Ana Sayfa Blog Sayfa 2118

Beşiktaş, Kasımpaşa ve Erzurumspor’da 22 koronavirüs vakası

Türkiye Futbol Federasyonu‘nun (TFF) maçların 12 ve 19 Haziran’da başlayacağını duyurmasının ardından, dün 1. Lig‘de mücadele eden Büyükşehir Belediye Erzurumspor (BB Erzurumspor) bugün de Süper Lig takımlarından Beşiktaş ve Kasımpaşa‘dan koronavirüs pozitif haberleri geldi.

BJK’de başkan da pozitif 

Beşiktaş‘ta tüm futbolcular, teknik heyet ve tesis çalışanlarına yapılan testler sonucunda, dokuz kişide koronavirüs tespit edildiği bildirildi. Test sonucu pozitif çıkanlar arasında kulüp başkanı Ahmet Nur Çebi de bulunuyor. Beşiktaş’ın resmi internet sitesinden yapılan açıklamada 61 yaşındaki Çebi’nin 13 Mayıs Çarşamba günü  yaptırdığı Covid-19 testinin pozitif sonuç verdiği ve tedavisine başlandığı açıklandı. 

Beşiktaş’da antrenmanlara ara verildiği bildirildi. 

Kasımpaşa’da da virüs çıktı

Süper Lig ekiplerinden Kasımpaşa’da da tüm futbolcular, teknik heyet ve tesis çalışanlarına yapılan yeni tip koronavirüs (Covid-19) testi sonucunda, iki futbolcu pozitif çıktı. Testi pozitif sonuçlanan futbolcuların takip ve tedavi sürecine başlandığı bildirildi. 

Dün de TFF 1. Lig ekiplerinden BB Erzurumspor, yapılan ikinci koronavirüs testine göre dört futbolcunun, teknik heyetten bir kişinin ve bir A takımı personeli ile beş kulüp çalışanının testlerinin pozitif çıktığını duyurmuştu. Açıklamada 11 kişinin Erzurum’daki pandemi hastanelerinde karantinaya alındığı, şüpheli olan 12 kişinin ise testlerin yenilenmesi ve tedbir amaçlı hastaneye sevk edildiği belirtilmişti.

Kayseri’de mahalleyi ‘okuyup üfleyen’ kadın, virüsü yaydı

Kayseri Gazeteciler Cemiyeti Başkanı ve Kayseritelgraf gazetesinin yazarı Veli Altınkaya, virüs taşıyıcısı olan bir “üfürükçü” kadının, koronavirüse karşı “okuyup üflemesinden” sonra mahallede salgına yol açtığını ve bölgenin karantina altına alındığını yazdı.

‘Yurdum insanı, ne diyeyim sana!’

Altınkaya, “Kadın okuyup-üfleyip virüs yaymış” başlıklı yazısında şöyle yazdı:

Kişisel veriler nedeniyle ne mahalle ne de isim vermeyeceğim. Ama siz nere olduğunu anlarsınız. Halen kısmi karantina uygulanan eski bir beldemizde bir otobüs şoförü, virüsü ilk olarak bulaştırıyor. Virüsün bulaştığı isimlerden biri de, “okuyup-üflemesi kuvvetli” olan bir kadın.

Mahalle sakinlerinin bir bölümü virüsün bulaşmaması için bu kadını ziyaret ederek kendilerine de “okuyup-üflemesini” istiyorlar. O kadın okuyup üflerken virüsü koca mahalleye yayıyor, iyi mi? Evinde durmayıp, maskesini takmadan okuyup-üfleyen kadından medet uman yurdum insanı ne diyeyim sana!

Kayseri Tabip Odası: Virüs her yerde, üfürükçüye gitmeyin

Haberin ardından Kayseri Tabip Odası Twitter‘dan yaptığı açıklamada salgının başlangıcından bu yana Kayseri2deki vaka sayısının 800 olduğunu söyledi. Test sonucu pozitif olan 30 kişinin hayatını kaybettiği söylenen açıklamada, 115 kişinin ise ölümünün şüpheli olduğu söylendi.

Açıklamada “AVM’lere gitmeye çok vaktiniz olacak. “Evde Kal” Kayseri. Virüs her yerde. Salgın bitmedi. Üfürükçüye de gitmeyin” denildi.  Atılan tweet daha sonra kaldırıldı.

Çukurova’daki kurbağaların yüzde 90’ı 12 yıl içinde tükenebilir

Su kurbağaları aşırı avlanma nedeniyle tükenme tehlikesiyle karşı karşıya. Yapılan bir çalışma 2013-2015 yılları arasında Seyhan ve Ceyhan deltalarındaki su kurbağalarının oranında yıllık yüzde 20 oranında düşüş olduğunu ortaya koydu.

Kurbağaların tükenişi tüm dengeyi bozabilir

Ege, ODTÜ ve Stony Brook Üniversitesi‘nden araştırmacıların hükümetle ortaklaşa yürüttüğü çalışma, 2050 yılına kadar Çukurova bölgesindeki kurbağaların yüzde 90’ının neslinin tükenebileceğini öngörüyor. The Independent’tan Kate Ng’nin aktardığına göre, aşırı avlanma eğilimi devam ederse bu tarih 2032’ye kadar gerileyebilir.

Oryx‘te yayınlanan çalışmada Türkiye, “tükeniş dominosu”nda kritik bir konumda duruyor. Bu, kurbağaların tükenmesinin, halihazırda dengede olan türler üzerinde, bu dengeyi bozacak sonuçlar yaratması demek. Çalışmanın yazarlarından Kerim Çiçek bu durumu şöyle ifade ediyor:

Amfibi topluluklarının dünya çapında azalmasının doğal ekosistemler ve insan sağlığı üzerinde geri döndürülemez ve yıkıcı bir etkisi olabilir. Onlar pek çok ekosistemin olmazsa olmaz bileşeni.

‘Düşüşe engel olmalı’

Bununla birlikte amfibi türlerinin tükenişinin her geçen yıl arttığını belirten Çiçek, daha geç olmadan bu düşüşün önüne geçilmesi gerektiğini söylüyor.

Bununla birlikte çözüm, avlanma yasağı getirmek kadar basit olmayabilir. Araştırmacıların belirttiğine göre, Fransa ve Romanya’da kurbağa avlamak yasaklandığında, Hindistan ve Bangladeş‘ten ithal edilen kurbağalar artmıştı. Avlanma bu iki ülkede de yasaklandığında ise ithalat bu kez Endonezya ve Çin‘den yapılmaya başlamıştı. -Bu ikili bugün dünyanın en büyük kurbağa ihracatçısı.

Çiftleşme döneminde toplayıcılık yasaklanmalı

Bilim insanlarına göre, geniş ölçekli kurbağa toplayıcılığının habitat üzerinde de olumsuz sonuçları mevcut. Hastalığın yayılması ve egzotik böcek ve parazitlerin gelmesi bunlardan biri. Doktor Çiçek şöyle açıklıyor:

Bu sürdürülemez tutumun tüm dünyada kurbağa popülasyonuna geri dönülmez biçimde zarar verdiği ortada. Bunu Türkiye’de de, Fransa’nın belli başlı bölgelerinde de görüyoruz. Ve şimdi ABD ve Endonezya’da da görmeye başladık. Bunlara karşı önlem alınması şart.

Araştırmacılar Türkiye’de, çiftleşme döneminde yabani kurbağa toplayıcılığının yasaklanmasını ve 30 gramın altındaki kurbağaların ithalinden ve avından tamamen vazgeçilmesini tavsiye ediyor. Toplayıcıların eğitilmesi, kota belirlenmesi ve av alanlarının kapatılması da öneriler arasında.

Şahin: Sıcak hava dalgaları bu yıl iklim krizi sebebiyle erken geliyor

Meteoroloji Genel Müdürlüğü 15 Mayıs Cuma gününden önümüzdeki hafta ortalarına kadar hava sıcaklıklarının hissedilebilir derecede artacağı uyarısında bulundu.

Sıcaklıkların Marmara, Ege, Batı Akdeniz, İç Anadolu‘nun batısı ile Batı Karadeniz‘in iç kesimlerinde mevsim normallerinin dokuz ile 13 derece üzerinde seyredeceği öngörülüyor. Yurdun diğer bölgelerinde ise sıcaklıkların mevsim normallerinin beş ile dokuz derece üzerinde seyredeceği tahmin ediliyor.

Şahin: İklim krizinin doğrudan bir sonucu

İstanbul Politikalar Merkezi (İPM) İklim Değişikliği Çalışmaları Koordinatörü Ümit Şahin yaşanan sıcak hava dalgalarının iklim krizinin doğrudan bir sonucu olduğunu belitti. Şahin, Yeşil Gazete’ye yaptığı açıklamada “Ortalama sıcaklıkların artması uç sıcaklık değerlerinin çok daha yüksek olmasına sebep oluyor” dedi.

Türkiye’de sıcak hava dalgalarının sıklığının 1970 yılından bu yana bir artış gösterdiğini söyleyen Şahin, önümüzdeki yıllarda artışın çok daha fazla yaşanacağına dikkat çekerek Meteoroloji Genel Müdürlüğü Araştırma Dairesi tarafından yapılan bir araştırmaya atıfta bulundu.

Önümüzdeki yıllarda sıcak dalgası sayısı artacak

Günlük en yüksek sıcaklığın normalden 5 °C daha sıcak olduğu ve bu değerlerin beş gün devam etmesi durumunun sıcak dalgası olarak tanımlandığı çalışmada 1971 ile 2016 yılları arasında sıcak dalgası sayısının arttığı ortaya konuluyor.

2013 ile 2098 yılları arasında sıcak dalgası yaşanacak gün sayısına dair tahminlerde bulunulan araştırmada sera gazı emisyonlarının orta derecede azaltıldığı senaryoda yılda ortalama 42 gün (20-110 gün arasında) artış gözlemleneceği belirtiliyor. İklim krizine yol açan sera gazı emisyonlarının şu anda olduğu gibi artarak devam ettiği senaryoda ise yılda ortalama 78 gün (27-2014 gün arasında) artması bekleniyor.

16 Mayıs Cumartesi günü yaşanacak sıcak dalgasının 1981-2010 ortalamasına göre sıcaklık farkı Görsel: Severe Weather

‘Sıcak dalgaları erkene çekiliyor’

Şahin, sıcak dalgalarının sıklığının artmasının yanında görülmeye başlama tarihlerinin giderek daha erkene çekildiği yorumunda bulundu: “Sıcaklıklar Cumartesi günü 33 dereceye çıkacak deniliyor ve neredeyse dört gün devam ediyor. Biz daha Mayıs ayının ortasındayız. Ortalama en yüksek sıcaklığa baktığımızda ise 20.1 derece olduğunu görüyoruz. Bu yaşanacak durum kesinlikle normal değil.”

Uzmanların 2020 yılının en sıcak yıl olacağına dair tahminlerini hatırlatan iklim bilimci, önümüzdeki aylarda daha birçok sıcak dalgası yaşanabileceğini belirtti.

Fotoğraf: AP Photo/John Locher

‘Erken yaşanan sıcak dalgaları daha tehlikeli’

Daha önce yürüttükleri bir çalışmaya değinen Şahin, sağlık açısından yazın başlangıcında görülen sıcak dalgalarının ağustostaki sıcak dalgalarından daha tehlikeli olduğunu belirtti.

Sebebi ise kıştan yeni çıkan vücutların sıcağa fizyolojik ve davranışsal olarak adapte olamaması. Şahin, “Özellikle kronik hastalığı olanlar ciddi bir yüklenmeyle karşılaşıyor. Haziran ayında çok daha fazla insanın sıcak dalgası sebebiyle öldüğünü görüyoruz” değerlendirmesinde bulundu.

Koronavirüs sebebiyle pek çok kişinin evde olacak olmasının bir avantaj olduğunu belirten Şahin, özellikle risk grubundaki kişilerin dışarı çıkmaması, ev içerisinin iyi havalandırılması ve bol sıvı tüketilmesi gerektiğini belirtti.

‘’Afrika sıcakları geliyor’ demek iklim krizini göz ardı ediyor’

Sıcak dalgalarının gazetelerde yer alma şeklini de eleştiren Şahin “Gazetelerin ve meteorolojinin ‘Afrika sıcakları geliyor’ diye haber yapmasının iklim krizini görmezden geldiğini düşünüyorum” dedi.

Şahin’e göre bu tarz haberler yaşananların normalleştirilmesine ve halk arasında ‘Normalde bizde olmaz ama Afrika’nın sıcağı buraya geliyor’ algısının oluşmasına sebep oluyor.

‘Fosil yakıtları terk etmemiz lazım’

Salgın döneminde fosil yakıtların kullanımındaki küçük azalışların bile emisyonları düşürdüğünü söyleyen Ümit Şahin açıklamasını “Tabii bu düşüşler küçük ve geçici olduğu için istediğimiz sonuçlara ulaşmamızı sağlamayacak ancak iklim değişikliği ile mücadelede nelerin yapılması gerektiğini bize açıkça gösteriyor. Fosil yakıtlardan kurtulmalıyız” ifadeleriyle sonlandırdı.

Mahkumlar isyanda: Silivri Cezaevi’nde salgından ölüyoruz

 

HDP Milletvekili, yaptığı açıklamada şunları söyledi: 

Cezaevlerine zaten infaz yasası sonrası bir moral bozukluğu artı kantin ihtiyarlarının karşılanamaması ve ardından direnç düşüklüğü sonrasında Covid-19 vakalarının artması manidar.  Açık cezaevlerinin infaz yasası sonrası boşalması sonrası yemek kalitesinin düşmesiyle de bu vakaların arttığını görüyoruz. Birçok kişide ilk testler negatif çıkmasına rağmen sonraki testler pozitif çıkabiliyor.

7 kişilik koğuşlarda 45 kişi

Sadece test sayısına güvenilmemesi gerektiği ortaya çıkıyor. Koğuşlar arası yapılan değişimlerin bulaşımı artırdığını görüyoruz. Bu uygulama çok amatörce sonucu düşünülmeden yapılmış belli ki. Zaten koğuşlarda salgın başladığında durdurmak mümkün değil. 7 kişilik koğuşlarda 35 kişi kalırken karantinaya ayrılan koğuşlar dolayısıyla koğuşlar daha da artmıştı. 7 kişilik yerlerde 45 kişi kalıyor. Balık istifi şeklinde kalınan bu yerlerde salgını durdurmak mümkün değil. Adalet Bakanlığı ve Bakırköy Savcılığı halen bir açıklama yapmıyor. Birçok vaka olduğunu biliyoruz ama Adalet Bakanlığı ilk baştan itibaren hiç güven vermeyen bir şekilde bu olayı yönetiyor. Birçok vakayı biz haber verdik kamuoyuna. Bizden sonra Adalet Bakanlığı açıklama yapmak zorunda kaldı. Bu son yayılımlar konusunda da halen bir açıklama yok.

Mahpus yakınları tedirgin

Mahpus ve mahpus yakınları çok kötü bir psikoloji altında. Burada ölüyoruz diyen pek çok mahpusun bilgisi bana ulaştı. Mahpus yakınları, eşleri, çocukları, anneleri, babaları çok tedirgin, çok öfkeli ve karamsar bir şekilde beni arıyorlar. Orada ölüme terk edildiler diyorlar. Bu çok ağır bir psikoloji yetkilileri empati yapmaya davet ediyorum. Bir an evvel şeffaf bir açıklamayla gerçek sayılarla birlikte bir açıklama yapmaya davet ediyorum.

Gergerlioğlu Adalet Bakanı Abdulhamit Gül’e şu soruları yöneltti:

  1. Silivri Cezaevinde Covid-19 teşhisi koyulan mahpus sayısı kaçtır? Bu mahpuslardan kaçı yoğun bakımda kaçı entübe durumdadır? Silivri Cezaevi’nde Korona sebebiyle yaşamını yitiren mahpus sayısı kaçtır?
  2. Silivri Cezaevi’nde 7 kişilik koğuşta 45 kişinin kaldığı iddiası doğru mudur? Bu iddia doğruysa salgın döneminde buna nasıl izin verilmiştir?
  3. Silivri Cezaevi’nde Covid-19 vakasını azaltmak için Korona semptomları taşıyan mahpuslara test yapılmadığı iddiası doğru mudur?
  4. Şu ana kadar test yapılan mahpus sayısı kaçtır? Bu mahpuslardan negatif çıkanların kaçına tekrar test yapılmıştır?
  5. Açık Cezaevlerinin boşaltılması sebebiyle cezaevlerinde yemek sorunlarının yaşandığı kalitesiz yemekler sebebiyle mahpusların dirençlerinin düştüğü ve Covid -19’a yakalandıkları iddiaları doğru mudur?
  6. İddialar her gün basında ve sosyal medyada dolaşırken Adalet Bakanlığı ve Bakırköy Savcılığının bir açıklama yapmamasının sebepleri nelerdir?
  7. Adalet Bakanlığı ailelerin tedirginliğini gidermek için herhangi bir tatmin edici açıklama yapacak mıdır?

 Gergerlioğlu cezaevindeki tutuklu ve hükümlüler ile ailelerinin kendisine ulaştırdığı mektupları da paylaştı. 

Bilim Akademisi: Koronavirüs araştırmalarında Komisyon onayı şartı aranmamalı

Bilim Akademisi, koronavirüs hakkında bilimsel araştırmalar yapacak olanlara, önce Sağlık Hizmetleri Genel Müdürlüğü bünyesinde kurulan Covid-19 Bilimsel Araştırma Değerlendirme Komisyonu’ndan izin alma şartı getirilmesiyle ilgili bir açıklama yayınladı.

Açıklamada araştırma öncesinde izin alma zorunluluğunun “bilimsel araştırmanın özüne, amacına ve temel ilkelerine ters olduğu gibi son derece sakıncalı” olduğu belirtildi.

‘Anayasa ile çelişiyor’

Yapılan açıklamada konuyla ilgili bilimsel çalışmalar yürütecek olanların etik kurul başvurusundan on gün önce Komisyon’a bildirim yapması zorunluluğunun, Anayasanın 27’nci maddesiyle ters düştüğü belirtildi.

İlgili maddede “Herkes, bilim ve sanatı serbestçe öğrenme ve öğretme, açıklama, yayma ve bu alanlarda her türlü araştırma hakkına sahiptir” ibaresi yer alıyor. Açıklamada bu karar ile doğacak sonuçlar şu şekilde ifade edildi:

Bilimsel araştırmalar bilinmeyeni deney ve gözlemlerle öğrenmek ve sınamak için yapılır. Sadece Covid-19 gibi güncel ve hayati önem taşıyan konularda değil her konuda araştırma ön izinden ve önyargıdan bağımsız olmalıdır ki bilinmeyeni ve öngörülemeyeni serbestçe araştırabilsin, doğru ve işe yarar bilgiye ulaşabilsin.

‘Uluslararası projelerde gecikmeye yol açacak’

Koronavirüs hakkında yapılacak araştırmalar için önceden izin alma mekanizmasının ulusal ve uluslararası projelerde gecikmeye yol açacağı ve araştırma destek kurumlarının var olan bilimsel değerlendirme mekanizmalarının önüne geçtiği belirtildi:

Sağlık Bakanlığı bu acil durumda TÜBİTAK ile koordinasyon yerine kimler tarafından ne şekilde yürütüleceği açıklanmayan bir ek süreç getirmektedir. Üstelik bu süreç “Covid-19 hastalığıyla ilgili olarak araştırmacılar tarafından başlatılması ve yürütülmesi planlanan klinik araştırmalar dahil insanlar üzerinde yürütülecek tüm bilimsel çalışmalar ve retrospektif araştırmalar için öngörülmektedir.

Anlaşılan odur ki Sağlık Bakanlığı Covid-19 salgını ile ilgili matematik modelleme ve sosyal bilim saha araştırmalarını da kendi ön iznine tâbi kılmaktadır.

‘Bilim camiasını tedirgin edecek’

Tüm dünyada devletlerin koronavirüs hakkında projeler yürütülmesini teşvik ettiğinin altı çizilen açıklamada, “Buna karşılık devletin farklı bir kurumunun (Sağlık Bakanlığı) dünyadaki özgür bilimsel araştırma geleneklerine aykırı
bir şekilde projeleri önceden değerlendirme yoluna girmesi, uygulama hangi yönde olursa olsun, bilim camiasını tedirgin edecek ve özgür bilimsel araştırma ortamını zedeleyecektir” denildi.

Açıklamada bu tutumun Türkiye’nin araştırma alanlarında daha etkisiz bir duruma itilmesine ve uluslararası çalışmalardan dışlanmasına yol açacağı yorumu yapıldı:

İyi işleyen demokratik bir toplum düzeni her şeyden önce doğru bilgiye, bilime dayanmak zorundadır. Bu son salgın da ülkemizde ve bütün dünyada bilime ve akla güvenmenin önem ve önceliğini bir kere daha göstermiştir.

Erzurum’daki kırmızı peribacalarına inşaat makineleri girdi

Erzurum’un Narman ilçesinde yer alan ve tarihi milyonlarca yıl önceye dayanan kırmızı peribacalarının bulunduğu vadinin girişine Narman Belediyesi tarafından iki katlı turistik tesis yapılıyor.

Evrensel’den Özer Akdemir’in haberine göre Jeoloji Mühendisleri Odası Dipsiz Göl ve Salda Gölü’nde yapılan tahribatın bir benzerinin Narman Kanyonu’nda da yaşandığını açıkladı.

UNESCO’ya jeopark adayı olarak gösterildi

Narman Kanyonu, içerdiği jeolojik oluşumlar ve kendine has ekosistemi nedeniyle bir dünya mirası olarak kabul ediliyor. Yaklaşık 2.5-3 milyon yıllık bir jeolojik geçmişi olan Narman Kanyonu’ndaki jeolojik oluşumların aşınmasıyla meydan gelmiş kırmızı renkli peribacalarının dünya üzerinde sadece birkaç noktada bulunduğu dile getiriliyor.

Kanyon bu özellikleri ile UNESCO Türkiye Milli Komitesi tarafından da ülkemizde jeopark adayı olarak kabul edilen 15 aday alandan birisi. Jeoloji laboratuvarı ve eşsiz bir doğal anıt olarak nitelenen Narman Kanyonu, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Tabiat Varlıklarını Koruma Genel Müdürlüğü tarafından da “korunması gereken alan” statüsünde. Ayrıca Aralık 2019’da yayımlanan Resmi Gazete’de bölgedeki “nitelikli doğa koruma alanı”na ait sınırlar yeniden belirlenmişti.

‘Vadinin yok edilmesi kabul edilemez’

Jeoloji Mühendisleri Odası (JMO) tarafından yapılan açıklamada Dipsiz Göl ve Salda Göl’ünde yapılan tahribatın bir benzerinin Narman Kanyonu’nda da yaşandığına dikkat çekildi. JMO Narman Belediyesi’nin inşaat yapılacak onca yer dururken alanın önemli sekiz vadisinden biri ve en önemlisi olan Göndere Vadisi’nin girişine iki katlı bir bina yapmaya başladığını aktardı.

JMO açıklamasında “Dünyada ender görülen, bir kez yok edildiğinde bir daha yerine konulması imkansız nitelikteki doğal varlıkların koruma alanlarının içerisine, alanın doğal yapısıyla uyumlu olmayan beton, asfalt gibi malzemelerin kullanılmaması gerekirken, betonarme bir binanın yapılması ve vadinin yok edilmesi kabul edilemez” ifadelerini kullandı.

Fotoğraf: Narman Belediyesi

‘Sorumlular hakkında işlem yapılsın’

Yapılan çok sayıdaki bilimsel çalışmalarda Narman Kanyonu’nun dünya ölçeğinde jeopark olabilecek niteliklere sahip olduğunun altının çizildiği açıklamada bu inşaatın yapılması durumunda UNESCO listesine girme şansını yitireceği endişesi dile getirildi.

Erzurum Valiliği ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nı göreve davet ettiklerini açıklayan JMO açıklamasında, “İçerdiği çok sayıdaki jeosit niteliğinde doğal varlıkların yok edilmesinin engellenmesi amacıyla, sorumlular hakkında gerekli işlemlerin tesis edilmesini bekliyoruz” dedi.

Bir sağlık krizinin ortasında ihmalin şiddeti üzerine

The Nation’dan Francis Wade‘in Judith Butler‘la yaptığı röportajı Yeşil Gazete için Özde Çakmak çevirdi. 

*

Kuramcıyla yeni kitabı The Force of Nonviolence ve pandemi dünyasında küresel dayanışma gereksinimi hakkında konuştuk. 

Francıs Wade: Kitabınızda iddia ettiğiniz gibi, şiddeti fiziksel bir eylem olarak görme eğilimi konusunda belirgin bir sorun var, çünkü bu eğilim ABD ve ötesinde şu anda tezahür eden daha kurumsal şiddet biçimlerini göz ardı ediyor. Daha geniş bir bakış açısının benimsenmesi neler görmemizi sağlar?

Judith Butler: Tek bir edim, yinelenen örüntüleri ya da yapısal veya kurumsal şiddet biçimlerini temsil edemez. En grafik ve tahayyül edilebilir olan fiziksel darbedir ve şiddet bu şekle büründüğünde söz konusu kişiyi bulmak ve yaptığından sorumlu tutmak daha kolaydır. Darp eden kişi adaletsiz bir polisin ya da cezaevi politikasının izinden gittiğini ya da ulusal güvenlik adına hareket ettiğini iddia ettiğinde hesap verebilirlik daha karmaşık ve bir o kadar önemlidir. Tüm kitleler Foucault’nun söylediği gibi, “ölüme terkedilse” bile bu başka bir şekilde karmaşık ve yine bir o kadar önemlidir. Küçük oturma alanlarına sıkıştırılan ve tıbbi bakımdan mahrum çiftlik çalışanları mevcut pandemi koşullarında ciddi hastalık ve ölüm tehlikesiyle karşı karşıya. Oldukça benzer bir şey alıkoymanın şiddet yoluyla dayatıldığı ve yavaş bir soykırımın gerçekleşebileceği Gazze halkı için de söylenebilir.

Bu tür durumlarda devleti, abluka koşullarını, cezaevi kurumlarını, politikayı belirleyenleri ve hatta bazı işçileri gözden çıkarılabilir ve yeri doldurulabilir sayan ekonomik sistemi sorumlu tutarız. Benim gördüğüm kadarıyla bu, kimin dost kimin düşman olma meselesinden çok hayatları önemli addedilenler ile hayatları gözden çıkarılabilir olanlar meselesi. Cezaevleri bu kitleleri haklarından mahrum edilmiş olarak ülke içerisinde zaptetme eğilimi gösteriyor, ABD’de orantısız ölçüde siyah ve kahverengi hayatları baskılama ve ezme araçları olarak kullanılıyorlar. Göçmenlerin ise dışarıda tutulmaları gerekiyor. Ne var ki, sınır ve sınırın belirsiz alıkoyma biçimleri tam olarak ne içeride ne de dışarıda. Bu türden bir eşik, cehennemin özel bir türü olabilir.

Sürü bağışıklığı ve Sosyal Darwinizm

“Ölüme terketme” ifadesi, en azından yüzeyde, biraz pasif – bir ihmal biçimi – gibi görünüyor. Covid – 19 nedeniyle orantısız şekilde yüksek oranda ölen ABD’deki siyah ve/veya yoksul toplulukların üyeleri pek çok şeyin yanında ihmalin de nihai sonucunu yaşıyorlar. O halde ihmal şiddet olarak, belli yaşamlara diğerlerinden fazla öncelik tanıyan bir devletin pasiften ziyade aktif bir uğraşı şeklinde okunabilir mi?

Pandemi geniş çapta fark edildikçe, piyasaları yeniden açma ve yeniden verimlilik kazanma arayışına giren bazı karar alıcılar, virüse dayanabilecek kadar güçlü olanların bağışıklık kazanarak zamanla çalışabilecek durumda güçlü bir kitle oluşturacaklarını varsayan sürü bağışıklığı fikrine başvurdular. Sürü bağışıklığı tezinin Sosyal Darwinizm ile – toplumda en güçlü olanların hayatta kalıp en güçsüz olanların eleneceği şekilde evrilme eğilimi gösterdiği fikri – nasıl iyi sonuç verdiği görülebilir. Pandemi koşullarında bu, elbette kırılgan sayılan ya da hayatta kalmamaya mahkûm siyah ve kahverengi azınlıklardır.

Alexandra Ocasio-Cortez siyah olmanın “mevcut bir durum” olduğunu söyleyerek açıkça ABD’deki siyahların temel sağlık hizmetlerinden orantısızca mahrum kalanlar arasında olmasını kastediyordu. Bu en kırılgan olanlar grubunda yaşlılar da var (özellikle de yaşlı, siyah topluluklar) – yoksullar da; engelliler, hapistekiler, evsizler, alıkonulan göçmenlerin yanı sıra sosyal varlıkları bu sınıflandırmaların hepsine ya da çoğuna giren, mevcut tıbbi şartlara sahip olanların tümü. Sürü bağışıklığının kendi içerisinde bir ölüm fermanı olmadığı söylenebilir fakat uygulamada artırılmış izolasyona, işsizliğe ve en kırılgan sayılanların toplum dışına itilmesine yol açacaktır – aynı zamanda verimlilik oranlarıyla ilişkili ölüm oranları hakkında kesin varsayımlarda bulunur. Bu kitlelerin her halükarda ölmek üzere oldukları ve korunmaya değmeyecekleri düşünülür, dolaylı ya da dolaysız olarak kimin hayatının değerli kimin hayatının değersiz olduğunu belirleyen bir ölçü benimsenir.

Bir grup için artırılmış ölüm oranları yaratan her politika ya da kurum bir tür ölüm anlaşması yapar. Bu grup siyah olduğunda bu, cezaevindekiler dâhil, diğer biçimlerle net bağlantıları olan ırkçı bir ölüm anlaşması türüdür. Sürü bağışıklığı gerekçesi sanayiyi ve hatta üniversiteleri açmak isteyenler tarafından kabul edildiğinde, genç ve sağlıklı olanların hastalanıp iyileşerek çalışmaya hazır (olacak) antikorlu kişi sayısını artıracağı varsayımı ileri sürülür. Bu mantık, hiçbir tıbbi sorunu olmayan, hayatlarının başındaki işçilerin ya da öğrencilerin virüsü yayarak kırılgan sınıfa mensup kişileri etkileyeceğini hesaba katmaz. Sonuç olarak kırılgan sınıf en baştan kimlerin hayatının değerli – verimli, kullanışlı – ve kimlerin hayatının gözden çıkarılabilir olduğuna karar veren bir politikayla ölüme terkedilir. Piyasalar bu süre boyunca Sosyal Darwinizmi savan epidemiyolojik bir strateji benimseyerek açık kalmayı sürdürür.

Bu yargıçların verdiği türden doğrudan bir ölüm cezası değil. Fakat ölüm, doğrudan amacı ekonomik büyüme ve karın iyileşmesi olan bir politikanın bilinen ve kabul edilebilir bir sonucudur. Ben olsam, bu hamleye pasif demezdim. Bu, bir başkasının şiddetine suç ortaklığı etmekten daha fazlası: Daha ziyade pandeminin ortasında yeniden verimli bir  endüstriyi canlandırma amacını gerçekleştirmek için gözden çıkarılabilir ve yeri doldurulabilir işçilere dayanan öjenik bir hesaplama. Büyük olasılıkla ekonomiyi yeniden canlandırma sürecinde normalleştirilebilir.

Meşru alanlarda – politika, hukuk, sağlık vb. – başladığı için hayati hizmetlerin önceliğini azaltma edimi hâlihazırda kırılgan topluluklara sinsice zarar veriyor. Bu da onun ve onu yeniden üreten güçlerin tespit edilmesini ve dolayısıyla da etkisizleştirilmesini zorlaştırıyor.

Son zamanlarda ABD’deki siyah toplulukların orantısız acı çekmesine neden olan yapısal ırkçılığa dikkat çeken yazıların sayısı artıyor. Pek çok neden sayıldı – yoksul bölgelere kredi verilmemesi ya da sigorta yapılmaması (redlining), yoksulluk, sağlık hizmetlerine erişim, sigorta ve sigorta temin eden türden işler, virüs testleri ve iletişimde ırkçı uygulamalar. Ruthie Gilmore tarafından verilen ırkçılık formülü güncelliğini koruyor: “Irkçılık, özellikle, erken ölüme karşı grup farklılaştırılmış kırılganlığının devlet tarafından onaylanmış veya yasa dışı üretimi ve sömürüsüdür.”

Gilmore bunları yazarken cezaevlerini düşünüyordu fakat bu pandemi ve özellikle de kahverengi ve siyah hayatların cezaevlerindeki kahredici kayıpları için de geçerli. Tek bir kişiyi ırkçılıktan sorumlu tutmak cezbedicidir ama ırkçılık yapısal olduğunda yapıları yeniden üreten her zaman çok sayıda kişidir. Hastalık hakkında bilgi vermemek ve özellikle çok sayıda siyah kişinin yaşadığı bölgelerde yeterince test yapmamak insanların hasta olmalarına ve ölmelerine izin vermenin bir yolu. Evrensel sağlık hizmetleri sağlamamak da sağlık hizmetlerine ekonomik erişimleri olmayanları potansiyel olarak kurban etmenin bir yoludur. Evrensel sağlık hizmetlerine karşı çıkmak,  insanların ölmesine izin vermek ve başkalarına kıyasla kimlerin daha kolay ölüme terkedilebileceği arasında ayrım yapmak için yapılmış yazılı olmayan bir anlaşmadır. Bu hesaplama ırkçılık açısından hem sinsice hem de acımasızca.

Görünürde devlet bizi şiddetin çeşitli biçimlerinden korumak için vardır. Fakat The Force of Nonviolence’da (Şiddetsizliğin Gücü) devletin semantik hile yaparak vatandaşlarına ya da vatandaşı olmayan kişilere yönelik kendi şiddetini – bütün biçimleriyle – koruyucu eylemler olarak farklı bir çerçeveye oturttuğunu ve böylece şiddet anlatısını ve belki de halk desteğinin bir kısmını kendi lehine çevirdiğini ileri sürüyorsunuz. Peki bu, güvenliğimizin tek yasal garantörü olarak devletin statüsüne nasıl yardım ediyor?

Elbette, her şey ne tür bir devletten bahsettiğimize bağlı. Modern devletin temel görevlerinden birinin hukuk öncesi ortamlarda meydana gelen anlaşmazlıkları çözen yasalar temin etmek olduğu düşüncesi ta Hobbes’a uzanan liberal politik teorik anlayışlar içerisinde, düzenli aralıklarla kabul edilir. Bu düşünceye göre, devlet doğal durum içerisindeki şiddetli anlaşmazlığı hukuki süreçlere dönüştürerek “doğal” şiddeti sonlandırır. Bu dönüşüm şiddetten hukuka giden bir olay örgüsü gerektirir ancak hukukun şiddetini açıklayamaz. Devlet şiddeti çok gerçektir ve ırkçı amaçlarla – yasalar, polis faaliyetleri ve tutuklama – yönetilen yasal rejimler azınlıkları hedef alan yasal şiddet biçimleri barındırabilir ve barındırır. Yani yasal şiddetin hedefinde olanlar şiddetten kurtulma arayışıyla hukuka başvuracak olurlarsa, sanık ile yargıcın aynı olduğunu fark ederler. Ve bu hikâye Kafka’ya layık, karabasana benzeyen bir döngü izler.

Sizin değindiğiniz semantik hile, ABD’deki beyaz polislerin silahsız, eli kolu bağlı ya da polise sırtı dönük koşarak uzaklaşan siyah bir kişiyi neden öldürdüklerini, neden boğazını sıktıklarını ya da işkence ettiklerini açıkladıkları duruşma ve davalarda en müstehcen haliyle ortaya çıkıyor. Böyle bir polis hangi koşullarda meşru öz-savunma uyguladığını iddia edebilir? Polis güç kullanmasının meşru olduğunu (ve dolayısıyla şiddet olmadığını) söylerse, bariz bir cinayet ediminin gerekli bir güvenlik önlemi ya da bir öz-savunma edimi olarak anlaşılacağı bir sahne anlatmak zorunda. Bu anlatının mahkeme önünde ya da bir inceleme komisyonunun önünde akla yatkın olduğu kanıtlanmak zorunda. Siyahlığın her daim potansiyel ya da yakın tehlike olarak yorumlandığı farazi durumlarda böyle oluyor. Bu ırkçı önyargılar kemikleşerek yer etmiş ve bir yaşamın kasten yok edilmesinin meşru kabul edilmesini kolaylaştırıyor.

Devletin sınırda göçmenlere uyguladığı şiddet ya da Avrupa devletlerinin denizde göçmenlere uyguladıkları şiddet – sıklıkla onların uluslararası hukuk kapsamındaki bölgeye girmelerine izin vermektense ölmelerine izin vermek – göçmenlerin ulus için tehdit olduğunu – bazen şiddetli bir tehdit olarak görülürler – ve onları haklarından ve hatta yaşamlarından mahrum etmenin ulusal bir öz-savunma meselesi olduğunu iddia ederek kendini haklı çıkarır. Bu örneklerin hepsi gerek şiddet gerek öz-savunmanın belirli net hedeflere ulaşmak için belli iktidar alanlarında kullanılan hukuk terimleri olarak anlaşılması gerektiğine dikkat çeker. Bu stratejik kullanımları eleştirmek için yalnızca şiddeti tanımlamak yetmez, kabul ettiğimiz tanımları çelişkili ve tutarsız kullanımlardan oluşan bir alan içerisine yerleştirebilmemiz gerekir.

Karşılıklı bağımlılık ve şiddetsizlik etiği

Daha az şiddet içeren bir dünyaya yönelik ilerleme kaydedilmeden önce liberal düşüncenin bireycilik üzerindeki vurgusuna meydan okunması gerektiğini söylüyorsunuz. Bu argümanınız liberal bireyciliğin belki komüniteryanizm kadar güçlü olmadığı fakat şiddetin de azalmadığı toplumları – tarihsel ya da çağdaş – nasıl kapsıyor?

Kitapta biri bireyler diğeri ise gruplar hakkında olmak üzere iki ilintili argüman öne sürüyorum. Bu argümanların ikisi de kişiliğin dışlayıcı sınırlarını kuran sorunun altını çizmeyi amaçlıyor. Şiddetsizlik kendiliğin bağıntısal bir çeşidini – komüniteryen ve ulusal sınırların ötesinde toplumsal bağları sürdürmeyi isteyen bir çeşit – anlamayı gerektirir. Bireyciliğin eleştirisi reddedilen bağımlılık biçimlerinin eril öz-yeterlik normlarının temel unsurları olduğunu iddia ederek liberal bireyciliğin feminist eleştirilerini yeniden bir araya getirir. Şiddetsizlik başkalarıyla ilişkilerimizi, bizi biz yapan şeyler olarak anlamamızı talep eder.

Bireycilik bu ilişkiselliğin reddine dayanır. Tanımlandığımız ilişkilere bölgesel, ulusal, dini, ırksal, cinsiyetlendirilmiş sınırlar yüklersek, şiddetsizliğin karşı çıktığı dışlayıcı mantığı yeniden üreten grup tanımlarına bağlı kalırız. Etik yükümlülüğüm bir yabancıya – hiç tanımadığım, yaşadığım yere uzak bir mesafede yaşayan, bilmediğim bir dilde konuşan birine – olmalı. Küresel karşılıklı bağımlılık anlayışı şimdi pandemi dünyasında bariz biçimlerde tezahür ederek bu küresel yükümlülük biçimlerini ön plana çıkarıyor. Bana kalırsa, şiddetsizlik etiği ve politikası küresel özellik taşıyarak sınırı tartışmalı ama kritik bir ilişkisellik alanı olarak yeniden oluşturmalı.

FW: Ama birçok ileri demokraside bile benliğin bir bütünün iyiliği (good of a whole) için gerekli olduğu görüşü etkisini yitirdi. Tümü olmasa bile, çoğu toplum bir şekilde karşılıklı bağımlılık kavramına karşı koşullandırılırsa bu etiğin yerleşerek kök salması için ne gerekebilir?

JB: Elbette kendiliğin oldukça sınırlı ve dışlayıcı biçimleri çoğunlukla piyasaların liberal talimatlarla desteklendiği Batı’nın o bölgelerine ait. Fakat bunun bir benzeri şüphesiz içeriden ilişkisel olan grup kimliği biçimlerinden ziyade bireyciliğe dayanan gruplarda da gerçekleşiyor. Bir başka deyişle, bir grup kendisinin karşılıklı bağımlı olduğunu düşünebilir ama o karşılıklı bağımlılığın kapsamını sınırlar. Tabii, karşılıklı bağımlılığın spiritüel  çeşitlerini pek çok dinde bulabiliriz. Aldığım bu nefes benim fakat aynı zamanda bana ait değil, nefesi her zaman namevcut ve bilinmeyen başkalarının nefes alış verişleriyle dolu havadan alıyorum. Virüs bu gerçeği potansiyel olarak daha korkutucu bir şekilde belirginleştiriyor, ama sınırlandırılmış benliklerimizi birbirine bağlayan ve onların bizim gibi bireycilik içerisinde şekillenenlerin inanabileceğinden daha az sınırlandırılmış olduklarını kanıtlayan karşılıklı bir ilişki olduğunu hatırlamak önemli. Hayat hepimizin onaylamayı öğrenmesi gereken karşılıklı bağımlılık biçimleriyle kişiyi aşar, bu durum o an tehlikeli görünse bile.

Brezilya Amazonu’nda yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalan pek çok yerli topluluk olduğunun farkındayım. Onların toprakla, atalarla, başkalarıyla, dünya ile olan ilişkisi sınırlandırılmış bir benliğe başvurur ve bu da şüphesiz paradigmatik bir Batı dayatması gibi görünür. Gerçekten de ormansızlaştırma uygulaması yalnızca ormanın yaşamasını gerektirdiği için değil, ormanlar geniş bir benlik ve aidiyet hissiyatına sahip olduğu için de topluluğa yönelik bir saldırıdır. Gıda dağılımını, ormansızlaştırmayı ve sağlık hizmetlerini yalnızca küresel karşılıklı bağımlılık fikri ışığında değil, göçmenlerin sınırları geçme ve sığınma ya da oturma izni için başvuru yapma haklarıyla ilişkin olarak anlamak önemli. Genel olarak bağımlılığı bir sömürü hali olarak anlamak için geçerli sebeplerimiz var, fakat bu karşılıklı bağımlılık olarak değiştirildiğinde toplumsal eşitliğe adanmış küresel bir etik ve politika haline gelebilir.                                                                                                     

 

Spor yazarı İlhan Erk koronavirüs sebebiyle hayatını kaybetti

Daha önce Tercüman ve Güneş gazetelerinde çalışan ve Türkiye Spor Yazarları Derneği Adana Şubesi üyesi İlhan Erk, koronavirüs ile verdiği mücadelesini kaybederek yaşamını yitirdi. Erk, Türkiye’de Covid-19 sebebiyle hayatını kaybeden ilk gazeteci oldu.

Medya Koridoru’nda yer alan habere göre Erk’in vefatını TSYD Çukurova Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Cafer Esendemir duyurdu. Esendemir sosyal medya üzerinden yaptığı paylaşımda şunları söyledi:

Lise 1’de basın sektörüne Tercüman gazetesine ofisboy olarak girdiğimde tanımıştım Ilhan Erk abimizi. Yıllarca Tercüman ve Güneş gazetesinde birlikte çalıştık. Pamuk kalbiyle kimseyi kırmaz incitmezdi, sorunlarını hep içine atardı. Çukurova Gazeteciler Cemiyeti ve Türkiye Spor Yazarları Derneği üyesi olan İlhan abimiz koronavirüsten hayatını kaybeden ilk Türk gazeteci oldu.

Esendemir, koronavirüs tedbirleri gerekçesiyle cenaze töreni yapamayacaklarını söyledi. İlhan Erk, 14 Mayıs sabah saatlerinde Kabasakal Mezarlığı’nda toprağa verildi.

 

 

İskandinav ülkelerinden koronavirüs sonrası yeşil çözümler

İskandinav Bakanlar Konseyi 30 Nisan’da ortak bir açıklama yaparak koronavirüs sonrası ekonomik toparlanmanın yeşil dönüşüm çerçevesinde gerçekleşmesi gerektiğini dile getirdi.

İngiltere‘nin ertelenen COP26 hazırlıklarına koşulsuz desteklerini de ifade eden Konsey, yeşil yatırım seferberliği konusundaki işbirliğini tartıştı.

Rasmus Degnbol/AA

‘Yeşil çözümlere odaklanmak önemli’

İskandinav çevre bakanları, yaklaşan COP26’yı gözeterek, daha yüksek iklim hedefleri için koşulların mümkün olduğunca elverişli hale getirilmesi için çalışacaklarını ifade etti.

Danimarka İklim, Enerji ve Kamu Hizmetleri Bakanı Dan Jørgensen de bu konuda fikir birliği olmasından memnuniyet duyduğunu açıkladı:

İklim için çok önemli bir kavşak noktasındayız. Yeşil çözümlere odaklanmamız kesinlikle çok önemlidir ve bugünkü toplantıdan gelen sinyallerden çok memnunum. Herkes, ekonomik toparlanma ile yeşil dönüşüm hakkında aktif olarak çalışmamız gerektiği konusunda ortak görüş bildirdi.

Danimarka’nın yeşil enerji, geri dönüşüm ve sürdürülebilirlik konularında attığı önemli adımlar ise şöyle sıralandı: 

  • Danimarka adaları Bornholm ve Samsoe AB genelinde en sürdürülebilir yerleşim ödülünü kazandı.
  • Ülkede  geri dönüşümde tarihi bir rekor kırıldı. 2019’da cam şişe ve teneke kutuların yüzde 92’si geri dönüşüm için iade edildi. Depozito sistemine dahil olan 1,4 milyardan fazla şişe ve teneke kutu 2019 yılında geri dönüştürüldü.
  • Covid-19 krizi sırasında enerji verimliliği kapsamında büyük ölçekli enerji yenilenmesi projeleri hayata geçirildi.
  • Yeşil teknoloji ihracatı, bir önceki yıla göre yüzde 13.5 oranında büyüdü. Yalnızca geçen yıl, yeşil teknoloji ve sürdürülebilir çözümler ihracatı yüzde 20 oranında artarak toplam enerji teknolojisi ihracatının yüzde 72’sini oluşturdu.