürsel mütalaayı kabul etmediğini, beraatini istediğini söyledi. Avukat Köksal Bayraktar “Yargıtay ve AYM’nin Türkiye hukuk tarihinde son derece önemli olan kararına mahkemenin uymasını arz ederim. İddia makamının mütalaası her yönden yanlış ve hatalı” dedi. Avukat İlkan Koyuncu da “Bozmaya uyulmasını talep ediyoruz. Direnme kararı verirseniz diye söylüyorum, bitmiş bir yargılamadan bahsediyoruz. Yurtdışı çıkış yasağı da kaldırılmalı” dedi.

Akın Atalay’a ‘Kaptan kim?’ sorusu

Mahkeme başkanı eski Cumhuriyet Vakfı Yönetim Kurulu Başkanvekili avukat Akın Atalay‘ı “Evet kaptan, kaptan kim?” diye çağırdı. Mahkemenin eski başkanı Abdurrahman Orkun Dağ da karar duruşmasından önceki celsede Atalay hakkında verdiği son “tutukluluğa devam kararında” “Gemiyi en son kaptanlar terk eder” demişti. Salonda tepkilerin yükselmesi üzerine mahkeme başkanı “espri yaptığını” söyledi. Atalay mütalaayı kabul etmediğini söyledi.

Ahmet Şık: Bu dava değil, komplo

Yargıtay’ın cezalandırılması yönünde görüş belirttiği Ahmet Şık da şu beyanda bulundu:

“Cumhuriyet komplosu, hukuki saiklerle açıklama yapılacak bir dava değildir. Mafyalaşmış bir siyasi iktidar, ona tetikçilik yapma rol ve görevini üstlenmiş bir yargı ve işbirlikçisi medya ortaklığıyla kurulmuş bir komplodur.  Ama tüm yargılamalar boyunca söylenen tek doğru, suç işlendiğidir. O suçu işleyenler burada sanık sıfatıyla bulunanlar değil komplonun ortakları olanlardır. Savcı bey mütalaasıyla komploya ve suça ortak olmaya devam edeceğini beyan etmiştir. Sizin vereceğiniz karar bu suça ortak olup olmayacağınıza dair tercihinizi belirleyecektir.

Şık’ın avukatı Can Atalay “Anayasa’nın 83. Maddesi gereği durma kararı vermeniz gerekir. İstinaf mahkemesi ve Yargıtay’ın kararından bağımsız bir mahkemesiniz. Bu nedenle durma kararı vermeniz gerekir” dedi.

Engin: Savcı hukuk dersinde pencereden dışarıya bakmış

Aydın Engin’in konuşması sırasında Mahkeme Başkanı’nın “En yaşlı siz misiniz” sorusuna salondakiler “kıdemlimiz” olarak cevap verdi. Engin beyanında “Savcının hazırladığı iddianameyi bundan önceki mahkeme kabul etmişti. Bu bir hukuk ayıbıydı. Galiba kendisi hukuk derslerinde pencereden dışarıya bakmış” diye konuştu.

Utku: Dava bir intikam operasyonu

Söz alan Bülent Utku ise “Cumhuriyet Gazetesi’ne yapılan operasyon en başından beri siyasi amaçlı bir intikam operasyonudur. Yargılamanın hiçbir aşamasında bu değişmedi. Savcının mütalaasına karşı diyeceklerim budur” ifadelerini kullandı.

Cinmen: Bu tarihe çakılan bir davadır

Utku’nun avukatı da Ergin Cinmen de “Ne yazık ki şimdi yine görüyorum ki hukukun amir ilkeleri yok sayılıyor. Bu davada suç teşkil eden fiilin ne olduğu belli değil. Ben böyle bir mütalaa beklemiyordum. Bu dava tarihe çakılan bir davadır. Lütfen artık Türkiye’yi kurtarın” dedi.

Çetinkaya ve Öz’den Yargıtay kararına uyulması talebi

Çizer Musa Kart  ise”Yargıtayın bozma kararına katılmanızı talep ediyorum” dedi. Hikmet Çetinkaya da “Beraatimi istiyorum” dedi. Güray Öz de “Savcının mütalaasını dikkatle dinledim. Yargıtay’ın kararına uyulmasını talep ediyorum” ifadelerini kullandı. Hakan Kara da Yargıtay’ın bozma kararına uyulmasını talep etti.

Sabuncu: Gazeteciliğin üç yıldır yargılanması bitmemiş

Sonrasında söz alan Murat Sabuncu beyanında şu ifadeleri kullandı:

Savcının mütalaasından anlıyorum ki gazeteciliğin üç yıldır yargılanma süreci bitmemiş. Yargıtayın kararına uyulmasını talep ediyorum.

Mustafa Güngör de “Yargıtayın bozma kararının uyulması talep ediyorum. Mütalaayı kabul etmiyorum” dedi. Güngör “35 yıllık hukukçu olarak bu mütalaaya ne denir bilemiyorum” ifadesini kullandı. Orhan Erinç ve Önder Çelik de mütalaayı kabul etmediğini, Yargıtay‘ın bozma kararına uyulmasını talep ettiğini söyledi.

Son sözlerin sorulmasına salondan tepki

Beyanların ardından son sözlere geçildi. Son sözlere geçilmesi avukatlar tarafından büyük eleştiri aldı. “Önce mahkeme karar vermeli, bozmaya uyulursa son söz verilmeli” diyen Avukat Belen şu ifadeleri kullandı:

“Bozmaya uyulduğu takdirde adeta yeni bir yargılama başlar. Bu süreçte iddia makamının yeni görüşü, sanık avukatlarının varsa kovuşturmanın genişletilmesine ilişkin talepleri, yoksa esas hakkındaki görüşe göre son savunmalarını yapmalarına geçilir. Son söz sanıklara sorularak yargılama süreci sona erdirilir ve bundan sonra yeni bir hüküm kurulur. Bu hakımdan mahkemenin uyma ya da direnme konusunda karar vermeden sanıkların son sözlerini istenmesi usule uygun değildir.”

Cinmen: 40 yıllık avukatım bunu ilk defa gördüm

Avukat Cinmen de “Son sözlerin sorulması mantığa aykırıdır. Şu aşamada yeniden söz verilmesinin anlamı yoktur. Mahkeme önce karar vermelidir ve yargılamaya devam etmelidir. 40 yıllık avukatım bunu ilk defa gördüm” dedi.

Reddi hakim talebi

Duruşmaya verilen beş dakika ara sonrası mahkeme heyetinin son sözlerin alınmaya devam edileceğini açıklaması üzerine reddi hakim talebi yapıldı. Talep “Duruşmayı uzatma amacıyla yapıldığı” gerekçesiyle reddedildi.

Kadri Gürsel: Hangi sona geldik ki söz açıklayacağım?

Son sözünü söyleyen Kadri Gürsel “Neye istinaden son söz söyleyeceğimi bilmiyorum. Hangi sona geldik ki söz açıklayacağım?” diyerek tepki gösterdi.  Direnme ve bozma kararına da uyumlu bir son söz söyleyeceğini söyleyen Gürsel şu ifadeleri kullandı:

“Sizden önceki heyetin sürdürdüğü yargılamada delilsiz, mesnetsiz iddianame karşısında ve kabul edilmesinin ardından yapılan yargılamada yaptığım tüm savunmanın özü AYM’nin lehime verdiği kararla çürütülmüştü. Yaptığımız bütün savunmalar Yargıtay kararına da yansımıştır. Aleyhimdeki hüküm mesnetsiz ve hukuksuzdur. Beraat yönündeki bozma kararına uyulsun.”

Atalay: Ahmet’in gazeteciliğine tanığız

“Bu davanın açılması ve bizlerin tutuklanmasının iki temel amacı var” diyerek söze başlayan Akın Atalay ise şu ifadeleri kullandı:

“Birinci amaç siyasi iktidarın uygulamalarının eleştirilemesinden toplumdan gizlenmesi istenen bilgilerin haberleştirilmesinden hoşnut olunmaması, bunun için de gazete yönetiminin değiştirilmesiydi. Bir Pirus Zaferi’dir ama kazanıldı.Bugünün Türkiyesinde medyanın acınılası hali bu davanın sonucudur. 18 Temmuz 2016’da Murat İnam tarafından açılmış bir soruşturmadır bu. Bizim hakkımızda FETÖ’ye yardımdan soruşturma açmış bu Savcı hala FETÖ’ye üyelikten yargılanıyor. Tarihin bir cilvesi mi bilemem ama 18 Temmuz 2016’da hakkında soruşturma başlatılan Cumhuriyet Gazetesi’nde bu tarihten bir hafta önce “FETÖ ve hizmetkarları” diye bir yazı dizisi yayımlamıştı. (Atalay yazı dizisinden ayrıntılar verdi) “FETÖ ve hizmetkarları” başlıklı yazının üstünden bir hafta geçmeden, bizler hakkında FETÖ’ye yardım suçlamasıyla, FETÖ’ye üyelikten yargılanan bir savcı tarafından soruşturma başlatıldı. Davanın bilirkişisine ilk yargılamadan sonra sosyal medya üzerinden bilirkişi olarak nasıl atandığını sordum. “Akın bey siz de biliyorsunuz. Bu bir devlet sırrıdır ve benimle birlikte mezara gidecektir” dedi. Atanması devlet sırrı olan bir bilirkişi de gördük.

İkinci amaç tüm yöneticilerin hapse atılması suretiyle diğer medya kuruluşlarına sopa göstermekti. Bu dava ile az önce belirttiğim iki amaca da ulaşılırsa artık böyle bir yargılamaya gerek kalmadığı görüşüne vardılar.

Arkadaşımız Ahmet Şık yönünden, biz Ahmet’in yaptığı gazeteciliğin yakın tanığıyız. Bu davada onun mahkum edilmesi hepimizin, gazeteciliğin mahkum edilmesidir. Birlikte mahkum olduk, şimdi de hepimiz için bir hüküm kurmanızı istiyorum.”

Şık: Bir kefede haysiyet bir kefede menfaat var

Beyanında yaptığı açıklamayı tekrarlayan Ahmet Şık son sözlerinin devamında şöyle konuştu:

“Bunları demiştim ama tutanağa olduğu gibi yansıması için tekrarladım. Yargıtay kararına ilişkin söyleyeceklerim, genel olarak doğru ama eksik olduğudur. Doğrusu yargılanan herkesin beraat ettirilmesidir.

Şu eksik haliyle bile Yargıtay verdiği kararla sizden önce o koltuklarda oturanların, mahkeme başkanı Abdurrahman Orkun Dağ ve duruşma savcısı Hasan Bölükbaşı başta olmak üzere soruşturma ve kovuşturma aşamasında görev alanların hukukçu olmadığının tespitini yapmıştır. Aşağıda adaleti simgeleyen Themis heykelinin elindeki terazinin bir kefesinde yargı mensuplarının menfaatleri bir diğerinde haysiyetleri var. Yargıtay kararı aynı zamanda, sizden önce bu yargılamada görev alanların ve onları korumakla kalmayıp terfi ettirenlerin haysiyetlerini değil menfaatlerini tercih ettiğini de ortaya koydu.

Hal böyle iken hukukun evrensel normlarını ve mesleğinin etik değerlerini menfaatlerine çiğnetmeyi tercih edenlerin, meslekte geçirdiğim 30 yıl boyunca tek bir ayıba imza atmamış olan şahsım hakkında gazeteciliğimi tartışmaya açmaları hakkı ve haddi değildir. Dolayısıyla bu komploda görev alanların da her kim olursa olsun yargı önüne çıkarılması gerektiği ortadadır.

Son olarak eklemekte ve tekrarlamakta fayda var: bu komplonun emrini veren siyasi iktidar da suç ortaklığı yapan yargı ve medyası da bilsin ki ne korkacağız ne de diz çökeceğiz.

Engin: Bu sizin hukuk sınavınız

Son sözünü söylemek için söz alan Aydın Engin “En yaşlı değil ama en kıdemli gazeteci benim. Dolayısıyla mahkemenin vereceği karar hapsimize yönelikse şaşırmam, benim için farketmez. Çıktıktan sonra yine yazarım. Ama sizin için fark edecek. Bu sizin hukuk sınavınız. 27. Ağır Ceza‘nın yeni heyetisiniz, o nedenle ‘sınav’ diyorum. Daha önceki heyet hukukta sınıfta kaldı. Kolay gelsin” ifadelerini kullandı.

Avukatının heyeti reddettiğini söyleyen Bülent Utku da “35 yıllık avukatım. Heyetinizin uyguladığı gibi bir usul görmedim. Dolayısıyla son söz olarak ne söyleyeceğimi bilmiyorum” dedi.

Kara: Geç gelen adalet adalet değildir

İddianamedeki iddiaların hepsini tek tek çürüttüklerini söyleyen Hakan Kara ise şu açıklamayı yaptı:

“Tuhaf olan mahkeme bu açıklamalarımızı hiç duymamış gibi. Bu dava hukuk anlamında çok ilginç bir dava haline geldi. Bu dava hukuk tarihine geçecek ve hakkında çok kitap yazılacak. Geç gelen adalet adalet değildir. 9 ay yattık çıktık. Şimdiyse ne olacağı belli değil. Yargıtayın kararı benim için mükemmel değil ama bir adımdır. Bu çerçevede de beraat kararı talep ediyoruz.”

Kendisine yöneltilen suçlamalarla ilgili kısaca konuşan Güray Öz, “Savcının mütalaasını kabul etmek mümkün değil. Yargıtay kararına uyulmasını istiyorum” dedi.

Kart: Mizahçının hayal gücünü aşıyor

Son sözlerini söyleyen çizer Musa Kart “Bir mizahçının hayal gücünü aşan bir döneme tanıklık ettik. Çağdaş hukuk devletlerinde insanlar yargılandıktan sonra hapis yatarlar bizde tam tersi oldu. Şu an ömründen aylar yıllar çalınmış bir gazeteci olarak özür bekliyorum” dedi.

Hikmet Çetinkaya “Suç işlemedim, beraatimi istiyorum” savunmasını yaptı. Önder Çelik de “Sadece ve sadece gazetecilik yaptık, bunlar suç teşkil etmiyor” dedi.

Sabuncu: Gazeteciliğe devam

Murat Sabuncu ise şu açıklamada bulundu:

Şu an karşınızda duran kişilerin hepsi banka hesaplarından yaptığı harcamalara kadar araştırıldılar. Solcu gazeteci, solcu öncülerine FETÖ’den yargılanan hakim açtı davayı. Hep şunu söyledik: Gazetecilik yaptık, gazetecilik suç değildir. Bu dava teknik olarak bitecek ama vicdanlarda bitmeyecek. Ahmet Şık meslektaşım olmasından gurur duyduğum biridir. Beraat verecekseniz Ahmet Şık’a da verin ya da beni de onunla yargılayın aynı süreçte. Biz gazetecilik yapmaya devam edeceğiz

Güngör: Kolektif yargılama faşizm dönemlerine aittir

Tüm davanın yasal dayanaktan uzak olduğunu söyleyen Mustafa Güngör ise şu şekilde konuştu::

Kolektif yargılama anlayışı sadece faşizm dönemlerine aittir. Burada kolektif yargılama vardır. Bir kez daha söyleyeyim soruşturmamızı kendisi FETÖ’den yargılanan bir savcı tarafından hazırlandı. Acaba size olsanız ne düşünürdünüz? Empati yapmanızı istiyor ve soruyorum: Haksız ve hukuksuz olarak özgürlüğümüzden 3 yıl çalındı. Bu davadan ben ve bir kısım arkadaşım toplam 13,5 ay hapis yattı. Bazısı 16, bazısı da 18 ay hapis yattı. Yargıtay kararındaki bazı değerlendirmeleri eksik ve yanlış buluyorum. Bunlar bir yana, mahkumiyetin bozulmasını istedi. (Montesquieu alıntı yaparak) ‘Bir kişiye yapılan haksızlık tüm topluma yapılan tehdittir’. Yıllardır süren bu adaletsizliğe son verin. Adaletin olmadığı yerde hiçbir şey yoktur.”

Avukat Pekin: Hukukçuluğumdan utandım

Gazetemize konuşan Cumhuriyet yazar ve yöneticilerinin avukatlarından Tora Pekin, bundan sonraki süreçle ilgili şunları söyledi: “Şimdi dava tekrar ilk görüldüğü, 16. Ceza Dairesi’ne gidecek. Onlar mahkumiyet kararlarında direnirse ki direneceklerdir, bu durumda dava Yargıtay Ceza Genel Kurulu’nun gündemine alınacak.  Orada mahkumiyet ya da bozma yönünden verilecek karar kesin olacaktır.”

Sürecin ne kadar uzayacağını bilmediğini anlatan Pekin, bunun biraz da siyasal atmosfere bağlı olduğunu kaydetti. Tora Pekin, duruşma sırasında mahkeme heyetinin tutumuyla ilgili olarak da “Hakim sanıklara ‘eyvallah’ diye hitap edemez, ‘kaptan’ diyemez, espri yapıyorum diye dalga geçemez. Saçma sapan iddianameye ek olarak bir de böylesi gayriciddi tutumlar karşısında hukukçuluğumdan utandım” dedi.

Ne olmuştu?

İstanbul 27. Ağır Ceza Mahkemesi, 25 Nisan 2018’de açıkladığı kararında, Cumhuriyet’in eski yöneticisi Akın Atalay’ı “terör örgütüne üye olmamakla birlikte yardım etme” suçundan 7 yıl 13 ay 15 gün hapisle cezalandırılmasına karar vermişti. Heyet, tutuklu sanık Akın Atalay’ın tahliye edilmesini kararlaştırmıştı.

Eski Cumhuriyet Vakfı Başkanı Orhan Erinç’i de aynı suçtan 6 yıl 3 ay hapis cezasına çarptıran mahkeme heyeti, Mehmet Murat Sabuncu ve Ahmet Şık’ın da 7 yıl altışar ay hapisle cezalandırılmasına hükmetmişti. Mahkeme heyeti, sanıklar Bülent Utku’nun 4 yıl 6 ay, Kadri Gürsel’in 2 yıl 6 ay, Aydın Engin’in 7 yıl 6 ay, Hikmet Aslan Çetinkaya’nın 6 yıl 3 ay, Güray Tekin Öz, Hacı Musa Kart, Hakan Karasinir, Mustafa Kemal Güngör ile Önder Çelik’in 3 yıl dokuzar ay, Yusuf Emre İper’in 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasına çarptırılmasına karar vermişti.

Heyet, Twitter’daki “jeansbiri” hesabının sahibi Ahmet Kemal Aydoğdu’yu da, “terör örgütüne üye olma” suçundan 10 yıl hapis cezasına çarptırmış, bu sanığın tutukluluk halinin devamına hükmetmişti.

Yargıtay’dan bozma kararı

Yargıtay 16. Ceza Dairesi gazetenin eski yönetici ve yazarlarından; Vakıf Yönetim Kurulu Başkanvekili Akın Atalay, Yönetim Kurulu Başkanı Orhan Erinç, Genel Yayın Yönetmen Murat Sabuncu, Yönetim Kurulu Üyesi ve yazar Hikmet Çetinkaya, yazar Aydın Engin’in hapis cezasının bozulmasını ve beraatına karar verilmesini istemişti.

Daire, Ahmet Şık hakkında ise “terör örgütüne üye olmaksızın bilerek ve isteyerek yardım” suçundan verilen mahkûmiyet kararını bozup Şık’ın “örgüt propagandası” suçundan yargılanmasına hükmetmişti.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı cezası kesinleşen ve  o dönem halen bir kısmı cezaevinde bulunan Cumhuriyet gazetesinin diğer yönetici ve yazarları hakkında; bozma kararlarının bu isimlere de sirayet ettirilmesi gerektiğini belirtti: Bu isimler şöyle: Kadri Gürsel, Bülent Utku, Musa Kart, Hakan Kara, Mustafa Kemal Güngör, Önder Çelik, Güray Öz.

Başsavcılık tebliğnamesinde Yunus Emre İper’in 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezasını onanmasını, Ahmet Kemal Aydoğdu’nun ise 10 yıl hapis cezasının onanmasını istemişti.

 

Çalışanların yüzde 41,5’i zaman baskısı yaşıyor

Türkiye İstatistik Kurumu’nun (TUİK) yılın ikinci çeyreğine ilişkin “İş Organizasyonu ve Çalışma Zamanı Düzenlemeleri” anketinin sonuçları açıklandı. Avrupa Birliği’ne uyum çalışmaları kapsamında gerçekleştirilen bu çalışma, iş organizasyonu ve çalışma zamanı düzenlemelerinin çalışanlar için ne tür esneklikleri hangi boyutta içerdiğinin tespitine yönelik veri derlemeyi amaçlıyor.

Zaman baskısı

Araştırma sonucuna göre çalışanların yüzde 41,5’i yeterli olmadığı düşünülen zaman aralığında görevi bitirmek zorunda kaldıklarını yani zaman baskısı altında çalıştıklarını belirtirken geri kalan yüzde 58,5’i çalışırken zaman baskısı yaşamadığını ifade etti.

Ücretli veya yevmiyeli çalışanlardan zaman baskısı altında çalıştıklarını belirtenlerin oranı yüzde 47,3 iken bu oran işverenlerde yüzde 39,3, kendi hesabına çalışanlarda yüzde 29,3, ücretsiz aile işçilerinde ise yüzde 24,8 oldu.

Zaman baskısı altına çalışanların oranı, II. Çeyrek: Nisan-Haziran, 2019

Çalışma zamanına karar verenler

Bu yılın ikinci çeyreğinde istihdamda olan 28 milyon 269 bin kişinin yüzde 29,8’i çalışma zamanının başlangıç ve bitişine kendisinin karar verebildiğini belirtti. Bu oran erkeklerde yüzde 28,5, kadınlarda yüzde 32,7 oldu.

Çalışanların yüzde 9’u çalışma zamanının başlangıç ve bitişine belirli kısıtlamalara göre kendisinin karar verebildiğini, yüzde 61,1’i ise işveren, kurum, müşteriler, yapılan işler veya yasal düzenlemelere göre belirlediğini kaydetti.

Çalışma zamanına karar verebilme durumu, II. Çeyrek: Nisan-Haziran, 2019

 

İşteki durum itibarıyla ücretli veya yevmiyeli çalışanların yüzde 6,2’si, işverenlerin yüzde 77,6’sı, kendi hesabına çalışanların yüzde 83’ü, ücretsiz aile işçilerinin ise yüzde 78,2’si çalışma zamanının başlangıç ve bitişine kendisinin karar verebildiğini bildirdi.

En zor izin alanlar tesis ve makine operatörleri ile montajcılar

Bir çalışma günü içerisinde saatlik izin alabilmenin en zor olduğu meslek grubu, yüzde 31,6 ile tesis ve makine operatörleri ve montajcılar oldu. Aynı meslek grubunda çalışanların yüzde 40,4’ü ise üç iş günü içerisinde takip eden birkaç gün için izin alabilmenin zor olduğunu ifade etti.

Saatlik izin alabilmenin en kolay olduğu meslek grubu, yüzde 97,8 ile nitelikli tarım, ormancılık ve su ürünleri oldu. Bu grupta çalışanların yüzde 94,1’i günlük izin alabilmenin kolay olduğunu kaydetti.

Çalışma saati kaydı tutulanlar

Ücretli veya yevmiyeli çalışanların yüzde 48,8’i iş yerinde çalışma saati kaydı, yüzde 11,0’i ise iş yerinde bulunma kaydı tutulduğunu belirtti. İş yerinde bulunma veya çalışma saati kaydı tutulmayanların oranı yüzde 40,1 oldu. Sanayi sektöründe çalışma saati kaydı tutulanların oranı yüzde 65,5, iş yerinde bulunma kaydı tutulanların oranı yüzde 6,3 olarak gerçekleşti. Bu oranlar hizmet sektöründe ise sırasıyla yüzde 47,3 ve yüzde 13,3 olarak kaydedildi.

 

Ücretli veya yevmiyelilerin işyerinde çalışma kaydı tutulma durumu, II. Çeyrek: Nisan-Haziran, 2019

Çalışma zamanı dışında iletişime geçilenler

İstihdamda olanların yüzde 21,7′si ile son iki ayda çalışma zamanı dışında müşteri, amir veya işveren tarafından işle ilgili konularda bir veya iki defa, yüzde 9,6’sı ile üç veya daha fazla defa iletişime geçildi.

Üç veya daha fazla defa iletişime geçilenlerin yüzde 2,8’inin sonraki iş gününden/mesai saatinden önce harekete geçmesi beklenirken, yüzde 6,7’sinin harekete geçmesi beklenmedi. Son iki ayda iş ile ilgili konularda çalışma saatleri dışında hiç iletişime geçilmeyen çalışanların oranı ise yüzde 68,7 oldu.

İşyerine ulaşma süresi

Çalışanların yüzde 30,3’ü ev ile iş arası (tek yön) ortalama ulaşım süresinin 15 dakikanın altında olduğunu belirtirken, yüzde 30,3’ü 15-30 dakika arasında, yüzde 26,6’sı 30-59 dakika, yüzde 6,2’si ise 60-89 dakika arasında iş yerine ulaştığını belirtti. Ev ile iş arasındaki ulaşım süresi 90 dakika ve üstü olarak belirtenlerin oranı ise yüzde 1,3 olarak gerçekleşti. Çalışanların yüzde 5,4’ü işlerini kendi evinden yürüttüğünü belirtti.

 

 

Britanyalı müzik grubu Coldplay’den ekolojik adım

Britanyalı Coldplay grubundan Chris Martin BBC News’e İngiliz grubunun yeni albümleri Everyday Life‘ı tanıtmak için karbon sıfır bir tura çıkmayı beklediklerini söyledi. Martin, “Bir sonraki turumuz, çevre dostu bir turun mümkün olan en iyi versiyonu olacak. Karbon nötr olmasaydı hayal kırıklığına uğrardık. Bu noktada çok büyük turlar yaptık. Bunu nasıl tersine çeviririz, buna odaklanacağız” açıklamasında bulundu.

Billi Ellish’ten ekolojik adım

Daha önce benzer bir adım şarkıcı Billie Eilish tarafından atılmıştı. Şarkıcı, turnelerinde plastik kullanmayarak, hayranlarına yanlarında su matarası getirmelerini teşvik ederek ve konser alanında geri dönüşüm imkanlarını arttırarak “mümkün olduğunca yeşil” yapacaklarını söylemişti.

Bunun yanı sıra gelecek Mart ayında başlayacak tur sırasında her mekanda hayranlarının iklim krizindeki rollerini öğrenebilecekleri “Billi Eilish Ekolojik Köyü” yer alacak. Global Citizen organizasyonu sayesinde iklim acil durumu ile mücadele sözü verenler konserler için ücretsiz bilet kazanma imkanına sahip olacak.

Satılan her bilet için bir ağaç

Müzisyenler arasında iklim acil durumuna verilen önem giderek artıyor. İngiliz müzik grubu The 1975 ise turlarını daha karbon emisyonsuz yapmak için Şubat ayında Birleşik Krallık’ta yapacakları turne için satılacak her bilette bir ağaç dikme sözü verdi. Grup aynı zamanda yeni t-shirt üretimini de bırakarak eski mal stoklarının üstüne şablon baskısı ile yeni dizayn oluşturmaya başladı.

 

Bill Gates’ten ağır sanayide emisyonları azaltacak teknolojiye yatırım

Microsoft şirketinin kurucularından ve dünyanın en zengin iş insanlarından Bill Gates, güneş ışığını fosil yakıtların yerini alabilecek 1000 dereceyi aşan bir ısı kaynağına dönüştürmeyi amaçlayan yeni bir girişime destek vereceğini açıkladı.

Bill Gates’in yatırımcıları arasına katıldığı Heliogen isimli şirket karbon emisyonu olmadan ağır sanayiyi çalıştıracak kadar yüksek sıcaklıklara ulaşmak için güneş ışığına konsantre olan ilk şirket olarak biliniyor.

Şirket tarafından kullanılan ve sudaki hidrojen moleküllerini ayırarak fosil yakıt olmadan enerji üreteceği söylenen teknolojinin 1,500 dereceye kadar ulaşabileceği söyleniyor. Böylece bu enerji evler ve araçların yanı sıra güç üreten fabrikalarda kullanılabilecek.

Gross: Teknolojik bir sıçrama

Guardian’da yer alan habere göre Kaliforniya merkezli Heliogen şirketinin kurucu ve CEO’su Bill Gross, projenin dünyanın karbon emisyonlarının yüzde 75’ini oluşturan sanayi ve taşımacılık endüstrisinin emisyonlarını azaltmada teknolojik bir sıçramayı temsil ettiğini söyledi.

Şirket, güneş ışığını hedefe yansıtmada geniş bir ayna dizisini hizalamak için yazılım kullanıyor ve önceki ticari güneş sistemlerinden neredeyse üç kat daha yoğun bir ısı kaynağı oluşturuyor. Gross, düşük maliyetli, ultra yüksek sıcaklıkta işlem ısısı yaratmanın şirkete iklim krizini çözmede anlamlı katkılar yapma fırsatı vereceğini iddia ediyor.

Çimento üretiminde de kullanılabilecek

Bunun dışında, teknolojinin fosil yakıtlar olmadan çimento üretebilecek kadar yüksek sıcaklıklar üretebileceği söyleniyor. Çimento dünyanın petrol ve kömürden sonra gelen en büyük üçüncü emisyon kaynağı olarak biliniyor ve gelişmekte olan ülkelerdeki kentleşme nedeniyle üretimi her geçen gün artıyor.

Heliogen şirketi Bill Gates dışında birçok yatırımcı tarafından desteklenmeye başladı. Yatırımcıları arasında ABD merkezli girişim şirketi Neotribe ile milyarder Patrick Soon-Shiong’un yatırım şirketi Nant Capital yer alıyor.

Gates: İlk destekçilerinden olduğum için mutluyum

Gates, “fosil yakıt yerine yapılan arayışta ümit verici bir gelişim” olarak değerlendirdiği bu projenin ilk destekçilerinden olduğu için mutluluk duyduğunu açıkladı.

Çimento, çelik ve diğer malzemelerin üretiminde uygulanan endüstriyel işlemlerin tüm emisyonların beşte birinden sorumlu olduğunu söyleyen Gates şu ifadeleri kullandı:

“Bu materyaller hayatımızın her yerinde, ancak bize uygun fiyatlı, sıfır karbon versiyonlarını verecek kanıtlanmış herhangi bir atılım yok. Genel olarak sıfır karbon emisyonu elde edeceksek, yapmamız gereken çok şey var. ”

 

KHK karşıtı konsere kaymakamlık yasağı

23 Kasım Cumartesi günü İstanbul’daki Şişli Cemil Candaş Salonu’nda Direnişler Meclisi tarafından düzenlenmesi planlanan ‘KHK’lar iptal edilsin’ konseri kaymakamlık tarafından iptal edildi.

“KHK’lar iptal edilsin, OHAL Komisyonu kapatılsın” çağrısıyla düzenlenmesi planlanan konsere Grup Yorum üyeleri, Pelin Batu, Orhan Aydın, Ekrem Ataer, İbrahim Karaca, Mehmet Esatoğlu gibi çok sayıda grup ve müzisyen katılacaktı.

Şişli Kaymakamlığı konserin yapılmasına izin verilmeyeceğini açıkladı. Kaymakamlık, iptal kararını Şişli Belediyesi’ne gönderirken, Direnişler Meclisi konuyla ilgili bir açıklama yayınladı.

“Yasakçı zihniyet bir şekilde aşılmalı”

Twitter üzerinden yayınlanan açıklamada şu ifadelere kullanıldı:

 “KHK ile ihraçlar başladığından beri 100’e yakın insanımız girdiği bunalım ve çaresizlikten yüzünden intihar etti veya inşaat ve benzeri işlerde hayatını kaybetti. Bizler bu durumun kader olmadığını, izlenen baskı politikalarının bir sonucu olduğunu, bu sorunların birlik ve dayanışma içinde olursak önlenebileceğini biliyoruz.

23 Kasım’da Şişli Cemil Candaş Salonu’nda adalet talebi olan herkesle bir araya gelmek “KHK’lar iptal edilsin, OHAL Komisyonu kapatılsın” talebimizi yüksek sesle söylemek ve sanatçı dostlarımızla güç alabilmek için bir dayanışma konseri tertipledik. Ancak usulsüz, yasal dayanaklardan yoksun bir biçimde Şişli Emniyet’i ve kaymakamlık yoluyla yasaklandığı tarafımıza bildirildi.

Ortak kanaatimiz uzun süredir sanata, sanatçıya, tiyatro oyunlarına, oyunculara ve konserlere getirilen bu yasakların, bu yasakçı zihniyetin bir şekilde aşılması gerektiğidir.”

 

Polis memuru Merve Ünal için adalet çağrısı

Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Merkezi, birlikte yaşadığı iş arkadaşı Merve Ünal’ı on beş el ateş ederek öldüren polis memuru Muharrem Yılmaz’ın yargılanacağı duruşmaya çağrıda bulundu. Diyarbakır Adliyesi’nde 13. Ceza Mahkemesi tarafından görülen davanın ilk celsesi 22 Kasım Cuma günü saat 11.00’da gerçekleşecek.

‘Sürekli baskı uyguluyordu’

Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Merkezi tarafından yapılan açıklamaya göre 26 yaşındaki polis memuru Merve Ünal Ağustos 2018’den beri Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü’nde Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü’nde görev yapıyordu.

2019 yılının Ocak ayında yine bir polis memuru olan Muharrem Yılmaz, Merve’yi Polis Evi’nde görmüş, nerede çalıştığını ve telefon numarasını öğrenmiş ve kendisiyle iletişime geçmişti. Muharrem Yılmaz tanıştıkları sırada evli olduğunu Merve’den gizlemiş, daha sonra eşinden boşanmıştı.

Aralarında duygusal bir ilişki başladıktan sonra Muharrem Yılmaz, Merve’ye baskı uygulamaya başlamıştı. Merve’nin telefon numarasını değiştirmiş, onu kendi adına aldığı telefon hattını kullanmaya mecbur bırakmış, Merve’ye tüm sosyal medya hesaplarını kapattırmış ve Merve’nin araba dahi kullanamayacak hale gelmesine sebep olmuştu.

Çalışmasına sinirlenince 15 el ateş etti

Merve, Güvenlik Şube Müdürlüğü’nde geçici olarak görevlendirilmişti. Orada sürekli olarak çalışmak istediğini söyleyince Muharrem Yılmaz tepki gösterdi, sinirlendi. 26 Mayıs tarihinde Merve’yi iş yerinden alıp eve götüren Yılmaz Merve’yi orada vücuduna tam 15 kurşun sıkarak öldürdü.

Diyarbakır Barosu Kadın Hakları Merkezi “Mütemadiyen Muharrem Yılmaz’ın psikolojik şiddetine ve baskılarına maruz kalan Merve sadece istediği yerde çalışmak, arzu ettiği şekilde ve baskıya maruz kalmadan yaşamak istiyordu” ifadelerini kullandı.  Açıklama “kadın cinayetlerine dur demek için hepinizi duruşmaya katılmaya ve dayanışmaya davet ediyoruz” sözleriyle sonlandırıldı.

 

 

Roger Hallam’ın Holokost yorumu tepki topladı

Birleşik Krallık’ta ortaya çıkan ve ekolojik çöküşe karşı hükümetleri hareket etmeye çağıran küresel bir hareket olan Yokoluş İsyanı’nın (Extinction Rebellion) kurucularından Roger Hallam’ın Nazi soykırımı hakkında yaptığı açıklama tepki topladı.

Guardian’da yer alan habere göre, Roger Hallam verdiği bir mülakatta Nazilerin uyguladığı soykırım hakkında “bu da insanlık tarihindeki bir başka pislik” ifadelerini kullandı. Haftalık Die Zeit gazetesine verdiği mülakatta birkaç kez Holokost’a atıfta bulunan Hallam, “Meselenin aslı, tarih boyunca düzenli olarak milyonlarca insan kısır şartlarda öldürüldü” dedi.

Hallam, röportaj sırasında son 500 yılda, Belçika’nın Kongo’daki katliamları da dahil olmak üzere, toplu katliamları listeledi ve Holokost’un “neredeyse normal bir olay… insanlık tarihindeki başka bir pislik” olduğunu söyledi.

Almanya Dış İşleri Bakanı’ndan tepki

Almanya Dış İşleri Bakanı Heiko Maas, Hallam’ın sözlerini eleştirerek 1939 ve 1945 yılları devlet tarafından sistemik bir şekilde Avrupa’daki Yahudi nüfusunun üçte ikisinin devlet tarafından sistemik bir şekilde öldürülmesinin “sadece başka bir pislik” olarak nitelendirilemeyeceğini söyledi.

Maas, Twitter üzerinden yaptığı açıklamada “Holokost, milyonlarca ölü ve korkunç işkence yönteminden daha fazlasıdır. Yahudi kadın ve erkeklerini öldürmek ve imha etmeyi istemek benzersiz bir şekilde insanlık dışı. Bundan her zaman haberdar olmalıyız ki “bir daha asla” olmamasından emin olalım!” dedi.

Alman yayınevi Ullstein ise Çarşamba günü Hallam tarafından yazılan Common Sense for the 21st Century (21. Yüzyıl için Sağduyu) kitabı piyasadan çekeceklerini açıkladı. Kitabın 26 Kasım’dan itibaren Almanya’da satışa sunulması planlanıyordu.

XR Almanya: Roger artık Almanya’da hoş karşılanmıyor

Yokoluş İsyanı Almanya ise Twitter hesabı üzerinden yaptığı açıklamada şu ifadeleri kullandı:

“Kendimizi açıkça Roger Hallam’ın Holokost hakkındaki aşağılayıcı ve göreceli ifadelerinden uzak tutuyoruz. Hallam, bu konuşmasıyla antisemitizmi hoş görmeyen Yokoluş İsyanı prensiplerine aykırı davranıyor ve kendisi artık XR Almanya’da hoş karşılanmıyor.”

Roger Hallam: Şu anda da soykırım yaşıyoruz

Eleştiriler sonrasında açıklama yapan Hallam, yorumlarının bağlam dışında okunduğunu iddia etti. Açıklamasında “Nazi Soykırımı’nın neden olduğu akıl almaz ıstırabını tam olarak kabul ediyorum” diyen Roger sözlerine şu şekilde devam etti:

“Ama yine oluyor, çok daha büyük ölçekte ve açıkça görülebiliyor. Küresel kuzey, atmosfere ölümcül karbon emisyonları pompalıyor ve aynı zamanda göçmenlik için daha büyük engeller doğurarak dünyanın bütün bölgelerini ölüm bölgelerine çeviriyor. Bu acımasız gerçeklik. Hükümetlerimizin istekli ve bilimi tam olarak bilmeleri konusunda, gençlerimizin ve dünyadakilerin soykırımına katılmalarına izin veriyoruz.”

XR UK: Onarıcı sonuçları destekliyoruz

Roger Hallam’ın hareketten uzaklaştırılmasına dair gelen taleplere yönelik Yokoluş İsyanı Birleşik Krallık bir açıklama yaptı. Açıklamada “Bazı durumlarda dışlama gerekli olsa da, onarıcı sonuçların tercih edilebildiği düşüncesindeyiz. XR Almanya, Yahudi toplulukları ve soykırımdan etkilenen herkesle dayanışma içinde duruyoruz” ifadeleri kullanıldı.