Belçika Kralı Philippe, kolonyal dönemde Kongolulara karşı işlenen suçlardan ötürü ilk kez resmi bir özür yayınladı.
Kral Philippe’in Kongo Cumhurbaşkanı Félix Antoine Tshisekedi Tshilombo‘ya hitaben yazdığı özür mektubu, Demokratik Kongo Cumhuriyeti‘nin Belçika‘dan bağımsızlığının 60. yıldönümüne denk geliyor.
Mektupta “Kral, II. Leopold‘ün yol açtığı şiddet olayları ve acılar nedeniyle en içten özürlerimi sunarım” ifadeleri yer alıyor.
Başbakan Sophie Wilmès’in de gün içinde yapacağı konuşmada kolonyal dönemde yapılan muameleden ötürü Belçika hükümeti adına özür dilemesi bekleniyor.
‘Ayrımcılığın yeniden kanattığı yaralar…’
Kral Phillippe‘in mektubundan bazı ifadeler şöyle:
Bağlarımızı daha fazla güçlendirmek ve dostluğumuzu daha verimli kılabilmek için ortak geçmişimizi gerçeğin ışığında ve dinginlikle konuşabilmeliyiz. Tarihimiz, ortak başarılardan olduğu kadar, acı dolu bölümlerden de oluşuyor.
Toplumumuzda hala mevcut olan ayrımcılığın yeniden kanattığı geçmişten gelen yaralar dolayısıyla en kalpten üzüntülerimi sunmak isterim.
Geçtiğimiz haftalarda, ülkede pek çok sömürgeci ve köle tacirinin heykeli Black Lives Matters protestoları sırasında devrildi, tahrip edilmişti.
Milyonların ölümünden sorumlu
II. Leopold, Kongo‘yu 1885’ten 1908’e kadar kendi mülkü olarak yönetti. Milyonlarca Kongolu’yu köleleştirdi ve bu dönem boyunca vahşetlere yol açtı.
Bu dönemde beş – 15 milyon arası Kongolunun, doğrudan sömürgecilik nedeniyle öldüğü sanılıyor. Sömürgeciliğin yarattığı vahşetin boyutu, Belçika’nın 1908 yılında Kongo’nun yönetimini II. Leopold’den almasına yol açmıştı.
Hükümet görevlilerinin senede yüzlerce insanı katledebildiği, sisteminse olanlara karşı bütünüyle hesap veremediği bir dünyada yaşıyoruz. Kriz milyarderlere -insanlardan ve hatta gezegenden- daha fazla kazanç elde etme fırsatı tanıdığı zaman aynı hükümetin iklim değişikliğine karşı sorumluluk üstlenmesini nasıl bekleyebiliriz?
İklim konusunda kazançlı çıkabilmemiz adına, kölelikten bu yana işlevsel açıdan pek bir değişiklik göstermemiş güç mekanizmalarını yeniden keşfetmemiz; ekonomi sistemimizi geçmişimizdeki sömürgecilik, kölelik, soykırım ve şiddet miraslarından arındırmamız; ülkemizi kurtuluş, özgürlük, özerklik ve adalete teşvik etmemiz gerekiyor.
Polis şiddeti beni iklim değişikliğinden daha fazla ürkütüyor. İklim değişikliğine yönelik çalışmalar yapan bir organizasyonun yönetim ortağıyım ve polis şiddeti beni dehşete düşürdüğünden, bu politik momentumla nasıl başa çıkacağımı bilememek beni felç ediyor. Ailemin can güvenliğinin devletin ellerinde olduğunu düşünerek endişelenmediğim bir günüm bile geçmiyor. Eşim rastgele bir günde oğlumuzu gündüz bakımından alıp eve getirirken kenara çekilebiliriz (#PhilandoCastile). Biri, on iki yaşındaki kuzenim apartmanının ön bahçesinde oyun oynadığı için polise haber verebilir (#TamirRice). Polislerin evimde yaşamayan birini basmak üzere gecenin bir yarısı evime dalabileceğinden ve beni vurabileceğinden korkuyorum (#BreonnaTaylor). İnsanların iklim hareketinin temsilcisi olarak gördüğü kimilerinin aksine, ben hem #iklimkaygısı hem de #poliskaygısı’na karşı verdiğim mücadelenin yükünü omuzlamak zorundayım.
Bizi zihinsel, duygusal ve fiziksel olarak zorlayan karmaşık, sıkıntılı bir süreç deneyimliyoruz. Hiçbir zaman bu ülkenin kusursuz olduğunu düşünmemekle birlikte, pek çoğunuz gibi ben de bir şeyleri “doğru” yaptığım takdirde bir nebze güvende olduğuma inanarak büyüdüm. Üniversiteye gittiğim, çok çalıştığım; heteroseksüellerin, cis bireylerin, beyazların dünyasına “doğru” biçimde uyum gösterdiğim takdirde hayatımın kalanını makul ölçüde güven ve istikrar içerisinde geçirebileceğimi umuyordum. Jim Crow’un maruz kaldığı ırkçılığa birinci elden tanıklık eden Amerikalı kölelerin torunlarının yetiştirdiği biri olarak söylüyorum, bu tarz bir istikrar vizyonu bizim için hakikaten cezbedici; ancak bunun gibi haftalar bana, istikrar vizyonunun bu ülkenin mevcut sisteminde siyah, queer kadınlar için asla bir gerçeklik olmadığını ve olamayacağını hatırlatıyor.
Instagram’da, çeşitli ölçeklerdeki iklim organizasyonlarının destek beyanlarını görmek cesaret verici. Bir an için görünür olduğumuzu hissediyorum; fakat sonra bu organizasyonların çoğunun ırkçı metinleri aklıma geliyor. Siyahların ve beyaz olmayan diğer toplulukların benimle paylaştıkları hikayelere geri bildirimde bulunuyorum. Bu hikayelerde bahsi geçen organizasyonlar tarafından nasıl harcanabilir ve sömürülebilir insan muamelesi gördüklerini, iklim hareketini bırakma noktasına gelecekleri biçimde travmatize edildiklerini, onların iyiliği ve geleceği için yatırım yapıldığı iddia edilerek nasıl yaralandıklarını anlatıyorlar.
İklim mücadelesinde vurulursak, duruşumuzun ne anlamı olacak?
Ki bu da bizi en başta sunduğum argümana getiriyor: İklim değişikliğine karşı mücadelede başarıya ulaşmak istiyorsak, devlet şiddetini ve ırksal ayrımcılığı meşru kılan mevcut güç mekanizmasını zorlamalı ve hatta tersine çevirmek zorundayız. Her şeyden evvel, bizi böyle bir iklimsel kriz noktasına taşıyan sistemi yeniden şekillendirmeliyiz. Beyaz üstünlüğünü öngören, kapitalist ataerkil düzenden hesap sormalı ve kolektif olarak hepimiz için daha iyi bir gelecek inşa etmeliyiz. Şu an siyah halklar, yerliler ve diğer renkten topluluklar iklim krizine karşı ön saflarda yer alıyor; peki iklim hareketine karşı mücadele yolunda vurulursak bu duruşun ne anlamı olacak?
George Floyd davasının ayaklanmaları bu boyutta tetiklemesinin altında pek çok sebep yatıyor; bunlardan bazıları Covid-19’a karşı hissedilen kaygı ve korku, ekonomik endişeler, artık pek de modern görünümlü olduğunu söyleyemeyeceğim faşizm ve çok daha fazlası. Ancak bana kalırsa artık insanlar arasında dönüp dolaşan “birkaç çürük elma” telkini, gerçeği yansıtmıyor. Orada ekip arkadaşları bir başka insan evladına sekiz dakika 46 saniye boyunca şiddetle işkence ederken öylece durup izleyerek bu vahşete katkıda bulunan üç polis memuru daha bulunuyordu; üstelik bu esnada şiddete uğrayan kişi nefes alamadığını söyleyerek ağlayıp yardım istemeye çalışıyordu. Diğer polis memurlarının hiçbiri ekip arkadaşlarını durdurmadı. Biri bana bu dört “çürük elma”nın aynı gün kötülük çağrısını almasındaki tuhaflığı açıklayabilir mi?
Belki insanların neden daha sabırlı davranarak mevcut düzen içinde çalışmayı sürdüremediğini merak ediyorsunuzdur; çünkü, nihayetinde işler yavaş yavaş iyiye gidiyor. Açıkçası işler iyiye falan gitmiyor. Bugün pek çok Siyah hapsediliyor ve -tıpkı 1863’te yapıldığı gibi- yasal olarak köleleştiriliyor. Siyahların Covid-19’a bağlı ölüm oranı diğerlerine oranla iki kat daha fazla, sağlık sisteminin adaletsizliğinin yükünü taşımak zorunda kalıyorlar. Sağlık alanında maruz bırakıldıkları eşitsizlik, gerek doğum gibi rutin vakalarda gerekse kanser gibi talihsiz olanlarda ölümcül sonuçlara yol açıyor. Daha da kötüsü; iktidarın Siyahların yaşamlarının değerli olmadığını söylemesi, sıradaki kişinin herhangi birimiz –hatta kendimiz- olabileceğini bilmenin verdiği his ve bu gibi olaylara tanık olmanın yarattığı travmanın yükünü omuzlamak hipertansiyon ve diyabet gibi hastalıkları da beraberinde getiriyor. Amerika Birleşik Devletleri isimli projenin arzuladığı tablo böyle gibi görünüyor.
Şeytan Üçlüsü: Ekonomik sömürü, militarizm ve ırkçılık
Daha açık ifade etmek gerekirse, bu ülkedeki polislik sistemi tıpkı eski zamanlardaki gibi kölelerin izini sürmeye devam ediyor. Polis teşkilatı 11 Eylül saldırılarından beri militarizme yaptığı yatırımları artıran ulusumuz tarafından yüreklendiriliyor, böylelikle şişirilmiş askeri maaşlarını aklamış oluyorlar. Bu noktada Siyah topluluklarla dolu ülkelerin yollarına gaz elde etmek amacıyla mayınlar döşeyen Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri sistemiyle Big Oil isimli şirketin direkt olarak ilişkili olduğunu not düşmek gerek.
Tüm bunlar olurken devlet üniversiteleri de dahil olmak üzere devlet okullarına, sağlık hizmetlerine ve sosyal güvencemize hükümet tarafından destek verilmiyor; çünkü bütçe “Terörle Mücadele” adı altında meşru bir biçimde Siyah Amerikalıların katliamını destekleyen ve ölüm tazminatından bile mahrum bırakan beyaz iktidar sisteminin güçlendirilmesi için kullanılıyor. Mevcut polis devletini yıkarak askeri düzene ve Big Oil’a da karşı durmuş oluyoruz. Ekonomi sistemimizdeki bozuklukları gidermek ve insan odaklı bir bütçe yaratmak, bu ülkenin tarihindeki günahların onarılabilmesi adına kurulacak daha geniş bir vizyonun temelini oluşturuyor.
Peki Martin Luther King Jr’nin “Şeytan Üçlüsü” olarak tanımladığı ekonomik sömürü, militarizm ve ırkçılık düzenini nasıl yıkacağız? Bu sorunun cevabını biliyormuş gibi davranmayacağım.
“Kapitalizm” adı altında yürütülen, hayatımızın her alanına nüfuz eden bu küresel terörizm projesinin asırlardır içindeyiz. İnsanlarım, benim kahramanlarım, nesillerdir bu sisteme karşı mücadele veriyor. Tek bildiğim, bizi kurtaramayacak olan siyasetçilere oy vermenin şu an için tek veya en önemli çözüm olmadığı. Kanıt mı istiyorsunuz? George Floyd’un katledildiği bölge, Siyah siyasetçilerin seçimlerde ilerleme kaydettiği bir yer olarak biliniyor.
Yeni bir düzen inşa edilmeli
Hükümet çalışanlarının sene içinde yüzlerce, binlerce insanı öldürebildiği ve eylemlerinden sorumlu tutulmadığı bir dünyada yaşıyoruz. Tekrar soruyorum: Bu kriz zenginlere daha fazla zenginleşme fırsatı sunarken, söz konusu hükümetin iklim değişikliğini azaltma sorumluluğu üstlenebileceğini nasıl ümit edebiliriz ki?
Polise ve askeri-endüstriyel yapılanmaya para akıtmayı kesmeliyiz. Hükümetin sıradan insanları desteklediği, kamu çalışanlarının çatışma konusunda eğitildiği, zihinsel hastalıklara yönelik sağlık hizmetlerinin erişilebilir olduğu bir hayale yeniden inanmak zorundayız; ayrıca hak ettiğimiz adil ve güvenli toplumu inşa etmek adına işlevsel bir ekonomik düzen inşa etmeliyiz.
Böyle bir güç mekanizması inşa etmek, hükümeti paraya karşı insanları seçmesi konusunda teşvik etmeyi ve söz konusu uygulamaları yürürlüğe koyabilmeyi gerektiriyor. George Floyd’un duygusuzca katledilişi esnasında orada öylece duran ve bu suça ortak olan dört polis memuru da yargı karşısına çıkarıldığında, iklim felaketine yönelik mücadelemizin kısa vadeli hedeflerine de bir adım yaklaşmış olacağız. Arzu ettiğimiz gibi bir güç mekanizması inşa ettiğimizde; yerli halkın egemenliğine, çevresel adalete, üretkenliğe, adil ekonomiye ve sosyal adalete daha yakın olacağız.
İklim değişikliğini azaltmak adına, hükümeti vatandaşları adına sorumluluk almaya zorlama yoluna gidiyoruz; dolayısıyla şu an George Floyd için adaletin sağlanması yolunda mücadele veriyoruz. İnsanları, insanlığı ve adaleti umursuyorsanız, Siyahların yaşamını ve politikadaki görünürlüğünü desteklemenin tam zamanı. Siyahların özgürlüğünü merkeze alan “Siyahların Hayatı Değerlidir” hareketine destek olarak ve iklim mücadelesinde Siyah liderlere alan sağlayarak destek verebilirsiniz.
‘Siyahların olmadığı bir odadaysanız, yokluklarını sorgulayın’
Ayrıca protestolara, sokaklarda doğrudan mücadele veren bireysel organizasyonlara ve arzuladığımız iktidara yönelik uzun vadeli yatırımlar yapan Siyah organizasyonlarına bağışta bulunabilirsiniz.
İklim hareketinde Siyah halka destek vermeniz, mücadele alanınızı bilinçli bir şekilde seçmenizi gerektiriyor. Diğer bir deyişle, Siyahların olmadığı bir odadaysanız yokluklarını sorgulamanız anlamına geliyor. Dikkatli seçimler yapmak orada kimlerin daha uzun süredir yaşadığına ve egemenlik sürdüğüne dikkat etmeniz demektir. Tüm bunları düşündüğünüzde kendinizi içinde bulunmak istemediğiniz bir hareket topluluğuyla karşı karşıya buluyorsanız, olduğunuz yerden ayrılıp Siyahların, yerli halkların ve beyaz olmayanların yönettiği organizasyonları bularak dikkatli seçimler yapabilirsiniz.
Görsel: Jeffrey Blackler / Alamy
Hareket alanınızı dikkatlice seçmek, iklim değişikliğinden ve çevresel ırkçılıktan en fazla etkilenen Siyahları, yerli halkları, beyaz olmayan diğer toplulukları ve sıradan insanları bilinçli dahilinde merkeze almak demektir. Hak ettiğimiz ve kazanmamız gereken iklim hareketine destek olmak; parayı ve sermayeyi liderlerimize ve iklim adaletini içeren güçlü bir mekanizmaya aktarmak demektir.
Avustralya’nın Yeni Güney Galler eyaletinde yürütülen parlamento soruşturmasında, bölgedeki koalaların 2050 yılından önce tükenebileceği kaydedildi. Hazırlanan raporda, koalalar için en büyük tehdidin yaşam alanlarının tahrip edilmesi olduğu belirtildi.
Yeni Güney Galler Doğa Koruma Konseyi’nin ropuranda izleme yöntemlerinin iyileştirilmesi, fonların artırılması ve arazinin korunmasını içeren 42 öneri sunuldu.
Geçen yılki dev yangınlarda büyük zarar gördüler
Soruşturma süreci için oluşturulan komite, koalaların yaşam alanlarının tahribatının 2019 yılında Avustralya’da yaşanan ve bütün ülkeye yayılmasına karşın en çok Yeni Güney Galler eyaletine zarar veren dev orman yangınlarıyla zirveye ulaştığını belirtti. Ancak orman yangınlarından önce de türlerinin tehlike altında olduğu aktarılan raporda, koalaları kurtarmak için acil hükümet müdahalesi gerektiği aktarıldı:
“Yangınlarda meydana gelen kayıp göz önünde bulundurulduğunda, komite Yeni Güney Galler’deki koalaların türünün 2050 yılına gelmeden tükeneceği ve acil hükümet müdahalesi gerekli olduğu tespit edildi.”
AKP, 28 maddeden oluşan Avukatlık Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılması’na Dair Kanun Teklifi’ni Meclis Başkanlığı‘na sundu. Teklife MHP de imza verdi.
Konuya ilişkin basın açıklaması düzenleyen AKP Grup Başkanvekili Cahit Özkan baroların anayasada ve yasadaki görevleri dikkate alındığında bu ihtiyaçları karşılayamadıklarını öne sürdü. Özkan, “Özellikle son 20 yılda hızla artan avukat sayısı ve özellikle İstanbul-Ankara-İzmir‘de avukatların yoğunlaşması baro ile meslek üyeleri arasında rabıtanın kopmasına neden olmuştur. Artan sayı avukatların baro irtibatlarını koparmıştır” dedi.
Baro oluşmasında 2 bin sayısını çok önemsediklerini de vurgulayan Cahit Özkan, “İstanbul, Ankara ve İzmir için üye sayısı 5 binden fazla olan barolarda 2 binden fazla avukat bir araya gelerek baro kurabilecek. 2 bin avukatın bir araya gelerek kuracağı baro 72 ildeki barodan daha büyük olacağı anlamına geliyor” ifadelerini kullandı.
İstanbul, Ankara ve İzmir baroları hedefte
Düzenleme yaparken avukatlardan görüş aldıklarını söyleyen AKP’li Özkan, “Bu düzenlemeyi neden yaptık, neden Meclis gündemine getirdik?” sorusuna şöyle yanıt verdi: “Öncelikle baroların anayasada ve yasadaki görevleri dikkate alındığında bu ihtiyaçları karşılayamadıklarını tespit ettik. İkinci olarak özellikle son 20 yılda hızla artan avukat sayısı ve özellikle İstanbul-Ankara-İzmir’de avukatların yoğunlaşması baro ile meslek üyeleri arasında rabıtanın kopmasına neden olmuştur. Artan sayı avukatların baro irtibatlarını koparmıştır” diye konuştu.
Mevcut durumda baroların demokratik temsilinin olmadığını öne süren Grup Başkanvekili, titiz bir çalışma gerçekleştirdiklerini söyledi: “DDK‘nın ve diğer örgütlerin hazırladığı raporları inceledik. Önceki kanun tekliflerini de değerlendirdik. STK’lar, hukuk dernekleri, akademik çalışma yapan akademisyenler ve bütün avukatların görüşlerini aldık. Hukukçu milletvekillerimizle bir araya geldik ve Avukatlık Kanunu Meclis Başkanlığı’na sevk ettik”
AKP’li Özkan, teklifin içeriği hakkında şunları kaydetti:
İstanbul, Ankara ve İzmir için üye sayısı 5 binden fazla olan barolarda 2 binden fazla avukat bir araya gelerek baro kurabilecek. 2 bin avukatın bir araya gelerek kuracağı baro 72 ildeki barodan daha büyük olacağı anlamına geliyor. Barolar Birliği delegasyonunda yeni bir düzenleme getiriyoruz. Her baro TBB Genel Kurulu’nda 3 delege ve 1 başkanla temsil edecek. Üye sayısı çok olan illerde her 5 binde 1 delegasyonda temsil imkanı sağlıyoruz. Baro organlarının seçimini 2 yılda bir ekim ayının ilk haftasında genel kurullar, akabinde TBB seçimlerinin de 4 yılda bir aralık ayında yapılmasını öngörüyoruz. Yaşam tarzı, inancı nedeniyle ayrımcılığa tabi tutulan avukatlar için bir düzenleme yaptık. Avukatların resmi kıyafeti olarak cübbeyi belirttik.”
Erdoğan, ‘En kısa sürede hayata geçireceğiz’ demişti
Dün yapılan kabine toplantısı sonrası açıklama yapan Cumhurbaşkan Recep Tayyip Erdoğan, baro başkanlarının gerçekleştirdiği protestoya tepki göstermişti. Barolar başta olmak üzere meslek örgütlerinin, faşizan uygulamalara varan sorunlar ürettiğini iddia eden Erdoğan şunları söylemişti: “Bu yanlışı düzeltmek için gereken hazırlıkları yapmak, yürütme olarak bizim hukuki düzenlemeyi yapmak da yasama olarak Meclis’in asli görevidir. Daha demokratik, daha çoğulcu, temsil düzeyi yüksek bir baro yapısı oluşturmakta kararlıyız. Bunun için çoklu baro yönetimi üzerinde duruyoruz. Milletvekili arkadaşlarımız bu konu ile ilgili kanun teklifini yarın sabah veriyorlar. İnşallah bu düzenlemeyi en kısa sürede hayata geçireceğiz.”
İzmir Barosu’na engel
AKP’nin çoklu baro planına karşı dün İzmir’de protesto yürüyüşü yapmak isteyen avukatlar ise engellemeyle karşılaştı. Avukatlar, polisin yürüyüşe izin vermemesi üzerine baro sokağında oturma eylemi başlattı. İzmir Barosu Başkanı Özkan Yücel, “Biz gücümüzü birlikte olmaktan alıyoruz. Bizi engelleyen zihniyet tarihin karanlık sayfalarında yerini bulacaktır” dedi. Yücel, baro başkanlarının bugün Ankara’da toplanacağını belirtti.
Siyah ABD vatandaşı George Floyd’un Minneapolis kentinde gözaltına alındığı sırada ölümüne sebebiyet vermekle suçlanan eski polis memuru Derek Chauvin ile kendisine yardım ve yataklıkla suçlanan üç eski polis, hakim karşısına çıktı. Yargıç Peter Cahill, yetkililer ve avukatlar dava hakkında açıklama yapmayı sürdürürse, duruşmaların başka bir yere alınabileceği uyarısında bulundu.
Floyd’un ölümünün ardından görevden alınan polis memuru Chauvin ön duruşmaya gözaltında tutulduğu yerden video konferans yoluyla katıldı. Yardım ve yataklıkla suçlanan polis memurları Thomas Lane, J. Kueng ve Chauvin’le birlikte gözaltında tutulan diğer polis memuru Tou Thao ise ön duruşmaya şahsen katıldı.
Duruşmaların yeri değişebilir
Minneapolis kentinin Hennepin İlçesi Yargıcı Cahill, George Floyd davasının ikinci ön duruşmasında, Başsavcı Matthew Frank’ten kamu görevlilerinin sessiz kalmaları konusunda nüfuzunu kullanmasını istedi.
Yargıç, avukatların konuşmaması için henüz bir yasak kararı almadığını ancak davayla ilgili kamuoyuna yönelik beyanlara devam edilmesi halinde böyle bir ihtimalin yüksek olduğunu söyleyerek uyarıda bulundu. Yargıç Cahill, talep gelmesi halinde, duruşmaların yerinin değiştirilmesine onay vereceğinin sinyalini de verdi.
Cahill, “Mahkeme bu davaya ilişkin üç konuda açıklama duymaktan memnun olmayacaktır” dedi ve bu üç başlığı “medya, delil ve suçlu veya masum olma” olarak sıraladı.
Bir sonraki duruşma 11 Eylül’de
George Floyd’un ölümünün ardından görevden alınan polis memuru Derek Chauvin ikinci derece cinayetle, diğer polis memurları Thomas Lane, J. Kueng ile Tou Thao da Chauvin’e yardım ve yataklık yapmakla suçlanıyor. Yargıç, eski polis memurlarının birlikte yargılanmaları halinde duruşma tarihini 8 Mart olarak belirledi; ancak dava dosyalarının ayrılması yönünde talep gelmesini beklediğini belirtti. Bir sonraki duruşmanın 11 Eylül’de yapılması bekleniyor.
Yargıç Cahill, sanık avukatlarından birinin, ön duruşmalarda mahkeme salonuna kamera alınmaması yönündeki kararını yeniden değerlendirmesi talebini de reddetti. Yargıç asıl duruşmalar sırasında mahkeme salonuna kamera alınıp alınmaması konusunda ise henüz karar vermiş değil. Minnesota eyaletinde bunun için tüm tarafların onayı gerekiyor.
Sekiz dakika 46 saniye boyunca diziyle George Floyd’un boynuna bastıran Derek Chauvin 29 Mayıs’ta gözaltına alınmıştı. Gözaltındaki memurların hiçbiri şimdiye kadar kendilerine yöneltilen suçlamaları kabul etmedi.
Ne olmuştu?
46 yaşındaki siyah Amerikalı George Floyd’un ölümü ülke genelinde büyük protesto gösterilerine neden olmuştu.
Bu ayın başında Minneapolis Belediye Meclisi’nden oy birliğiyle geçen bir tasarı, polis teşkilatının yerine kamu güvenliğinin toplum öncülüğünde sağlanacağı bir sistemin getirilmesini öngörüyor.
Minneapolis’te Belediye Meclisi’nin çoğunluğu, Floyd’un ölümünün ardından polis teşkilatının lağvedilmesi yönünde oy kullanmıştı.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dün yapılan kabine toplantısında LGBTİ+’ları hedef gösterdi. Halkı “LGBTİ+‘lara karşı “tavır almaya” çağıran Erdoğan şunları söyledi:
Birileri yine sinsice milli ve manevi değerlerimize saldırıyor. İnsanlık tarihi boyunca hep lanetlenmiş sapkınlıkları normalleştirme peşindeler. İnancımıza aykırı bu tür marjinal akımları destekleyenler bizim gözümüzde aynı sapkınlığın ortaklarıdır.
Milletimize rabbimizin yasakladığı her türlü sapkınlığı gösterenlere ve onları destekleyenlere karşı tavır almaya davet ediyorum.
Rabbimden ülkemizi ve milletimizi bu tür sapkınlıkların yol açacağı sosyal ve beşeri faaliyetlerden muhafaza etmesini temenni ediyorum.
‘Fıtratımızı koruyacağız’
Öte yandan Uluslararası Kızılhaç Komitesi (IFRC) önceki gün Kızılay Başkanı ve Uluslararası Kızılay ve Kızılhaç Federasyonları‘nın başkan yardımcılığı görevini yürüten Kerem Kınık tarafından yapılan ve LGBTİ+’lara yönelik nefret suçu içeren paylaşıma tepki gösterdi.
Kınık, paylaşımında LGBTİ+’ları kastederek “Sağlıklı yaradılışı bozan ve iletişim gücü ile anormali normal gibi gösterip pedofilik hayalleri çağdaşlık diye gencecik zihinlere zerk eden her kim olursa olsun mücadele edeceğiz” diye yazmıştı.
Bunun üzerine IFRC resmi hesabından bir açıklama yayınlayarak Kerem Kınık’ın paylaşımına tepki gösterdi. Kınık’ın paylaşımının kurumun görüşlerini temsil etmediğinin belirtildiği açıklamada “bir sonraki adımın” değerlendirildiğini ifade edildi.
Dr. Kerem Kınık’ın dile getirdiği görüşler IFRC’nin görüşlerini temsil etmemektedir. Bu ifadeler yanlış ve hepimizi rencide ediyor.
Homofobi ve nefret söyleminin her türlüsünü kınıyor ve dünyanın dört bir yanındaki LGBTİ+ topluluklarıyla dayanışma içinde yan yana duruyoruz.
IFRC’nin her tür homofobi, nefret söylemi ve önyargıyı yasaklayan, başkan yardımcısı da dahil olmak üzere tüm çalışan ve temsilcilerini bağlayan etik çalışma kuralları vardır.
Bir sonraki adımımızı değerlendirmekteyiz.
‘Kerem Kınık hedef alındı’
IFRC’nin açıklamasının ardından Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanı Fahrettin Altun kişisel Twitter hesabından yaptığı paylaşımla Kızılay Başkanı Kerem Kınık’a destek verdi.
Altun, “LGBT propagandasının ifade özgürlüğü için büyük tehdit oluşturduğunu” savundu ve “@ifrc, hayatını dünyanın her yanında çocukları korumaya adamış @drkerem’i hedef alan saldırıya ortak oldu. Susturulmayacağız” yazdı.
LGBT propaganda poses a grave threat to freedom of speech.@ifrc became complicit in that attack by targeting @drkerem — a doctor who devoted his entire life to protecting children around the world.
Sağlık Bakanı Fahrettin Koca, Türkiye’de koronavirüs nedeniyle son 24 saatte 18 kişinin daha hayatını kaybettiğini, 1374 yeni vaka tespit edildiğini açıkladı. Böylece toplam ölü sayısı 5 bin 115’e, vaka sayısı 198 bin 613’e yükseldi.
Bakan Koca’nın paylaşımı şöyle:
Vaka sayımız dünkünden 18, bugün iyileşenlerdense 160 fazla. Yatırılarak tedavi edilenlerle yeni taburcu edilen hastaların sayısı dengede. Yoğun bakımdaki artış olağan düzeyde. Vaka sayılarını azaltmada yeterince kararlı, tedbirlerde dikkatli değiliz.”
Türkiye’de ilk koronavirüs vakası 11 Mart’ta tespit edildi. O günden bu yana alınan önlemler kademeli olarak hafifletildi. 1 Haziran’dan itibarense “kontrollü normalleşmeye” geçildi. Normalleşme tablosu şu şekilde:
1 Haziran: 827 vaka, 23 ölüm (31.525 test) 2 Haziran: 786 vaka, 22 ölüm (32.325 test) 3 Haziran: 867 vaka, 24 ölüm (52.305 test) 4 Haziran: 988 vaka, 21 ölüm (54.234 test) 5 Haziran: 930 vaka, 18 ölüm (57.829 test) 6 Haziran: 878 vaka, 21 ölüm (35.846 test) 7 Haziran: 914 vaka, 23 ölüm (35.335 test) 8 Haziran: 989 vaka, 19 ölüm (39.361 test) 9 Haziran: 993 vaka, 18 ölüm (37.225 test) 10 Haziran: 922 vaka, 22 ölüm (36.521 test) 11 Haziran: 987 vaka, 17 ölüm (49.190 test) 12 Haziran: 1195 vaka, 15 ölüm (41.013 test) 13 Haziran: 1459 vaka, 14 ölüm (45.092 test) 14 Haziran: 1562 vaka, 15 ölüm (45.176 test) 15 Haziran: 1592 vaka, 18 ölüm (42.032 test) 16 Haziran: 1467 vaka, 17 ölüm (46.800 test) 17 Haziran: 1429 vaka, 19 ölüm (52.901 test) 18 Haziran: 1304 vaka, 21 ölüm (48.412 test) 19 Haziran: 1214 vaka, 23 ölüm (41.316 test) 20 Haziran: 1248 vaka, 22 ölüm (41.112 test) 21 Haziran: 1192 vaka,23 ölüm (40.496 test) 22 Haziran: 1212 vaka, 24 ölüm (41.413 test) 23 Haziran: 1268 vaka, 27 ölüm (42.982 test) 24 Haziran: 1492 vaka, 24 ölüm (53.486 test) 25 Haziran: 1458 vaka, 21 ölüm (52.303 test) 26 Haziran: 1396 vaka, 19 ölüm (51.198 test) 27 Haziran: 1372 vaka, 17 ölüm (45.213 test) 28 Haziran: 1356 vaka, 15 ölüm (48.309 test) 29 Haziran: 1374 vaka, 18 ölüm (51.014 test)
Yeşil Gazete olarak Onur Haftası’na (22-28 Haziran) özel yaptığımız röportajlardan sonuncusunu Onur Haftası’ndan bir gün sonra yayınlıyoruz. Son konuğumuz aktivist Şevval Kılıç.
Şevval ile hareketin ve nefret söyleminin dünden bugüne nasıl büyüdüğünü, nefret söylemine karşı nasıl mücadele edilebileceğini, bazı radikal feminist akademisyenlerin transfobik ifadelerini ve translar ile non-binary’lerin (kendini ikili cinsiyet rejiminin dışında tanımlayanlar) bu ifadelerden nasıl etkilendiğini konuştuk.
Siz Türkiye siyasetinin, Tarlabaşı’nın ve LGBTİ+ hareketinin dönüşümüne tanıklık ettiniz. Biraz anlatır mısınız nereden nereye gelindi?
Bu çok büyük bir paragraf. Ben AKP öncesini de biliyorum ilk Onur Yürüyüşü‘nde de ben Taksim‘deydim ama o sırada Ülker Sokak’taydım, 19-20 yaşlarındaydım sanıyorum o dönemde… O sırada başka şeylerle meşguldüm ama yanıbaşımda Onur Haftası kutlanıyordu. Hatta o zamanlar hep toplantılarda isim konusu konuşuluyordu, ne desek, Christopher Street Day mi desek vs… Onur/Pride henüz terminolojiye girmemişti, ne diyelim, onu tartışıyorduk, hatta Gay Pride diye gidiyordu çünkü bir eşcinsel dominasyonu vardı o zaman hareketin içinde.
Türkiye gelişen bir ülke… İnsan hakları savunucuları, feministler, LGBTİ+’lar nasıl gelişiyorsa faşizm ve faşizmin araçları da gelişiyor. Benim gençliğimde biraz daha ham, biraz daha ilkel bir faşizm varken şimdi çok daha organize ve kurumsal bir faşizmle karşı karşıyayız. LGBTİ+’lar hiç olmadığı kadar görünür durumda şu anda, dolayısıyla saldırılar ve karşı olma hali de yoğunlaştı.
‘Homofobi ve transfobi faşizan dürtülerle ilgili’
Ben mesela Ülker Sokak’a 1990 yılında taşındım, Taksim‘e geldiğimde o yıllarda cep telefonu dahi yoktu. 1995’te ilk defa bunlar çıkmaya başladı ve zamanla artık bugüne geldik. Bilgi paylaşımı artık kimsenin tekelinde değil. Bugün Japonya‘da bir LGBTİ+ öksürse, onu duymak bizim 15 dakikamızı alıyor. Dolayısıyla her şeyden haberdarız; aynı şekilde LGBTİ+ karşıtı ya da eşitlik karşıtı insanlar da haberdar.
Ben artık “homofobi”, “transfobi” kelimelerini kullanmaktan hoşlanmıyorum çünkü böyle (homofobik/transfobik) demenin bir şeyi azalttığını düşünüyorum; burada benim gördüğüm bir eşitlik karşıtlığıdır, faşizmdir. Ben bunun faşizan dürtülerle alakalı olduğunu düşünüyorum.
Bu insanların toplumdaki bireylerle eşitlenme sorunu olduğunu düşünüyorum. Feministlerle dertleri var, Suriyelilerle dertleri var, Kürtlerle de dertleri var, zamanında Afgan mülteciler gelmiş onlarla da dertleri var, Roman vatandaşlarla var… Kendileri gibi olmayan herkesle dertleri var. Dolayısıyla bu insanların asıl derdi eşitlikle ilgili; yani zemin kaybettiklerini, varoldukları alanın zeminini kaybettiklerini düşünüyorlar -ki bu da çok arkaik bir içgüdü. -Allah’ımız gidiyor, zeminimiz gidiyor diye canhıraş saldırıyorlar. Benim ama ünlü bir sözüm var, “Lady Gaga’nın dediği gibi, zaman bizden yana!”
‘Transfobi transların değil trans olmayanların sorunu’
Ne güzel. Bir yandan da ama nefret söylemleri var.
Bunun eşitlenememeyle ilgili bir sancı olduğunu düşünüyorum. “Ben devleti, dini ne kadar yüce bir yere konumlandırıyorum, ben biat ediyorum sen neden etmiyorsun?” Böyle diyor çünkü sen biat etmediğinde, onun biatını anlamsız kılmış oluyorsun.
Bu eşitlenememe sancılarının buralardan da çıktığını düşünüyorum. Ama bu eşitlenememeye karşı LGBTİ+’lar olarak hep biz yıllarca homofobiyi, transfobiyi anlattık, eylemler yaptık, kayıplar verdik, cinayetlere kurban gittik… Oysa homofobi ve transfobi, “homoların” ve transların değil; homo olmayan ve trans olmayanların bir sorunu. Onların halletmesi gereken bir sorun bu. O yüzden bunları artık böyle okumalıyız bence.
Ben aktivizmim ve hayatım boyunca anti-homofobi ve anti-transfobi çalışmaları yaptım ama artık bunun benim üzerime yıkılmasından mutlu değilim. Tabii ki yine anlatırım dilim döndüğünce, nefesim yettiğince ama, bu LGBTİ+’ların görevi değil. Onun ayağına bir pranga değil bu, LGBTİ+ olmayanlara bir pranga. Bunu ben böyle görüyorum artık ve insanları da böyle bakmaya davet ediyorum.
Transfobiden bahsetmişken, bazı feminist akademisyenlerden de fobik ifadeler gelmişti, biraz o tartışmalardan bahsetmek ister misiniz?
Feminizmin translarla eşitlenme sancısına biz TERF diyoruz. Bunun açılımı şu: Trans Dışlayıcı Radikal Feminizm. “Yok biz onlara feminist demeyelim, böyle feminist mi olurmuş, bunlar faşizm” diyenler de var, ben de biraz böyle bakıyorum ama yine de biraz üzerine düşünmeye başladığınızda…
Şöyle deniyordu mesela: “Siz bizim politika yaptığımız zemini işgal ediyorsunuz” ya da, “Bu aslında feministlerin alanında bir iktidar kavgasıdır”… gibi. Küçük de olsa bunların da bir doğruluk payı belki vardır ama asıl dert, eşitlenememe derdi. Kromozom sayılarından, regliye kadar girdiler. “Ben kanıyorum, sen kanamıyorsun, o yüzden biz senle eşitlenemeyiz/O yüzden sende erkek ayrıcalığı var…”
‘Herkes eşitlenmeyi hazmedecek’
Şey diyorlar yahu… J. K. Rowling, Harry Potter‘ın yazarı kadın mesela, sistematik olarak transfobik tweet’ler atıyor/retweet’liyor. Yani üç tane edebiyat hakkında paylaşım yapıyor, dördüncü tweet’i body ile ilgili, çocuklarla ilgili, tuvaletlerle ilgili… Korkunç şeyler yazıyor. En son Daniel Radcliffe, Harry Potter’ın kendisi, “Yok” dedi, “trans kadınlar kadındır, trans erkekler erkektir, ikili cinsiyet rejiminin dışındakiler de geçerlidir” böyle bir şey dedi. Men’s-Rights Activist (erkek hakları savunucusu) dediler bize!
Türkiye’de, akademide olup benzer şekilde düşünenler bu kadarını yazmıyorlar, çok daha inceltilmiş versiyonlarını yazıyorlar ama onların öğrencileri… Neler neler yazıyorlar. Hayır, kimsenin kimsenin politik alanını yok ettiği filan yok, ama herkes eşitle-ne-cek.
Bunu hazmedeceğiz. Bu inanın ki LGBTİ+’ların sorunu değil. Bu şeye benziyor, benim çocuğuma çikolata dokunuyor… Çikolata yasaklansın. Yani…
‘Bizi bunlardan Allah korusun…’
Bu tartışmaların translar ve kendini ikili cinsiyet rejiminin dışında tanımlayanlar açısından duygusal yıpratıcılığı sanırım herkesçe anlaşılmadı. -Hatta tartışmaları öğretici/yapıcı bulanlar bile oldu. Siz kişisel olarak nasıl deneyimlediniz?
Yani ben nisbeten yaşını başını almış birisiyim ama tabii ki daha genç arkadaşlar… Hayatının başında olan genç arkadaşlar üzerindeki etkileri yıkıcı olabilir. Zaten toplumun her alanında suistimal edilmiş bir gruptan bahsediyoruz. Yani beni üç beş TERF’in demoralize etmesi biraz zor, ama hayatına yeni başlayan, trans kimliğinin ne olduğunu kendi anlamaya çalışan, kendisi henüz bir inşa sürecinin başında olan bir çok insan için… Zaten devletti, aileydi, okuldu, çalışma hayatıydı her şeyin üzerine bindiği çocukların üzerine bir de “marksistim, sosyalistim, feministim” diyen insanların binmesi en çok benim midemi bulandırdı.
“İşte biz sizinle yürüdük, cinayetleri protesto ettik, Onur Haftası’nda yürüdük, nasıl bu kadar cephe alıyorsunuz” diye yakınmalar var şimdilerde. Yani evet muhtemelen yürümüşlerdir de, ama burada kromozomlara kadar inildi. Politika zemini söz konusu olduğunda, “hayır, orası benim” diyerek saldırabildiler. Benim üzerimdeki etkisi mide bulandırma ve sinir bozma yani maksimum bu, ama gelişmekte olan genç insanlar üzerindeki etkileri… Allah korusun yani, bizi bunlardan Allah korusun.
İlk Onur Yürüyüşünüzü soracaktım, hatırlıyor musunuz hangi yıldı?
1992, 1993 olmalı. Yok hayır, asla, hiç hatırlamıyorum.
‘İstiklal Caddesi’nde kortej durmuştu…’
En eski hatırladığınız yürüyüş nasıldı?
2005 midir, 2003 müdür, öyle bir şey olmalı herhalde, hayal meyal hatırlıyorum. Çok az, birkaç resim hatırlıyorum. Dizlerim titriyordu heyecandan. Bir de bu kadar lubunyanın bir araya gelmiş olması kozmik bir aura yaratıyor gerçekten. (Gülüyor) Yani tabii ki çok küçük bir azınlıktı, biz sonra yüz binleri gördük. Ben o 2013 Onur Haftası’nda slogancıydım ve yürüyememiştim, kortej durmuştu İstiklal Caddesi‘nde, yani ben Tünel‘e vardığımda meydan hala doluydu.
Bilim insanları toplumların yüzde 30’unun LGBTİ+ olabileceğini söylüyor, burada düşün, yüzde onu toplumun LGBTİ+ olsa ve onlar bir gün yürümeye kalkarlarsa… Matrix’teyiz!
‘Yolda yürüyen herkesin sorusu aynı olmalı’
Onur Haftası özel mesajınızı alalım?
Herkesin, dindarların da, dindar olmayanların da, farklı politik ideolojilere sahip olanların da, kendi başlarında yalnız kaldıklarında -yani sosyal medyada şurada burada değil- kendilerine şunu sormalarını arzu ediyorum: Eşitlenmekten ne anlıyoruz?
Yani bakkala gitme, oy kullanma, gece ya da sabaha karşı beşte korkmadan yürüyebilme hakkı… Çocuklarımız için de, kadınlar için de, LGBTİ+’lar için de, herkes için de aynı duygularla olmalı. Sabaha karşı bir insanın sokakta tek başına yürüdüğünde kendine sorduğu sorular herkes için aynı olmalı.
“Kaçta eve varırım, kaçta kalkmalıyım, peşimden birisi mi geliyor, bu arkamdan gelen ses neydi…” Bu soruları kadınlar daha çok sormamalı. Bir erkek için ne kadar güvenliyse sokaklar, bir kadın için, bir LGBTİ+ için de aynı olmalı.
Bu fikirlere katılıyorlar mı, eşitlenmekten, eşit haklara ve olanaklara sahip olmaktan anladıkları nedir. Herkesin bu soruyu kendisine yalnız kaldığında sormasını diliyorum ben.
Sevgiye de saygıya da benim şahsen hiç ihtiyacım yok. Sevmesinler, saygı da duymasınlar (gülüyor), ama kimse de kimsenin alanına müdahale etmesin. En doğru alan benim alanım, herkes de benim alanım gibi olsun, herkes benim seviştiğim gibi sevişsin, herkes benim okuduğum kitabı okusun… Böyle bir dünya yok. O dünyanın sonuna geldik, devir değişiyor artık. Bu fikre kendilerini acilen alıştırmaya baksınlar.
ABD’de George Floyd’un polis tarafından öldürülmesiyle başlayan protestolar etkisini sürdürürken, Missouri eyaletinin St. Louis kentinde bir çift, ırkçılık karşıtı protestoculara silah çekti. Sosyal medyada paylaşılan görüntülerde Mark ve Patricia McCloskey çiftinin, evlerinin önünden geçen göstericilerin üzerine silahla yürüdüğü anlar kameralara yansıdı.
Sosyal medyada viral olan görüntülerde, protestocuların “Ateş etmeyin, burada çocuklar var” dediği duyuluyor.
Racists with guns scared out of their mind that non-white people are walking past their house. Ambulance chasing personal injury lawyers Mark and Patricia McCloskey strung out on Trump. #BlackLivesMatterpic.twitter.com/Yx2NEsvRmI
— The Proud Blue Texan 🇺🇸🏳️🌈🇺🇦 (@ProgressiveTex) June 29, 2020
Göstericiler bu olay sırasında, polis teşkilatında reform talep eden ve polise verilen mali kaynaklarını kesilmesini isteyen protestocular ile yerel sakinlerin isimlerini paylaştığı için St. Louis Belediye Başkanı Lyda Krewson’ın evine doğru yürüyordu. İsim ve adresleri paylaşarak bu kişileri hedef gösteren Krewson’ın istifasını isteyen eylemcileri silahla tehdit eden Mark McCloskey’in, poliş şiddeti mağduru I.F. isimli kişinin avukatlığını yaptığı öğrenildi.
İstanbul Küçükçekmece Gölü‘nde dün bir kez daha görülen görülen balık ölümleriyle ilgili olarak İstanbul Büyükşehir Belediyesi Çevre Koruma Daire Başkanlığı ve İSKİ ekipleri gölden numune alarak inceleme başlattı. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu da ilgili birimlere, göl ile ilgili çalışmaları hızla yapmalarını istedi.
İBB’den yapılan açıklamada su numuneleri analiz edilmeden ölümlerin atık su veya bir başka nedenden kaynaklı olduğuna dair kesin ifadelerin doğru olmayacağı belirtildi. Numuneler, İSKİ’ye ait laboratuarlarda analiz edildikten sonra sonuçlar kamuoyu ile paylaşılacak.
Gölde ölü balıklar arasında kefal ve benzeri deniz varlıkları da bulunmuştu.
Gölü şehre kazandırmak için proje üretilecek
Göl’ün uzun yıllardır alarm verdiğinin açıkça görüldüğü belirtilen açıklamada şu ifadeler kullanıldı:
“İBB uzun yıllardır ihmal edilmiş, kentin kirli su kaynağı haline getirilmiş Küçükçekmece Gölünü yaşatmak, şehre yeniden kazandırmak için sorumluluk alanlarında projeler üretecek. İBB Başkanı Ekrem İmamoğlu da, Küçükçekmece Gölü üzerinde hassasiyetle durulması, proje üretilmesinin de altını çizdi.”
İSKİ: Balıkları DSİ barajı ve kirlilik öldürüyor
Su örneklerini incelemeye alan İSKİ’den de bir açıklama geldi. Gölün hiçbir zaman su kaynağı olarak kullanılmadığına dikkat çekilen açıklamada, yıllar boyunca verilen atık su sebebiyle su kalitesinin önemli ölçüde kirlendiği ve tatlı su kaynağı olan Sazlıdere üzerine DSİ tarafından baraj yapılmasıyla, tatlı su girişi de önemli ölçüde azaldığı kaydedildi. Açıklamada bu sebeplerle, Küçükçekmece Gölü’nde zaman zaman mevsimsel olarak oksijen azalmasına bağlı balık ölümleri yaşanabildiği belirtildi.
Çevre Bakanlığı ayrı inceleme başlattı
Balık ölümleri hakkında Çevre ve Şehircilik Bakanlığı da ayrı bir inceleme başlattı. Bakanlık yetkilileri, ölü balıkları toplayarak sudan örnekler aldı. Bakanlıktan yapılan açıklamada, “Küçükçekmece Gölü’ndeki balık ölümleri üzerine İl Müdürlüğü ekiplerimiz gölün farklı noktalarından inceleme yapmak üzere numuneler almıştır. Tespitlerimiz sonrası balık ölümlerinin önüne geçecek tedbirler uygulanarak kirliliğe sebep olanlarla ilgili yasal süreç başlatılacaktır” denildi.