Köşe Yazıları

Merak edenler için izlenimler: Biz Yeşiller kamptayken…

Aytaç’ın dikkat ve ustalıkla kullandığı kiralık  beyaz minibüsümüzle bir yanı uçurum, daracık ham yoldan, 1774 metre yükseklikteki Kaz Dağlarına tırmanıyoruz. Yüreğim hem yükseklik korkusuyla, hem de mitoloji kahramanı bir coğrafyada bulunmanın heyecanıyla kabarıyor. Ege denizinin çekici maviliğine direnip  gözlerimi uçurumlardan kaçırıyor, kendimi  ormanın keyfine bırakmaya çalışıyorum. Yavaş yavaş yükselmeye devam ediyoruz.  Ne kadar yükseldik, rakım kaç, bilmiyorum.  Darıdere tabelasından sonra  inişe geçiyoruz.  Korkum da inişe geçiyor.

Kamp yerimiz,  muhtemelen on bin yıl önce Kaz Dağlarına düşen kocaman bir meteor çukurunda, doğal bir cennet.  Darıdere Mesire Yeri yazan bir kapıdan geçiyor, dairesel kocaman platoya kurulmuş tesise park ediyoruz. (Yaklaşık 20 km yol almışız – Aytaç’ın raporundan.) Kendimizi, yeşil bir serinlikle bütünleşen  davetkar bir su sesiyle kuşatılmış buluyoruz.

Kamp yerine  yeşil, mavi,  sarı, kırmızı  minik minik  çadırlar kurulmaya başlanmış bile. Bunlar geceden gelen kampçıların.  Gece gelen Devin’in  kırık cam şişeyle ayağını kestiğini, dört dikiş atıldığını yolda üzülerek öğrenmiştik. İner inmez onu görmeye gidiyoruz. Bir ağacın altında arkadaşlarıyla sohbet ederken buluyoruz. Olayı karikatürize ederek anlatıp bizi güldürmeye çalışıyor, ama başaramıyor, neden gülmediğimize şaşıyor! Kampta doktor var, eczacı var, ne gam, havasında. Devin’in başına (ayağına) gelen küçük (!) kaza dışında kamp yerinde her şey çok güzel görünüyor gözümüze. Hepimiz mutluyuz.

Etrafa bakınıp, ortalıkta gördüğüm  görevlilerden bilgi almaya çalışıyorum. Bir ara tesis yöneticisi Ramazan Bey’le tanışıyoruz. Kendisi emekli bir öğretmen. (Koyu CHP’liymiş. Mahmut, Ramazan Beyi Yeşiller Partisi’ne alacağız, diye takılıyor. O ise, ben sizi CHP’ye alacağım, diyor. Cumhuriyet gazetesini ikişer ikişer aldırıyor kampa.)

Darıdere Mesire Yeri taraçalar halinde kat kat düzenlenmiş, üçüncü kademeye küçük bir lokanta kondurulmuş. Lokanta kısmını kamp yerinden ayıran  çizgide 50-60 cm. genişliğinde bir arktan  şıkır şıkır buz gibi bir su hızla akıyor-kampçı arkadaşlar o suda karpuz, rakı falan soğuttular… Akan suyun içine, bir kaç yere suyla fırıl fırıl dönen ahşap küçük çarklar yerleştirilmiş. Fonksiyonel mi dekoratif mi bilemedim. Suyun  üzerinden kamp alanına ağaç dallarından örülmüş iki köprüyle geçiliyor. Lokantanın yanında  küçük bir alabalık havuzu var. Bazıları akşama meze olacak bir sürü balık akıbetlerinden habersiz yüzüyorlar.

Orman Bakanlığı, bu “meteor çukuru”nu, belki de bu yüzden pek verimli olan bu yeri, fidanlık olarak kurup işletmiş. Yıllar sonra da ihaleye çıkarıp mesire yeri olarak işletmeye vermiş. Kamp alanındaki kameriye, lokanta, bungalovlar, her şey, aklınıza ne gelirse her şey ahşap, dal, hasır, taş gibi tamamıyla doğal malzeme kullanılarak yapılmış. Masalar, sandalyalar vb.eşya hakeza…

Güller, çiçekler, çalılar, ağaçlar, otlar, her şey ama her her şey olabilecek en üst düzeyde gelişkin, iri, gümrah ve güzel… Hiçbir şekilde gübreleme, ilaçlama vs. yapılmıyormuş. Sadece sulanıyor. Bu bilgileri aldığım, Bakanlık görevlisi,  tahliller yaptırarak yörenin en iyi suyunu buraya getirdiklerini anlatıyor.  Suyun harika olduğunu gelmeden öğrenmiştik. Aytaç sakın içme suyu satın almayın diye uyarmıştı.

Ve… sıkı durun, bu sudan yararlanıp minik bir HES kurmuşlar ve Darıdere Mesire Yeri’nin elektriğini kendileri üretiyorlar. Minik binada bir müştemilatın içinde bir jeneratör ve beş altı akümülatör var.  Tabii elektriği idareli kullanma konusunda uyarılıyoruz. Elektrikli su ısıtma, saç kurutma makinası kullanılmaması, ütü yapılmaması konusunda. Aksi halde gece karanlıkta kalmak gibi bir durumla karşı karşıya kalınabilrmiş.

Çekernokta dört çeker!

Sabit telefon yok. Devlet buraya ne elektrik ne telefon hattı çekmiş. Görevliler şikayetçiler ama, iyi ki de yapmamış. Bana göre  burası tesis olarak, bir alternatif sayılabilir. Bergama’da siyanürlü gümüş madencilerine, Kaz dağlarında altın arayanlara inat korunmuş bir ekobölge. Yöre halkı, çevreciler, örgütlü direnişi sürdürüken sistemin yartmaya çalıştığı çölde bir vaha gibi.

Ama cep telefonları da çekmiyor! Ne gam, Yeşillerde çare tükenmez. Geliş istikametimizde iki km kadar gidildiğinde yol kenarında bir noktadan konuşulabildiğini keşfetmiş arkadaşlar. O noktaya bir kazık çakıp, çevresini taşlarla döşeyip iplerle bağlayarak işaret koymuşlar. Haberleşmesi gelen kampçı, araba, minibüs, motosiklet (Sevgili Ali Uçarman arkadaşımız motoruyla gelmişti İstanbul’dan) ne bulursa atlayıp Çekernokta’ya gidiyor konuşup geliyor. Böylece, erzak vs. alışveriş siparişlerinin yanına bir de telefonla iletişim siparişleri eklenmiş oldu. Bir kağıda numarayı yazıp arkadaşın eline veriyorsun, çekernoktaya çıkıp mesajını iletiyor.

Böylece kampta, “Nereye?” “Çekernoktaya…” “Şu numarayı arayıp anneme iyi olduğumu söyler misin?” türünde konuşmalar olağan hale geldi. “Yahu, her giden kazığa bir çaput bağlasa Çekernoktayı daha kolay bulur insan. Hem gelen geçen yatır var sanıp bir çaput bağlar, dilek diler de, bakarsın bizim nokta ilerde “Çeker Baba Türbesi” olmuş,” türünden espiriler türemeye başladı aramızda. Hatta Akademisyen (Sosyolog) arkadaşımız Gökçen, çeker noktada tuhaf şeyler düşündüğünü itiraf ederek, “Yahu… nerdeyse Dağın bir ruhu olduğuna inanısım geldi,” diye şakalaştı.

Giderayak, bir yanımızın Çanakkale, bir yanımızın  Balıkesir olduğunu öğrendim. İki ili ayıran sınır bu cennetin kıyısından-dağın dibindeki dereden  geçiyormuş. İki il, Kaz Dağlarını da aralarında paylaşmışlar sanki. Zeus’un ruhu çarpsın bölenleri! Bir coğrafyayı hangi kriterlerle (galiba kelle sayısına göre)  il, ilçe, belde diye, sınırlarlarla bölerler ki! Darıdere Mesire Yeri’ni, Tanrıların Dağını idari sınırlarla bölmek anlamlı hiç gelmiyor bana. Aklıma, ekobölgeler, ekosistemler halinde yönetilen bir Türkiye hayali düşüyor.  Ancak, bizim, Hayaldi gerçek oldu!” diyebilmemiz için AKP iktidarını gördüğü büyüme-büyüklenme rüyasından uyandırabilmek gerekiyor.

***

Cuma akşama kadar hatta ertesi gün ve ertesi gün kampçılar gelmeye devam ettiler. Kamp alanı renk renk çadırlarla doldu.  Komünler oluştu.  Siparişler hazırlandı, tedarikçiler şehre inip alışveriş yaptılar. Mutfaklar kuruldu, yemekler pişti, masalar kuruldu. Oyunlar oynandı. Yediğimiz içtiğimiz bizim olsun, biraz da kampçılardan söz edelim..

Kaynak Aytaç’ın raporu

Kampçılar İzmir, Ankara, Yalova, İstanbul, Çorum, Eskişehir, Bursa, Muğla, Datça, Tekirdağ, Çaanakkale, Edremit, Hatay, Erzurum, Bergama, Ayvalık ve Bodrum’dan gelenlerle 17 ayrı il, ilçeden 115 kişiyi bulmuş. Yaş ortalaması- kendimi çıkararak tahmin yürüyorum- sanırım, 20-25 (yanlışsam, biri beni düzeltsin). Tek başına gelenler, arkadaş gruplarıyla, aileleriyle, sevgilileriyle, çocuklarıyla gelenler… Dayanışmacı,  barışçıl, güzel güzel, genç insanlar. Onları tanımak beni de gençleştiriyor, geleceğe umudumu artırıyor. Yaşasın  gençler!

Sabun, tarhana ve siyasetten yıldızlara…

Program harika, ama çok yoğun;  insan hangisine katılacağını şaşırıyor. Katılmadıklarında aklı kalıyor. Büyük beyaz kağıtlara çıkarılan kısa raporlardan pek fazla bir şey anlaşılmıyor ne de olsa.

Gençler (ve orta yaştakiler) sabah 7 akşam 7,  kampbed’ini, battaniyesini kapıp çayırlara, Yasemin Sarı Hoca’yla yoga yapmaya koşuyor. Ben imrenerek bakıyorum (ah şu protezim olmasa!). Bir buçuk saat inanlmaz pozisyonlara girip sabırla vücutlarını esnetiyor, ruhlarını arındırıyorlar. Kime sorduysam, kendini yogadan sonra çok çok iyi hissettiğini söylüyor. Yoganın hikmetine inanmak gerek…

Sabah onda, akşam beşte kameriye’de toplanıyoruz.  Aytaç çoktan seçmeli (dört şık)  atölye programlarını bildiriyor. İsteyen istediği çalışmaya katılıyor. Sabah pratik atölyelerde üretim bilgileri alıyoruz, öğleden sonra politik konuları tartışıyoruz. Her iki tür çalışma da yararlı ve keyifli geçti. Gittiğimiz gibi dönmedik yani.

***

Aytaç’ın raporundan:

Gümçed başkanı Mehmet Akif Öznal yıllardır sürdürdükleri maden mücadelesini anlattı.

Hasan Basri Avcı, Kaz dağlarının florası ve faunasını anlattı.

Bloğun Muğla adayı Şehbal Şenyurt Arınlı seçimleri değerlendirdi.

Küçükkuyu’dan Mehmet Bozal bize zeytinyağlı sabun yapmayı öğretti.

Yakın köyden Hatice Çördük tarhana yapmayı öğretti.

Büyük Anadolu Yürüyüşü’ne katılan Halim Aslan, Kevser Çetin ve Fırat Korkmaz yürüyüşü anlattı.

Çanakkale Rasathane Müdürü Osman Demircan yıldızları ve gökyüzünü tanıttı.

***

Üretim  zor iş vesselam!

Sabun atölyesi pratiklerin en ilgi çekeni oldu. Ben de oradaydım. Genç bir arkadaşımız ciddi notlar tuttu. Ancak, katılan arkadaşların tanık oldukları üretim sürecinden sonra sabun yapmaya kalkışacaklarına pek ihtimal vermiyorum…. Neredeyse tam gün ayakta, altında odun ateşi yanan gaz tenekesinin başında, fıkır fıkır kaynayan dört kilo zeytinyağına belli oranlarda suda eritilmiş sudkostik’in yavaş yavaş yedirilerek karıştırılmasına, kaynatılmasına tanık olduk.

Meseleyi kaptıktan sonra ilgimiz dağıldı, biz de dağıldık ama, Mehmet Bozal Usta bütün gün ateşin başındaydı, sonra da soğumasını bekledi, ardından kalıplara döktü ve kesti. Ertesi sabah krem renginde zeytinyağlı sabun kalıplarımız hazırdı. Herkesin birer kalıp alabileceği duryuruldu. Yazık ki, ben almayı unuttum.  Doğal yollardan, el emeği Sabun yapmanın pek de öyle kolay bir şey olmadığını gördük.  Bizim kamp yerinde, 4 kilo zeytinyağının işlendiği sürede atölyede yüzlerce kilo zeytinyağı işlenebildiğini öğrenince biraz rahatladık.

Bir grup arkadaş Sevgili Mahmut’un Zeytinyağı Müzesi ve üretim atölyelerini gezmeye gittiler. Belki aralarından biri bizimle izlenimlerini paylaşır.

Tarhanacılar da sabuncular gibi uygulamalı atölye yaptılar. Onlar da ürünü gördüler sanırım.  Şarap, bira yapım atölyeleri sözeldi galiba; neler öğrendiler, bilmiyorum. Ama akşamları çoğumuzun meşrebimize göre üretilmiş rakı, şarap, bira ile tüketim uygulamaları yaptığımızı ilave etmem gereksizdir herhalde.

Yere yatıp gökteki yıldızlara bakamadım yazık ki. Çünkü, dağın yamacında, ormanın içinde saklı olduğundan gündüz gözüme çarpmayan  futbol sahasına gecenin on buçuğunda bir arkadaşımın kolunda tarlalar arasında zar zor ilerlerken ormana doğru yükselen merdivenleri görünce çıkmayı göze alamadım. Ertesi sabah bir keşif yürüyüşü yaptığımda baktım; ağaç dalları, toprak, kum gibi doğal malzemeden yapılmış, tahminen yüzü aşkın basamaklı merdiveni görünce, iyi ki çıkmaya kalkışmamışım, diye şükrettim.

Sağ olsun Aytaç, benim için bir bungalov ayarlamasaydı bu kamptan mahrum kalacaktım. Ahir ömrümde benim için çok özel bir yaşantı oldu kampımız.  Aytaç başta olmak üzere emeği geçen herkese teşekkürler. Daha nice yaz kamplarına sevgili Yeşiller!

Biz bu yaz erdik murada, darısı başınıza!