Ana Sayfa Blog Sayfa 2308

EMO: Filtreli de olsa zehir saçıyor

TMMOB, Elektrik Mühendisleri Odası, Samsun Şubesi, termik santrallere filtre takılmasıyla ilgili son günlerde yaşanan tartışmalar nedeniyle bir açıklama yayımlayarak, filtreli de olsa termik santrallerin zehir saçtığına dikkat çekti. Şube Yönetim Kurulu Başkanı Tarık Tarhan’ın yaptığı açıklamada, termik santraller ile en kirli, eski ve en pahalı enerji üretimi yapıldığı vurgulanarak, kapatılmaları halinde Türkiye’nin karanlıkta kalmayacağı kaydedildi.

EMO’nun açıklaması özetle şöyle:

Termik Santraller ile en kirli, en eski ve en pahalı enerji üretimi yapılmaktadır: Dünya yenilenebilir ve çevreci enerji kaynaklarının peşindeyken; nesli tükenmekte olan, dünyanın en pahalı elektrik enerjisini üreten, miladı dolmuş en sorunlu teknoloji olan termik santraller ülkemizin doğal güzelliklerini bozmak pahasına kurulmaktadır. 15 yıllığına alım garantisi verilen mevcut 18 santralin doğa ve insan üzerine yaptığı tahribatlar ortada olduğu halde, Türkiye’nin her tarafında kömüre dayalı yeni santraller kurulmak istenerek çevre katliamlarına devam edilmektedir.

Üstelik mevcut Soma ve Afşin santrallerinin en eski modellerle kurulduğu ve neredeyse hiç çalışmadığı halde, alım garantisini modeliyle “Elektriği üret ya da üretme 15 yıl boyunca halkın parasından ödeyeceğiz” garantisi verilmiştir.

Termik Santraller ihtiyaç değildir ve olmazsa karanlıkta kalırız algısı doğru değildir: EÜAŞ’ın verilerine göre Türkiye’nin 2035 yılına kadar yeni Elektrik Enerjisi üretimine ihtiyacı olmadığı, hatta TEİAŞ aylık raporlarında kurulu gücümüzün tüketim gücümüzden 2 kat daha fazla olduğu görülmektedir. Türkiye`nin kurulu gücü 91 bin MW`ı aşmış olup, tüketimde en yüksek talep, yaz aylarında 45 bin MW civarındadır. Türkiye`de kurulu güç fazlalığı açıkça  görülmektedir. Çevre mevzuatına aykırı filtresiz santrallerin kurulu güçleri 8 bin 500 MW civarındadır, yani bu güç devreden çıkartılsa dahi elektrik üretimi için yedek kapasitemiz yeterli olacaktır.

Kamuoyunda yaratılmak istenen, arıtma tesisi için üretime 10 gün ara verilirse karanlıkta kalınacağı algısı doğru değildir. Düşük kapasiteyle çalıştığı bilinirken bırakın ara vermeyi, yeterli arıtma tesisi olmayan santralleri planlı bir biçimde ünite ünite devreden çıkarmak, üretimlerini zaman içinde bütünüyle sonlandırmak da mümkündür.

Filtreli de olsa Termik Santraller zehir saçan canavarlardır: Önlem alınması gereken partikül maddeler, kükürtdioksit, azotoksitler gibi baş kirleticilerinin yanı sıra kömür santrallerinden çıkan kazan altı külleri depolama sahalarının ve uçan küllerin çevresel etkilerinin de halk sağlığı için izlenmesi gerekmektedir. Örneğin; Afşin Elbistan Santrali’nde 5,5 milyon MWh elektrik üretimi karşılığında 2,6 milyon ton kazan altı külü, 2,7 milyon ton da uçucu kül çıkarttığı MTA raporlarından hesaplanabilir ve buna 6,7 milyon ton karbondioksitin atmosfere salınmasını da eklerseniz sonuç elektrik üretimi mi yoksa çevre ve iklim felaketi mi olmaktadır?

Ülkemiz yenilenebilir enerji kaynakları açısından çok zengin kaynaklara sahiptir. Bu kaynakların etkin ve yoğun biçimde kullanımı ile hem ekonomik hem de çevresel odaklı çok ciddi ve yaygın sorunlarımızın üstesinden gelinebilir. Ayrıca, elektrik enerjisinde talep artışı, özellikle sanayide enerji verimliliğinin sağlanması ve şebekede sistem kayıplarını önleyici yatırımların yapılmasıyla minimum düzeylerde tutulabilir.

Bu nedenlerle; kömür yakıtlı tüm santrallerin dünyanın birçok ülkesinde olduğu gibi kapatılması ve yapılması planlanan yenilerinin de inşa edilmemesi gerekmektedir. Termik santrallerin bırakın filtresiz olmasını, filtreli olsa bile bir zehir kaynağı olduğu bilimsel bir gerçektir. Maskeli de olsa maskesiz de katil katildir. “

Çaldağı’ndaki ‘vahşi madencilik’ projesi AİHM yolunda

Manisa Turgutlu’daki Çaldağı‘nda kurulmak istenen nikel madenciliği projesi davası Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi‘ne gönderiliyor. Proje ile ilgili davanın AİHM’ye taşınabilmesi için Turgutlu Çevre Platformu – TURÇEP ve yöredeki yurttaşlar ile Ege Çevre ve Kültür Derneği‘nin başvuruları sonrasında, davanın avukatı Arif Ali Cangı tarafından gerekli girişimler geçtiğimiz günlerde başlatıldı.

Ekoloji Birliği’nin aktardığına göre, Çaldağı‘ndaki nikel madenciliği projesi “vahşi madencilik” deyiminin türetilmesine de konu olmuştu. İngiliz European Nickel şirketine ait proje, yöre halkının uzun yıllardır verdiği mücadele nedeniyle faaliyete geçememiş, ancak tesisler birkaç kez el değiştirtirmişti. Çaldağı’nı projeleri için “amiral gemisi” ilan eden şirket, tesisleri VTG Madencilik adında yerli bir şirkete devredip projeden çekilmişti. Yeni şirket de madenin faaliyete geçmesi engellenince, elindeki tüm hisseleri satarak çekilmek zorunda kaldı. Şu anda Çaldağı’ndaki Çaldağı Nikel A. Ş. tesislerinin sahibi olarak Nata İnşaat Şirketi görünüyor.

Mahkeme bilirkişi raporunu tanımadı

“Kazandığımız davalar bile hukukun arkasından dolanarak sonradan bu projenin lehine çevrilmek isteniyor. Halkın sahada kazandığı mücadele adeta masa başında geri alınmaya çalışılmasına rağmen, bizler hukuk mücadelemizi devam ettireceğiz” açıklamasında bulunan TURÇEP, ayrıca ilerleyen günlerde Anayasa Mahkemesi’ne de yeni bir başvuru daha yapma çalışmalarına başlanacağını bildirdi.

2016 yılında Çaldağı madencilik projesi ile ilgili ÇED raporu mahkeme tarafından iptal edilmiş ve yöre halkının lehine sonuçlanmıştı. Ancak Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ve şirketin itirazı ile Danıştay kararı bozarak daha fazla sayıda bilirkişi atanması ve daha geniş bir çerçevede yeniden keşif yapılmasını istedi. Karara uyan mahkeme tarafından bu kez her biri kendi alanının uzmanı olan dokuz kişilik bilirkişi heyeti oluşturuldu. 9 Şubat 2018 tarihinde yapılan keşif sonrasında raporlarını hazırlayarak mahkemeye sunan 9 kişilik uzman bilirkişi heyeti, ‘oybirliği’ ile Çaldağı nikel madencilik projesi için hazırlanan ÇED raporunun yanlış ve yetersiz olduğu, projenin bir facia yaratabileceği ve Çaldağı’nda madencilik yapılamayacağı” kararını verdi. Rapor doğrultusunda ÇED raporunun iptali gerekirken, mahkeme bu bilirkişi raporunun daha önceki ÇED raporuna göre geçersiz olduğuna hükmetti.

Mahkeme Başkanı bile karara karşı

TURÇEP ve hukukçular ise mahkemenin bu kararını “bir hukuk skandalı” olarak tanımlıyor. Mahkeme başkanı bile, heyetin maden şirketinin eksik ve hatalı olduğunu itiraf edip bizzat kendisinin vaz geçtiği önceki ÇED raporunu bu kararına dayanak yapmasına itiraz ederek karara şerh koydu.

Temyiz sırasında Danıştay’ın mahkeme kararına uyması sonucunda konu Anayasa Mahkemesi’ne taşınmak istendi, ancak AYM madenin çalışmadığı  ve bundan dolayı da herhangi bir zararlı etkisinin görünmediği iddiasıyla başvuru talebini reddetti.

Tüm bu gelişmeleri ve kararları yargı bağımsızlığının vahim düzeyde zedelendiği şeklinde açıklayan TURÇEP, “Bütün bu gelişmeleri anlattığımızda sokaktaki çocuklar bile bu mahkeme kararlarına gülüyor. Bizler de Çaldağı konusunu Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne taşıyarak hukuk mücadelemizi sürdüreceğiz” ifadelerini kullandı.

Orman tahsis izni konusunda Danıştay tarafından Anayasa’nın 169. maddesi doğrultusunda verilen “Çaldağı’nda orman var, ormanlık alanlarda madencilik faaliyeti yapılamaz” şeklindeki kararının da yine hukukun arkasından dolanarak maden lehine değiştirilmeye çalışıldığını kaydeden TURÇEP, bu nedenle ilerleyen günlerde Anayasa Mahkemesi’ne konuyu taşımak için yeni bir başvuru daha yapılacağını bildirdi.

Çaldağı’ndaki nikel madenciliği projesinin tamamen bir “dayatma” olduğunu belirten TURÇEP açıklamasında şunları söyledi: “Başta Manisa ovası olmak üzere dünyanın en bereketli topraklarının olduğu tüm Gediz Vadisi’ni yok edecek olan bu proje, İngilizler tarafından “madencilik” adı altında yapılan bir dayatmadır.”

İngiliz Europan Nickel şirketi, bu projeyi daha önce Arnavutluk ve Sırbistan’da da denemek istemiş, ancak bu ülkeleren çevre ve enerji bakanları şirketin aldığı tüm izin ve ruhsatları iptal ederek ülkelerinde bu tür madenciliğe izin vermeyeceklerini belirtmişti.

Proje uygulanırsa neler olacak?

  • 25 yıl sürecek madencilik faaliyeti süresinde 18-20 milyon ton sülfürik asit kullanılacak.
  • Bunun için yılda 1 milyon 200 bin ton sülfürik asit üretecek, dolayısıyla dünyanın en büyük sülfürik asit fabrikalarından biri Çaldağı eteklerine kurulacak.
  • Madencilik faaliyeti süresince hem proje hem de proje kapsamındaki sülfürik asit fabrikası için aşırı düzeyde su ihtiyacını karşılamak için maden şirketi tarafından Gediz Nehri ve tüm yeraltı su kaynakları tüketilecek.
  • Madencilik faaliyeti süresince kesilecek toplam ağaç sayısı 2 milyonu bulacak.

 

 

Finlandiya’ya dünyanın en genç başbakanı

Finlandiya‘da beş partili koalisyonun hükümetinin en büyük partisi olan Sosyal Demokrat Parti’nin liderlik koltuğuna 34 yaşındaki Sanna Marin oturdu. Bir önceki görevi Ulaştırma Bakanlığı olan Marin, görevi resmen devraldığında dünyanın en genç başbakanı olacak.

Finlandiya Başbakanı Antti Rinne, koalisyon hükümetinde yaşanan güven kaybı ardından istifa etmişti.

Parti liderliği için yapılan oylamada az farkla galip gelen Marin’in ilk sözleri, “Hiçbir zaman yaşım ya da cinsiyetim hakkında düşünmedim” oldu. Marin şunları söyledi: “Siyasete girme sebeplerimi ve seçmenin güvenini almış olmamı göz önünde bulunduruyorum. Güveni tekrar inşa etmek için yapacak çok işimiz var.”

Ülkedeki beş partiyi de kadınlar yönetiyor

Ülkede hükümete ortak olan diğer dört parti de kadınlar tarafından yönetiliyor. Sol İttifak‘ta 32 yaşındaki Li Anderson, Yeşil Birliği’nde 34 yaşındaki Maria Ohisalo, Merkez Parti‘de 32 yaşındaki Katri Kulmuni ve İsveç Halk Partisi’nde ise 55 yaşındaki Anna-Maja Henriksson var.

Dünyanın bu makamdaki diğer genç yöneticileri arasında Yeni Zelanda Başbakanı Jacinda Ardern (39), Ukrayna Başbakanı Oleksiy Honcharuk (35) ve 35 yaşında olduğu tahmin edilen Kuzey Kore Lideri Kim Jong-Un bulunuyor.

Okyanustaki oksijen azalması su altı yaşamını tehdit ediyor

BM İklim Değişikliği 25. Taraflar Konferansı (COP25) devam ederken, Uluslararası Doğayı Koruma Birliği (IUCN) okyanuslardaki oksijen seviyesinin kritik ölçüde azaldığına dair bir rapor yayınladı. IUCN tarafından yapılan çalışmada incelenen noktalardaki azalmanın son 60 yılda dramatik değerlere ulaştığı ve bunun sualtı yaşamını tehdit ettiği kaydedildi.

Kuruluş, 1960’lı yıllarda okyanuslarda oksijenin azlığı tespit edilen 45 nokta bulunurken, bugün ise bu sayının 700’ler ile ifade edildiğini belirtti. Tamamen oksijensizlik olarak nitelendirilen anoksi durumundaki noktaların ise aynı zaman diliminde dört katına çıktığı açıklandı.

Aguilar: Su altı yaşamını tehdit ediyor

IUCN Başkanlık görevini vekâleten sürdüren Grethel Aguilar, bu durumun su altı yaşamına karşı büyük bir tehdit oluşturacağına dikkat çekerek, “Isınan okyanus oksijen kaybettikçe, sualtı yaşamının düzeni de altüst oluyor” ifadesini kullandı.

Bugüne kadar konu hakkında hazırlanmış en kapsamlı hakemli rapor olma niteliği taşıyan çalışmanın bulgularına göre okyanuslardaki oksijen seviyesinin azalması su altı yaşamını etkilemeye başladı bile. Raporda hâlihazırda tehdit altında olan ve boyutları itibarıyla yüksek oksijene ihtiyaç duyan ton, merlin ve köpekbalığı gibi türlerin bu değişimden en çok etkilenen hayvanlar olduğu örnek olarak sunuldu.

‘Milyonlarca insanın hayatını etkileyecek’

Rapora göre ayrıca, okyanuslardaki dengenin bozulmasıyla birlikte besin zincirleri de zarar görüyor ve bu durum geçimlerini balıkçılıktan sürdüren insan topluluklarının hayatlarını tehdit ediyor. “Değişimin etkileri dalgalanarak büyüyecek ve milyonlarca insanın hayatını etkileyecek” ifadesinin kullanıldığı raporun bulguları Haziran ayında Fransa’nın Marsilya kentinde toplanacak IUCN Dünya Koruma Kongresi’nde detaylı bir şekilde incelenecek.

Yokoluş İsyancılarından balina iskeleti ile yürüyüş

BM İklim Konferansı’na ev sahipliği yapan Madrid’deki Yokoluş İsyanı aktivistleri okyanuslardaki oksijen seviyesinin azaldığını ortaya koyan rapora dikkat çekmek için eylem gerçekleştirdi. Soyu tükenmiş ve nesli tükenmekte olan türler için tören gerçekleştiren eylemciler balina iskeleti eşliğinde yürüdüler.

 

 

14 yılda 288 bin 310 internet sitesi engellendi

İfade Özgürlüğü Derneği (İFOD), 2006-2019 yıllarında toplamda 288 bin 310 internet sitesine erişimin engellendiğini bildirdi. Kasım 2019 tarihli ‘BM 2020 Evrensel Periyodik İnceleme Mekanizması (EPİM) Kapsamında Hazırlanan Türkiye Raporu ve Tavsiyeler’ başlıklı rapora göre Ekim 2019 itibariyle erişim engeli bulunan 288 bin 310 siteden 145 bin 648’ine Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu (BTK), 115 bin 167’sine de kapatılan Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı (TİB) tarafından engel getirildi.

BTK ve TİB’i 21 bin 87’yle mahkemeler takip etti. Sağlık Bakanlığı’nın engel getirdiği internet sitelerinin sayısı da 3 bin 340 olarak kayda geçti.

Bu yıl 36 binden fazla engel

Rapora göre 2006’da altı olan engellenmiş site sayısı, bir sonraki yıl 40’a, ardından 1017’ye yükseldi. 2004’e gelindiğinde site sayısı 36 bin 702’ye yükselirken 2018’de 59 bin 510 seviyesine ulaştı. Bu yıl da ekim ayına kadar 36 bin 216 siteye erişim engeli getirildi.

Beş yılda iki kattan fazla artış

Engellenen site sayısı, 2006-2014 yıllarında 80 bin 533’ken, 2015-2019 yıllarında 206 bin 351 olarak kayda geçti. Bu da site engellemelerin son beş yılda büyük artış gösterdiği anlamına geliyor.

‘Kişilik hakları’ndan 150 bin engel

Raporda, sitenin yanı sıra link bazlı engelleme sayılarına da yer verildi. Buna göre, 2014 itibariyle 48 binden fazla URL bazlı erişim engelleme kararı verilirken, 150 bin URL, ‘kişilik haklarını ihlal ettiği’ gerekçesiyle erişime engellendi.

8 bine yakın habere sansür

İFOD’un raporunda, URL bazlı engellemeye ilişkin yasa maddesinin Şubat 2014’te çıkmasının ardından 7 bin 334 haber linkinin engellediği tespitine yer verildi. Linklerin, 287 farklı sulh ceza mahkemesi tarafından verilen 2 bin 129 farklı kararla engellendiği ifade edildi.

Haber engelinde ilk sırada Hürriyet

Rapora göre, 2014-2018 yıllarında hurriyet.com.tr’nin 721 haberine engel getirildi, bunların 212’si siteden silindi. Hürriyet, erişim engeli konusunda ilk sırada bulunuyor. Hürriyet’i, 641 URL engeliyle sabah.com.tr izliyor. Sabah’ın da haberlerinin 26’sı siteden silinmiş.

Üçüncü sırada ise t24.com.tr var. Toplamda 585 haberine engel getirilen T24’ün haberlerden 524’ü silinmiş. Diken’in de şimdiye dek 193 haberine engel getirildi. Haberlerden hiçbiri silinmedi.

‘Kamu güvenliği’ nedeniyle engellenenler

Raporda, 5651 sayılı kanunun ‘kamu güvenliği’ne atıf yapan 8/A maddesi kapsamında engellenen sitelere de yer verildi.

Bu kapsamında 2015-2019 yıllarında toplamda 11 bin 471 erişim engeli kararı alındı. Bunlardan 1950’si internet sitesi, 669’u haber linki, 2 bin 997’si Twitter hesabı, 2 bin 714’ü Twitter paylaşımı, 567’si Facebook, 1639’u da YouTube linkiydi. ‘Diğer’ engellenenler de 393’ünü oluşturdu.

Türkiye’nin Twitter karnesi

Raporda, Türkiye’nin Twitter’a gönderdiği hesap ya da içerik kaldırma taleplerine de yer verildi. Türkiye’nin 2012-2018 yıllarında yasal başvuru sayısı 5 bin 99 olarak kayda geçti. İkinci sırada 385 taleple Rusya, üçüncü sırada 290 taleple Brezilya yer aldı.

Tavsiyeler

İFOD, raporunun sonunda önerilerini de şöyle sıralandı:

  • Wikipedi gibi uluslararası platformlara İnternet erişiminin engellenmesinin durdurulması,
  • İnternete ilişkin mevzuatların Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin ifade özgürlüğüne ilişkin içtihatları da dahil olmak üzere uluslararası ve Avrupa standartları ile uyumlu hale getirilmesi,
  • İnternete ilişkin mevzuatın, İnternete erişimin engellenmesi hususunda çeşitli idari kurumlar yerine sadece mahkeme ve hakimlere yetki verilmesinin sağlanması,
  • Erişim engellenmesi kararlarının kapsamı daraltılarak kararların sadece belirli içeriklerin URL’lerine yönelik olması ve tüm İnternet sitesine erişimin engellenmesinin önüne geçilmesinin sağlanması; aynı zamanda bu kararların süresiz değil sınırlı zaman aralığı için verilebilmesinin sağlanması,
  • 5651 sayılı Kanun’un erişime engellenmeye ilişkin maddelerinin ifade özgürlüğü kapsamında bilgiye erişme, yayma hakları açısından yürürlükten kaldırılması.

Florida’daki iki nükleer reaktörün ömrü 80 yıla çıkarıldı!

Amerika Birleşik Devletleri (ABD) merkezli Nükleer Düzenleme Komisyonu (NRC) 4 Aralık tarihinde aldığı karar ile iki ticari nükleer reaktörün lisansına ikinci kez 20 yıllık uzatma verdi. Böylece, nükleer tarihinde ilk kez reaktörlerin çalıştırılması için ikinci kez uzatma lisansı verilerek her birinin ömrü 80 yıla uzatıldı.

Türkiye Noktası ismi verilen tesise ait 3 ve 4 numaralı reaktörler Florida’nın 30 km güneyinde yer alıyor ve Florida Power Light (FPL) şirketi tarafından işletiliyor. Reaktörler, sırasıyla 2 Kasım 1972 ve 21 Haziran 1973 tarihlerinde şebekeye bağlanmıştı. Şirket ikinci uzatma tarihi için bu sene Nisan ayında müracaat yapmıştı.

‘Deniz yükselmesinin yaratacağı risk görmezden geliniyor’

Doğal Kaynaklar Savunma Konseyi (NRDC) kararın ardından yaptığı açıklamada lisansın ömrünün 10 yıldan fazla uzatılmasının saçma olduğunu bu kararla iklim krizine bağlı risklerin öngörülmediğini gösterdiğini söyledi. Konsey, bir üst mahkemeye başvurarak Nükleer Düzenleme Komisyonu’nun bu kararına itiraz edeceklerini belirtti.

Lisans uzatmasının ardından  Amerikan Nükleer Topluluğu CEO’su Craig Piercy, hem NRC hem de FPL’yi tebrik ederek “Bu, nükleer filomuzu korumak ve elektrik sektörümüzü karbonsuzlaştırma mücadelesinde gerçekten önemli bir adım” ifadelerini kullandı.

 ‘Karar, halka ve çevreye hizmet etmiyor’

Ancak lisans başvurusu sürecinde birçok müdahalede bulunan çevre örgütleri karar oldukça tepkili. Uluslararası çevre örgütü Friends of Earth International’ın iklim ve enerji programı stratejik danışmanı Damon Moglen kararı eleştirerek “Bu karar hiçbir şekilde halka ve çevreye hizmet etmiyor, sadece kârını korumak isteyen bir sektörün çıkarlarına hizmet ediyor ” değerlendirmesinde bulundu.

 

Yeni Zelanda’da yanardağ patladı: 5 kişi öldü

Yeni Zelanda‘daki White Island Yanardağı’nda meydana gelen patlama sonucu, ölü sayısının 5’e çıktığı belirtildi.

Yeni Zelanda’daki Kuzey Adası’nın doğu kıyısına 48 kilometre mesafede yer alan White Island Yanardağında yerel saatle 14.11’de meydana gelen patlama sonrası 23 kişinin kurtarıldığı bildirildi. Ancak Yeni Zelanda polisi, ölü sayısının artabileceğini kaydetti.  Bölgede yaşayan vatandaşlara yanardağ çevresinden uzak durma çağrısı yapılırken arama kurtarma çalışmalarının devam ettiği bildirildi.

 

Whakaari olarak da bilinen White Island yanardağı Yeni Zelanda’nın en aktif yanardağları arasına yer alıyor. White Island Yanardağı en son 2001 yılında lav püskürtmüştü.

Demirtaş: Sağlığım iyi değil, henüz teşhis konulmadı

Üç yıldır cezaevinde bulunan eski HDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş sağlık durumuna ilişkin yaptığı açıklamada, “Sağlığım çok iyi değil maalesef. Zaman zaman göğsümdeki sancı nüksediyor, nefes alışverişimi zorluyor. Tetkikler devam ediyor. Henüz bir teşhis konulamadı” dedi.

Geçtiğimiz hafta cezaevinde bilinci kapanan ve bir hafta hastaneye götürülmeyen Demirtaş, avukatları aracılığıyla Evrensel gazetesinden Meltem Akyol’un sorularını yanıtladı. Demirtaş, partisinin erken seçim çağrısına da değinerek, “Bu adımın devamını getirmek gerekiyor” görüşünü savundu:

“HDP erken seçim çağrısı yaptı ve bence ilk adım olarak bu doğruydu. Şimdi bunun devamını getirmek ve seçime nasıl, hangi ittifaklar ve hangi ilkelerle gidileceğini netleştirmek, bunun için asgari bir demokrasi programı ilan edip hayata geçinceye kadar faşizme karşı her yerde mücadeleyi örgütlemek gerekir. Yoksa HDP istedi diye erken seçim olmayacak. Ama halkın önüne somut bir program ve demokrasi blokunun ilanı ile çıkılıp konferanslar, mitingler, yürüyüşler ve yaratıcı sivil itaatsizlik eylemleriyle kitle desteği görünür kılınırsa (Ki çok fazla destek olacaktır) erken seçim çağrısı daha anlamlı hale gelir ve karşılık da bulur”

“Yargı paketi çıktı, hakkınızda iki tahliye kararı, bir AİHM kararı var, ama hâlâ hapistesiniz” sorusuna Demirtaş, “Tüm halk faşizmin pervasız, ahlaksız, ağır saldırısı altındadır. Bizim sözde yargılamalarımız da bunun bir parçasıdır. AKP-MHP ortaklığının yargı içine çöreklenmiş ayağı tarafından rehin alınmış durumdayız. Binlerce siyasi tutsağın pozisyonu tam olarak budur. Bu nedenle kanun, usul, hukuk gibi tartışmalara girmenin bir anlamı yok. Esir kampı veya toplama kampı uygulamalarının 2000’li yıllar versiyonunu yaşıyoruz. Hangi esir kampında adalet, hakim, mahkeme, hukuk vardı ki bu dönemde olsun” yanıtını verdi.

‘Sağlık durumumu partiye geç iletmek benim kararımdı’

Sağlık durumunu partiye geç ileten Demirtaş, HDP arasında gerilim iddiaları olduğuna ilişkin iddialar üzerine de şunları söyledi:

“Sağlık durumumu dışarıya geç iletmek benim kararımdı. HDP’nin bu nedenle haberi olmadı. Bunca sorunun ve hasta tutsağın olduğu bir dönemde gerçekten de sağlık meselem gündem olsun istemedim. Bakın, daha bu hafta Urfa Cezaevi’nde 64 yaşındaki Emine Aslan Aydoğan, hasta bir tutsak yaşamını yitirdi. Emine anaya Allah’tan rahmet, yakınlarına ve tüm halkımıza da baş sağlığı dileklerimi iletiyorum. Durum gerçekten çok ciddidir. Herkesin hasta tutsaklar sorununa ses vermesi, konuyu gündeme taşıması gerekir. Haber vermemekle belki de eksik düşündüm. Yoksa partimle aramızda en küçük bir sorun ya da gerilim yok. Dışarıda arkadaşlarımız yoğun saldırılara rağmen koşturuyor, mücadele ediyorlar. Her HDP’liyi kutluyor, alınlarından öpüyorum. Direnmeye devam, mutlaka kazanacağız diyorum.”

Büyük Menderes havzası büyük bir hızla kirleniyor

Ülkemiz su sıkıntısı çeken ülkeler içinde. Üstelik önümüzdeki on yıl içinde su kaynaklarımızı koruyamadığımız ve bilinçli değerlendiremediğimiz takdirde yapılan çalışmalar ‘su fakiri’ ülke durumuna düşeceğimizi belirtiyor. Buna karşın yaşanan gelişmeler kısıtlı su kaynaklarımızın değerini bilmediğimizi gösteriyor. Bunun en tipik örneklerinden biri de Büyük Menderes Havzası’nda yaşananlar… Türkiye’nin 25 önemli su havzasından biri olan; 25.000 km²’ye yakın bir alanı kaplayan ve üzerinde yaklaşık 2.5 milyon insanın yaşadığı havzanın kirlilik sorunu son on yıl içinde çok daha artmış ve gözle görülür hale gelmiş. Bu durum geçtiğimiz günlerde Denizli Tabip Odası’nın düzenlediği ve konunun tüm taraflarını bir araya getiren toplantıda tartışıldı.

Havzaya adını veren su kaynağı olan Büyük Menderes nehri 584 kilometre uzunluğunda… Dinar Suçıkan’dan başlayan nehir, Söke Akköy’de Ege Denizi’ne dökülüyor. Havzada Büyük Menderes’in dışında ırmak, göl, yeraltı su rezervi gibi 66 tane daha su kütlesi bulunuyor. Havza, Afyonkarahisar, Denizli, Aydın, Isparta, Burdur, İzmir, Kütahya, Manisa ve Uşak illerinin tamamını veya bir kısmını kapsıyor. Bölgede suyun %79’u tarımsal, %21’i ise endüstriyel ve evsel amaçlarla kullanılıyor. Tarımsal kullanım için tüketilen suyun yarısı akarsulardan, diğer yarısı ise sulama barajlarından ve yeraltı kaynaklarından karşılanıyor.

Büyük Menderes Nehri, Dinar’da doğar doğmaz kısa süre içinde kirlenmeye başlıyor. Kirlilik kaynakları ise hemen hemen diğer havzalardaki, özellikle de Ergene Havzası’ndakilere benzer. Menderes Havzası’nı kirleten kaynakların başında bölgede kurulu ve iyi denetlenmeyen endüstri kuruluşları geliyor. Özellikle büyük oranda Denizli’de kurulu tekstil sanayi ile yine büyük oranda Uşak’ta kurulu deri sanayi nehrin en büyük kirleticilerinden… Tekstil sanayinden kaynaklanan atık suların büyük kısmı ağartma, boyama ve yıkama işlemlerinden kaynaklanıyor. Üstelik bu atık sular boya, deterjan, tuz ve birçok kimyasal taşıyor. Deri sanayinden kaynaklanan atık sular ise sülfür, krom, kadmiyum, tuz ve çeşitli organik kirleticiler taşıyor.

Havzanın diğer kirletici kaynağı ise bilinçsiz tarım… Tarım alanlarında kullanılan suni gübre ve pestisitler havzadaki tüm yeraltı ve yerüstü su kaynakları için önemli bir kirlilik kaynağı… Havzanın üçüncü kirlilik kaynağı ise özellikle biyolojik kirliliğe neden olan kentsel atık suların arıtılmadan dere ve göllere boşaltılması sonucu oluşuyor. Büyük Menderes Havzası’nda yer alan ve nüfusu 2000’den fazla olan 48 adet yerleşim yerinin sadece 23’ünde atık su arıtma tesisi bulunuyor. Fiziko-kimyasal ve biyolojik kirliliğin pençesindeki havzada oksijen doygunluğunun düşmesinden dolayı toplu balık ölümleri artık sık karşılaşılan bir durum haline gelmiş. Havzanın ana omurgasını oluşturan Büyük Menderes Nehri ve kolları Uşak-Denizli bölgelerini daha geçerken taşıdığı su IV. kaliteye düşüyor. Yani hiçbir şekilde hiçbir alanda kullanılamaz su durumuna geliyor…

Büyük Menderes Nehri üzerinde yapılan iki bilimsel çalışma, mevcut kirliliği tartışmasız olarak gözler önüne seriyor.  2017’de yayınlanan ‘Metal pollution in biotic and abiotic samples of the Büyük Menderes River, Turkey’ başlıklı; Environmental Science Pollution Researh dergisinde yayımlanan bir araştırmaya göre nehir üzerinde belirlenen istasyonlardan alınan su numunelerinde baryum, alüminyum, çinko, nikel, arsenik ve demir tüm istasyonlarda yüksek bulunmuş. Emre Durmaz, Rasih Kocagöz, Evrim Bilacan, Hilmi Orhan tarafından yapılan araştırmada, Taşköprü ve Söke’den alınan su örneklerinde ise selenyum yüksek çıkmış. Çökeltilerdeki ağır metal konsantrasyonlarının sudakinden çok daha yüksek olduğu da görülmüş. Her beş istasyondan alınan sucul canlılardaki ağır metal konsantrasyonları da yüksek… Ebru Yılmaz,  Cengiz Koç’un yaptığı ve 2016’da aynı bilimsel dergide yayımlanan bir başka çalışmada ise Büyük Menderes Nehri ve kollarında yüksek oranda kirlilik saptanmış.

Nehir ve havzasında yaşayanlar kirliliğin farkındalar ve önlenmesi için her türlü çabayı gösteriyorlar. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından yapılan bir araştırmaya havzada yer alan illerin çoğunluğunda yaşayanlar bölgelerindeki su kirliliğini en öncelikli birinci veya ikinci çevresel sorun olarak tanımlamış. Bölge halkının yaşadıkları havzanın doğal kaynaklarına sahip çıkması, havzadaki kirliliğin nasıl önlenebileceği konusunda tartışmaları getirmiş. Bu tartışmalar şimdilik sonuçsuz… Bölgedeki meslek odaları ve havzanın kirliliğine karşı oluşturulmuş platformlar endüstriyel kuruluşların arıtma tesislerini maliyet unsurları nedeniyle verimli çalıştırmadığını, ayrıca havza için kritik bölgelere endüstriyel tesislerin kurulmasına izin verildiğini, çevresel etki değerlendirme çalışmalarının (ÇED) ise gerçek anlamda yapılmadığını iddia ediyor.

Büyük Menderes Havzası’nda başta üniversite, meslek odaları ve sivil toplum örgütleri olmak üzere tüm taraflarca görüşülerek hazırlanan Büyük Menderes paydaş analizi (Kaynak: Büyük Menderes Havza Atlası; WWF)

Peki, Büyük Menderes Nehri’nin sonunun Ergene Nehri’ne benzememesi için ne yapılmalı? Aslında tüm havzalarımızda yeraltı ve yerüstü su kaynaklarını korumak için yapılması gerekenler ortak… Bunun başında endüstriyel tesislerin yer seçimini dikkatli yapmak, tüm tesislere gerçek anlamda ÇED yapılmadan kurulma izini vermemek, bu tesislerin başta atık su arıtma tesisleri olmak üzere tüm arıtma tesislerini çalıştırmasını sağlamak geliyor. Ayrıca tarımsal suni gübre ve pestisit kullanımını kontrol altına almak, havza üzerindeki tüm kentsel yerleşimlerin biyolojik arıtma yapmadan atık sularını doğaya boşalmamasını sağlamak su kaynaklarımızı korumak açısından çok önemli.. Büyük Menderes Havzası’nı düşünecek olursak Uşak ve Denizli’de kurulu olan tekstil ve deri sanayinin kontrol altına alınması şart. Havza üzerindeki tüm yerleşimlerin biyolojik arıtmaya kavuşturulması, ayrıca katı atık depolama tesislerinin bir an önce yapılması gerekiyor. Bölgede özellikle yoğun suni gübre ve pestisit kullanılan Aydın ve Denizli illerindeki tarımsal faaliyetlerin bu açıdan izlenmesi ve alternatif tarım metotlarının ortaya konması önemli… Bunların bir an önce yapılması gerekiyor. Çünkü havzadaki kirliliğin geldiği boyut pek zamanımızın kalmadığını gösteriyor…

Keşke ilk andan itibaren havza ve su kaynaklarımızın değerini bilip onları koruyabilseydik. Ama kirlenmeyi önleyemedik. Şimdi temizlemek zorundayız, hem de kısa süre içinde…  Unutmayalım Büyük Menderes Havzası ve diğer havzalarımızı tekrar ayağa kaldıramazsak çok yakında su fakiri bir ülke durumuna düşeceğiz.

COP25’te ilk haftaya aktivistlerin eylemleri damga vurdu

COP25’in ilk haftası, Madrid’de sokakları dolduran 500.000 iklim aktivistinin iklim eylemi talepleri ile kapandı. Geçtiğimiz yıl Katowice’de düzenlenen zirvede 6000 kişinin yürüdüğü düşünülürse, İsveçli aktivist Greta Thunberg’nın başlattığı hareketin gelişimi daha da net anlaşılıyor. İklim için sokağa çıkanların, başka bir deyişle iklim değişikliğinin siyasetin merkezinde olması gerektiğini düşünenlerin sayısı her geçen gün artıyor.

Yaklaşık 200 ülkenin delegelerinin katıldığı zirvede ise kritik müzakere başlıklarında – karbon marketleri ve kayıp & zarar -, yavaş ama önemli gelişmeler yaşandı. Bu hafta ise zirveye artık üst düzey temsilciler, devlet başkanları ve bakanların katılması bekleniyor.

Türkiye Gündemi

Geçmiş yıllarda da olduğu gibi bu sene de zirvede Türkiye  gündemi hızlı başladı ama sonrasında haberler kesildi. Türkiye, ekten çıkma talebinin tartışılmasına dair taslak gündem önerisi vermişti, ancak ilk gün bu teklifini çektiğini duyurdu.

Yine aynı gün, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum Madrid’de Türkiye Pavilyonu açılışında ilginç bir açıklama yaptı. Açıklamada, Türkiye’ye Fransa, Almanya ve Dünya Bankası tarafından bir teklif yapıldığı, ancak finans paketinin önerisinin Türkiye’nin hassasiyetlerine cevap vermediği ifade edildi. Teklifin miktarı ve niteliği içeriği hakkında her hangi bir resmi açıklama bulunmuyor. Türkiye’nin iklim finansmanına erişmek istediği ise uzun süredir bilinen bir gerçek.

Aynı gün, Çevre ve Şehircilik Bakanı Murat Kurum Madrid’te zirvedeki Türkiye Pavilyonu açılışında ilginç bir açıklama yaptı. Açıklamada, Türkiye’ye Fransa, Almanya ve Dünya Bankası tarafından bir teklif yapıldığı, ancak finans paketinin önerisinin Türkiye’nin hassasiyetlerine cevap vermediği ifade edildi. Teklifin miktarı ve niteliği içeriği hakkında her hangi bir resmi açıklama bulunmuyor. Türkiye’nin iklim finansmanına erişmek istediği ise uzun süredir bilinen bir gerçek.

Müzakereler hızlanır da iklim zirvesinden, bir “mutabakat zaptı“ çıkar da Türkiye Paris’i onaylar mı? Çok zor görünüyor. Pazartesi’nden beri bu konuda her hangi bir gelişme yaşanmadı ancak bu hafta üst düzey bürokratların Madrid’e gelmesi bekleniyor. Süreç hızlanabilir.

Ancak, taraf olmamak Türkiye için her geçen gün daha da zorlaşan bir süreç anlamına geliyor. Türkiye taraf olmadığı için CMA toplantılarında gözlemci konumunda bulunuyor. Karbon piyasaları ve kayıp zarar gibi kritik konular artık anlaşmanın yürürlüğe girmesiyle – 2020 – bu toplantıda ele alınacak. Öte yandan, bu zirvede gelecek bir Paris Anlaşması onayı, Türkiye’nin, müzakereler için kritik bir yıl olarak nitelendirilen 2020 yılına güçlü bir pozisyonda girmesini sağlayabilir.

Müzakere Masası’nda yaşananlar

Karbon Piyasaları: Zirvenin gündemindeki en zorlu mesele, Paris Anlaşması’daki madde 6. Paris Anlaşması’nın bütünlüğünü koruyan, iklim eylemini güçlendiren bir karbon piyasaları rejimi, küresel hedeflere ulaşmak açısından kritik öneme sahip.

Görüşmeler, ülkeler arası ticaret (Madde 6.2) ve yeni küresel bir karbon pazarı kurulumu (Madde 6.4) maddelerinin detaylarında yoğunlaşıyor. Ayrıca, gönüllü karbon piyasaları için de bir çerçevenin oluşturulması da gündemdeki önemli meseleler arasında.

Paris Anlaşması’na taraf olmayan Türkiye için özellikle gönüllü karbon piyasaları konusunda nasıl bir çerçeve oluşturulacağı kritik öneme sahip.

Karbon piyasalarına dair son taslak metin, Cumartesi günü çıktı. İklim Zirvesi’ndeki karbon piyasaları gündeminin detaylarını ve anlaşma ile küresel piyasalar üzerinde etkilerinin ne olabileceğine dair detaylı bilgiler için Carbon Brief tarafından hazırlanan bu nota göz atabilirsiniz.

Kayıp / Zarar: Görüşmelerdeki diğer çetin mesele ise kayıp ve zararlar meselesi. BM, iklim değişikliğinin yol açtığı ve açacağı ekonomik, sosyal ve çevresel kayıp zararların nasıl yönetileceğini belirleyen Varşova Uluslararası Kayıp Zarar Mekanizması’nın bu zirve bittiğinde tamamlamayı amaçlıyor.

Ancak, aynı zamanda kayıp zarar mekanizması doğrudan finansmanla ilgili bir gündem maddesi. Sorulan soru, hasarların kim tarafından nasıl karşılanacağı. Zirvede bulunan hemen hemen her ülkenin, kayıp ve zararlar konusunda kırmızı çizgileri var. O yüzden görüşmeler yavaş ilerliyor. Liderin katılımı ile müzakerelerin hızlanması bekleniyor.

Artık iklim krizinin dünyanın dört bir yanında kalkınmaya ve ekonomilere verdiği kayıp ve zarar ise ise gözler önündeki acı gerçek. Germanwatch’in İklim Risk Endeksi 2019 ,  krizin zengin, gelişmiş, gelişmekte ya da  yoksul ülkeler ayırt etmediğini gözler önüne sermişti. Özellikle yoksul ve gelişmekte olan ülkelerde ise durumun aciliyeti ve vahamiyeti giderek derinleşiyor.

Ortak takvim (Common Time Frames): Gündemdeki diğer çetrefilli konulardandan biri de ortak takvim. Yani ülkelerin kaç yılda bir ulusal katkı beyanları vereceği konusu. Geçen sene Katowice’de kabul edilen Kural Kitabı’nda ülkeler, küresel iklim eylemini düzenli takip edebilmek için, bu planları eş zamanlı yenilemek üzerine anlaşmışlardı. Şimdiki soru ise kaç yılda bir bunu yapacakları?

İklim krizinden en çok hasar gören ülkeler, küresel toplumun daha hızlı hareket edebilmesi için planların beş yılda bir yenilenmesi için bastırıyorlar. Rusya ve Japonya  on yılda diretiyor. ABD, Kanada ve Arap Grubu ise şimdi bu meseleye 2023 yılına kadar karar vermeye gerek yok diyor. Masada 8 farklı opsiyon var.

Paris Anlaşması’nın kurallarına göre ülkeler, ilk yenilemeyi 2020 yılı içerisinde tamamlamak ile yükümlüler. Eş zamanlı hedef vermek ve bunu küresel bir takvime bağlamak, ülkelerin planlarındaki tarihsel farklılıkları da ortadan kaldıracak. Mevcut verilen planlarında birçok farkı tarih var. Örneğin Türkiye 2030 yılını hedefleyen bir iklim planı sunmuştu, ABD’nin sunduğunda ise 2025 yılı hedefleniyor.

Ulusal Planlar Gündemi: Her ne kadar resmi gündemde olmasa da, hedef yükseltme ve ulusal planlar, zirvede konuşulmaya devam ediyor. Ülkeler, 2020 yılında planlarını yenilemeleri gerekiyor. Şu ana kadar tek bir ülke – Şili – resmi olarak yeni plan sundu. Bu da 184 ülkenin 2020 yılında plan sunması demek. Ülkelerin bu zirvede bu konuda sinyaller vermesi gerekiyor

Müzakereler ülkelerin kırmızı çizgileri yüzünden yavaş ilerliyor ama araştırmalar Dünya’nın kırmızı çizgisine her gün bir adım daha yaklaşıldığına işaret ediyor:

  • Dünya Meteoroloji Örgütü yayımladığı yıllık analizde, 2019 yılının, tarihteki en sıcak ikinci yada üçüncü yıl olarak kayda geçeceğini, ve sanayi öncesi dönemlere göre küresel sıcaklık artışının 1.1°C artış gösterdiğini bildirdi.
  • Kalan karbon bütçesini de her geçen gün tüketiyoruz. Küresel Karbon Bütçesi Raporu 2019 yılında küresel emisyonların yüzde 0.6 oranında artış gösterdiğini açıkladı. İyi haber, emisyon artış hızı yavaşlıyor ama kötü haber ise maalesef bu yeterli değil. 1.5C hedefi için yılda en az %7.6 emisyon azaltımı.
  • Bu çalışma, Türkiye’nin 2018 dünyanın en büyük 15.inci kirleticisi olduğunu da gözler önüne serdi. Türkiye’nin 2018 itibari ile Fransa’dan ve İngiltere’den daha fazla sera gazı salıyor.
  • Gaz ve petrolcüler ise durmaya niyetli değil. Oil Gas and Climate adlı rapor, petrol ve gaz endüstrisinin, ABD, Kanada, Norveç ve birçok farklı ülke için planladığı yeni yatırımların küresel ısınmayı 1.5C altında durdurmayı imkansızlaştıracağını söylüyor.
  • Küresel Risk İndeksi, 2018 yılında iklim krizi ile ilişkili aşırı hava olaylarının Myanmar ve Haiti gibi sadece yoksul ülkeleri değil, dünyanın en zengin ülkelerini de etkilediğini gösteriyor. Japonya, 2018 yılında aşırı hava olaylarından en çok etkilenen ülke olurken, Almanya ve Kanada da en çok etkilenen ilk 10 ülke arasındaydı. Rapor sonuçları, bilim insanlarının iklim kriziyle giderek kötüleştiğini ortaya koyduğu sıcak hava dalgalarının neden olduğu hasarı gösteriyor.