Dış Köşe

Marmara İletişim’in dönüşümü: Heimat’a dalan fil – Merve Erol

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Yusuf Devran

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Yusuf Devran

Artık hangi kuruma baksak net bir AKP damgası görüyoruz” demiştik Express’in 130. sayısında. “Ama” diye devam etmiştik, “Marmara İletişim, kadrolaşmasının hızıyla, doçentken kendini bir anda burada dekan bulan Yusuf Devran’ın nobranlığı ve usûlsüzlükleriyle, iktidar partisinin milliyetçi-muhafazakâr yayılmacılık anlayışının en iyi örneği.” Büyük dönüşüm tam gaz sürüyor: En son, kendileri de okulun vaktiyle öğrencisi olmuş Mete Çubukçu, İsmail Saymaz ve Alper Turgut’un katılımıyla, öğrencilerin girişimiyle yapılması planlanan “Gazetecilik, İktidar ve İfade Özgürlüğü: 10 Yılın Bilançosu” başlıklı seminer için okulun imkânlarının kullanılmasına izin verilmedi. Okulda yaşananlar hakkında konuştuğumuz Utku Uraz Aydın ve Behlül Çalışkan hakkında da, o günden bugüne, birer soruşturma daha açıldı. Seminer 5 Aralık 13:00′te, Taksim Sıraselviler Caddesi’ndeki Eğitim-Sen 6 no’lu Üniversiteler Şubesi’nde düzenlenecek. Marmara İletişim’in hikâyesini Express’ten naklediyoruz…

İstanbul’un vaktiyle sütliman sayılabilecek fakültelerinden Marmara İletişim, ilk mezunlarından Kemal Sunal dahil olmak üzere, halihazırda çeşitli yayın organlarında, televizyonlarda, gazetelerde faaliyet gösteren pek çok mezun vermiştir. Ama herkes de bu okuldan diplomasını alanın öyle hemen gazeteciliğe atılamayacağını, bu mesleği öyle hemen kıvıramayacağını bilirdi. Ne pratik yapmaya müsait ekipman ne müfredat yeterliydi bunun için. Şimdiki birçok vakıf üniversitesine öncülük eder gibi Nişantaşı apartmanları arasına sıkışmış bu fakültenin öğrencileri de bunu sezdiği için, kendilerini kısa zamanda Taksim tarafına atar, çalışma hayatına adar, bu son derece kolay okulu uzatmayı başarırdı.

İletişim bilimlerinin, kültürel çalışmaların Türkiye’de öncü isimlerinden Ünsal Oskay, basın-yayın yüksek okulu sıfatını taşıdığı zamanlarda da, sonradan gönülsüzce dekanlığı üstlenirken de, fakültenin temsilî yüzüydü. ‘70’lerde Frankfurt Okulu mensupları başta olmak üzere siyaset felsefecilerinin girift metinlerinden büyülenmiş, hayata negatif diyalektik nazarından bakmaktan vazgeçmemişti. Marx’ın da sevdiği bir sözü bol bol kullanırdı: “Aldatıcı iyimserlik, gerçek kötümserliktir.”

Özellikle birinci sınıflara şu tavsiyeyi de sık sık yinelerdi: “Buradan mezun olduktan sonra pisliklerle dolu bir çarkın içine gireceksiniz. İnsan olmaktan çıkacaksınız. Üniversitenin, bu özgür yılların tadını çıkarın. Boşverin dersleri, kendinizi sokaklara atın. Sürünün dışına çıkın, hayata, yaşananlara başka bir gözle bakmaya çalışın. Bir daha bu fırsatı bulamayacaksınız.”

Aslında dört lisans yılında Marmara İletişim’in öğrenciye en büyük faydası da bu bakış açısı olurdu. Ünsal hocanın dağınık monologlarının takipçileri, sınırsız bilgi vaat eden bu özgürlük alanından ötürü epey fazlaydı. Onun vedasının ardından okul, bir heyecandan yoksun kaldı. Ve yine bu okulda yıllarını geçirmiş pek çok hocanın çabasına rağmen, adeta devlet desteği çekilmiş, özelleştirilene kadar kendi haline bırakılmış bir KİT’e döndü.

Yandaş medyaya muhabir çiftliği

Fakültenin kalkınması için uğraşan hocaların başında Kayıhan Güven geliyordu. Binbir emekle kurduğu Marmara İletişim Haber Ajansı’nda (MİHA) gönüllü çalışan öğrenciler mesleğin pratiğini burada öğrenme şansına kavuşmuştu. Özkaynaklarla gayet başarılı dergiler yaptılar, çeşitli mecralarda haberlerini yayınlattılar, ödüller aldılar. Bugün MİHA yok.

Okulun iki araştırma görevlisiyle oturuyoruz. Utku Uraz Aydın Genel Gazetecilik bölümünden, Behlül Çalışkan Bilişim’den. İkisi de Eğitim-Sen üyesi; son zamanlarda basında adlarının duyulur olmasının bununla da ilgisi var. İkisi de, mücadelelerini anlatmadan önce, yeni yönetimin okula getirdiği yeniliklere hakkını teslim ederek başlıyor söze. Kendi haline bırakılmış okulda bir silkinme olmamış değil, dersler gözden geçirilmiş ve meslekî eğitimin ihtiyaçlarına uygun hale getirilmiş, teknik ekipman desteği —siyasî ve akademik iktidara yakınlığın da etkisiyle— epey artmış.

MİHA kapandı dedik ama, onun yerine Marmara Medya Merkezi açılmış. İhlas Haber Ajansı’nın ardından, bugünlerde Suriye’ye yönelik açıkça tarafgir tutumlarıyla tepki toplayan Anadolu Ajansı’yla da anlaşma imzalanmış; ajans haberleri okulda takip edilebilecek, öğrencilerin haberlerini ajans kullanacak, burada staj yapılabilecek. Artık öğrenciler kendi tecrübelerini, üslûplarını kendileri geliştiremeyecek, dar haber kalıplarına, hatta AA’nın siyasî pozisyonuna mahkûm olacaklar. Belki de ajans, para karşılığı haberini geçtiği şirketlerin basın toplantılarına en çok onları asker edecek. Marmara İletişim’in büyük dönüşümünün ipuçları bu tür antlaşmalarda görülebiliyor. Anaokulu gibi sarılı, turunculu, yeşilli renklere boyanmış, yeni aletlerle desteklenmiş haber merkezleri ve stüdyolar… Dayatılan çizginin dışına çıkmasına müsamaha gösterilmeyen, mekanik bir iş yapıyormuşçasına tekdüze bir dile, düşünceye, bakışa, haber tarzına koşullanan öğrenciler… Eski dönemden pek çok hoca okulu terkederken “Marmara İletişim – sektör işbirliği” denerek bu sene ders vermesi için çağrılan isimlere ve çalıştıkları yerlere de bakalım: Sonay Dikkaya (NTV), İnci Ertuğrul (TRT Haber), Hadi Özışık (internethaber.com), Cemil Barlas (haberx.com), Ayhan Kıskaç (toplumsalhafiza.com), Yaşar İliksiz (haber7.com), Tayfun Salcı (AA), Hasan Öztürk (Ülke TV genel yayın yönetmeni), Meryem Özkurt (TRT Haber), Bedrettin Uğur (Kanal A), Fevzi Yazıcı (Zaman), Selahattin Selvi (Zaman)…

Ve mesela Nuh Yılmaz. SETA’nın Washington direktörüydü de hani, geçen sene kontenjan dolmuş olmasına rağmen il millî eğitim müdürünü araya sokup kızını İstanbul Lisesi’ne kaydettirmişti…

Ayrıca, Osman Can: AKP destekçisi liberallerin önde gelenlerinden; Anayasa Mahkemesi raportörlüğünden akademisyenliğe geçişi tartışmalı olmuştu, şimdi AKP’ye geçişi de öyle… Özellikle de Ömer Osman Sur: Kemal Kerinçsiz tayfasından bir ülkücü hukukçu…

Ve tabii fakültenin dekanı Yusuf Devran. Onun da, hızlı bir yükseliş gösteren akademik hayatının yanında, Samanyolu gibi kurumlarda çalışmışlığı, saha koklamışlığı var.

Uzatmayalım, Marmara İletişim’in artık temel gayesi, “yandaş medya” tabir edilen ve hayli genişlemiş, semirmiş bir yayınlar ağının çiftliği olmak. Uraz Aydın ve Behlül Çalışkan’a göre, bu gelişmelerin kendisinde bir anormallik, aykırılık yok. İktidar değişmiş, üniversitelerden beklenti farklılaşmış, bu yeni döneme bir şekilde ayak uydurulacak. Asıl sorun, değişimin yönteminde, üslûbunda. “Züccaciye dükkânına girmiş fil gibi” diyor Behlül.

Uraz açıyor: “Hükümetin, YÖK’ün, rektörlüklerin ve dekanlıkların siyaseten bu kadar uyumlu olduğu bir durumda kadrolaşma kaçınılmaz, hatta doğal. Entelektüel, donanımlı muhafazakâr veya İslâmcı hocalarımız neden olmasın? Sorun, bunun bu kadar pervasızca yapılması. Yani ‘tek bir kadroyu bile size yedirtmem’ mantığı… Derdimiz dekanın siyasal veya dinî kimliğiyle filan değil. Önceki dekanlar da ya Kemalist, ya liberal, ya milliyetçiydi, Ünsal Hoca dışında tabii. Bu ideolojilerin hiçbirine ben şahsen herhangi bir yakınlık duymam. Habervaktim, Milat, Yeni Şafak gibi yayınlarda Yusuf Devran’ı savunmak amacıyla çıkan yazılarda, dekanı eleştirenler ‘28 Şubat kalıntısı’ veya ‘Marmara İletişim’e çöreklenmiş derin şebeke’ gibi Ergenekon göndermeli tabirlerle tanımlanıyor. Yani en başta biz! Komik oluyor. Çünkü öncelikle biz, yani Behlül ve ben sosyalistiz, dolayısıyla 28 Şubat’la, ulusalcılıkla falan işimiz olamaz. İkincisi, okuldaki sindirilmişlikten dolayı beş kişiyi yan yana getirmekte zorlanıyoruz, yani ortada şebekelik bir durum da yok. Mesele fakültede tam da 28 Şubat – Alemdaroğlu rüzgârları estiren Yusuf Devran’ın otoriter üslûbunda.”

Kurumsallaşan Kürt düşmanlığı

‘90’larda fakültede öğrenci muhalefeti adına kalabalık bir Koordinasyon grubu vardı. Az sayıda sağcı öğrenciyle, Halkla İlişkiler’in genellikle apolitik gençleriyle geçinir giderlerdi. 2000’lerle birlikte saldırı haberleri gelir oldu. Hedef Kürt öğrencilerdi. Üstelik okula dışardan, Beşiktaş gibi yakın semtlerden örgütlü gruplar alınıyor, saldırıları bunlar gerçekleştiriyordu. Bu girişlere göz yumduğu söylenen özel güvenliklerin sayısı hâlâ çok. “Onlara da çok kötü davranılıyor, çalışma koşulları çok ağır” diyor Behlül, “her gün aralarından birini bir köşede ağlarken görmek mümkün”.

Bir de telsiz seslerinden geçilmiyormuş. Herhangi bir sebepten koşan bir öğrenci mi var, bu sesler onun etrafında yoğunlaşıyormuş ânında. Bugün okulda sivil polisler için ayrılmış bir oda, otoparkta sabit Çevik Kuvvet aracı var.

Kürt düşmanlığına varan gözle görülür ayrımcılığın Yusuf Devran’la kurumsallaştığını söylemek yanlış olmaz. Kamuoyu, Devran’ın adını, kendisi hakkında ekşisözlük’e mahlasla bir entry giren öğrencisinin gerçek kimliğini tespit ettirmesi, bu öğrenci, Mikail Boz hakkında —1985 tarihli bir YÖK yönetmeliğine dayanarak— altı ay uzaklaştırma talep etmesiyle duydu. Akla bakın, fakülte sekreterinin ifadesiyle, “böyle başarılı bir öğrencinin noktadan sonra küçük harfle başlaması mümkün olmadığı için”, ekşisözlük’te bu yazıları ona başkasının yazdırdığından da şüpheleniliyormuş. Boz’un entry’sindeki bazı ifadeler hakkında ise şöyle konuşuyordu Dekan Devran: “Bir dekan hakkında ‘herif’ demek, ‘mesih’ diyerek dinî değerlerini sorgulamak suçtur. Konu başka taraflara çekilmek isteniyor. Buna özgürlük açısından bakmamak lâzım. Yoksa ben Mikail’den de, bu haberleri yazanlardan da daha özgürlükçüyüm.”

Mikail Boz, söz konusu entry’sinde özgürlükçü dekanın cemazülevvelini özetlemiş, “tepeden inme” atamasına dikkat çekmişti. Gerçekten de, Yeditepe Üniversitesi’nden Marmara İletişim’e geçen Devran, bir hafta sonra profesör olmuş, önce bölüm başkanı, hemen ardından dekan yapılmıştı. Dekanlığının yanında, aynı zamanda Radyo Televizyon ve Sinema bölümünün başkanı. Fakültenin üç bölümüne birden kolları uzanmış: Gazetecilik bölümünde Bilişim, Halkla İlişkiler ve Tanıtım bölümünde Reklamcılık ve Tanıtım, Radyo Televizyon ve Sinema bölümünde Radyo Televizyon anabilim dallarının başkanı. Devlet gibi adam.

Devran, onca işin arasında, başını da face’ten, twitter’dan kaldırmıyor. Fakültenin televizyon stüdyosunda yıllardır çalışan Sinan Binay’ı twitter’da yazdıklarını gerekçe göstererek okula almamış mesela. Facebook üzerinde öğrencilerin kurduğu bir grubu takip eden Devran, üniversite yönetimini eleştiri masasına yatıran bazı öğrencileri bu gruptan attırıyor, öğrencilerin yeni Facebook grubundaki yazışmalarını da kendi sayfasında şöyle ihbar ediyor: “Bazı öğrencilerin yazışmalarını takdirlerinize sunuyorum. Yazının Ezgi Başaran’a nasıl servis yapıldığını görmeniz adına. Bu mu yazarlık?”

Okulun eski öğrencilerinden Ezgi Başaran’a Devran’ı köpürten yazıyı onlar yazdırmış meğer. Başaran’ın yazısını hatırlayacaksınız, en güzel yanı, Devran’ın akademik metinlerinden yaptığı alıntılardı. “Böyle mi Olacaktı” diye bir dizi üstüne, Türk aile değerleri diye verili kabul ettiği ve öyle dayattığı birtakım hiyerarşik klişeleri sayıp döktüğü iptidaî bir metin… Yeni medyayla ilişkisi yüksek seviyede olan Devran’a göre, Başaran çeviriyi Google translate’e yaptırmıştı. 2004’te yayınlanan “Siyasal Kampanya Yönetimi —Mesaj, Strateji ve Taktikler” adlı kitabında yer alan, seçimlere girecek adaylara yönelik ucuz önerileri de o arada ortaya döküldü. “Halkın kafasındaki aday konsepti ile örtüşün. Nasıl bir imaj vermek istiyorsanız, öyle fotoğraf çektirin. Örneğin, halkçı bir imaj vermek istiyorsanız, vatandaşlarla çay içerken, sempatikseniz çocuklarla, güçlü ve ciddi iseniz masa başında çalışırken fotoğraf çektirin. Vatandaşlarla çay içerken, evinizde çocuklarınızla güreşirken resimler çektirin” gibi “kişisel gelişim” kitapları seviyesinde tavsiyeler bunlar.

Sanal hafiyenin fişlemeleri

Yusuf Devran’ın sanal âlem maceraları bunlarla sınırlı kalsa iyi. Bir de açıp milletin mail’lerini okuyor. Uraz Aydın’ın sadece Eğitim-Sen üyelerinin dahil olduğu MarmaraEğitimSen mail grubuna attığı “Marmara İletişim’de olanlar hakkında” başlıklı posta bir şekilde Devran’ın eline geçiyor. Yazının üzerinden yedi ay geçtikten sonra Uraz Aydın hakkında “ayrımcılık” suçlamasıyla disiplin ve ceza soruşturması açılıyor. Eğitim-Sen de Devran hakkında “iletişimin gizliliğini ihlâl” gerekçesiyle suç duyurusunda bulundu.

Eğitim-Sen tabii, artık hassas bir konu. Bizzat Millî Eğitim Bakanı sendikayı KCK unsuru olarak itham etti. 4+4+4 gibi radikal bir dönüşüme yönelik tepkileri bu sendikanın örgütlediği de sık sık iddia ediliyor.

“Ayrımcılık” suçlamasının evveliyatı da var. Uraz dekandan ilk uyarısını kavgada yaralanan bir öğrenciyi hastaneye götürmesinin ardından almış. Örgüt üyeliğinden tutuklanan bir öğrencinin cezaevinde kendisine sınav yapan asistana “Uraz hocaya selamlar” demesi üzerine de Devran hemen Uraz Aydın hakkında tutanak tutturmuş.

Uraz Aydın ve Behlül Çalışkan ayrıca twitter üzerinden “okulda bölücü hoca istemiyoruz” diye adlı adınca hedef gösterilmişler. Okulun kimi öğrencilerinden de Çalışkan’a “dağdaki PKK’lıdan farkın yok”, “bu devletin ekmeğini yiyip ihanet edenler bir gün o ekmeği yediği elden kurşunu da yer” yollu tweet’ler atılmış. Ne de olsa bizzat dekanları bir kavganın ardından kendi Facebook sayfasında “Bir masum öğrenciyi öldürmek amacıyla arkadan kafasına darp eden terör yanlısı öğrenci kılıklıları savcı serbest bırakıyor. Bu nasıl hukuk?” diye yazabiliyor.

Devran’ın çevresinde, sanal âlemde bu takipleri yapan, kendini dekanın vazifelisi bilen bir öğrenci grubu da var. Kimi Mehmet Baransu’yu retweet’leyip duruyor, kimi avatarına Türk bayrağını kondurmuş. Bunların bazısı öğrenci temsilcisiymiş.

Marmara İletişim adını en son yüksek lisans jürileriyle duyurdu. Okulun öğretim üyelerinden Doç.Dr. Gözde Yılmaz, Yusuf Devran hakkında suç duyurusunda bulundu. Devran, jüri heyetindeki hocalara, sınava girecek öğrencilerin isimlerinin yanlarına işaret konmuş halde listeler vermiş. Kimi öğrencinin isminin yanında yakın olduğu öğretim üyesinin adının başharfleri, kiminin —mesela Azad Bedirhan’ın— adının yanında PKK’yi ima edecek şekilde P harfi yer alıyormuş. Siyasetten uzak Kürt öğrenciler dahi bu fişlemeden nasibini aldı. Yüksek lisans bölümleri için ağırlıklı olarak Devran’ın çevresindeki gençler tercih edildi.

Devran için suç duyurusunda bulunan Gözde Yılmaz, okula korumayla gidip gelmeye başladı. Aslında, okula Devran’ın getirdiği öğretim görevlilerinden biriydi, Türk Eğitim-Sen üyesiydi, ama okuldaki haksızlıklar onun için de göz yumulur boyutları çoktan aşmıştı. Yani, iş iktidar içi çatışma raddesine gelmişti. Yılmaz gece ikiye kadar okulda jüri kararına taş koymaması için bekletilmiş, ilerleyen günlerde Devran tarafından fiziksel saldırıya da maruz kalmıştı.

Gözde Yılmaz’ın başına gelenler, memleketin de aynası Uraz’a göre: “Bu vakada dönemin tüm eğilimlerinin yoğunlaşmış, billûrlaşmış halini görmek mümkün. Bir yanıyla çalışma hayatını mutlak bir denetim altında tutma ve çalışanların direncini ve özgüvenini yıkmaya dönük neoliberal ütopya var, ki fakültedeki hocaların utanç verici tepkisizliğini, sinmişliğini de bu haneye yazmak lâzım. Öte yandan, sosyalistleri ve Kürtleri lisansüstü eğitime almamaya dayalı, millî hassasiyetleri gözeten bir usûlsüzlük, kayırmacılık, ayrımcılık mevcut. Son olarak da kadına karşı şiddete yönelmeyi meşru addeden patriyarkal otoritarizm. İdareci / çalışan, kadın / erkek, Türk / Kürt gibi karşıtlıklara dayalı farklı tahakküm ilişkileri içiçe geçerek birbirini besliyor. Türkiye’deki neoliberal-muhafazakâr dönüşümü tek çırpıda özetleyen bir vaka. Benjamin’in deyişiyle, bir çeşit diyalektik imge yani.”

Gözde Yılmaz’a uyguladığı şiddet, Yusuf Devran için yeni değildi. Daha önce de, bir kavganın ardından, alınan güvenlik önlemleri nedeniyle bazı öğretim üyelerinin okula giremediğini twitter’da yazan bir doçenti makamında sorguya çekmiş, yaka paça dışarı atmıştı.

Böylece, Yusuf Devran okuldaki yapısal geçişe eşik atlattı. Türkiye genelinde kimi fakültelerin dekanlarının öğrencileri tartaklamaya yeltendiği haberleri gelirken, Devran, akademisyen arkadaşlarına şiddet uygulayarak bu alanda da öncü oldu.

Sopayla Bologna

“Kendini sürekli denetim altında, huzursuz, tetikte hissetmek; 16 yıllık fakültende kendini yabancı görmek, öyle görüldüğünü bilmek… Mobbing tam da böyle bir şey” diyor Uraz. Tam anlamıyla yalnızlaştırılmışlar, selamlaşmaktan kaçınanlar çoğalmış. Okulda yıllardır yardımcı doçentlik kadrosu bekleyenler arasında o da var, ama Devran’ın gelişinden sonra bir anda sebil gibi açılan kadrolar için okul dışından gelenler tercih edilmiş. Bilişim alanındaki bilgi ve deneyimini öğrencilere aktarma yollarını arayan Behlül Çalışkan’a bir sene boyunca internet odasını bekleme görevi verilmiş. Üniversitelerde çok yaygın olan mobbing’in en iyi örneği Uraz ve Behlül’ün durumu.

Ekşi Sözlük’te Yusuf Devran için “Recep Tayyip Erdoğan’ın dekan olanı” diye yazılmış. Doğruya doğru. Devran da, Bologna Süreci adı verilen yapısal uyum programına akademiyi ve öğrencileri alıştırmak için şiddete, polis ve güvenlik tedbirine başvurmaktan çekinmiyor, tek adam olmak istiyor, kadrolaşmada sınır tanımıyor, fakültenin yetkili organlarını yok sayıyor, Kürtlere ve sola dair ne görse anında terör yaftasını yapıştırıyor. Liberalleşme ve piyasaya açılma sürecini kesif bir muhafazakârlık ve milliyetçilik baskısıyla beraber yürütüyor.

1999’da 29 AB ülkesinin anlaşmasıyla başlayan Bologna Süreci, Japonya, ABD gibi ülkelerin üniversiteleriyle rekabette üstünlüğü ele geçirme, üniversiteler arasında eşgüdüm sağlama politikasının adıydı. Programa üye olan ülkelerin sayısı AB ortaklarını çoktan aştı. İki taraflı bir etkisi var bu değişimin: Eğitim artık bir yatırım alanı olarak görüleceği gibi, müfredat da “sektör”ün ihtiyaçlarına göre şekillenecek. Kısaltılan, kredi sistemiyle bonus puan uygulamasına dönen, pratik çalışmalara indirgenen lisans dönemini bitirenler ucuz ve nitelikli işgücü olarak piyasaya atılacak, az sayıda talihli —ve varlıklı— öğrenci yüksek lisans, doktora programlarından faydalanacak. “Rantabl” bulunmayan dersler zaten kaldırılacak —İngiltere’de bazı üniversitelerde Felsefe bölümlerinin kapatılmasına da şahit olduk bu bağlamda. Tayyip Erdoğan’ın harçları kaldırma hamlesi ve yöntemi, kamu üniversitelerini finansal açıdan da özel sermayeye muhtaç bırakacak. Marmara Üniversitesi başta olmak üzere bazı okullarda okul kimliği yerine geçmek ve okul içi harcamalarda kullanılmak üzere belli bir bankanın kartını taşıma uygulamasına geçildi bile.

Şimdi artık Marmara İletişim, üniversite hayatının beraberinde getirdiği bütün fikrî özgürleşme deneyimlerini dışlayarak sektöre muhabir yetiştirme yarışına girdi. Üstelik artık sektörden ve medyadan anlaşılan tek bir bakış biçimi var. Bu geçişin sorumluluğunu üstlenen Yusuf Devran ise, görevinin ve yetkisinin sınırlarını çoktan aşmış bulunuyor. Üniversitelerin ve Marmara İletişim’in istikbalinden, bu istikbal için verilecek mücadeleden bağımsız olarak, öncelikle bu şedit despotun istifasını istememiz gerekiyor.

Uraz Aydın, kitaplarından da biliyoruz, Benjamin’i sever, onun gibi umutla bitirmek istiyor bu maceranın sonunu. Ve bir rüyasını anlatıyor. Çok değil, on sene önce yaşadığımız hayat, bugünlerde ancak rüyalarda görülebiliyor:

“Geçenlerde, tam Gözde Yılmaz olayları sırasında bir rüya gördüm. Lisemi andıran, aşina olduğum bir binanın merdivenlerinden iniyorum. Yüksek lisansta birlikte okuduğum ve uzun yıllardır görmediğim bir arkadaşıma rastlıyorum. Burası benim yeni çalışmaya başladığım üniversiteymiş… Ama önemli olan duyguydu, çünkü duygu eskiydi. Tıpkı o arkadaşım gibi… Bu son bir yıl içinde Marmara İletişim’de meydana gelen dönüşüm yaşanmadan önceki döneme ait bir ruh haliydi rüyamda hissettiğim. Sıkıntısız, huzurlu, kendimi bir parçası olarak hissettiğim bir mekânda olmanın verdiği güven duygusu… Tıpkı lisede ve eski Marmara İletişim’de olduğu gibi. Bir de biz fakültede çok vakit geçirirdik eskiden, mesai saatleri dışında da, evimiz gibiydi. Ernst Bloch’un o devasa ‘Umut İlkesi’nin son kelimesi aslında bütün ütopyaların temel arayışını ifade ediyor: Heimat. Yani yurt, yuva. Galiba rüyamın ifade ettiği arzu da buydu, fakültede kendimi yaban diyarlarda değil, tekrar yuvamda gibi hissetmek…”

Bu yazı ilk olarak birdirbir.org/da yayınlanmıştır.


Merve Erol

 

 


 

 

Kategori: Dış Köşe