Ana Sayfa Blog Sayfa 2254

Boysan’ın Evi Şubat ayı etkinlik takvimi belli oldu

LGBTİ+ örgütleri ve sivil toplum kuruluşlarının etkinliklerine ev sahipliği yapan Boysan’ın Evi Şubat ayı programı yayınlandı. Bu ay, trans karşıtlığının psikopolitiği, iklim krizi ve toplumsal cinsiyet konuşulacak; queer tango dans, ses meditasyonu ve derin dinleme atölyeleri yapılacak.

LGBTİ aktivisti ve Şişli Belediye Başkanı Danışmanı Boysan Yakar, 2015 yılında geçirdiği trafik kazası sonucunda hayatını kaybetmişti. Bunun üzerinde Elmadağ’da yer alan evi cinsel yönelim ve cinsiyet kimliği temelli ayrımcılık karşıtı etkinliklere mekan olarak kullanılmaya başladı. Şubat ayında gerçekleşecek etkinlikler ise şu şekilde:

Trans karşıtlığının psikopolitiği

1 Şubat Cumartesi gerçekleşecek etkinlikte Selçuk Çelik‘in katılımıyla Trans Karşıtlığının Psikopolitiği söyleşisi gerçekleşecek. Kategorik düşünmeyle birlikte yürüyen ‘önyargı’, ‘nefret’, ‘ayrımcılık’ ve ‘kayırmacılık’ kavramları ve Jean Paul Stre’ın “AntiSemit’in Portresi” metninden yola çıkarak trans karşıtlığı ele alınacak.

İklim krizi ve toplumsal cinsiyet

9 Şubat Pazar günü gerçekleşecek sunumda ise Yokoluş İsyanı’ndan Bahar Topçu ve Deniz Günce Demirhisar iklim krizi ve toplumsal cinsiyet eşitsizliği üzerine bir sunum gerçekleştirecek. Söyleşide bir yandan iklim krizine karşı toplumsal bir hareket olan Yokoluş İsyanı anlatılırken bir yandan da toplumsal cinsiyet ile  iklim krizinden etkilenme arasındaki ilişki ele alınacak.

Ses meditasyonu ve derin dinleme

16 Şubat Pazar Günü gerçekleşecek atölyede, katılımcılar Fulden Arısan‘ın yönlendirmesi ile besteci, teorisyen ve aktivist Pauline Oliveros 1970’de geliştirdiği ve kollektif feminist bir yöntem olduğunu savunduğu “ses meditasyonu” ve “derin dinleme” yöntemlerini uygulayacak.

Queerin adımları

Ana akım tangoda kurulan ikiliklerin dışına çıkmayı amaçlayan tango atölyesi 23 Şubat Pazar günü Boysan’ın evinde gerçekleşecek. “Queerin Adımları: Queer Tango ve Transfeminist Tango” isimli atölenin eğitmenliğini Şiyar Bulut üstlenecek.

İskoçya 2020’de yüzde 100 yenilenebilir enerjiye geçmeyi hedefliyor

İskoçya yenilenebilir enerji taahhütlerini en hızlı bir şekilde uygulamaya koyan ülkeler arasında yer alıyor. Bu yılın Kasım ayında yapılacak Birleşmiş Milletler (BM) iklim zirvesine ev sahipliği yapacak İskoçya, 2020 yılına kadar tamamen yenilenebilir enerjiye geçmeyi planlıyor.

Yenilenebilir enerjiye hızlı geçiş

Daha önce 2015 yılına kadar elektriğinin% 50’sini yenilenebilir enerji ile güçlendirmeye yönelik geçici bir hedef belirlemişti.  Scottish Development International‘a göre, 2015 yılında İskoçya’nın enerjisinin yüzde 59’unu yenilenebilir enerjiden karşılamaya başladı. O zamandan beri ülke yenilenebilir enerji kullanımını artırmaya devam etti. 2017 yılında enerjisinin yüzde 68,1’ini yenilenebilir enerjiye geçiren ülke, 2018 de ise bu oranı yüzde 74,6’ya çıkardı.

Dünya Doğayı Koruma Vakfı’nın (WWF) açıkladığı verilere göre İskoçya Ocak ve Temmuz 2019 arasında 9.831.320 megawatt saat (MWh) rüzgar enerjisi üretti. Bu, 4.4 milyon İskoç evinin yüzde 182’sine veya İskoçya ve İngiltere’nin kuzeyindeki evlerin yüzde 100’üne güç verebilir.

En çok rüzgar enerjisi kullanılıyor

WWF İskoçya’nın İklim ve Enerji Politikaları Müdürü Robin Parker yaptığı açıklamada “Bunlar inanılmaz figürler; İskoçya’nın rüzgar enerjisi devrimi açıkça ileriye doğru güç vermeye devam ediyor. Ülkede aşağı yukarı hepimiz temiz enerjiden faydalanıyoruz ve tabii ki iklim de öyle” dedi.

Rüzgar enerjisi İskoçya’nın en gözde enerji kaynaklarından birisi ancak güneş, jeotermal, biyokütle, hidroelektrik ve hidrokinetik (dalga gücü) gibi diğer yenilenebilir enerji kaynakları da kullanılıyor. Yüzde 100 yenilenebilir enerjiye geçmek İskoçya’yı Paraguay, İzlanda ve Kongo gibi aynı hedefe ulaşan diğer ülkeler listesine ekleyecek.

Sonraki hedef ısıtma ve ulaşım sektörleri

Scottish Renewables organizasyonu tarafından yayınlanan yakın tarihli bir rapor hükümetin bu konudaki aktif rolü sayesinde İskoçya’nın bu yıl hedefine ulaşacağını tahmin ediyor. İskoçya aynı zamanda iklim acil durumu ilan ederek 2045’e kadar karbon emisyonlarını sıfırlama taahhüdünde bulunmuştu. Taahhüt, Birleşik Krallık tarafından verilen tarihin beş yıl öncesini işaret ediyor.

Sivil toplum kuruluşları hükümetin bir sonraki odak noktasının ısıtma ve ulaşım sektörlerinin karbondan arındırılması olduğunu söylüyor. Hükümet, İklim Değişikliği Yasası’nın bir parçası olarak 2032 yılına kadar benzinli ve dizel araçları ve minibüsleri kullanımdan kaldırma sözü verdi. Bu, elektrikli araçların ve şarj istasyonlarının sayısında büyük bir artış anlamına geliyor.

BK hükümetine gaz yakıtlı elektrik santrali yüzünden dava açılıyor

Birleşik Krallık hükümetine iklim değişikliğiyle mücadelede verdiği taahhütlerle çelişecek yeni ve büyük bir gaz yakıtlı elektrik santralini onayladığı için dava açıldı.

Guardian’da yer alan habere göre Kuzey Yorkshire‘da Drax tarafından geliştirilen tesisin Avrupa’nın en büyük gaz santrali olması planlanıyor. Santral tam performans gösterdiğinde İngiltere’nin enerji sektörü emisyonlarının yüzde 75’ini üretme kapasitesinde.

Planlama müfettişinden uyarı

Planlama müfettişi, “Hükümetin, İklim Değişikliği Yasası’nda belirtildiği gibi, sera emisyonlarını azaltma taahhüdünü baltalayacağı” gerekçesiyle bakanlara 3.6GW gücündeki gaz tesisine izin verilmemesini önerdi. Proje iklim krizi nedeniyle reddedilen ilk büyük projeydi.

Ancak, İş, Enerji ve Sanayi Stratejisi Dışişleri Bakanı Andrea Leadsom tavsiyeyi reddetti ve Ekim ayında onay verdi.  Bunun üzerine Cllient Earth bakanlara dava açmak için yüksek mahkemeden izin aldı.  Davanın yaklaşık iki ay içinde görülmesi bekleniyor. Çevre avukatları daha önce hava kirliliği ile mücadele edemedikleri için bakanların yenilgisiyle sonuçlanan üç dava açmışlardı.

‘Kendi iklim değişikliği planlarıyla çelişiyor’

ClientEath avukatı Sam Hunter Jones,  “Bilim insanları on yıllardır alarm zilleri çalarken hükümeti karar vermeleri için mahkemeye götürmemize gerek yok” dedi. Jones, “Leadsom’un kararı hükümetin kendi iklim değişikliği planlarıyla çelişiyor. Planlama müfettişinin de başta uyardığı gibi, bu tesisin yapımına devam edilirse ya karbon bütçesini aşacağız ya da bunun üstesinden gelmek için büyük bir vergi yükünün altına gireceğiz. Ya da ikisinin kombinasyonu olacak” değerlendirmesinde bulundu.

Birleşik Krallık hükümetinin iklim acil durumuyla mücadele eylemleri, Kasım ayında Glasgow‘da hayati bir BM zirvesine ev sahipliği yapacak olması nedeniyle bu yıl özellikle dikkatle inceleniyor. Dünya ulusları, küresel sıcaklıklarda 3-4C’lik yükselmenin önlenmesi için zirvede karbon emisyonlarını azaltma vaatlerini önemli ölçüde arttırması gerekiyor.

 

 

Akıllı telefonlara ‘cinsiyet eşitliği temalı’ emojiler geliyor

Metin ve emoji için endüstri standardını belirleyen Unicode Konsorsiyumu, 2020’de kullanıcıların beğenisine sunulacak 100’den fazla yeni emojiyi onayladığını açıkladı. Yeni emojiler arasında, transeksüel bayrağı ve sembolü, smokin içindeki bir kadın ve gelinlik içindeki bir erkek gibi LGBTİ ve cinsiyet eşitliği temalı emojiler bulunuyor. Transeksüel bireyleri temsil eden bayrak, açık mavi, pembe ve beyaz çizgilerden oluşuyor.

Sputnik‘in aktardığına göre, söz konusu emojilerin eklenmesi, LGBTİ topluluğundaki kullanıcılara emoji dilinde eşit temsil sağlamak için atılan adımların son örneği olarak dikkat çekiyor. Cinsiyet eşitliği temalı emojiler, ilk olarak 2008 yılında iPhone’lara gelmişti.

Dört yıl sonra, yani 2012 yılında ise Android platformu için yayınlanan emojiler, büyük bir ilgi ile karşılandı. Hem Apple hem de Google, 2019’daki yazılım güncellemeleri ile emojilerdeki her bireyin renk ve cinsiyetten bağımsız olan seçeneklerini kullanıcılara sunmuş oldu.

​PFLAG adlı LGBTİ merkezli bir organizasyonun sözcüsü olan Jean-Marie Navetta, geçen yıl Business Insider’a verdiği demeçte, bu türdeki emojilerin insanların sosyal medyada kendilerini çok daha iyi bir şekilde ifade etmelerine yardımcı olduğunu söylemişti.

 

Avrupa Parlamentosu Brexit’i onayladı

Avrupa Parlamentosu, Birleşik Krallık’ın birlikten ayrılık koşullarını düzenleyen Brexit Anlaşması’nı onayladı. Brüksel‘deki AP Genel Kurulu‘nda yapılan oylamada, ülkenin yaklaşık yarım asırlık AB üyeliğini sonlandıracak Brexit Anlaşması, 49 “hayır” oyuna karşın 621 “evet” oyuyla kabul edildi.

Anlaşmanın kabul süreci, AB Konseyinde yapılacak oylama ile sonuçlandırılacak. Oylamanın ardından 31 Ocak cuma gece yarısı itibarıyla AB’den ayrılacak ülkenin 73 AP üyesi de koltuklarını boşaltacak.

31 Ocak 2020’de ayrılıyorlar

Sürecin planlandığı gibi tamamlanması durumunda İngiltere, İskoçya ve Kuzey İrlanda, 1973’te katıldığı AB’den 31 Ocak 2020’de ayrılacak. Bu tarihin ardından taraflar 2020 sonuna kadar, gelecekteki ilişkilerini düzenleyecek kapsamlı bir anlaşmaya ilişkin müzakere yürütecek. Müzakerelerde ticaretin yanı sıra balıkçılık, havacılık, ilaç ve güvenliğe kadar her konu ele alınacak.

AB, tüm bu konularda bir yıldan az bir sürede anlaşmaya varmanın imkansız olduğunu savunarak sürenin 2022’ye kadar uzatılmasını istiyor. Ancak İngiliz yetkililer, müzakerelerin 2020 sonuna kadar tamamlanmasında ısrar ediyor.

Anlaşmaya varılamaması durumunda AB ve İngiltere arasındaki ticari ilişkiler, Dünya Ticaret Örgütü kurallarına göre yapılacak. Geçiş süreci boyunca İngiltere, AB kurallarına bağlı olmayı sürdürecek.

Fridays for Future ticari marka olarak tescilleniyor

17 yaşındaki iklim aktivisti Greta Thunberg, Fridays for Future isminin ticari amaçlar için kullanılmasının önüne geçmek için ticari marka olarak tescilleneceğini duyurdu. Thunberg, bu hamlenin hareketi ve faaliyetlerini korumak için olduğunu söyledi.

Thunberg, ayrıca ailesiyle birlikte bir vakıf kuracaklarını da açıkladı. Kar amacı gütmeyen bir vakıf olacağını vurgulayan Thunberg, amacın ödüller ve telif haklarından gelen paranın şeffaf bir şekilde işletilmesi olduğunu söyledi. Gelen para ekolojik, iklimsel ve sosyal sürdürülebilirliği teşvik etmede ve zihinsel sağlık ile ilgili projelerde kullanılacak.

‘İnsanlar beni temsil ettiklerini öne sürüyor’

Thunberg, kararın duyurusunu sosyal medyada yaptığı yazılı açıklama ile paylaştı. Facebook hesabı üzerinden yapılan açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

Birincisi: Maalesef hâlâ beni taklit etmeye çalışan veya yüksek profilli insanlar, politikacılar, medya, sanatçılar vb. ile iletişim kurmak için beni “temsil ettiklerini” iddia eden insanlar var.  “Ben” ya da beni “temsil ettiğini” söyleyen biri ile iletişim kurarken bu gerçeğin farkında olun.  Bu tür davranışlarla temasa geçen ve hatta yanıltılmış olan herkesten özür dilerim.

‘Yasal önlem almak için gerekli’

İkincisi: İsmim ve #FridaysForFuture hareketi, herhangi bir onay alınmaksızın sürekli olarak ticari amaçlar için kullanılıyor. Pazarlamada, ürünlerin satışında veya benim ve hareketin adına para topladığını iddia eden kişiler tarafından…

Bu yüzden ismimi, Fridays for Future, Skolstrejk för klimatet vb. ticari marka olarak tescil ettirmek için başvurdum. Bu eylem, hareketi ve faaliyetlerini korumak; bu isimleri kullanan kişi ve kurumlara karşı yasal önlem almamızı sağlamak için.

Sizi temin ederim ki, ben ve diğer okul grevcileri ticari markalarla kesinlikle ilgilenmiyoruz. Ancak maalesef yapılması gerekiyor. Gelecek İçin Cumalar benim tarafımdan kurulan küresel bir hareket. Her şeyden önce, gençlerin içinde yer alan herkese aittir. Bireysel veya ticari amaçlar için kullanılamaz ve kullanılmamalıdır.

‘Parayı şeffaf bir şekilde yönetmek gerekiyor’

Üçüncüsü: ailemle birlikte bir vakıf kuruyorum. Zaten kayıtlı ve mevcut, ancak henüz çalışmıyor. Bu kesinlikle kâr amacı gütmeyen bir kuruluş ve yardım toplamaya ilgi duymayacak. Sadece parayı (kitap telif hakları, bağışlar, para ödülü vb.) tamamen şeffaf bir şekilde ele almak için gerekli olan bir şey. Örneğin, vergileri, bunları belirtilen amaç ve hayır kurumlarına verebilmemiz için ödenmesi gerekiyor. Bu çok zaman ve iş gerektiriyor ve vakıf tamamen hazır olduğunda size daha fazlasını anlatacağım. Vakfın amacı, zihinsel sağlığı olduğu kadar ekolojik, iklimsel ve sosyal sürdürülebilirliği de teşvik etmek olacak.

Koronavirüs Çin’e yayıldı, dünya alarma geçti

Çin’in Wuhan kentinden dünyaya yayılan koronavirüse karşı henüz bir aşı geliştirilemezken, ölü sayısı 170’e, enfekte olanların sayısı da 7 bin 711’e yükseldi. Pekin yönetimi, Tibet’te de bir vaka görülmesinin ardından virüsün ülkenin bütün bölgelerine yayıldığını açıkladı.

Dünya Sağlık Örgütü’ de (DSÖ) gelinen noktada tüm dünyanın tetikte olması gerektiği uyarısında bulundu. DSÖ koronavirüs nedeniyle Acil Durum Komitesi’ni bugün toplamaya hazırlanırken, kurumun Acil Yardım Koordinatörü Michael Ryan “Bütün dünya alarm durumuna geçmeye hazır olmalı” dedi.

Çin’de ülke genelinde etkili olan yeni tip koronavirüs (2019-nCoV) salgını nedeniyle virüs bulaşan kişi sayısı 7 bin 711’e çıktı. Virüs en az 16 ülkede görüldü.

Güney Kore’de virüs isyanı

Çin’den yayılan yeni koronavirüs, Güney Kore’de toplumsal gerilime yol açtı. Başkent Seul’ün yaklaşık 80 kilometre güneyindeki Asan ve Jincheon kentlerinde kurulması planlanan karantina merkezlerinin yakınında bir grup protestocu yolları kapattı. Hükümet Çin’den tahliye edilecek yaklaşık 700 vatandaşını en az iki hafta boyunca bu merkezlerde tutmayı planlıyor. Traktörlerle yolları kapatan eylemciler, karantina merkezlerinin ev ve okullardan daha uzağa kurulmasını talep ediyor. Protestocuların, bölgeyi ziyaret eden bir sağlık bakanlığı yetkilisine de saçını çekerek saldırdığı belirtildi.

Devlet Başkanı Moon Jae-in halka ‘korkuya yenik düşmeyin’ uyarısı yaparak, “Bizi yeni koronavirüsten koruyacak silah korku ve nefret değil, güven ve işbirliğidir” dedi.

Virüs dolandırıcıları türedi 

Öte yandan ülkede, virüs salgınıyla ilgili gizli bilgileri paylaşma vaadiyle insanların kişisel bilgilerini talep eden dolandırıcılar da türedi. SMS mesajları üzerinden okullarda salgın yaşandığına dair yalan bilgilerin yayıldığı, hangi okullarda virüs görüldüğü bilgisini paylaşma vaadi karşılığında insanların kişisel bilgilerinin talep edildiği belirtiliyor.

Güney Kore’de şu an için dört kişinin virüsü kaptığı  tespit edilmiş durumda.

Türkiye’ye gelenler 14 gün karantinaya alınacak

Koronavirüs salgınının çıktığı Çin’in Wuhan kentinde yaşayan 35 Türk ve 10 Azerbaycan vatandaşını Türkiye’ye getirmek için hazırlıklar da tamamlandı. Ambulans uçağa çevrilen Koca Yusuf adlı askeri kargo uçağıyla Türkiye’ye gelecek yolcular ve mürettebat özel kıyafetler giyecek. Gelen kişiler 14 gün boyunca karantina altında tutulacak.

Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, gelecek kişilerde henüz hastalık belirtisinin olmadığını söyledi. Bakanlık Bulaşıcı Hastalık Yönünden Yüksek Riskli Bölgeden Zorunlu Hallerde Tahliye Prosedürü’nü de Wuhan’a özel olmak kaydıyla güncelledi. Prosedürde şu kurallar yer aldı:

  • Uçağa gelmeden önce, tahliye edilecek kişilerden sağlıklı olduğuna dair (zorunlu kullanması gereken ilaçlar dahil) beyan alınacak.
  • Herkes maske takacak ve bu maskeler nemlendikçe değiştirilecek.
  • Dönüş yolculuğunda paketli gıda, tek kullanımlık içecekler her kişiye ayrı pakette verilecek ve atıklar her bir kişi tarafından ayrı büzgülü çöp poşetine konulacak.
  • Aynı anda birden fazla kişinin maskesini çıkartarak yemek yemesine veya sıvı alımına izin verilmeyecek.
  • Uçak iniş alanında mümkün olan en uzak piste inecek, minimum yer personeli ile hizmet verilecek. Uçağın yer hizmetleri sağlandıktan sonra kapı açılması öncesinde kapı açılmasından sorumlu personel hariç diğer tüm yer personeli uçaktan uzaklaşacak.

Akdeniz’de 5.4 büyüklüğünde deprem

Akdeniz’de Muğla’nın Marmaris ilçesi ile Yunanistan Dodecanese açıklarında 5,4 büyüklüğünde deprem meydana geldi. Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’nın (AFAD) internet sitesinde yer alan bilgiye göre, Akdeniz’de Yunanistan Dodecanese’nin 58,24 kilometre, Marmaris ilçesinin ise 147,98 kilometre açıklarında saat 04.28’de gerçekleşen deprem, yaklaşık 11 kilometre derinlikte meydana geldi.

Deprem sonrası büyüklükleri 4’ün üzerine iki sarsıntı daha kaydedildi. Saat 08.12’de 5 kilometre derinlikte 4.3’lük bir deprem, saat 08.43’te ise 5.4 kilometre derinlikte 4.2’lik bir deprem daha oldu.

10’dan fazla sarsıntı

AFAD ve Kandilli Rasathanesi’nin sitesinde yer alan bilgilere göre; Akdeniz’de en büyüğü 5,4 olmak üzere 10’dan fazla deprem kaydedildi. Günlerdir depremlerin yaşandığı Manisa‘da da bu sabah 3.7 büyüklüğünde bir deprem daha meydana geldi. Merkez üssü Akhisar-Musalar olan 3.7 büyüklüğündeki depremin, yerin 6.5 km altında gerçekleştiği aktarıldı

Guardian fosil yakıt endüstrisinin reklamlarını kabul etmeyecek

Londra merkezli medya kuruluşu Guardian, artık petrol ve gaz şirketlerinden gelen reklamları kabul etmeyeceğini ve fosil yakıtları çıkartan şirketlerden para almayı yasakladıklarını duyurdu. Böylece, bunu açıkça yasaklayan ilk büyük küresel haber kuruluşu oldu.

Fosil yakıt reklamlarını iptal etme kararı Çarşamba günü açıklandı ve hemen yürürlüğe girecek. Yasak, dünyanın en büyük kirleticilerinin birçoğu dahil olmak üzere, öncelikle fosil yakıtların çıkarılmasında yer alan tüm işletmeler için geçerli olacak.

Diğer medya kuruluşlarına çağrı

Enerji şirketlerinin faaliyetlerini “yeşil yıkama” yapmak için pahalı reklam kampanyalarıyla ört bas etmelerinin iklim kriziyle mücadeleyi olumsuz etkilediğini belirten Guardian, diğer haber yayınlarının da bu reklamları reddetmesi için çağrıda bulundu.

‘Birkaç yıl güvencesizlik yaşayacağız’

Reklamlar, Guardian Medya Grubu’nun gelirlerinin yüzde 40’ını oluşturuyor. Şirketin baş icra sorumlusu Anna Bateson ve baş gelir sorumlusu Hamish Nicklin fosil yakıt firmalarından gelen reklam parasını reddetme kararının medya endüstrisi için zor bir zamanda yapıldığını vurguladı.

İkili yaptıkları ortak açıklamada  “Guardian’ın finansman modeli – çoğu yüksek kaliteli medya şirketi gibi – önümüzdeki birkaç yıl boyunca güvencesiz kalacak. Bazı reklamları reddetmenin kısa vadede hayatımızı biraz daha zorlaştırabileceği doğrudur. Bununla birlikte, daha maksatlı bir organizasyon inşa etmenin ve finansal açıdan sürdürülebilir kalmanın el ele gitmesi gerektiğine inanıyoruz” dedi.

Karbon ayak izini azaltıyor

Yeni uygulanacak yönetmelikle birlikte Guardian şirketin karbon ayak izini azaltma ve iklim acil durumuyla ilgili haberlere ve raporlara gazetede daha fazla yer verme taahhüdünde de bulundu. Medya kuruluşu daha önce de editoryal politikalarını yenilemiş ve “iklim değişikliği” yerine “iklim krizi”, “küresel ısınma” yerine “küresel ısıtma” diyeceklerini ve iklim acil durumunun görünürlüğü için çaba göstereceklerini söylemişti.

BM iklim soykırımının yaklaştığını söylüyor, aslında durum daha kötü

Yeşil Gazete için çeviren: Özgürel Başaran

Küresel hayhuyun ortasında imzalanan Paris İklim Anlaşması (makale 2018 yılındandır -çn.)  bir anlık görünüşe bakılırsa sanki gezegeni kurtaracak bir hareketin başlangıcıydı. Ancak neredeyse aynı anda, küresel ısınmayı iki derece sınırında tutmaya ilişkin konulan hedef, dünyanın en fazla tehlike altında yaşayanları için dramatik biçimde yetersiz görünmeye başladı. Marshall Adalarının temsilcisi buna daha sert bir isim verdi; iki derecelik ısınmayı “soykırım” olarak niteledi.

BM Hükümetlerarası İklim Değişimi Paneli (IPCC) sonunda çıkan ve tehlike çanları çalan raporunu okumuş olabilirsiniz, raporda 1,5 derecelik ısınmanın nasıl 2 dereceden çok daha iyi olacağına ilişkin inceleme, bu suçlamayı tekrarlıyor.  Hatta daha “yüksek perdeden tekrarlıyor” demek daha doğru olur. Rapor şimdiki eğilimler devam ederse 2040’a gelindiğinde dünya 1,5 dereceden fazla ısınmış olursa yüz milyonlarca hayatın tehlike altına gireceğini bildiriyor. Hemen hemen bütün mercan resifleri ölmüş olacak, her yıl kontrol altına alınamayan yangınlar ve sıcak dalgaları dünyayı kasıp kavuracak, kuraklık ve sellerle sıcaklıkların dalgalanması dünyanın yiyecek kaynaklarının büyük ölçüde daha az güvenli hale gelecek. Rapora göre bu olayların doğuracağı zararlardan kaçınmak için dünya ekonomisi, tarımı ve kültüründe öyle büyük bir değişim gerekiyor ki, “daha önce bunun bir benzeri tarihte görülmedi.” The New York Times gazetesi, raporun gelecek on yıllarda iklim krizine ilişkin “güçlü bir riske” işaret ettiğini bildirdi. Grist’te, Eric Holthaus “uygarlığın tehlike altında olduğunu” yazdı.

Çıldırmaya izin yok

Eğer bu cümleler yüzünden paniğe kapıldıysanız, haklısınız, gerçekten korkunçlar. Ama aslında durum bundan daha da kötü, ciddi ölçüde kötü. Çünkü raporun en kötü olasılık senaryosu, aslında iyi olasılık hatta en iyi olasılık senaryosunun da ötesinde. Soykırım ölçüsünde bir ısınma derecesi olarak görülen durum zaten bizim kaçınılmaz geleceğimiz. Asıl soru bu durumun daha ne kadar kötüye gideceği.

Şu andaki ölçeklenebilirlikten uzak durumlarına bakılırsa aslında sadece endüstriyel mutlakçılığın bir fantezisi olarak tanımlanabilecek, ciddi düzeyde karbon emici yeni teknolojilerin ortaya çıkışını hesaba katmazsak, ısınmayı yeni raporun iklim felaketi olarak tanımladığı 2 derecenin altında tutmak mümkün olmayacak. Gezegen olarak yüzyılın sonunda dört derecenin üzerinde ‘ısınacağımız’ bir yörüngede ilerliyoruz. IPCC, iki derecenin dünya çapında bir iklim felaketine işaret ettiği konusunda haklı. Dört derece bundan iki kat daha kötü. Şu anda da bu yönde ilerliyoruz — IPCC’nin doğru bir biçimde öngördüğünden iki kat daha korkunç ve her ne pahasına olursa olsun kaçınmamız gereken bir iklim cehennemi. Ancak raporun gerçek anlamı “iklim krizi sandığınızdan daha kötü” değil, çünkü araştırma sonuçlarını izleyen herkes bu raporda şaşırtıcı bir şey bulamaz. Gerçek anlam, “Çıldırmaya izniniz yok.”

Bir yıl kadar önce iklim değişikliği ile ilgili en kötü durum senaryolarını incelediğim zaman, bu tür bir felaket tellallığı, bu tür korkutucu olasılıklara odaklanan anlatımların halkın katılımına inkar tavrı kadar zararlı olduğuna inanan bir çok bilim insanı için aforoz nedeni sayılıyordu. Geçen yıl içinde iklim araştırmaları sonucunda birkaç korkutucu gelişme gözlenmişti — Arktika göllerinden beklenenden daha fazla metan çıkışı ve permafrost ısınmayı hızlandırabilirdi, benzeri görülmemiş bir sıcaklık dalgası, Arktika’da kontrol altına alınamayan yangınlar ve geçen yaz dünyanın her iki büyük okyanusunda dolaşan kasırgalar. Ancak geniş çaplı uzlaşma aynı yöndeydi: Dört derecelik bir ısınmaya doğru ilerliyoruz, bu da bir çok bilim insanının inandığı gibi, yüz milyonların iklim nedeniyle büyük sorunlar yaşamasına ve “uygarlık” adını verdiğimiz toplumsal ve politik altyapının tehlikeye girmesine neden olmadan atlatılabilecek olan sıcaklığın iki katı bir sıcaklığa işaret ediyor. Şimdi değişen tek şey, bilim insanlarının da sonunda panik düğmesine basmış olması.

Paris Anlaşması’na tam uyum bile yetmiyor

Rakamlar çok küçük olduğu için bir dereceyle iki derecenin, iki dereceyle dört derecenin arasındaki farkı önemsiz görmeye eğilimliyiz. İnsanların deneyimleri ve hatırladıkları, bu eşikler hakkında nasıl düşünmemiz gerektiğine ilişkin karşılaştırma yapabileceğimiz hiçbir örnek sunmuyor, ancak ısınma dereceleri söz konusu olunca, dünya savaşları veya kanser ile ilgili istatistiklerde olduğu gibi, 1 bile istenmeyen bir rakamdır.

İki derecede buzul tabakalarının erimesi çöküş noktasına geçmeye neden olacak, bu da bu yüzyıl içinde dünyanın belli başlı şehirlerini sular altında bırakacaktır. Bu ölçüde bir ısınma sonucunda kişi başına küresel milli gelir %13 azalacaktır. 400 milyon insan daha su kıtlığından etkilenecek, kuzey enlemlerde bile sıcaklık dalgaları her yaz yüzlerce kişiyi öldürecektir. Gezegenin Ekvator kuşağında durum daha da kötüleşecektir. Hindistan’da milyonlarca kişinin yaşadığı şehirler yaşanamayacak derecede sıcak olacak, şimdikine göre her biri beş kat daha uzun ve 93 kat daha fazla insanın maruz kalmasına yol açan 32 kat daha fazla sıcak dalgası görülecektir. Burada sadece iki dereceden, kesinleşmiş en iyi durum senaryomuzdan söz edilmektedir.

Üç derece ısınma durumunda, Güney Avrupa’da kalıcı kuraklık olacaktır. Orta Amerika’daki ortalama kuraklık 19 ay, Karayipler’de 21 ay sürecektir. Kuzey Afrika’da bu rakam 60 ay, yani beş yıldır. Her yıl çıkan kontrolsüz orman yangınları Akdeniz’de iki katına, ABD’de altı katına çıkacaktır. Miami Beach’ten Jakarta’ya şehirleri yutacak olan deniz seviyesinin yükselmesinin ötesinde, nehirlerin taşması nedeniyle ortaya çıkan zararlar Bangladeş’te 30, Hindistan’da 20 kat ve İngiltere’de 60 kat daha fazla artacaktır. Burada sözü edilen üç derecedir — yani dünyadaki bütün uluslar Paris Anlaşması taahhütlerine uyarsa, ki uymuyorlar, elde edeceğimizden daha iyisi. Deneyimlere göre konuşursak, o dramatik yüksek teknolojili deus ex machina çözümlerini dikkate almazsak akla uygun olarak bekleyebileceğimiz en olumlu sonuç bu gibi görünüyor.

Dört derece ısınma durumunda, sadece Latin Amerika’da her yıl sekiz milyon dang humması vakası görülecektir. Küresel tahıl verimi %50’ye kadar düşerek her yıl ya da neredeyse yılda bir gıda krizlerine yol açacaktır. Küresel ekonomi, iklim krizinin var olmadığı koşullara kıyasla %30’dan daha fazla küçülecek, bugün var olanın yarısı kadar daha fazla çatışma ve savaş görülecektir. Hatta daha fazlası da olabilir. Güncel gidişatımız, hatırlayacağınız gibi, bizi daha da yukarı çekerken bu eğriyi de bükeceğimizi düşünmek için çok fazla nedenimiz bulunuyor — yenilenebilir enerjinin düşen maliyetleri, kömürden aşamalı olarak vazgeçme konusundaki küresel uzlaşı — unutmamak gerekir ki, yeşil devrim ve güneş enerjisinin fiyatına ilişkin ne duymuş olursanız olun, şu anda küresel karbon emisyonları hala artmaktadır.

Haberler değil ama bilim insanlarının paniği yeni bir durum

Yukarıda anlatılanların hiçbiri yeni haberler değil, verilerin çoğu sadece bu sağduyuya dayalı veri formundan alınmıştır. Aslında IPCC raporundaki hiçbir şey de yeni bilgi değildir, ne bilim insanları için, ne iklim aktivistleri için, ne de son yıllarda ısınmayla ilgili yeni araştırmaları yakından izleyenler için yeni sayılır. IPCC’nin yaptığı şudur: Yeni bulguları ya da yeni yaklaşımları ortaya koymak yerine var olan saf bilimsel araştırmalardan oluşan karmaşık yığını birleştirip, üzerinde uzlaşılmış değerlendirmeleri gösteren, kesin olarak tartışmasız bilgi birikimini dünyanın politika belirleyicilerine sunmak üzere tasarlamak. Panel, neredeyse 1988’de toplanmasından bu yana, sorunla ilgili değerlendirmelerinde fazla temkinli olduğu için eleştirildi— temkinli kişilik yapılarına sahip büyük bir bilim insanı grubu, hepsinin üzerinde uzlaştığı (ve politika geliştiricilerin de üzerinde çalışabileceğini umdukları) tahminlere yoğunlaşıyordu. Panelin Wikipedia sayfasında “Geçerliliğini kaybetmiş raporlar” ve “IPCC raporlarının muhafazakâr yapısı” ile ilgili farklı başlıklar bulunuyor.

İşte bu yüzden raporun genel panik yaratan tonu dikkat çekici— iklim hakkında yeni haberler ortaya çıkmış olmasa da, bilimsel topluluk kendi bulgularının sonuçlarını açıklarken sonunda temkinli olmayı bir kenara bıraktı.

Yüksek karbon vergisi sadece başlangıç

Aynı zamanda, neyse ki uygulanabilir bir öneride de bulundular, şu anda uygulananlardan ya da uygulanması düşünülenlerden çok daha yüksek oranda bir karbon vergisi getirilmesini önerdiler— bir ton karbonun maliyetinin 2030’a gelindiğinde 5,000 dolara yükseltilmesi önerisinde bulundular, bu fiyat 2100’e gelindiğinde ton başına maliyetin 27,000 dolara yükselmesi anlamına gelebilir. Güncel olarak, 42 belli başlı ekonominin ortalamasına göre karbonun fiyatı ton başına sadece 8 dolardır. İklim değişimi alanında ekonomi çalışmalarını neredeyse tek başına icat ederek isim yapan ve ekonomi alanında yeni Nobel ödülü alan William Nordhaus‘un önerdiği karbon vergisi ton başına 40 dolar, bu da bizi 3.5 derecelik ısınmada sabitliyor. Nordhaus bu dehşet verici düzeyi “optimal” olarak görüyor.

Ancak karbon vergisi sadece eyleme geçirici bir kıvılcım olabilir, eylemin kendisi olamaz. Gerek duyulan eylemse, çoğumuzun hayal bile edemeyeceği bir ölçek ve hızla gerçekleştirilmelidir. IPCC raporu bu eylemi daha önce eşi görülmemiş olarak nitelendiriyor. Diğer aktivistler bu tür bir eylemin tüm insanlık tarihindeki benzer örneği olarak ABD’nin 2. Dünya Savaşına hazırlığını gösteriyor ve bu tür bir hareket için çağrıda bulunuyorlar— dünyadaki bütün rakip toplumlar, milliyetçi hükümetler ve kendi çıkarları için çalışan endüstriyel kuruluşlar, ısınmayı varoluşsal bir tehdit olarak görüp, dengeli ve yaşanabilir bir iklim arayışı ortak amacı çerçevesinde örgütlenmelidir.

Bu doğru. 2. Dünya Savaşı benzetmesi de abartılı değil. IPCC’nin şimdi felaket olarak adlandırdığı bir ısınmadan kaçınmak, dünyanın bütün enerji altyapısını yeniden kurmayı, tarımsal etkinliklerin neden olduğu karbon salınımlarını durdurmak için tarımsal uygulamaları bütünüyle gözden geçirmeyi ve zengin Batıda yaşayan bizlerin yaşama biçimimize ilişkin bir dizi kültürel değişiklik yapmamızı gerektiriyor. Ayrıca bütün bu sayılanları yirmi ya da belki 30 yıl içinde yapmak zorundayız. Karşılaştırmak için düşünürsek, New York’ta Second Avenue metrosunun yeni yapılan üç duraklık uzatması 12 yıl sürdü. Her şey göz önüne alındığında, ilk kazılardan bu yana projenin tamamlanması 45 yıl aldı.

Fazla vakit kalmadı

Bu her şeyin bittiği ve lanetlendiğimiz anlamına gelmiyor. Isınmayı dört derecenin altında durdurmak, bu dereceyi aşmaktan daha iyidir, sıcaklığı üç derecenin altında tutmak daha da iyidir ve iki dereceye ne kadar yaklaşırsak bu o kadar mucizevi olacaktır. Çünkü iklim değişimi iki seçenekten oluşan bir olgu değildir, herhangi bir sıcaklık derecesinde birdenbire bütün gücüyle ortaya çıkmaz; bu zaman içinde, sera gazları üretmeye devam ettiğimiz sürece daha da kötüye giden bir fonksiyondur. Bunu ne kadar zaman sürdüreceğimiz de gerçekten bize bağlıdır, bu da konunun politika alanında belirleneceği anlamına gelir; bu bakımdan IPCC raporunun kamuoyunda yaratacağı panik, politik baskının verimli bir biçimi olabilir.

Ayrıca daha önce sözünü ettiğim zorlamalı seçenekler bulunuyor — karbon tutma ve  güneş enerjisine ilişkin gezegen mühendisliği (geoengineering) gibi — ancak bunların her biri güncel olarak uygulanabilir olmaktan uzakta ve teoride bile, korkutucu sakıncaları var. Ancak önümüzdeki birkaç yıl içinde bu teknolojiler ciddi biçimde ucuzlasaydı ve daha etkili hale gelseydi bile, küresel ölçekte uygulanması da gerekirdi — her yerde karbon emen büyük tesisler oluşturulması gerekecekti. Bunları kurmak oldukça uzun bir zaman alacaktı, başka bir deyişle, bunun için gereken çok yıllık süreye sahip değiliz.

IPCC raporu ortaya çıktığında, daha önceki raporların yazımında görev almış ve yerel önlemlere ilişkin dikkate değer çalışmaları olan önemli bir iklim bilimciyle yemeğe çıktım. Ona New York’ta denizin yükselmesine ve sele karşı gerçekten bir deniz duvarı ya da bir dalgakıran inşa edilip edilmeyeceğini sordum. Evet, Manhattan ne pahasına olursa olsun korunacak, dedi. Ama bunun gibi büyük altyapı projelerinin yapımı on yıllar sürer, genellikle 30 yıl alır. Bugün inşa etmeye başlasak bile, bariyer Howard Beach, Güney Queens bölgesi ve Brooklyn’i korumak üzere zamanında bitirilemezdi, dedi. Ona göre, yakında şehrin duruma uyum sağladığını göreceğiz, yeni altyapı projelerini o bölgelerde durdurarak, sonunda kanalizasyon onarımları gibi rutin bakım hizmetlerinden de vazgeçilecek ve şu anda oralarda yerleşik olan kişilere öldükleri zaman evlerini çocuklarına bırakamayacakları hissettirilecek. Tabii New York’u koruyacak bir deniz duvarı sadece New York Limanı’nın dar kısımlarını kapsayacağı için, bütün Long Island’ı açıkta bırakacak.

Bu deniz seviyesi yükselmesinin sadece bir tek (çok zengin) büyük şehir bölgesi için yarattığı tehdit. Dünya bundan çok daha büyük, ama iklim değişikliği de öyle. Aynı zamanda da çok hızlı gelişiyor, Al Gore’un iklim değişimi ile ilgili kitabını yayınladığı günden bugüne kadar sadece 25 yıl içinde, insanlığın atmosfere bıraktığı tüm karbonun yarısı salındı. IPCC’nin sözü edilen raporu dramatik bir çıkış olarak görülebilir ve öyledir de. Ama bunun gibi başka raporlar da yoldadır. Kalan bunca az zamanımızı boşa harcamaya devam ettiğimiz sürece, haberler daha da kötüleşmeye devam edecektir.

Makalenin İngilizce Orijinali