Ana Sayfa Blog Sayfa 2138

Rusya Başbakanı Mihail Mişustin’e Covid-19 tanısı konuldu

Rusya Başbakanı Mihail Mişustin, başkent Moskova’da video konferans yoluyla Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’le gerçekleştirdiği toplantıda Covid-19 testinin pozitif çıktığını belirtti.

Başbakan, “Rusya Tüketiciyi ve İnsan Sağlığını Koruma Kurumu’nun taleplerine uygun olarak kendimi karantinaya almam, doktorların tavsiyelerine uymam gerekiyor. Bunu, iş arkadaşlarımı korumak için yapmalıyım” dedi.

Fotoğraf: AA

Vekilliği Belousov üstlenecek

Mişustin, Başbakan Vekili görevine yardımcısını Andrey Belousov‘u teklif etti. Putin, bu teklifi kabul ederek Belousov’u Başbakan Vekili atadı.

Mihail Mişustin, Ocak ayında Dmitriy Medvedev hükümetinin istifa etmesinin ardından Putin’in desteğiyle Başbakanlık koltuğuna oturmuştu.

Ölüm sayısı bini aştı

Rusya’da şu ana kadar görülen yeni tip koronavirüs sayısının 106 bin 498 olduğu belirtiliyor. Aralarından 1073 kişinin ise virüs sebebiyle hayatını kaybettiği raporlandı.

Türkiye’de koronavirüs: 92 kişi daha yaşamını yitirdi, 2 bin 615 yeni tanı

 
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye’de yeni tip koronavirüs (Covid-19) nedeniyle 93 kişinin daha hayatını kaybettiğini; 2 bin 615 yeni tanı konduğunu açıkladı. Böylece Covid -19 kaynaklı toplam ölüm sayısı 2 bin 174’e; vaka sayısı 120 bin 204’e yükseldi.
 
Düne göre yoğun bakımdaki hasta sayısı 60 kişi, entübe hasta sayısı 28 kişi azaldı. Dün yoğun bakımdaki hasta sayısı 1574, entübe hasta sayısı da 831’di.
Yoğun bakımdaki ve entübe hasta sayısındaki düşüşe dikkat çeken Sağlık Bakanı Koca, “Bu noktaya gelmek kolay olmadı. Tedbirde ısrarcı olalım” dedi.Bakanlığın paylaştığı bilgilere göre iyileşenlerin sayısı 4 bin 846 artarak 48 bin 886’ya ulaştı. 42 bin 4 yeni testle birlikte toplam test sayısı 1 milyon 33 bin 617’ye çıktı.

 
Koca, paylaşımında şu ifadelere yer verdi:
 

Test sayısında 1 milyonu geçtik. Vaka sayısında artış öngörülebilir seyirde. Solunum desteğine ve yoğun bakıma ihtiyaç duyan hasta sayısında düşüş, iyileşen hasta sayısında ise artış devam ediyor. Bu noktaya gelmek kolay olmadı. Tedbirde ısrarcı olalım.”

 

 

‘Hiç uyumayan şehir’ geç uyanıyor

Henry Fountain’ın The New York Times’ta yayınlanan yazısı Yeşil Gazete tarafından özetlenerek çevrilmiştir.

*

Koronavirüs salgını dünyayı ve gündelik yaşamı çeşitli biçimlerde dönüştürüyor. ABD‘liler ise can sıkıntısından kendini yemeye, televizyon başında pineklemeye ve video aramalarına vermiş durumda. New York‘ta insanlar yorganlarının altında eskisine nazaran daha fazla zaman geçiriyor. 

Bu, Manhattan‘daki yüzlerce binanın mart ayındaki karantinadan önceki ve sonraki hallerini mukayese eden araştırmacıların gözlemlerinden yalnızca biri. İnsanlar, gündüzleri yüzde 25 oranında daha fazla enerji tüketiyor. Hafta içleri ise ise hafta sonlarını andırmaya başladı bile. 

‘İnsanlar geç kalkıyor’ 

Columbia Üniversitesi Dünya Enstitüsü‘nden fizikçi Christoph Meinrenken, bu durumu “Aslında elektrik kullanımına dair verilere baktığınızda insanların daha fazla evde kalmaya meyilli hale geldiğini görebiliyorsunuz” diyerek açıklıyor.

Meinrenken, normalde hafta içleri elektrik kullanımında 06.00-07.30 sularında bir artış görüldüğünü, ancak şimdi ne işe gitmek ne de çocukları okula göndermek için hazırlanıldığını, bu nedenle de bu saatler arasında bir değişiklik kaydedilmediğini belirtiyor: “İnsanlar genel olarak geç kalkıyor.”

Hafta sonları ise gündüzler karantina öncesi günlere benzer biçimde başlıyor. Bununla birlikte günlük enerji kullanımı hala öncesine göre daha yüksek.  

İki yıllık çalışmanın verileri kullanıldı

Karşılaştırmanın yapılmasını sağlayan veriler, Meinrenken ve meslektaşlarının New York merkezli iki yıllık çalışmasına dayanıyor. Çalışma çerçevesinde, kentteki 400 apartmana, elektrik kullanımıyla ilgili bilgilerin aktarılmasını sağlamak üzere özel elektrik kabloları yerleştirilmiş.

Elektrik idaresi ayrıca ülke çapında yerleşim bölgelerinde genel bir kullanım artışı gözlemledi. Ancak genel kullanımda yüzde onun üzerinde düşüş var, bu ise ticaret ve endüstriyel talepteki düşüşün yerleşimlerdeki kullanımın yükselmesinden daha fazla olmasından kaynaklanıyor.

Şüphesiz ki bu durum havalar ısındıkça değişecek. Araştırmacılar, havalar ısındıkça evde kalmak zorunda kalanların klima kullanımının artacağı, bunun da enerji tüketimini normalin de üzerinde artıracağı görüşünde.  

Yazın tüketim artacak mı azalacak mı?

Kentin elektrik sağlayıcılarından olan Con Edison’un sözcüsü Anne Marie Cobalis ekiplerin yazın gelecek talepleri karşılayabilmek için, altyapı çalışmalarını hızlandırdıklarını söylüyor.

“Eğer her şey bu minvalde giderse, yazın evlerin elektrik tüketiminde artış göreceğimizi tahmin ediyoruz” diyen Cobalis, şebekelerden birinde aşırı yüklenme durumu olursa devreye girmek üzere jeneratör hizmetinin de hazır olduğunu bildiriyor.

Elektrik endüstrisine fiyatlandırma ve benzer konularda tahminler sağlayan Genscape’ten Adam Jordan‘a göre ise, evlerde tüketim artsa ve ekonomi canlansa da taleplerdeki düşüş yazın da sürecek. Jordan, jeneratörlere ise ihtiyaç olmayacağı görüşünde “Işıkları açık tutmak açısından bakarsanız bu pek öyle büyük bir tehdit değil.”

Ancak Jordan, pek çok elektrik sağlayıcının karantina önlemleri çerçevesinde çalışanlarının sayısını azaltmasının, eninde sonunda elektriğin dağıtımında bir darboğaza girilebileceğini gösterdiğini de sözlerine ekliyor.    

1 Mayıs 1977’de hayatını kaybedenler anıldı

İstanbul 1 Mayıs Platformu, 1977’de 1 Mayıs mitinginde ölen 34 kişiyi anmak için Taksim’deki Kazancı Yokuşu’nda basın açıklaması yaptı. Koronavirüs önlemlerine dikkat edilerek yapılan anmaya DİSK, TMMOB, KESK, TTB ve siyasi partilerden temsilciler katıldı.

‘1 Mayıs salgın gerekçesiyle yasaklanamaz’

Basın açıklamasını okuyan DİSK Genel Başkanı Arzu Çerkezoğlu, “Bir kez daha 1 Mayıs öncesinde, Taksim’de, Kazancı Yokuşu’nun başında, 1 Mayıs’ın ve Taksim’in özgürleştirilmesinde yitirdiğimiz bütün kardeşlerimizi anmak için toplandık” dedi. Çerkezoğlu şöyle konuştu:

Üretenlerin yöneten olduğu bir düzen, eşitlik kardeşlik bayrağını hep birlikte yükselteceğimiz gün olacak. Bu 1 Mayıs’ı pandemi koşullarında karşılıyoruz. Kuşkusuz kendi sağlığımız ve toplumun sağlığı için bu kaygıları biz de taşıyoruz. Kuşkusuz milyonların katıldığı mitinglerde buluşamıyoruz.

Şunu da söylemek istiyoruz ki, işçi sınıfının gerçek anlamda temsil edildiği 1 Mayıs’ın kutlanmasını engellemek, bunu yasaklamak, bunun önüne salgın gerekçesiyle yasaklar koymak asla kabul edilemez.

‘Yüreğimizin attığı her yer 1 Mayıs’

Bizler 1 Mayısımızı iş yerlerimizden evlerimizin önüne sokaklarımıza meydanlarımıza alanlarımıza, evlerimizin balkonlarına pencerelerine kadar her yerde kutlamaya sesimizi ve sözümüzü haykırmaya devam edeceğiz. Yüreğimizin attığı her yer 1 Mayıs’tır diyoruz.

EHP’liler gözaltı

Öte yandan Şişli Meydanı’nda anma yapan Emekçi Hareket Partisi üyelerine polis müdahale etti. EHP Parti Sözcüsü Özge Akman ile birlikte 11 kişi gözaltına alındı.

Greta Thunberg’ten koronavirüsten etkilenen çocuklar için yardım kampanyası

İsveçli iklim aktivisti Greta Thunberg ve Danimarka merkezli sivil toplum kuruluşu Human Act, koronavirüs salgını sırasında çocukları korumak ve kurtarmak için yürütülen çalışmaları desteklemek için bir yardım kampanyası başlattı.

Kampanyanın ilk adımını atan Thunberg, derneğin kendisine Human Act Ödülü için verdiği 100 bin doları UNICEF’e bağışladığını duyurdu. Human Act ise aynı miktardaki parayı gene UNICEF’e bağışladı ve böylece toplam bağış 200 bin dolara erişti.

Thunberg: Krizlerden en çok en savunmasızlar etkileniyor

Dışarıdan da bağışların toplanacağı kampanyanın duyurusunu yapan genç aktivisti, “En fakir ve en savunmasız insanlar her zaman krizlerden en çok etkilenenlerdir” dedi. Thunberg, açıklamasına şöyle devam etti:

İklim krizi gibi, korona salgınının sonuçları da fakir ülkelerdeki, en fakir mahallelerdeki ve zaten dezavantajlı ve savunmasız durumlardaki çocuklar için en zararlı olacak.  Bugün 1,5 milyardan fazla çocuk okulların kapanmasından etkileniyor.

Bunun milyonlarca çocuğun ve gençlerin öğrenme, öğle yemeği yeme ve su ve sağlık hizmetlerine erişim olanakları üzerinde doğrudan etkisi var. 300 milyondan fazla okul çocuğu, günlük beslenme kaynağı olarak okula güveniyor.

Fotoğraf: UNICEF

Çocukların yaşamları risk altında

Milyonlarca çocuğun uzaktan öğrenmeye erişimi yok. Dijital uçurum, en savunmasız çocukları etkileyen küresel eşitsizliklere bir örnek. 

Covid-19 virüsünün bulaştığı çocuklar, bugüne kadar en şiddetli semptomlardan kurtulmuş olsalar da, çocukların yaşamları ve sağlıkları zaten risk altında.

Bunun başlıca nedenleri hem çocuklar hem de hamile kadınlar için sağlık hizmetlerine erişim eksikliği, aşı kampanyalarının askıya alınması ve beslenme eksikliği.

Küresel sağlık hizmetlerinin tıkanmasıyla, 2020’de birçok çocuk ölümü gerçekleşecek. Bu küresel bir kriz ve milyonlarca çocuk için bu etki hayat boyu sürecek. Her bir çocuk için şimdi harekete geçmeliyiz.

Bağışlar ihtiyaçların giderilmesi için kullanılacak

Kampanyadan toplanacak bağışlar koronavirüs ile mücadele etme amacını taşıyan UNICEF acil durum programlarına aktarılacak. Kampanyaya bağışlar ise bu adres üzerinden gerçekleştirilebiliyor. 

Başsavcılık, Fatih Portakal hakkında üç yıla kadar hapis cezası isteminde bulundu

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, FOX TV ana haber sunucusu Fatih Portakal hakkında yürütülen soruşturma kapsamında Bankacılık Kanunu’na muhalefetten iddianame düzenledi.

Portakal, kanunun İtibarın Korunması başlıklı 74’üncü maddesini ihlalle suçlanıyor ve hakkında üç yıla kadar hapis cezası isteniyor.

Erdoğan ve BDDK’dan suç duyurusu

Hükümeti eleştiren haberleri sebebiyle çok fazla tepki toplayan Fatih Portakal en son Twitter hesabından “Tekalifi Milliye hatırlatılıp ‘zor günlerden geçiyoruz’ denilerek mevduatı veya tasarrufu olanlardan para istenmesin bir de! Korona sonrası ödeyelim derlermiş bir de! Olmaz olmaz diyemiyorum maalesef” paylaşımını yapmıştı.

Bunun üzerine ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan ve Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu (BDDK) ana haber sunucusu hakkında “sosyal medyada yalan ve halkı manipüle etmeye yönelik ifadeler paylaşmasını” gerekçe göstererek suç duyurusunda bulunmuştu.

Başsavcılık: Algı oluşturmaya yönelik

Suç duyurusu üzerine hazırlanan iddianamede başsavcılık, Portakal’ın sosyal medya paylaşımının algı ve kanaat oluşturmaya yönelik olduğu değerlendirmesini yaptı.

İddianamede “Bankacılık Kanunu 74’ncü maddesi ve ülkemizin Covid-19 ile yaptığı mücadele ortamı dikkate alındığında, şüphelinin yaptığı paylaşımın bankalarda mevduatı ve tasarrufu bulunan mudilerin paralarını devlet tarafından koronavirüs salgını bahane edilerek istenebileceğine, salgın sonrası ise geri ödenebileceğine yönelik algı ve kanaat oluşturmaya yönelik olduğu kanaatine varılmıştır” denildi.

Alavara Koyu’nda maden ve turizm faaliyetlerinin önü açıldı

Muğla’da yer alan Datça Yarımadası’nın korunması gereken en önemli alanlarından biri olan Alavara Koyu’nun sit derecesi düşürülerek turizm ve madencilik faaliyetlerinin önü açıldı.

Resmi Gazete’de yayınlanan kararla Nitelikli Doğal Koruma Alanı olarak belirlenen alanlarda turizm tesisleri yapılabilecek. Ayrıca Sürdürülebilir Koruma ve Kontrollü Kullanım Alanı statüsüne düşürülen Alavara Koyu’nda madencilik faaliyetlerinin önü açılmış oldu.

Erçil: Doğal yaşamı etkileyecek

Muğla Çevre Platformu Datça Meclisi’nden Güngör Erçil, Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada “Uzun ince bir yarımada olan Datça Yarımadası üzerinde yer alan Alavara Koyu tarihi kalıntıları, biyolojik çeşitliliği açısından zengin bir yer. Doğal yaşam alanının sürekliliği açısından kritik bir noktada. Bölgenin yapılaşmaya açılması ise bu sürekliliği tehdit ediyor” dedi.

Koyun bölgede koruma alanı ilan edilen ilk yerlerden biri olduğunu hatırlatan Erçil “Sonrasında da devamının geleceğine dair ciddi şüphelerimiz var” ifadelerini kullandı.

‘Turizm tesisleri insan kalabalığını artırır’

Alavara Koyu, çok fazla ziyaretçisi olmayan ve gizli kalmış bir alan. Belirli bölgelerinde ise tarım faaliyetleri sürüyor. Erçil’e göre burada turizm tesislerinin yapılması insan kalabalığını arttıracak ve çevresindeki yerlerin de hızla yapılaşmaya açılmasının önünü açacak.

Çevresindeki koyların aksine burasının fazla rüzgar almayan ve şu ana kadar korunmuş bir plajı olduğunu söyleyen Erçil, “Statüsü düşürüldüğünde buranın turizm amaçlı kullanılmak istenecek olması çok muhtemel. Etrafındaki ormanlık alan koya ayrı bir güzellik katıyor” dedi.

‘Maden açılması riski var’

Statünün azaltılmasıyla bölgeyi bekleyen diğer bir tehdidin de maden çalışmalarının başlaması olduğunu belirten Erçil “Orada bir maden işletmesi açılacak dedikodusu da dolaşıyor. Bu, bölgenin tamamen harap olması demek. MTA’nın haritasında krom varlığı olduğuna dair bir bilgi var. Yani bu şekilde bir faaliyet de mümkün olacak” yorumunda bulundu.

İmza kampanyası başlatıldı

Erçil, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın kararından vazgeçmesini talep ettiklerini söyledi. Erçil, kararın geri çekilmediği durumunda isedava açacaklarını belirtti.

Uygulamayanın iptal edilmesi istemiyle MUÇEP bir imza kampanyası başlattı. Dar, uzun bir coğrafi yapıya sahip Datça Yarımadası’nın hemen her noktasının, yaban hayatının mekânsal sürekliliği açısından vazgeçilmez öneme sahip olduğunun hatırlatıldığı açıklamada şu ifadeler kullanıldı:

Bu karar, Türkiye’nin taraf olduğu uluslararası antlaşma olan Barcelona Sözleşmesi ve ek protokolleri ile üstlendiği uluslararası taahhütlerin ve koruma yükümlülüklerinin ihlali anlamına da gelmektedir. Kararın, bölgenin ekolojik yapısına ciddi boyutlarda zarar vererek, telafi edilmesi imkansız sonuçlar doğuracağı kuşkusuzdur.

 

Sivil toplumdan Avrupa Merkez Bankası’na: Yardımlarda Paris Anlaşması’nı gözetin

Avrupa Merkez Bankası (ECB), Covid-19 salgınında ekonomisi darbe alan Avrupa ülkeleri için, Avrupa pazarına 750 milyar euroluk yardım yapmayı öngörüyor. Avrupalı çevre savunucuları, bu meblağın harcanmasında göz önüne alınması gereken hususları içeren ortak bir metin kaleme aldı. 

Banka’nın bugün yapacağı yönetim konseyi toplantısı öncesinde, Avrupa merkezli 45 düşünce kuruluşu ve sivil toplum kuruluşunun, ECB Başkanı Christine Lagarde‘ye hitaben yazdığı mektupta, Banka’dan, iyileştirme önlemlerinin iklim krizini de göz önüne alması talebinde bulunuldu.

Mektubu kaleme alanlardan Positive Money Europe adlı Sivil toplum örgütü geçen aralıkta Lagarde ile bir araya gelmişti.

‘Yeşil Düzen’e uyumlu hale getirilsin’

Mektupta, Banka, yaşanan küresel trajedi karşısında ortak bir cephe oluşturmaya çağrıldı ve yardımların Yeşil Düzen’e verilen taahhütlerle ve AB’nin iklim taahhütleriyle uyumlu hale getirilmesi talep edildi. 350.org sitesinde yayınlanan mektup “sürdürülebilir kurtarma önlemlerinin” geliştirilmesi için beş adım öneriyor:

  • ECB’nin varlık alım programlarını ve teminat çerçevelerini Paris Anlaşması ile uyumlu hale getirmesi,
  • Bankacılık sektörüne yönelik borcun temdidi (refinansman) uygulamalarını Paris Anlaşması ile uyumlu hale getirmesi,
  • Sürdürülebilir yatırım için varlık piyasalarını desteklemek ve yeşil yatırımları artırmak üzere Avrupa Yatırım Bankası (veya diğer benzer Avrupa kurumları) ile koordineli şekilde hareket etmesi,
  • Avrupa bankacılık sektörünün iklim risklerine karşı dayanıklılığını artırmak ve iklim değişikliğine katkı sunan fosil yakıt finansmanı gibi projelere finans akışını azaltan ihtiyati tedbirleri uygulamaya koyması,
  • Operasyonların, Paris Anlaşması ve Avrupa bankacılık sektörü ile uyumlaştırılması sürecine ilişkin bilgileri değerlendirmek ve yetkilileri düzenli olarak bilgilendirmesi.

Mektubu imzalayanlar arasında Greenpeace ve Oxfam gibi uluslararası ölçekte faaliyet gösteren sivil toplum kuruluşları da bulunuyor. 

Ümit Şahin: Emisyonlardaki geçici azalma iklim krizini önlemeye yeterli değil

Koronavirüs tedbirleri kapsamında iş yerlerinin bir kısmının kapatılması ve ulaşımın azalması hava kirliliğinde ve salınan karbon emisyonlarında da bir düşüş yaşanmasına sebep oldu. Ancak İstanbul Politikalar Merkezi İklim Değişikliği Çalışmaları Koordinatörü Ümit Şahin, bu azalmanın iklim krizini önlemek açısından ciddi bir etkisi olmayacağını söylüyor.

Anadolu Ajansı tarafından yapılan habere göre Şahin, kentsel hava kirliliğindeki azalmanın özellikle azot oksitler ve küçük partikül maddeler gibi trafikten kaynaklanan kirletici emisyonlarının düşmesinden meydana geldiğini belitti.

İklimi değiştiren karbondioksit emisyonunda da azalma olduğunu söyleyen Şahin bunun sebebini ise “enerji üretiminden ve başta uçaklar ile karayolu taşıtları olmak üzere ulaşımdan kaynaklanan emisyonların azalması” olarak açıkladı.

Emisyonlarda yüzde beş azalma öngörülüyor

Şahin, “Yapılan hesaplar 2020’de kömür, petrol ve doğal gazın yakılması nedeniyle ortaya çıkan karbondioksit emisyonlarının önceki yıla göre sadece yüzde 5 daha az olacağını gösteriyor. Bunun iklim değişikliğini önleme açısından ciddi bir etkisi olmayacaktır” dedi.

Kentsel hava kirliliğindeki azalmanın geçici olduğuna işaret eden Şahin, “Araçlardan kaynaklanan azot ve partikül emisyonları kısa ömürlü olduğundan hareketlilik eski düzeye geri döndüğünde kentlerdeki hava kirliliği de eski düzeyine geri dönecektir” ifadelerini kullandı. Kirliliği uzun vadede azaltmanın yollarına değinen Şahin şunları söyledi:

Kentlerde hava kirliliğini önlemenin tek yolu, ulaşım emisyonlarını ortadan kaldırmak için petrol kullanan motorlu araçların kullanımını ciddi biçimde sınırlamak ve kömürü elektrik üretiminde ve sanayide kullanmaktan vazgeçmektir.

Şahin, iklim değişikliğini durdurmanın yolunun da gene aynı fosil yakıtların kullanımından vazgeçmek ve başta seyahat, beslenme ve enerji israfı olmak üzere tüketim alışkanlıklarımızı ciddi biçimde değiştirmek olduğunu söyledi. 

‘Sokak dezenfeksiyonunda kimyasal kullanılmamalı’

Ümit Şahin, belediyeler tarafından cadde, sokak, park ve meydanlarda yürütülen dezenfeksiyon çalışmalarında çevreye zararlı kimyasalların kullanılmaması gerektiğinin altını çizerek, şöyle devam etti:

Belediyelerin ortak yaşama alanlarını dezenfekte etmek için yaptıklarını olumlu buluyorum, zira bu da salgına karşı alınacak önlemlerden önemli bir tanesi. Ancak deterjan ve çevreye zararlı kimyasallar yerine sabun, klor ve alkol bazlı dezenfektanların kullanılması gerekir, çünkü kullanılan deterjanın kanalizasyonlar yoluyla arıtılmadan deniz, göl ve ırmaklara karışması ötrofikasyon başta olmak üzere ciddi çevre sorunlarına yol açar. Öte yandan salgın kontrolü hayati bir konu ve bir yarar-zarar sıralaması yapıldığında hijyen ve sanitasyonun şu anda çok daha önemli olduğunu unutmamalıyız.

‘Plastik kullanımı arttı’

Salgın süresince başta gıda olmak üzere daha önce açık satılan birçok ürünün paketlenmesi nedeniyle tek kullanımlık plastik tüketiminin arttığına değinen Şahin, “Önemli olan bunların zararsız şekilde doğaya ve denizlere karışmasına izin verilmeden depolanması veya geri dönüştürülmesi. Eğer bu dönemde normalden biraz daha fazla plastik kullanmak gerekiyorsa plastik atık kontrolüne de ekstra özen göstermek zorundayız. Sağlık hizmetlerinde gerekli tek kullanımlık plastik ürünlerden de vazgeçemeyeceğimiz için yine bunların zararsızlaştırılmasına özen göstermek de büyük önem kazanıyor” dedi.

Asıl düşman ‘normale’ dönmek mi? – Gündüz Vassaf

Davranışlarını otomatiğe bağlayıp tekrarlayarak kendilerini daha iyi hissetmiş olabilirler. Ne de olsa sabah kahvemizi içmek, dişlerimizi fırçalamak gibi tekrarlanan hareketler güven verir. Lakin bu güven kedimizi, köpeğimizi, akvaryumdaki balıklarımızı belirli saatlerde besleyerek onlara verdiğimiz güvenden öte bir şey değil.

Bugünlerde kafayı haberlere takmak, bizi kendimize ve topluma olan sorumluluğumuzdan uzak tutan bencillikle aynı kapıya çıkıyor. Evimizde oturmamıza rağmen “Ben ne yapabilirim?” diye düşünmeyerek havlu atmak; olan bitene seyirci kalma edilgenliğiyle evlerimizde huzursuzluğa davetiye çıkarmak; karamsarlığa, depresyona kapılarımızı açmak, bağışıklık sistemimizi zayıflatmak anlamına geliyor.

Tarihi felaketler değil, tepkilerimiz yaratır

Günün tarihini felaketler değil, bizim onlara tepkimiz yaratıyor.

1980’li yıllarda, ABD’de Ronald Reagan, İngiltere’de Margaret Thatcher’ın suyundan gidip, kamu kuruluşlarını satışa çıkaran ülkeler şirket kafasıyla yönetilirken, 20. yüzyıl boyunca gelişen yurttaş hakları ayrıcalıklara dönüşünce, doğal felaketleri de toplumsal afete dönüştüren, bizleri yöneten rejimler oldu.

Hal böyleyken, yaşamamızın bekçiliğinden öte ne yapabiliriz?

Düzenin bizi tüketim girdabına soktuğu patolojimizde, gün be gün eksilip yoksullaşmışken, kendimizi nasıl zenginleştirebiliriz?

Sınanan aileler, ilişkiler ve telaşsız sofralardaki büyük fırsat

Evde beklerken ne yapabiliriz? 

Türümüz tarihinde ilk defa, aileler belirsiz bir süreye kadar her gün beraber. Evlilikler sınanıyor.

Emekli erkek fenomeni evin başköşesinde. Aile içi ev roller sorgulanıyor. Bu günler, ilişkilerimizi zenginleştirmek, birbirimizle yeni diller arayışına girebilmemiz için büyük fırsat.

Anneler, babalar sınanıyor.

Aydan aya geçinebilmek için çift maaşa zorunlu talimden, çocuklarını erken yaşta bakıcılara, kreşlere teslim etmeye mahkûm olanlar, psikologların sıradanlaşmış önerilerini aşan yeni keşiflerin eşiğinde. Onların çocuklarını, çocuklarının da onları tanıyabilmeleri için son şans.

Yıllar önce katıldığım bir Dünya Sağlık Teşkilatı toplantısında yeni seçilen başkan, dünya sağlığına en büyük tehdidin nereden geldiği sorusunu cevaplarken “Aile sofrasının dağılması” demişti.

Psikolojik silahlara karşı durabilmek

Birlikte oturacağımız telaşsız sofralar bizi bekliyor. Özü bizi doyurmaktan da öte olan, sofra kültürünün besleyiciliğini yaşayabiliriz. Bu günlerden aileler güçlenmiş de çıkabilir; parçalanarak, kendilerini yeni düzene, akımlara teslim etmeye açık, serseri mayın konumunda atomize bireylere dönüşmeye hazır olarak da.

Tarihte muhafazakârlığın dayanağı olan aile, geleneksel konumundan farklı bir role gebe. Kendisini koruyup geliştirebildiği takdirde olası totaliter rejimlerin kitle yönlendirmede başvuracağı psikolojik silahların önünde sağduyunun bekçiliğini yapabilir.

Yapmadıklarımızla aslında çok şey yapıyoruz

Ne yapacağız diye sorarken, belki de asıl yapmadıklarımızla ne kadar çok şey yaptığımızın farkında değiliz.

Tüketmiyoruz.

Tüketim patolojimizi tetikleyen, günlük yaşam kültürümüzü alışverişe yönlendiren AVM’ler boş. Markalar bizi bekliyor. Öldürücü iksirlerinden uzak kaldıklarında bağımlılıklarından kurtulan Adsız Alkolikler gibi arınabilecek miyiz?

Evlere kapandığımız bu dar zamanda doğa nefes alabildi. İklim krizi kendini bir nebze dinlenmeye aldı. Doğa, Diyojen yalınlığında “Gölge etmeyin, başka ihsan istemem diyor” Ama yine de normal dediğimiz kronik patolojik halimize dönecek miyiz?

Gezegenimizi sarsan, geleceğimizi yönlendiren tüketim gücümüz, silahlardan, salgınlardan güçlü.

Neyi var edeceğimiz, neleri tarihe gömeceğimiz, bize bağlı.

Tercihlerimiz neden çok önemli?

Bol keseden yeni düzen kâhinliği yapanlar Nostradamus’a oynuyor. Kapitalizm çöktü, ver elini komünizm diyenler var. Kiminle? Bugünün tarihini yarının düşleriyle değil, elimizdeki gücümüzle yaratacağız.

Yaşadığımız felaketin raf ömrü var. Sorun, sokağa çıktığımızda tüketim tercihlerimizin ne olacağı.

Güney Afrika’da ırkçı apartheid rejimi silahla, grevle, kitle yürüyüşleriyle değil, rejime yatırım yapan şirketleri hedefleyen gençlerin öncülük ettiği dünya çapındaki boykotlarla bitmişti.

Daha az don ve çorap alacağız, onları daha sık yıkayacağız. Markadan tasarrufumuzu sağlıklı beslenmeye harcayacağız.

Kaç zamandır, her ne demekse, ‘kendin ol’ diyen psikologları dinliyoruz. Kendimiz olmanın tam zamanı. Moda tutsakları olup giydiklerimizle marka tellallığı yapacağımıza, kendimiz olup, kendi modamızı kendimize yakıştıralım. Reklamlarla pompalanmış kültür sanayiini besleyeceğimize, kendi kültürümüzü yaratalım. Best seller’ları değil, piyasa formüllerinden uzak ‘az seller’larımızı yaratıp paylaşalım. Evlerde kendi hikâyelerimizi anlatalım. Ailelerin sessiz sinema oyunları, müptela yaratma formüllü Hollywood filmlerine bedel. Evlerimizde hepimizin roller alıp oynayacağımız piyesler siyasetçilerin, ekran uzmanlarının aymaz tartışmalarına tokat.

Şair dostum Reşit Ergener, “Şairler ne zaman susacak?” diye sorduğu şiirini, “Herkes şair olunca” diyerek bitirmişti.

Gerçekten de ‘normal’e dönmeli miyiz?

Neyi bekliyoruz?

Devletler düne dönmeyi. Sabırsızlanıyorlar.

Haydi işçiler iş başına! Daha çok üretelim! Daha çok tüketelim!

Normale dönelim.

Unutuyor muyuz?

Normal olan değil miydi bizi felakete kurbanlık koyun gibi hazırlayan?

Normal olan değil miydi iklim krizini doğuran?

Çabuk unuttuk. Normal olan değil miydi, demokrasinin kapitalizmi denetleyememesinden, ekonomiyi batıran bankaları vergilerimizle kurtarmamız? Serbest rekabet kamuflajında devlet sigortasında olanları tekrar tekrar kurtaran biz değil miydik?

Nereye kadar?

Adım adım geleceği yönlendirmek

Badireden şirketler muhtaç, gayri meşrulaşan devletler güçlenmiş çıkarken ne olacaksa bizden bekliyorlar. Endişeleniyorlar. Algoritmaların satış eğrileri bizlerden yeni veriler bekliyor.

Ne yapabilirim derken günümüzü abartmayalım.

Büyük şeyler, dönüşümler beklemeyelim.

Günlük yaşantımızda, neyi nasıl yapmalıdan öte, ne olabilir diye düşünerek, adım adım geleceği yönlendirelim.

Türümüzün maraz bir özelliği var.

Kendimize yaptığımız felaketleri diri tutuyor, doğal afetleri unutuyoruz. Her yıl Birinci Dünya Savaşı neden çıktı diye yeni kitaplar yazılıyor. Sorsalar, savaşan taraflarını bile sayamayıp, kimin hangi tarafta olduğunu karıştıracağız. Gene de, yılda bir askeri törenlerle anıyoruz, geleceğe, yenilerine davetiye çıkaran geçmiş savaşları. Her anma töreni, ölenleri yâd ettiğimiz, “ah şehitlerimiz” dediğimiz her tören, bando, mızıka, bize düşman olduğunu, düşmana karşı hazırlıklı olmamız gerektiğini hatırlatıyor, silahlanmaya çağırıyor.

Oysa düne kadara unuttuğumuz İspanyol Nezlesi’nden ölenlerin sayısı Birinci Dünya Savaşı sırasında ölenlerden çok. Onları neden anmıyoruz? Avrupa’nın nerdeyse her kasabasında düşmanı hatırlatan meçhul asker heykelleri! Sevmem heykelleri.

Bizi hazırlıksız yakalayan düzen ve heykeli yapılması gerekenler

Ama şimdi istiyorum. Bu badireyi atlattıktan sonra, şehir meydanlarımıza şifacıların heykellerini dikelim. Kitabesinde hazırlıksız yakalandığımız yazsın.

Unutmayalım, bizi hazırlıksız yakalayan düşman değil, her birimizin var ettiği düzenimiz.

Eğer bir düşman aranacaksa, unutmayalım o düşmanın düne, normale dönmek olduğunu.

Kendimizi aldatıyor muyuz?

Hepimiz hastalanabiliriz.

Hastalık, zengin, fakir tanımıyor diyoruz. Öleceklerin, ölenlerin, en çok yoksullar, göçmenler, evsiz barksız olduğunu görmezden geliyoruz.

Ellerinizi sıcak suyla, sabunla yıkayın, diyoruz. Evlerinde su bağlantısı olan insanlar ancak dünya nüfusunun %57’si! Aranıza birkaç metre mesafe koyun diyoruz, dünyanın beşinci büyük nüfusu sayılan göçmenlerin olduğu megapollerde, birbirlerini tanımayan dört, beş, on kişi aynı odalarda yaşıyor, yataklarını saat hesabına göre dönüşümlü paylaşıyor.

Neden?

Gerçek en çok iktidarları korkutur

Gerçek, en çok iktidarları, iktidarlar arasında da en çok otoriter olanları korkutur. Lakin bu, onların krizlerden beslenmeyecekleri anlamına gelmez. Babasından dayak yiyen çocuk tehlike karşısında ‘kurtar beni’ diye ona nasıl sarılıyorsa, Stalin, Hitler örneklerinde gördüğümüz gibi, bu tür rejimlerin liderleri de bağımlılık yaratır. Savaş ve felaket haberlerini onlardan dinlemek patoloji temelli güven duygumuzu pekiştirir.

Yaşadığımız ortamın, bu tür bağımlılıklar yaratan alışılagelmiş savaşlardan farkı, çözümün, liderlerden, dinlerden değil bilimden bekleniyor olması. Veba günlerinde, zenginin başucunda papaz, yoksa mahallede imam, o da yoksa tanrısının cennet vaadi vardı. Veba cennete acele yoldan kesilmiş, dünyada cefa çekmekten kurtuluşun biletiydi. İnsan değişti! Bugün beklenen cennete bilet değil, sıcak su, sabun maske, respirator, aşı.

Yaşadığımız günleri, dünya nüfusunun belki üçte birinden fazlasının öldüğü, yüzlerce yıl süren vebayla karşılaştırarak kendimizi abartmayalım. Başımıza neler geldi diye şımarmayalım. Nüfusumuzun belki %98’i bir iki yılda bu badireyi atlatmış olarak çıkacak. Lakin çıktığımızda, savaş bitmiş gibi meydanlarda toplanıp bayrak sallanmayacak. Politikacılar, güçlü liderler ‘sizi ben kurtardım’ diyemeyecek. En güçlü biz çıkacağız. Kazançlı çıkmamız, kazançlı çıkarak dünyayla, yaşam anlayışımızla yeni bir oluşum kurmamız, yeni teknolojileri yavaşlatmamız, uzay maceralarımızı, dünyevi tercih ve ihtiyaçlar doğrultusunda bayrak ve hırs yarışından arındırmamız bizim elimizde.

Devletler, sağlık denetimi vesilesiyle teknolojiyi seferber etmeye başlayarak güçlenmiş olsalar da, vücutlarımız daha çok gözetim altına girecek olsa da, devlet ve büyük sermaye grupları gün be gün gayri meşrulaştıklarından, otoriter sistemlerinde yargı ve yasamayı bile güçlerine engel gördüklerinden, her zamankinden çok bizim merceğimizdeler. Uzatmalara oynuyorlar.

(Bu yazı ilk kez Fikir Turu’nda yayımlanmıştır.)