Ana Sayfa Blog Sayfa 2250

Koronavirüs’den Çin dışında ikinci ölüm

Hong Kong’da yeni tip corona virüsü (2019-nCoV) nedeniyle ilk ölüm vakası görülürken, dünya genelinde virüs sebebiyle hayatını kaybedenlerin sayısı 427’ye ulaştı. Böylece Çin’de meydana gelen ölüm sayısı, 2002 yılında ortaya çıkan SARS virüsü nedeniyle ölenlerin sayısını aştı. 

Hong Kong’da bir hastanın hayatını kaybetmesiyle, Çin dışında koronavirüs nedeniyle ikinci ölüm vakası meydana geldi. Çin dışındaki ilk ölüm vakası pazar günü Filipinler’de görülmüştü. 44 yaşındaki Çinli bir kişi Çin’in Wuhan kentinden seyahat ettikten sonra Filipinler’de hayatını kaybetmişti.

Çinli yetkililer, Çin’deki ölü sayısının bir önceki güne göre 64 artarak 425 kişiye yükseldiğini ve ölümlerin çoğunlukla fiili karantina altındaki Wuhan’ın başkenti olduğu Hubei eyaletinde olduğunu söyledi.

Hastane grevi

Son ölümün meydana geldiği Hong Kong’da ise çok sayıda hastane çalışanının sendika grevi nedeniyle bugün hastanelere gitmedi. 13.000’den fazla üyesi olan bir tıbbi işçi sendikası olan Hastane Kurumu Çalışanları Birliği, hükümetin Çin ile tüm sınırları tamamen kapatmasını talep ederek Pazartesi günü grev yapmaya başlamıştı. 

Hong Kong’da bugüne kadar toplam 15 onaylanmış koronavirüs vakası kaydedildi. 

ABD’de de yeni vakalar

ABD’nin Kaliforniya eyaletindeki bir hasta da dahil olmak üzere ABD’de de yeni vakalar bildirildi. Aynı hane halkından Çin’de virüs kapmış biriyle yakın temas nedeniyle, Kaliforniya’daki hastaya da virüsün bulaştığı belirtildi.

Avustralya tahliye edilenleri ıssız adaya gönderdi

Belirsizlikler bazı ülkeleri virüsün yayılmasını engellemek için aşırı önlemler almaya sevk ediyor. Avustralya, Wuhan’dan tahliye edilen yüzlerce kişiyi Hint Okyanusu’ndaki uzak bir adaya gönderdi.

Japonya ise geçen ay yolcu gemisinde seyahat eden Hong Konglu bir kişinin koronavirüsü testinde pozitif sonuç vermesinin ardından, 3 binden fazla insan taşıyan yolcu gemisinin karantina altına alınması talimatı verdi.

Dünya Sağlık Örgütü, 31 Ocak’ta küresel acil durum ilan etmişti. Ancak uzmanlar ölüm oranı ve bulaşma yolları da dahil olmak üzere virüs hakkında halen çok şey bilinmediğini söylüyor.

Kazdağlarında maden aramaya karşı el ele eylemi yedinci haftasında

Kazdağları ve yöresinde maden arama faaliyetleri karşı sürdürülen ele ele eylemleri yedinci haftasını doldurdu. Aktivistler madencilik nedeniyle devam eden katliamlar durdurulana, 40’ın üzerindeki metalik madencilik ruhsatı iptal edilene ve zarar gören doğa rehabilite edilene kadar sokaklarda olacaklarını belirtti.

Yedinci haftanın gündemi, Çanakkale’nin Kirazlı Köyü Balaban Mevkii’nde maden faaliyetleri kapsamında ağaç katliamı yapan Kanadalı Alamos Gold firmasının Türkiye taşeronu Doğu Biga Madencilik’in kendini aklama çabalarıydı.

Taşeron firmanın temsil ettiği Alamos Gold’un Kirazlı’daki ruhsat süreci geçtiğimiz yılın ekim ayında durdurulmuştu. 

Buna rağmen, her iki firmanın Kazdağları’nda üç yeni proje ile altın madenciliğine devam etmeyi planladığını belirten aktivistler, “Kirazlı’da doğayı katleden ve katletmeye devam etmeyi planlayan şirketin kendini aklama çabalarına kanmadığımızı söylemek için buradayız” dedi.

Her hafta cumartesi günü Çanakkale İskele Meydanı‘nda gerçekleştirilen El ele eyleminde yapılan açıklama şöyle:

Kaz Dağları’nda üç proje ile altın madenciliği yapmayı planlayan şirket Doğu Biga Madencilik (Alamos Gold), işletme ruhsatının 13 Ekim’de yenilenmemesinin ardından geçtiğimiz günlerde sosyal medya hesapları üzerinden yaptığı reklamlarla, yürüttükleri sosyal sorumluluk projeleri ile ‘ne kadar iyi niyetli ve ülkeye ne kadar yararlı’ bir şirket olduğunu anlatmaya ve halkı bunun üzerinden kandırmaya çalışıyor.

Soruyoruz? Altın madenciliği yapan bir şirket sosyal sorumluluklarıyla kendini aklayabilir mi?

Soruyoruz? Bir şirketin devletin yapması gerekenleri yapması karşılığında doğayı yok etmeyi kendine hak olarak görmesi reva mıdır?

“Sayılar yatırımlarımızın göstergesidir” diyen şirket, Çanakkale Bölgesi’nde 2018’e kadar 25 milyon dolar yatırım yaptığını söyledi. Kendi projelerini hayata geçirmeye çalışmak ve halkı yatırımlarıyla kandırmaya çalışmak için yapılan bu harcamaların faturayı bizlere çıkardığı bazı gerçekleri söyleyelim:

-Sadece Kirazlı’da 347 bin 815 ağaç kestiler.

-Altını ayrıştırmak için 20 bin ton siyanür ve 420 ton kostik kullanarak hem soluduğumuz havanın, hem yer altı ve yer üstü sularının kirlenmesine hem de tarım arazilerinin zehirlenmesine neden olacaklar.

-1 gram altın için 3 ton suyu zehirlemekle kalmayacaklar buna ek olarak 5 ton toprağı da zehirleyecekler.

-Nefesimizin kaynağı olan Kazdağları bölgesinde 7’si endemik olmak üzere 283 tür bitkiyi yok edecekler.

-Son olarak hep birlikte madenci şirketinin taşeron güvenlik firması olan 18 Mart güvenliğin güvenlikçilerinin sahiplendiği iki köpeğin tedavi ettirildiğini madenin hayvanları ne kadar çok sevdiğini izledik. Köpeklerin isimlerinden bile prim yapmaya çalışan şirketin köpeklere siyanür ve zehir isimlerini koyamayacağına göre altın ve gümüş isimlerini vererek reklam yapmalarını kınıyoruz.

Sadece Kirazlı’da şimdiye kadar kestiği 347.815 ağaçla 613 hektarlık arazide yaşan tüm hayvanların yaşam alanlarını yok eden şirketin hayvan sevgisine ilişkin tüm paylaşımlarının ne kadar iki yüzlü olduğunu söylüyor, bu iki yüzlülüğü ifşa ediyoruz.

Ruhsatı yenilenmemiş olan bu şirketin ‘biz bu ülke için yararlıyız’ çırpınışları daha fazla para hırsı, daha fazla doğa katliamı ve Kazdağları yöresini yok etmek içindir. Bir algı yönetimi ile hem kamuoyu hem de devlet gözü önünde kendini aklamaya çalışan bu şirketin gerçekleri çarpıtmasına izin vermeyeceğiz.

Madenci şirketlerin kötü niyetli yüzlerini göstermemek için yaptığı bu yalan propagandaya kanmıyoruz. Tüm kamuoyunu şirketlerin bu oyunlarına kanmamak için uyanık olmaya davet ediyor, altın madenlerine karşı olan direnişe katılmaya çağırıyoruz.”

Sırada Urla ve Çeşme mi var?

25 Ocak tarihli Resmi Gazete’de yayınlanan bir kararname ile İzmir’in en tanınmış ve turistik bölgeleri olan Urla Zeytineli Mahallesi‘nde toplam 333 adet parsel, Çeşme Alaçatı bölgesinde ise toplam 178 adet parsel, ‘acele’ olarak kamulaştırıldı. Tüm kamuoyunun dikkati Kanal İstanbul Çevresel Etki Değerlendirme Raporu’nun (ÇED) üzerindeyken yapılan bu acele kamulaştırma, yeni rant alanları açma ve bu alanları Arap sermayesine pazarlama tartışmalarının adeta önümüzdeki dönemde sadece Kanal İstanbul ile sınırlı kalmayacağını gösteriyordu.

Başlangıçta ne amaçla yapıldığı kamuoyu ile paylaşılmayan bu acele kamulaştırmanın nedeni kısa süre sonra özellikle Arap medyasında çıkan reklamlarla ortaya çıktı. Bu reklamlara göre bölgede Araplar için 20 bin kişilik ‘yeni bir Çeşme’ kurulması amaçlanıyordu… Kamulaştırılan bu alana kurulması planlanan yeni Çeşme’ye yapılacaklar ise adeta dudak uçuklatıyordu… Reklamlara göre bir Suudi şirketi bölgeye lüks konutlar, devasa oteller, oldukça büyük bir havalimanı, marinalar ve alış-veriş merkezleri, golf sahaları yapmak istiyor. Üstelik bu reklamlarda yer alan planlara göre bölgede bir de kanal (!) açılacak… Evet, yanlış okumadınız; Alaçatı Koyu ile arkasındaki Mersin Körfezi arasında açılacak olan bir deniz kanalı; bölgeyi büyük bir ada haline getirecek. Gemilerin geçeceği genişlikte olan bu deniz kanalının açılması halinde Alaçatı’daki mevcut sörfe uygun koylar da ortadan kalkıyor.

Gözler Kanal İstanbul’un üzerindeyken…

Aslında Çeşme ve Urla için böyle bir adımın gelebileceği bir süredir konuşuluyordu. Daha birkaç ay önce bölge merkezi yönetim tarafından Çeşme Turizm ve Koruma Kapsamı Turizm Gelişme Bölgesi’ olarak ilan edilmiş ve belediyelerin yetkileri sınırlandırılmıştı. Yaklaşan tehlike büyüktü ve bu büyük tehlike tam şimdi kamuoyunun ilgisi Kanal İstanbul üzerindeyken hayata geçirilmeye çalışılıyor. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nca yerel yönetimleri devre dışı bırakarak yapılan 1/100 binlik imar planlarında 2025 yılına kadar Çeşme’de 646, Urla’da ise 737 hektarlık yeni alanın imara açılması öngörülüyor.

Bu alanın büyüklüğünü anlatmak için şunu söylememiz yeter; Çeşme’de bugüne kadar olan yapılaşmanın toplamı 607 hektar. Yani beş yılda Çeşme’ye bugüne kadar olandan daha fazla bir yapılaşma hedefleniyor. Urla için de durum Çeşme ile aynı. Urla’da da bugüne kadar olan tüm yapılaşma 1945 hektar ve yapılaşmanın üzerine 737 hektar daha yeni yapılaşma alanı eklenecek. Yapılan tahminlerde bu denli büyük bir alanın turizm ve konutlaşmaya açılması bölgeye 20 bin ek insanın daha kalıcı olarak yerleşmesine neden olacak. Sorun bununla da sınırlı kalmıyor…  Yaklaşık bir yıl önce sit derecelerinde yapılan değişikle yapılaşmayı engelleyen koruma kalkanları da büyük ölçüde ortadan kaldırıldı. Çeşme ve Urla’da pek çok alanda Birinci Derece Doğal ve Sit tanımı, ‘Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı’ olarak değiştirildi. Bu tanım değişiklikleri de eskiden Birinci Derece Sit olan yerlerdeki tarihi ve doğal alanlara rağmen yapılaşmanın önünü açtı.

Kısıtlı su kaynaklarına bir darbe daha

Bu uygulama ile birlikte zaten önemli ölçüde çevre sorunları yaşayan bölgedeki sorunların daha da derinleşmesi kaçınılmaz. Çeşme ve Alaçatı bölgesinin en önemli sorunu içme ve kullanma suyu kaynaklarının son derece kısıtlı olması. Bölgede su sorununu aşmak için yıllar önce yapılan Kutlu Aktaş Barajı da soruna kesin çözüm olmadı. Özellikle nüfusun çok arttığı yaz aylarında Çeşme’de su sıkıntısı kriz boyutuna ulaşıyor. Son proje ile bölgeye ek 20 bin insanın gelmesi bekleniyor. Bu su talebini daha da artıracak bir durum…

Ancak Arap Medyasındaki reklamlarda yer alan proje daha da yakından incelendiğinde bölgedeki su sorununu bu projenin daha da derinleşeceği görülüyor. Proje ile Çeşme-Alaçatı bölgesine turistler için büyük ‘golf sahaları’ yapılması planlanıyor. Golf sahaları sürekli olarak sulanması gereken çim sahalar… Bu alanların su gereksinimi de az-buz değil; hektar başına yıllık 10 bin ile 15 bin m³ su tüketiyorlar. Su tüketimini özellikle Çeşme gibi su fakiri bir bölgede artıracak yatırımlar yapmak; akıl ve bilim dışı bir durum…

Ayrıca bu sahalarda çok büyük miktarda suni gübre ve tarım ilaçları (pestisit) de kullanıldığı biliniyor. O nedenle de bölgedeki ekolojik dengenin olumsuz etkilenmesi kaçınılmaz bir sonuç.

Bu projenin yaşama geçirilmesi halinde bölgede yaşanabilecek çevre sorunları sadece su krizi ile sınırlı olmayacak. Bölgede artacak karayolu ve yeni eklenecek hava trafiği, konut yoğunluğu, nüfus yoğunluğu başta hava kirliliği, gürültü artışı, doğal yaşamın olumsuz etkilenmesi, tarımsal alanların bölgedeki kirlilik ve oluşabilecek asit yağmurları sonucu verimliliğinin azalması gibi sorunlar karşımıza çıkacak diğer çevre sorunlarının sadece birkaçı…

Sonuç olarak bu proje bölgeye yeni ekolojik sorunlar taşıyacaktır. Tamamen kapitalist üretim ve tüketim ilişkileri içinde; çevresel kaynakları tüketen, bölge insanının mutluluğunu bozan; sadece kar hırsı ile hazırlanan bu proje için başta meslek odaları ve sivil toplum örgütleri, bölge insanı bilimsel ve hukuksal çerçeve içinde karşı duruşunu gösterecektir. İzmir insanı yaşadığı ortamı, çevresini; nasıl savunacağını 1985’li yıllardan bu yana gösteriyor…

Unutulmasın ki; ülkemizdeki çevre hareketlerinin beşiğidir İzmir

Türkiye nüfusu artık 83 milyonun üzerinde

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK), ”Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi 2019 Sonuçları”nı açıkladı. Buna göre 2018 yılında 82 milyon 3 bin 882 kişi olan ülke nüfusu, 1 milyon 151 bin 115 kişi artarak geçen yıl 83 milyon 154 bin 997 kişiye ulaştı.

Erkek nüfus 41 milyon 721 bin 136 kişi olurken, kadın nüfus 41 milyon 433 bin 861 kişi oldu. Yani, toplam nüfusun yüzde 50,2’sini erkekler, yüzde 49,8’ini ise kadınlar oluşturdu.

Yabancı nüfus arttı

Ülkede ikamet eden yabancı nüfus ise bir önceki yıla göre 320 bin 146 kişi artarak 1 milyon 531 bin 180 kişi oldu. Bu nüfusun yüzde 50,8’ini erkekler, yüzde 49,2’sini kadınlar oluşturdu.

Nüfus artış hızı düştü

Yıllık nüfus artış hızı ise bir önceki yıla göre azalma gösterdi. 2018 yılında binde 14,7 olan hız, 2019 yılında binde 13,9 oldu.

Belde ve köy nüfusu azaldı

Türkiye’de 2018 yılında yüzde 92,3 olan il ve ilçe merkezlerinde yaşayanların oranı, 2019 yılında yüzde 92,8 oldu. Diğer yandan belde ve köylerde yaşayanların oranı yüzde 7,7’den yüzde 7,2’ye düştü.

İstanbul nüfusu 15 milyon 519 bin 267 kişi

İstanbul‘un nüfusu, bir önceki yıla göre 451 bin 543 kişi artarak 15 milyon 519 bin 267 kişiye ulaştı. Türkiye nüfusunun yüzde 18,66’sının ikamet ettiği İstanbul’u izleyen iller sırasıyla: 5 milyon 639 bin 76 kişi ile Ankara, 4 milyon 367 bin 251 kişi ile İzmir, 3 milyon 56 bin 120 kişi ile Bursa ve 2 milyon 511 bin 700 kişi ile Antalya. Nüfusu en az il ise 84 bin 660 kişi ile Tunceli oldu.

Türkiye’de yaşlı ve orta yaş sayısı arttı

Nüfusun yaş ve cinsiyet yapısında meydana gelen değişimi gösteren grafik olan nüfus piramidinin yapısı değişmeye devam etti. Türkiye’nin 2007 ve 2019 yılı nüfus piramitleri karşılaştırıldığında, doğurganlık ve ölümlülük hızlarındaki azalmaya bağlı olarak, yaşlı nüfusun arttığı ve ortanca yaşın yükseldiği görülmektedir.

Yaş bağımlılık oranı arttı

Çalışma çağı olarak tanımlanan 15-64 yaş grubundaki nüfusun oranı, 2007 yılında yüzde 66,5 iken 2019 yılında yüzde 67,8’e yükseldi. Çalışma çağındaki birey başına düşen çocuk ve yaşlı birey sayısını gösteren toplam yaş bağımlılık oranı, 2018 yılında yüzde 47,4 iken 2019 yılında yüzde 47,5’e yükseldi.

Kilometrekareye 108 kişi

Nüfus yoğunluğu olarak tanımlanan “bir kilometrekareye düşen kişi sayısı”, Türkiye genelinde 2018 yılına göre 1 kişi artarak 108 kişiye yükseldi. İstanbul, kilometrekareye düşen 2 bin 987 kişi ile nüfus yoğunluğu en yüksek olan ilimiz oldu. İstanbul’dan sonra 541 kişi ile Kocaeli ve 364 kişi ile İzmir nüfus yoğunluğu en yüksek olan iller oldu.

Öte yandan nüfus yoğunluğu en az olan il ise bir önceki yılda olduğu gibi, kilometrekareye düşen 11 kişi ile Tunceli oldu. Tunceli’yi 20 kişi ile Ardahan ve Erzincan illeri izledi.

Yangından kurtuldular, keresteciliğe kurban oldular  

Avustralya‘daki yangınlarda en büyük zararı gören ve soyu tükenme tehditiyle karşı karşıya kalan koalalar, bu kez de kerestecilik uğruna katledildi.  Victoria eyaletindeki koalalar için en önemli yaşam alanlarından bir okaliptüs plantasyonundaki ağaçların kerestecilik için kesildiği, koalaların ya çok az sayıda ağaç kaldığı için açlıktan, ya da buldozerle ezilerek veya kesilen ağaçların altında kalarak öldüğü belirtildi.

Yaralanan onlarca koalaya durumları çok ağır olduğu için ötanazi yapıldı. 80 yaralı ya da aç kalmış koala ise koruma altına alındı.

‘Bu bir katliam’

Friends of the Earth Australia (Yeryüzü Dostları Avustralya) isimli çevre koruma grubu, aralık ayında plantasyonda ağaçlar kesilmeye başlandığında yüzlerce koalanın aç kaldığı haberinin geldiğini belirtti.  Yerel halkın koalaların buldozerle ezildiğine tanıklık ettiklerini, çürüyen koala kokusu aldıklarını anlattığını aktaran Yeryüzü Dostları Avustralya grubu, Bu bir katliamdır” dedi.

‘Avustralya bundan utanmalı’

Civarda yerlerde yatan ölü koalalar gördüğünü anlatan bölge sakini Helen OakleyAnneler öldürülmüş, yavruları da… Avustralya bundan utanmalı. Yardıma ihtiyacımız var diye konuştu.

Avustralya’nın federal ve eyalet düzeyinde çevre koruma yetkilileri olayı soruşturduklarını duyururken Bu kasti bir insan eylemiyse sorumlular süratle cezalandırılacak”  açıklaması yaptı.

Şirket ‘rahatsızlık verici’ suçlamaları reddediyor

Kerestecilik şirketi Midway, geçen yıl ağaç kestikten sonra bölgeyi yerel bir toprak sahibine devrettiğini, hayvanların zarar görmesinin sorumlusu olduklarına dair ‘rahatsızlık verici’ suçlamaları reddettiklerini duyurdu.  Şirket, koala nüfusu için uygun sayıda habitat ağacı bıraktığını, kendileri devrettikten sonra ağaçların kesildiğini savundu. Orman ürünleri sanayinin lobi grubu da, olayla ilgili kendi soruşturmalarını yürüteceklerini söyledi.

Avustralya’da eylülden beri kontrol dışına çıkarak devam eden yangınlarda ölen hayvanların sayısı milyonlarla ifade ediliyor. On binlerce koalanın ölmesinin yanısıra koala için hem barınak hem gıda olan okaliptüslerin bulunduğu 47 bin kilometre kare alan kül oldu.

Konut: Bir insan hakkı mı, bir yatırım aracı mı?

Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali 2019 seçkisinde yer alan BASKI (PUSH) filmi, yönetmeni Fredrik Gertten’in katılımı ile 6 Şubat tarihinde tekrar izleyici ile buluşuyor.  Film gösteriminin ardından konut hakkı, zorla tahliyeler ve kent hakkı üzerine bir panel ve soru cevap etkinliği gerçekleştirilecek.

“Konut: Bir insan hakkı mı, bir yatırım aracı mı?” başlıklı panel, bağımsız araştırmacı Cihan Uzunçarşılı Baysal’ın moderatörlüğünde, filmin İsveçli yönetmeni Fredrik Gertten, Mekanda Adalet Derneği direktörü Yaşar Adnan Adanalı ve diğer davetlilerin katılımı ile düzenlenecek.

Gösterim ve panel; İsveç Enstitüsü’nün EQUAL SPACES projesi kapsamında Sürdürülebilir Yaşam Film Festivali, Pera Müzesi, İsveç Enstitüsü ve İstanbul İsveç Başkonsolosluğu işbirliğiyle, 6 Şubat günü saat  19.00’da Pera Müzesi Oditoryumu’nda gerçekleştirilecek.

‘Şehirlerde yaşamak imkansız hale geliyor’

Etkinliğe yapılan çağrıda şu ifadeler kullanıldı:

Küresel bir sorun olarak konutun metalaştırılması neticesinde ortaya çıkan sorunları inceleyen BASKI, Birleşmiş Milletler raportörü Leilani Farha’nın gözünden neden artık şehirlerimizde yaşamanın giderek imkansız hale geldiğini inceliyor.

‘Barınma insan hakkı’

Temel bir insan hakkı olarak barınma ve konut insanın sağlıklı ve güvende olmasının önkoşulu; oysa dünyanın her yerinde yaşayacak bir yer bulmak giderek zorlaşmakta. Dünyada 102 ülkeden 59’unda, insanların bir ev satın alabilmeleri için yıllık gelirlerinin tamamını, en az on yıl boyunca biriktirmeleri gerekiyor veya maaşlarının yüzde 80-90’ını kiraya veriyor.

‘Şehirler kimin için var?’

Günümüzde konutun bu denli acil bir sorun olmasının arkasındaki oyuncular ve etmenlerin neler olduğunu sorgulayan filmde finans sektörünün konutu yatırım aracı olarak kullanmasıyla birlikte şehirlerin boşalan mahallelerini görüyoruz; Toronto’dan Berlin’e, Stockholm’den Seul’e ve Londra’ya… Peki şehirler kimin için var?

Program

Gösterimin ücretsiz olduğu ve ön rezervasyon koşulu olmayan etkinliğin programı ise şu şekilde:

  • 19:00 Fredrik Gertten ile açılış
  • 19:10 Film gösterimi Baskı (Push, İsveç, 2019, 92’)
  • 20:45 Panel
  • 21:15 Soru-Cevap
  • 22:00 Kapanış

Greta Thunberg ve Fridays for Future Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterildi

İsveçli 17 yaşındaki iklim aktivisti Greta Thunberg ve başlattığı Fridays for Future hareketi çevre ve iklim koruma konularındaki örnek çalışmalarından dolayı 2020 Nobel Barış Ödülü‘ne aday gösterildi.

Thunberg’i aday gösteren İsveç Sol Parti’den Jens Holm ve Hakan Svenneling isimli milletvekilleri genç aktivistin siyasetçilerin iklim krizine gözlerini açması için çok çalıştığı için bu ödüle layık olduğunu söyledi.

Milletvekilleri aday gösterebiliyor

Nobel Barış Ödülü’ne aday gösterme milletvekilleri tarafından yapılıyor. Geçen yıl 100.sü verilecek ödül için Thunberg, üç Norveçli milletvekili tarafından aday gösterilmişti. Ödül, ülkesinin Eritre ile olan 20 yıllık savaşını bitirme yönünde gösterdiği çabalar nedeniyle Etiyopya Başbakanı Abiy Ahmed’e verilmişti.

‘Herkesin değişim yaratabileceğini gösterdiler’

İsveçli iki milletvekili, Norveç Nobel Komitesi’ne gönderdikleri metinde Fridays for Future hareketinin ve Greta Thunberg’in iklim krizinin daha önce olmadığı kadar dünya gündemine gelmesini sağladıklarını belirtti. Açıklamada “Thunberg, 17 yaşında ve hala bir çocuk olmasına rağmen, bize herkesin bir fark yaratabileceğini gösteriyor. Bu sadece bir cesaret ve irade gücü meselesi” ifadeleri kullanıldı.

İklim krizine karşı harekete geçmenin aciliyetinin vurgulandığı açıklamada “bu bağlamda emisyonları azaltmak ve Paris Anlaşması’nın uygulanmasını sağlamak için yapılan eylemlerin bir tür barış eylemi” denildi. Bu sebeplerle Thunberg’in ve hareketin ödüle layık olduğu dile getirildi.

Alternatif Nobel Ödülü

Thunberg Eylül ayında ise Alternatif Nobel Ödülleri olarak bilinen Doğru Yaşam Ödülü‘nü almıştı. Thunberg’in ödülü “bilimsel bulguları yansıtarak iklim konusunda acil olarak eylemde bulunulması için siyasi talepleri güçlendirdiği ve ilham verdiği” için aldığı belirtilmişti.

‘Türkiye’nin sulak alanlarının yarısı, ekosistem özelliklerini kaybetti’

WWF-Türkiye (Doğal Hayatı Koruma Vakfı), sulak alan ekosistemleri hakkında farkındalık yaratmak amacıyla her yıl 2 Şubat’ta kutlanan Dünya Sulak Alanlar Günü dolayısıyla sulak alanların önemine ve bu alanlarda yaşanan biyolojik çeşitlilik kaybına dikkat çekti.

Dünyadaki tüm bitki ve hayvan türlerinin %40’ı, kimi tatlı, kimi tuzlu veya yarı-tuzlu, kimi acı sulara sahip deltalar, lagünler, bataklıklar, göller ve sazlıklar gibi sulak alanlarda yaşıyor ya da üremek için sulak alanları kullanıyor. Yeryüzünün en zengin ve üretken ekosistemleri olan sulak alanlar, kendine özgü doğal yapıları ile sudaki kirliliği azaltıyor, karbon tutuyor, suyun akışını düzenleyerek insanı taşkın, sel, fırtına gibi doğal afetlerden korurken geçim kaynaklarına ve beslenmesine katkı sağlayarak her yıl dünya genelinde milyarlarca dolara eşdeğer ekosistem hizmeti sunuyor.

Atılan adımlar kaybı durdurmaya yetmiyor

Ancak bu kıymetli hazine önemli bir kayıp süreciyle karşı karşıya. Ramsar Sekreteryası’nın 2018 yılında yayımladığı Global Wetland Outlook verilerine göre yapılaşma, kirlilik, kurutma, aşırı kullanım gibi çeşitli sorunlar nedeniyle son 300 yılda, dünyadaki sulak alanların %87’si, 1970’ten bu yana ise %35’i yok oldu.

Tuz Gölü/Mehmet Can Konya.

Türkiye’de de 1960’lardan bu yana, sulak alanların yarısı ekosistem özelliklerini kaybetti. WWF’in Yaşayan Gezegen Raporu’na göre, 1970-2012 yılları arasında omurgalı canlı popülasyonlarında yaşanan en büyük azalma %81 ile sulak alan türlerinde meydana geldi ve bunların %25’i şu an yok olma tehlikesiyle karşı karşıya. Küresel iklim değişikliği ve istilacı türler de bu süreci tetikliyor.

Sulak alanları koruyarak yaşanan kaybı durdurmak için son 30 yıl içerisinde çeşitli adımlar atıldı. Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi, Ramsar Sözleşmesi gibi çeşitli uluslararası sözleşmeler imzalandı, ulusal eylem planları hazırlandı, komiteler kuruldu. Ancak bugüne kadar atılan adımlar ne yazık ki sulak alan ve biyolojik çeşitlilik kaybını bir miktar frenlemiş olsa da tamamen durdurmaya yetmedi. WWF-Türkiye’ye göre, sulak alanların korunması için acilen şu adımların atılması gerekiyor:

  • İnsan ve doğanın su ihtiyacını bütünsel bir yaklaşımla ele alacak Su Kanunu taslağının paydaşların katılımıyla tamamlanarak bir an önce hayata geçirilmesi.
  • İstanbul’da yapımı tartışılan Kanal örneğinde olduğu gibi (Terkos, Küçükçekmece, Sazlıdere) daha fazla sulak alan ve su kaybına yol açacak girişimlerden vazgeçilmesi.
  • Suya talebin yüksek olduğu ve su bütçesinin giderek daraldığı günümüzde yalnızca kamu idaresinin değil, başta tarım ve sanayi olmak üzere ekonomik sektörlerin de sorumluluk alarak temiz üretime geçişin hızlandırılması.
  • Tüm sulak alanlarımızın yönetim planlarının, havza bütünlüğü içinde ve koruma-kullanma uyumu gözetilerek tamamlanması ve uygulamasına başlanması.
  • Sulak alan ekosistemlerinde korunan alanların artırılması ve güçlendirilmesi.
Salda Gölü/Cüneyt Oğuztüzün.

Dr. Kalem: Önümüzdeki 10 yılı çok iyi değerlendirmemiz gerek

WWF-Türkiye Doğa Koruma Direktörü Dr. Sedat Kalem, Dünya Sulak Alanlar Günü sebebiyle yaptığı açıklamada şunları söyledi:

“Mevcut gidişatı tersine çevirerek sulak alanlardaki biyoçeşitlilik kaybını durdurmak ve bu alanların gelecek kuşaklara sağlıklı bir şekilde ulaşmasını sağlamak için, önümüzdeki 10 yılı çok iyi değerlendirmemiz gerekiyor. Gelin bugüne kadar yapamadıklarımızı gerçekleştirmek adına kamu idaresi, özel sektörü ve bireyleriyle hepimiz bir araya gelelim ve doğa ve insan için ‘yeni bir başlangıç’ yapalım. Sanayide hızla temiz üretime geçelim, sulak alanlarda akılcı yönetimi hayata geçirelim, bu değerli alanların en iyi şekilde korunmasından taviz vermeyelim, hatta kaybetmekte olduğumuz sulak alanları geri kazanmak için şimdiden restorasyon çalışmalarına başlayalım; çünkü doğa için iyi olan insan için de iyidir.”

Cerattepe Mücadelesi’nden Neşe Karahan: Hakkımda açılan beş dava var

Artvin, Cerattepe dağlarında maden karşıtı bir mücadeleye ev sahipliği yapıyor. 1989 yılında Kanadalı şirket Cominco’ya maden arama ruhsatı verilmesiyle ilk tohumlarını atan mücadele günümüzde Cengiz Holding ve Kalyon Grubu’nun bütün kenti maden sahası haline getirmesine karşı yürütülen uzun soluklu bir direnişe evrildi.

Cerattepe direnişi, halkın her kesimi tarafından sahiplenilen Türkiye’nin en eski ve en belki de en zorlu çevre mücadelelerinden biri oldu. Bir yandan şirketin faaliyetlerini engellemek için sivil itaatsizlik yöntemleri kullanan halk bir yandan da hukuki süreçler ile şirketlerin bölgedeki varlığını tamamen sonlandırmak istiyor. Bir yandan ise anayasal haklarını kullanarak eylem yapan Cerattepelilere açılan davalar sürüyor.

Fotoğraf: Adem Güngör, Yeşil Artvin Derneği

Karahan: Anayasal hakkımızı kullandık, ceza aldık

Yeşil Artvin Derneği Başkanı Neşe Karahan da bu mücadeledeki önemli isimlerden. Karahan, en son 17 Şubat 2016’da madene karşı yapılan eylemde yol kapattıkları için görülen davada beş ay ertelemeli hapis cezası aldı.

Yargılanma süreçlerini Yeşil Gazete’ye anlatan Karahan, “17 Şubat’ta Artvin halkı olarak yaşamsal mücadelemiz için yol kesmiştik. Onlar yasa dışı bir şekilde yukarıya çıkmak istiyorlardı. Biz ise anayasal hakkımızı kullandık ve yasa dışı bir şey yapmadık. Ancak yargılanan biz olduk ve bize ceza verildi. Verilen karar ile birlikte haklı olduğumuzu daha iyi anlıyoruz” dedi.

‘Beş ayrı dava açıldı’

Cerrattepe için uzun yıllardır mücadele ettiklerini vurgulayan Karahan, bu süreçte kendilerine karşı birçok dava açıldığını söyledi. Karahan hakkında açılan beş ayrı dava bulunuyor. Açılan davalara rağmen mücadele etmeyi devam edeceğini belirten Karahan, “Nefes almaktan vazgeçersek o zaman mücadele etmekten de vazgeçeriz” ifadelerini kullandı.

Bütün bu davaları haksız ve hukuksuz bulduklarını belirten Karahan, “En son ceza verilen davada da ne polis ne jandarma kimse yaralanmadı, zarar görmedi. Aksine biz bedenlerimizle oradaydık ve biber gazı sıkarak bize şiddet uygulayan onlardı” diye konuştu.

‘Kirli sularını bırakıyorlar’

Cengiz Holding ve Kalyon Grubu ise bölgedeki faaliyetlerini her geçen gün artırıyor. En son aldıkları üç yeni ruhsatla maden arama çalışmalarını sürdürdüğü alanı 8 bin 538 hektara çıkardıklarını söyleyen Karahan, şu anda mevcut işletmelerinin bile bölgeye yeterince zarar verdiğini anlattı:

Şirketlerin şu ada yarattığı kirlilik de kabul edilemez. Hatila Milli Parkı’nın yanındaki alana kirli sularını bırakıyor. Bunları defalarca görüntüledik. Bilim insanlarının maden faaliyetlerinin bölgeye verdiği zararlara yönelik araştırmaları da mahkeme kayıtlarında yer alıyor. Ancak buna rağmen hala alan büyütüyorlar.

23 Ocak’ta verilen mahkeme kararını bir üst mahkemeye taşıyarak itirazlarını ettiklerini belirten Karahan, bölgedeki halk ile birlikte yaşam hakkı ve su hakları için mücadeleye devam edeceklerini söyledi.

17 Şubat davası

16 Şubat 2016 tarihinde Cengiz Holding’in iş makinelerinin polis eşliğinde Cerrattepe’ye çıkarılmak istenmesine karşı halk iş makinelerinin çıkışını engellemiş, polisin biber gazlı saldırısı etkisiz kalmıştı.

O gece nöbet tutan Artvin halkı 17 Şubat’ta Cengiz Holding’in polis ve jandarma korumasında Cerrattepe’ye yeniden girmeye çalışmasına karşı kendi iş makineleriyle yolu kapamıştı. Gözaltına alınanlar hakkında Artvin Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından dava açılmıştı.

23 Ocak’ta görülen karar duruşmasında Nur Neşe Karahan, Dursun Ali Koyuncu, Kamil Güven, Kenan Balcı, Osman Okur ve Bahattin Altuntaş 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununa muhalefet etmekten beş ay  hapis cezası aldı.  Taylan Kaya ve Yavuz Yenigül’e ise iki yıl 1 ay hapis cezası verildi. Diğer yargılananlar beraat etti.

Nur Neşe Karahan, Kamil Güven, Kenan Balcı, Osman Okur ve Bahattin Altuntaş’ın cezalarına erteleme verilirken; Dursun Ali Koyuncu, Taylan Kaya ve Yavuz Yenigül’ün cezaları ertelenmedi.

Fransa’da satılmayan ürünlerin imha edilmesi yasaklandı

Fransa’da kıyafet, elektronik eşya, hijyen ve bakım malzemeleri gibi gıda dışındaki ürünlerin imha edilmesini yasaklama hakkındaki yasa teklifi Meclis’in ardından Senato’da da onaylanarak yürürlüğe girdi.

Euronews’den Zehra Yıldız’ın haberine göre, dünyada bir ilk olan yasa 2018 yılının Noel kutlamaları sırasında internet alışveriş sitesi Amazon’un satılmayan milyonlarca yeni ürünü imha ettiğinin ortaya çıkması ile gündeme gelmişti. Bunun ardından Fransa’da ekolojiden sorumlu politikacı Brune Poirson, bu tarz israfların önüne geçmek için bir yasa hazırlayacaklarını duyurmuştu.

Yeni yasaya göre satılmayan gıda dışı ürünlerin dernek ve vakıflara verilmesi ya da geri dönüştürülmesi kanunen zorunlu oluyor. Söz konusu yasa 2022’den itibaren geri dönüşüm ambleminin olduğu ürünlerde; 2023’ün sonlarında ise plastik şişelerin de aralarında olduğu diğer ürünlerde uygulanmaya başlanacak.

Lüks ürünler de kapsamda

Yasaya göre, her yıl satılmayan yüzbinlerce ürünü yakarak ya da farklı yöntemlerle imha eden birçok büyük giyim ve kozmetik markası, 2022’den itibaren bunları yapamayacak.

Söz konusu şirketler satılmayan ürünlerini, ‘marka adını’ koruma ve ürünlerinin daha düşük fiyatta satılmasını istememe gibi nedenlerle imha etmeyi tercih ediyor. Dünyanın büyük giyim markalarından H&M her yıl yaklaşık 12 ton satılmayan kıyafet ve ürünlerini imha ediyor. Amazon şirketi ise, Çin’den gelen ve teknik sorunları olan ürünlerini yok ediyor. Amerikalı şirkete göre söz konusu ürünleri depoda tutmak ya da geri göndermek imhadan daha pahalıya geliyor.

Tek kullanımlık plastikler 2023’den itibaren yasaklanıyor

Fast-food restoranlarda tek kullanımlık plastikleri de yasaklayan yasa, bu ürünlerin tekrar kullanılabilmesi için gerekli çöp haznelerini 2023’ten itibaren zorunlu kılıyor.

Yasaya göre, çocuk menülerinde hediye olarak dağıtılan plastik oyuncaklar da kalkıyor. Aynı şekilde her alışveriş için fiş alma dönemi de sona eriyor. Ödenen miktar belirli bir sınırı aşmıyorsa müşteri istemediği sürece fatura verilmeyecek.

Teknoloji ürünlerinin belirli bir sürede ömrünü tüketmesi için önceden üreticilerin yaptığı ayarlamalar da tarih oluyor. Yasanın uygulamaya soktuğu “tamir edilebilme göstergesi” ürünün kolaylıkla tamir edilip edilmeyeceğini göstereceği gibi yedek parça kullanımını da teşvik etmiş olacak.

İlaç dünyasını da etkileyen yasa özellikle antibiyotiklerin kutuyla değil hap sayısına göre satılmasının önünü açacak.