Ana Sayfa Blog Sayfa 2147

İsviçre ve Almanya’daki iklim aktivistlerini koronavirüs durduramadı

Koronavirüs sebebiyle pek çok ülkede karantina uygulanırken ve toplu etkinlikler yasaklanırken her Cuma iklim için okul grevine çıkan öğrenciler eylemlerini farklı taktiklerle sürdürüyor.

İsviçre Zürih‘te her Cuma iklim için okul grevlerine çıkan Fridays for Future (Gelecek için Cumalar) aktivistleri koronavirüs önlemleri kapsamında uygulanan karantina sebebiyle Parlamento binası önündeki eylemlerine ayakkabılarıyla katıldı.

‘Krizler uygun şekilde ele alınmalı’

Bilimin uyarılarını dikkate alarak toplu etkinlikler düzenlemediklerini belirten eylemin organizatörlerinden Fiona Chiappori “Her krizin böyle görülmesini ve uygun şekilde ele alınmasını talep ediyoruz” dedi.  

Meydanda yüzlerce aktivistin yerini çöl botları, çok renkli parmak arası terlikler ve bağcıklı botlar aldı. Az sayıda insanın katıldığı eylem polis tarafından dağıtılmadan önce aktivistler “Uyan: İklim Hareketi Şimdi!” yazılı pankart açtı.

Fotoğraf: Reuters

Almanya’da eylemcilerin yerini pankartlar aldı

Almanya Berlin’deki iklim aktivistleri ise Parlamento Meydanı’ndaki yere iklim krizine dikkat çeken pankartlarını serdi. Gelecek için Cumalar Almanya’dan Linus Steinmetz yaptığı açıklamada “Her krize kriz gibi davranılmalıdır” dedi.

Gelecek için Cumalar hareketinin kurucusu İsveçli aktivisti Greta Thunberg 22 Nisan Dünya Günü’nde yaptığı açıklamada iklim grevlerinin taktik değiştirmek durumunda kaldığını belirtmişti.

Cargill şirketine yüzde 70 vergi indirimi

ABD merkezli Cargill şirketine yüzde 70 vergi uygulanmasına yönelik karar 22 Nisan’da Resmi Gazete’de yayınlandı.  Karara göre şirketin KDV ve gümrük vergisinden istisnası sağlanacak ve şirketin 44 milyon 659 bin 79 liralık yatırımına devlet katkısı sunulacak.

Şirket, Amazonlarda ormansızlaştırmaya yol açtığı ve kullandığı endüstriyel tarım yöntemleri sebebiyle çokça eleştiriliyor ve protesto ediliyor. 

Cargill işçileri iki yıldır direnişte

Türkiye’de de gıda, yem ve endüstriyel ürünler alanlarında faaliyet gösteren şirket fabrikalarının özelleştirilmesi sürecinde 14 işçisini sendika üyesi olduğu için işte çıkartarak gündeme gelmişti.  17 Nisan 2020’de Cargill işçilerinin direnişinin ikinci yılına girildi. Bu süre zarfında şirket işçileri işe almak için herhangi bir adım atmadı.

https://twitter.com/cargilliscikom/status/1248667938783145985

671 şirkete yatırım teşviki

Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, 1-29 Şubat tarihleri arasında düzenlene yatırım teşvik belgelerini 22 Nisan günü Resmi Gazete’de açıkladı. 671 şirkete yatırım teşviki verilirken, bu şirketler arasında şeker fabrikalarının özelleştirmesiyle gündeme gelen Cargill de yer aldı.

Hükümetin Şeker Kurulu‘nu kapatıp hemen ardından da 14 şeker fabrikasını özelleştirme kararı almasında Cargill’in etkili olduğu iddia ediliyordu. Cargill ise özelleştirmeler konusunda etkisinin olmadığını ileri sürmüştü.

Şeker fabrikalarının özelleştirilmesi talebi

Cargill’in Ocak 2018’de yayımladığı raporda, kotaların kaldırılmasını, şeker fabrikalarının özelleştirilmesini isteniyor ve kamunun yapacağı her türlü çalışmaya paydaş olarak katılma talebi yer almıştı. 

Cargill’e göre, özelleştirme halinde Türkiye daha hızlı büyüyecek, üretim, istihdam ve ihracat artacak, hükümet de daha fazla vergi toplayacak. Raporda özelleştirme halinde, nişasta bazlı şeker üretiminin yüzde 50’lere yaklaşacağı belirtiliyordu.

Uydulardan elde edilen görüntülerle okyanustaki plastik kirliliği azaltılabilir

23 Nisan’da yayınlanan bir araştırma plastik poşet ve şişe gibi okyanusta plastik kirliliğine sebep olan nesnelerin uzaydan uydu aracılığıyla tespit edilerek okyanusların temizlenmesine yardımcı olabileceğini buldu.

Emily Beament’in Ecologist için yazdığı habere göre Plymouth Deniz Laboratuarı‘ndan bilim insanları uzaydan nesnelerin tespit edilmesini sağlayacak metodu geliştirmek için Avrupa Uydu Ajansı’nın Sentinel-2 uydusundan alınan verileri inceledi. 

Yüzer enkaz endeksi

Veriler, okyanusun yüzeyinde yüzen ve su emerken kızıl ötesi ışığı yansıtan nesneleri “yüzer enkaz indeksi” oluşturmak için vurgulamak için ayarlanmış bir algoritma kullanılarak oluşturuldu.

Okyanusun yüzeyinde yüzen ve kızıl ötesi ışık yansıtan nesneleri tespit etmek ve “yüzer enkaz endeksi” oluşturmak için bir algoritma oluşturuldu. Sonrasında yüzer plastiğin optik bir imzasını oluşturmak için Yunanistan’da yer alan Ege Üniversitesi’nde denize yerleştirilen plastik koleksiyonları tarafından edinilen bilgiler kullanıldı.

Ekip ayrıca sistemin yüzen plastiği tanımlamasına yardımcı olmak için Güney Afrika‘nın Durban kentinde şiddetli sel baskınlarından sonra tespit edilen plastik enkaz verilerini kullandı.

Doğal kalıntılar ayrıştırıldı

Araştırmacılar, aynı zamanda, plastik çöp yamalarıyla karışması muhtemel dalgaların karaya attığı odun, deniz yosunu ve denizköpüğü gibi doğal kalıntıları ayırt etmek için de aynı işlemi yaptılar.

Son adım olarak ise İskoçya, Kanada, Gana ve Vietnam kıyılarında, daha önceki çalışmalara ve sosyal medya yayınlarına dayanan dört lokasyonda enkaz koleksiyonlarına odaklanarak “vahşi doğada” plastik yöntemlerini test ettiler.

Yüzde 86 başarı oranı

Uydu görüntülerinin verileri incelemek ve otomatik olarak plastikleri tanıması için hazırlanan algoritma tekrar tekrar denendi ve sonucunda yüzde 86 başarılı olduğu tespit edildi.

Doğal Çevre Araştırma Konseyi (NERC) tarafından fonlanan çalışmanın yazarlarından Dr. Lauren Biermann “Plastik kirliliği küresel bir sorun. Umuyoruz ki bu metot, uydular ve droneların okyanuslarda son bulan plastiği tespit etmek için kullanmada önemli bir adım olur” dedi.

Garo Paylan Ermeni Soykırımı’nın araştırılması için Meclis’e önerge sundu

24 Nisan 1915 tarihinde, 250 Ermeni siyasetçi, aydın, gazeteci tutuklanarak Çankırı ve Ayaş’a sürülüp öldürüldüğü tarihin yıl dönümünde HDP Diyarbakır Milletvekili Garo Paylan, soykırımın araştırılması için meclise önerge sundu.  

Pek çok devletin parlamentosunda yaşanan felaketin görüşülüp soykırım olarak kabul edildiğini ancak Türkiye meclisinde görüşülmediğini söyleyen Paylan, “Büyük felaketin adaletinin bulunulabileceği tek Meclis, Türkiye’nin meclisidir” dedi. 

Ermenilerin yüzde 77’si yok oldu

Agos gazetesinde yer alan habere göre sorumlularının tespit edilmesi, geç de olsa adaletin sağlanması gerektiğini söyleyen Paylan, gerekçe olarak şu listeyi sundu:

  • 24 Nisan 1915 tarihinde, İttihat ve Terakki hükümeti kararıyla, Ermeni siyasetçi, aydın ve yazarların tutuklanıp sürgün edilmesiyle başlatılan süreç, Ermeni halkının tarihi topraklarından sürülmesi ve tehcir yollarında katledilmesiyle sonuçlanmıştır.
  • Dönemin Dâhiliye Nazırı Talât Paşa’nın şahsi evrakına göre, 1914-1917 arasında Osmanlı sınırları dâhilinde yaşayan Ermeni nüfusun yüzde 77’sinin yok olduğu bilinmektedir. 1915’te başlayan tehcir ve devamında uygulanan politikalar, askeri ve sair amaçlardan ziyade, Ermeni halkının Osmanlı topraklarından silinmesinin amaçladığını açıkça göstermektedir.
Sürgüne gönderilmiş küçük bir Ermeni grubu Toros Dağları bölgesinde yürüyor ve bohçalarını taşıyor (Wegner Collection, Deutsches Literaturarchiv, Marbach & United States Holocaust Memorial Museum).

‘Diğer Hristiyan azınlıklar da etkilendi’

  • Tehcir Kanunu, her ne kadar Ermeni halkının ortadan kaldırılmasına yönelik olsa da, ülke sınırları içinde yaşayan Süryani, Keldani, Ezidi, Rum ve diğer Hristiyan halkların da büyük yıkım yaşamasına neden olmuştur. Süregelen politikalar neticesinde manastır, kilise, okul gibi çok sayıda kültürel varlık ve şahıslara ait olan mülkler gasp edilmiş veya kamu iradesiyle el konulmuştur.
  • 1915 ve sonrasında gerçekleştirilen sistematik imha politikası, dünya parlamentolarında görüşülerek Birleşmiş Milletler’in ‘Soykırım Suçu’ tanımına uygun görülmüştür.,
Osmanlı askerî kuvvetleri, Ermenileri Harput’tan (Elazığ) şehir dışında bir infaz bölgesine yürütüyor (Ermeni Ulusal Enstitüsü).

‘105 yıldır yüzleşilmedi’

  • Ermeni halkına yaşatılan büyük felaket, üzerinden 105 yıl geçmesine rağmen TBMM tarafından araştırılmamış, adaleti sağlanmamış ve adı konmamıştır.
  • Dünyaya yayılmış olan Türkiyeli Ermenilerin, bir asırdır beklediği adalet, ancak Türkiye halklarının ortak vicdanında ve Türkiye’nin meclisinde sağlanabilir. Tam da bu nedenle, Ermeni halkının büyük felaketinin görüşülmesi gereken meclis, öncelikle Türkiye’nin meclisi olmalıdır.
  • 105 yıldır yüzleşilmeyen ve her gündeme geldiğinde farklı inkâr politikaları ile yok sayılan Ermeni Soykırımı’nın, TBMM’de görüşülmesi, bu topraklarda toplumsal barışın sağlanması ve hakikatin ortaya çıkarılması adına son derece önemlidir.
  • Dönemin iktidarı siyasi bir kararla Ermeni halkını imha etti. Bu büyük suçun adaleti de ancak, Meclis’in siyasi bir kararıyla sağlanabilir.

 

İnternete erişebilen öğrenciler listesinde Türkiye 77 ülke arasında 70’inci

Koronavirüs sebebiyle pek çok ülkede okullara ara verildi, öğrenciler eğitimlerine internet yoluyla uzaktan devam ediyor. OECD’nin hazırladığı Covid-19 Salgınında Eğitim isimli çalışma her öğrencinin eğitimleri için gerekli internet erişimine ve bilgisayara erişemediğini ortaya koyuyor.

77 ülkenin kıyaslandığı rapora göre, Türkiye, ‘İnternet bağlantısına erişimi olan öğrencilerin’ listesinde 70’inci oldu. Endonezya’nın son sırada yer aldığı listede Danimarka, Finlandiya ve Estonya, internet bağlantısına erişimi olan öğrenci sayısının en çok olduğu ülkeler olarak öne çıktı.

Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçukun verdiği ilk dersle Türkiyede uzaktan eğitime başlandı

Yüzde 30 bilgisayara erişemiyor

Ülkelerin, okul çalışmaları için kullanabileceği bir bilgisayarı olan öğrencilere göre de sıralandığı listede Türkiye, OECD ortalamasının altında kaldı ve sıralamada 64’üncü oldu. Bilgisayara erişimi olan öğrencilerin ortalaması Türkiye’de yüzde 70’in altında kalırken ‘Avantajlı okullarda’ okuyan öğrencilerde bu oran yüzde 90’a yaklaştı.

Danimarka, Slovenya ve Norveç, listenin ilk üç sırasında, Dominik Cumhuriyeti, Filipinler ve Endonezya ise son sırasında yer aldı.

Sessiz çalışma yeri olan öğrenciler 

Türkiye, ‘Sessiz bir çalışma yeri olan öğrenciler’ listesinde ise 49’uncu sırada yer aldı. Listede Kazakistan, Azerbaycan ve Bosna Hersek gibi ülkeler Türkiye’nin üzerinde yer aldı. Belarus ilk sıraya yerleşti, Hollanda ikinci, Ukrayna ise üçüncü oldu. Tayland, Filipinler ve Endonezya listenin son sıralarında yer aldı.

 

 

DSÖ: Türkiye’deki hava ihtiyatlı iyimser

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) yetkilisi, koronavirüs salgınının Türkiye’deki durumunun “ihtiyatlı iyimser” bir tablo çizdiğini ve vaka sayılarının dengelenmeye başladığını söyledi. 

Belli bir düzeyde artışlar sürüyor

DSÖ yetkilisi Catherine Smallwood internetten yayınlanan basın toplantısında gazetecilerin sorularını yanıtladı. Smallwood, BBC Türkçe muhabirinin Türkiye’de salgınının durumuyla ilgili sorusuna şöyle yanıt verdi:

Şu anda Türkiye’de vaka sayısının 100 bine yaklaştığını görüyoruz ve geçen hafta içinde vaka artış oranı da yaklaşık yüzde 47 oldu. Yani, belli bir düzeyde artışların halen sürdüğünü görüyoruz.

Ancak Türkiye’de çok erken aşamalarda uygulanmaya başlanan önlemler sayesinde genel eğilimde vaka sayıları azalmaya ya da dengeye oturmaya başladı. Genel olarak, Türkiye konusunda vaka sayılarının dengeye oturmasıyla birlikte ihtiyatlı iyimser bir tablo görüyoruz.

Normalleşme için Ramazan sonu gösteriliyor

DSÖ geçtiğimiz haftalarda Türkiye’deki vaka artışının kaygı verici olduğunu söylemişti. Öte yandan Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Ramazan mesajında “Umut göründü. Hilal göründü. Güzel günler yaklaşıyor. Ramazanınız kutlu olsun” yazdı.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan normale dönüş için Ramazan bayramından sonrasını işaret etmişti. Türkiye’de şu ana kadar 98 bin 674 vaka tespit edildi. 2 bin 376 kişi hayatını kaybetti.

Yeni araştırma: 1990’dan bu yana böcek popülasyonu dörtte bir azaldı

Küresel böcek bolluğunu inceleyen kapsamlı bir araştırma, son 30 yılda böceklerin neredeyse yüzde 25’inin yok olduğunu ortaya koydu. Science dergisinde yayınlanan araştırma 1700 bölgeden toplanan 166 uzun vadeli ankete dayanarak hazırlandı.

İncelemeye göre bazı böcek türleri ise bu düşüş oranını azaltıyor. Özellikle tatlı su böcekleri kirli nehirleri ve gölleri temizlemek için her on yılda yüzde 11 artış gösteriyor. Ancak tatlı suda yaşayan bu böcekler genel böcek türlerinin yalnızca yüzde 10’unu temsil ediyor ve bitkilerin tozlaşma yoluyla çoğalmasına yardım etmiyor.

Guardian’dan Damian Carrington’ın haberine göre araştırmacılar Güney Amerika, Güney Asya ve Afrika’dan çok az veri toplayabildiklerini ancak bu yerlerde tarım ve kentleşme için vahşi yaşam alanlarının hızla yok edilmesinin böcek sayısını azalttığını tahmin ettiklerini belirtti.

‘Böcekler insanların hayatta kalması için önemli’

Böcekler yeryüzünde bulunan ve tür çeşitliliği ve sayısı en fazla olan canlılar. Bitkilerin tozlaşması, pek çok tür için besin kaynağı olma ve doğa atıklarını geri dönüştürme gibi çok fazla işlevleri bulunuyor.

Daha önce 73 çalışmaya dayanan bir araştırma, böcek kayıplarının durdurulmadığı durumda “insanlığın hayatta kalması için yıkıcı sonuçlara sebep olacağı” konusunda uyarıda bulunuyordu. Bu çalışmadan çok daha fazla bir kayıp ön gören çalışmada böceklerin yüzde 50’sinin son 50 yılda kaybolduğu tahmin ediliyordu.

‘Avrupa daha kötüye gidiyor’

Yeni yapılan araştırmada bölgelere göre farklılıklar da gözleniyor. Sonuçlara göre Almanya’da yüzde 75 Porto Riko’da yüzde 98 böcek bolluğunda azalma gözlendi. Araştırmaya öncülük eden Leipzig’deki Alman Bütünleştirici Biyoçeşitlilik Araştırma Merkezi’nden Roel van Klink, zaman içinde değişimi de incelendiklerini söyledi:

“Avrupa şimdi daha kötüye gidiyor gibi görünüyor – bu çarpıcı ve şok edici. Ama neden böyle olduğunu bilmiyoruz. Kuzey Amerika’da düşüşler azalıyor, ancak düşük bir seviyede.”

İklim krizinin kayıplardaki rolü

Böceklerin kaybı, habitat yıkımı, pestisit kullanımı ve ışık kirliliğinden kaynaklanıyor. İklim krizinin etkisi, belirgin yerel örneklere rağmen, araştırmada net değil. Van Klink, ısı ve yağmurdaki değişikliklerin bazı türlere zarar verirken aynı yerde bile başkalarını güçlendirebileceğini söyledi.

Ancak, artan karbondioksit seviyelerinin bitkilerdeki besin maddelerini azalttığını ve ABD, Kansas‘taki çayırlardaki çekirge bolluğunu önemli ölçüde azalttığını gösteren başka bir araştırmaya dikkat çeken van Klink bunun şok edici olduğunu çünkü tüm dünyada gözlemlenebileceğini söyledi.

Van Klink son olarak araştırmayla ilgili şu ifadeleri kullandı: ““Kesinlikle endişelenmek için çok fazla nedenimiz var, ancak bunun çok geç olduğunu düşünmüyorum. Tatlı su türlerindeki artış bizi en azından doğru yasayı yürürlüğe koyarsak bu eğilimleri tersine çevirebileceğimizi gösteriyor.”

Karantinada bipolar hastası olmak

Video Haber: Defne Sarıöz

Tüm dünyanın olağanüstü bir dönemden geçtiği karantina günlerinde, duygularını yoğun yaşayan kişiler karantina önlemlerinden de daha fazla etkileniyor. Peki bipolar bozukluk hastaları açısından durum ne? Kendisi de bipolar hastası olan Bipolar Yaşam Derneği Başkanı Özlem Sarı‘yla konuştuk.

Bahar ve yaz aylarının bipolar hastalarında maniyi tetikleme riski olduğunu vurgulayan Sarı, karantina şartlarının, mevsimsel koşulların da eklenmesiyle birlikte bipolar hastalarını bu ataklara daha açık hale getirdiğini belirtti. Sarı, konuşmasında ayrıca, olumsuz haberlerin bipolar hastalarının kaygılarını arttıracağını ve özellikle sosyal medyadan kaçınmaları önerisinde bulundu.

ABD’de Yokoluş İsyancılarından sosyal mesafeli eylem

ABD’nin Indiana eyaletinde yer alan Bloomington ilçesinde sosyal mesafeyi koruyarak bir araya gelen Yokoluş İsyanı (Extinction Rebellion) aktivistleri 22 Nisan Dünya Günü vesilesiyle bir eylem gerçekleştirdi.

Monroe Bölge  Mahkemesi Meydanı’nda bir araya gelen eylemciler, maskeleri ve pankartlarıyla iklim krizine dikkat çekti.

Tüm dikkatlerin koronavirüs yayılma hızı eğrisini azaltmaya verildiğini belirten eylemciler aynı şekilde atmosferdeki karbondioksit miktarını azaltmak için de harekete geçmek gerektiğini belirtti.

Eylemciler bilimin söylediğini dinlemek gerektiğini, iklim krizi ve koronavirüs ile mücadelenin eşit önemde olduğunu dile getirdi.  Koronavirüs önlemleri sebebiyle yaklaşık altı kişiden oluşan eylem, sosyal mesafe eşliğinde yapılan yürüyüşle sona erdi.

 

Kavala: İyimserliğimi koruyabilmem mümkün değil

Silivri Cezaevi’nde bu ay sonunda 30’uncu ayını dolduracak olan hak savunucusu ve iş insanı Osman Kavala çıkarılan infaz düzenlemesinin ardından ilk kez bir mektup kaleme aldı. “Silivri’den 2,5 yıl sonra” başlığıyla yayınladığı yazıda Kavala, gelinen bu noktada iyimserliğini korumasının mümkün olmadığını söyledi.

Kavala tutuklu yargılandığı Gezi Davası’nda beraat etmiş sonrasında ise hakkında 15 Temmuz soruşturması kapsamında tutuklama kararı verilmişti. AİHM’nin Türkiye’yi mahkûm etmesine neden olan dosya nedeniyle Kavala’nın tahliyesine karar verilen Kavala, hemen ardından casusluk suçlamasıyla tutuklandı. Böylece, AİHM kararına aykırı hareket etmeden, Kavala’nın tutukluluğu sağlandı.

‘Ne kadar kalacağımı kestirmek mümkün değil’

Osman Kavala tarafından kaleme alınan ve avukatları aracılığıyla iletilen metinde şu ifadelere yer verildi:

Bu ayın sonunda tutukluğumun otuzuncu ayı tamamlanmış oluyor. Kurgulanan yeni, üçüncü suçlamadan dolayı Silivri’de daha ne kadar kalacağımı kestirmem mümkün değil.

Ekim 2017’de gözaltına alınmamdan 16 ay sonra ortaya çıkan iddianamenin siyasi mesajlardan etkilenerek hazırlandığını, ayrıca FETÖ üyeliğinden suçlanan emniyet görevlileri ve savcıların yıllar önce üretmiş oldukları kurguyu ve hukuksuz telefon dinlemelerini temel aldığını gördük.

‘Somut delil yok ve mantıksız’

Tutuklanmamın ve bu davanın, iddianamede hiçbir somut delil bulunmaması ve birçok mantık kopukluklarından dolayı, yargıdaki vahim sorunlara yansıtılan çarpıcı bir örnek teşkil ettiğine, hukuksuz uygulamaların anlaşılmasına ve sonlandırılmasına katkıda bulunacağına inanıyordum.

Adalet Bakanı’nın geçtiğimiz yıl yargı reformu girişiminin amaçlarını anlatırken yargı meşruiyetine zarar veren özgürlükleri kısıtlayıcı uygulamalardan söz etmesi de bana umut vermişti.

‘Keyfiyet yargıda meşruiyet kazandı’

Ancak gelinen noktada iyimserliğimi koruyabilmem mümkün değil. Bunun tek nedeni tutuklanmamı uzatmak için Cumhurbaşkanı’ndan güç aldığı anlaşılan organize bir çabanın sürdüğünü görmem değil.

Beni asıl karamsarlığa sevk eden, evrensel hukuk normlarını bağlayıcı kabul etmeyen, yasaları hukuki temellerinden kopartarak keyfi biçimde kullanan anlayışın yargıda meşruiyet kazanmış olması.

‘Tahliye sonrası tutuklama normalleşti’

Özel yetkili mahkemelerde Gülenci yapılanmanın etkin olmasıyla sistematik hale gelmiş olan hukuku araçsallaştıran uygulamaların devam ettiğini görüyoruz.Tahliye sonrası tutuklama uygulaması normal bir tasarruf haline geldi.

Yargı Reformu Paketi’nden sonra gazeteciler mahkum oldular, tutuklanmaları devam ediyor. Yerel idareciler yıllar önce işlendiği iddia edilen suçlardan dolayı tutuklanıyorlar.

Benim de başıma gelen ve manevi işkence olarak tanımlanabilecek olan tahliyelerden sonra yeniden tutuklama uygulaması, normal bir adli tasarruf haline gelmiş durumda.

Gezi Davası yargılaması. Çizer: Tarık Tolunay

‘Kalıcı hasara yol açıyor’

Kamuoyunca yakından bilinen örneklerle sınırlı kalmadığını tahmin edebileceğimiz bu hukuksuz uygulamalar, neden oldukları vahim hak ihlallerinin yanı sıra, yargı kurumunda da kalıcı hasarlara yol açıyor.

Hukuksuz tutuklama uygulamaları, masumiyet karinesine ve kişi özgürlüğüne duyarlılığı sistematik olarak tahrip ediyor.

Deliller ciddi bir şekilde incelenmeden, somut delil olmadan hazırlanan iddianameler, tutuklama ve mahkumiyet kararları hukuki kanaatlerin sağlam gerekçelere dayandırılması zorunluluğunu gereksiz hale getiriyor, hukuk dışı etkilere açık ve mantıki temeli çürük akıl yürütmeleri meşrulaştırıyor.

‘Hukukla ilgili duyarlılık geliştiğine inanıyorum’

Bütün bunlara rağmen, toplumda adalet ve hukukla ilgili ciddi bir duyarlılığın da gelişmekte olduğuna inanıyorum.

Umarım son çıkarılan infaz yasasındaki bariz ayrımcılık, gerçek suçlarla siyasi nitelikli sanal suçlar arasında iktidarın göz ettiği farkı, hukuki davranış ile hukukun araçsallaştırılması arasındaki farkı çok daha açık biçimde göstererek, bunun vahim sonuçlarının kamuoyu tarafından kavranmasını hızlandırır.