Köşe Yazıları

Kurban Mı Suç Ortağı Mı?

0

SOSYALİSTLER VE İKLİM DEĞİŞİMİ (1)

Sosyalistler ile ekoloji konusunda yaşadığımız anlaşmazlıklar nedeni ile zaman zaman giriştiğim sert polemikler nedeni ile sabıka dosyam hayli kabarık. O yüzden Mehmet Ali Üzelgün’ün yazdığı yazıyla ilgili bu yazının da aynı sabıka içerisinde değerlendirilmesini istemiyorum. Sonuçta dünyaya farklı pencerelerden bakmak dünyayı anlamak ve değerlendirmek konusunda elde ettiğimiz farklı bilgilenme süreçlerinden kaynaklanıyor. Bu nedenle de gayet olağan olduğu gibi gerekli de, farklılıkların gerekli bir zenginlik olmasının nedeni de buradan kaynaklanıyor. Bir anlamda düşünce farklarını toplumsal yaşam ve kamusal alan faaliyetleri denen denize akan farklı ırmaklar gibi düşünmek gerekir.

Gelelim temel anlaşmazlığa, ben ve pek çok ekolojist, sosyalistlerin tüm bir ekolojik yıkımı başka bir çok unsuru elemiş gibi tek bir nedene indirgeyip, sonra da yegane çıkış yolu olarak sosyalist toplumsal dönüşümü önermelerini fazlası ile indirgemeci bulmaktayız. Sonuçta sosyalistler biz ekolojistleri sistemle cepheden hesaplaşmaktan çekinen reformistler olarak görüyor ve bizi eleştiriyorlar, biz de sosyalistleri ekoloji meselesine araçsal bir eksende bakarak artık toplumsal güç olmaktan çıkmış sosyalist dünya görüşüne bir anlamda ekoloji üzerinden yeniden prestij katmakla eleştiriyoruz. Elbette bu eleştiriler başta iklim değişimi olmak üzere ekolojik sorunları düzeltmek için birlikte mücadele vermemize hiç de engel olmuyor. Bir anlamda ekolojistler ile sosyalistler arasındaki tartışma iki düşman kamp arasında değil aynı cephenin iki ayrı kanadı arasında yöntem ve nihai çözüm noktasında süregelen bir tartışma.

Sosyalistler başta iklim değişimi olmak üzere yaşanılan tüm ekolojik sorunların ardında kapitalizm denilen sermaye birikimi süreçlerinin yattığını, kapitalist sistem aşılmadıkça da ekolojik sorunların gerçek anlamda çözülemeyeceğini iddia ediyorlar. Buna karşılık ekolojist-yeşil çevreler ise sorunun ana kökünün sanayi uygarlığı ve onun zihinsel ekseni olarak sanayi toplumu olduğunu, bu süreçten de ancak bir sürünen devrim adını verdiğim uzun bir mevzi savaşı ile çıkılabileceğini, o süreçte de sistemi ekolojik sorunlar için çeşitli tavizler vermeye zorlayan reel politik dediğimiz mücadeleyi de vermek gerektiğini söylüyoruz.

Elbette kimi saf ekolojistler ve yeşiller bunu diyor, bir ölçüde de sosyal ekolojistler (elbette onlar komünal forma dönüştürülmüş belediyeler ve kentler ölçeğinde bir dönüşümü savunuyorlar, yani parlamenter mücadeleyi reddetmek noktasında pek çok radikal ekolojist ile benzer paralelde düşünüyorlar, dahası teşhiste de sosyalistler ile kısmen anlaşıyorlar, çünkü sosyal ekolojistler içinde sorunun ana nedeni kapitalist sistem) diğer pek çok radikal ekoloji anlayışı sistem dışı bir mücadeleyi ve sistemle cepheden karşılaşan mücadele yöntemlerini benimsiyorlar, eko-sosyalistler de bunun içindeler.

Buraya kadar bunu anlatma nedenim şu birincisi Mehmet Ali Üzelgün’ün yazdıkları bu literatürün dili ile uzlaştığı gibi onlarınkine benzer bir soyut radikalizme dayanıyor. O nedenle de yaklaşım farkını anlatabilmek için öncelikle farklı görüş açılarını ortaya koymama gerekiyordu.

Öncelikle Mehmet Ali Üzelgün çok doğru noktalara parmak basıyor, sonu gelmeyen müzakereler ile zaman geçirilirken iklim değişimi için kritik eşiğe hızla yaklaşılıyor ve atmosferde küresel ısınmaya neden olan sera gazları en başta da karbon sürekli artmaya devam ediyor. Belli bir miktara ulaştığımızda gerçekten de artık her şey için “geçmiş olsun” diyeceğimiz bir noktada olacağız.

Biri Felaket mi Dedi?

Bilim dünyası da bu noktada kendi içinde ikiye ayrılmış durumda mesela ABD’de bir grup bilim adamı “harç bitti yapı paydos” anlamına gelecek bir biçimde kritik eşiğin aşıldığını söylüyorlar. Bir grup başka bilim insanı ise henüz o eşiğe yaklaşmadığımızı, ama bu noktaya ulaşmak için kalan zamanın giderek azaldığı görüşündeler. Başka bir grup bilim adamı ise kritik eşiğin ne olduğunun müphem olduğunu, çünkü modellemelerde sistemin bütününü tam olarak modelleyemediğimizi dolaysıyla atmosferik sistemin neye ne tür tepkiler vereceğini şimdiden kestirmenin güç olduğunu söylüyorlar.

Hâsılı bilim camiası önümüzdeki haftalarda vizyona girecek olan ve artık kült bir söyleme dönüşen 2012 gibi felaketler serisi yaşanıp dünyanın yok olacağı konusunda hem fikir değiller. Bu konuda sadece bir grup bilim insanı geçmişte örneği çokça yaşanmış olan ani iklim değişimi olgusunun üzerinde duruyorlar. Bunda da kritik nokta özellikle İngiltere vb ülkelerin iklimini ılıman kılan gulf stream gibi okyanus akıntılarının yani iklimin ana motorunun durması. Fakat bunun olması içinde sadece kuzey buz denizinin değil, hatta belki güney kutbunun bile değil esas olarak tüm kutupların eriyip okyanuslara çok büyük miktarda soğuk ve tatlı suyun girmesi gerekiyor ki şu anki verilerle bile bunun olması için epey zamanımız olduğu görülüyor.

Yani bilim dünyası “diyalektik maddeciliği” doğrulamıyor. Bilim insanları ittifakla ya sosyalizm ya insanlığın sonu biçimindeki etkisiz eko-sosyalist propagandanın arkasında durmuyor.

O zaman Mehmet Ali’nin sorusu önem kazanıyor “gerçekten de gezegenin kaderine Kopenhag da toplanacak politik liderler mi karar verecek?” üzgünüm ama bu sorunun yanıtı evet. Dünyada iklim değişimi üzerine çalışan belli başlı bilim insanlarının kurduğu 350.org olsun Kopenhag’da politik çevreleri ciddi anlamda sıkıştırmayı hedefleyen aktivistler olsun herkes bunun bilincinde ve tam da bu nedenle lobi yapıyorlar. Ama bu farklı bir lobicilik metodu. Medya üzerinden kamuoyunu etkileme ve politikacıların zayıf karnı olan oy konusunda onları sıkıştırmaya çabalıyorlar.

“Nasıl olabilir? Bir yanda, dünyadaki canlı yaşamının (önemli bir bölümünün) yokolması tehlikesi gibi bilimsel bir “olasılık”, öte yanda en az 15 yıldır devam ettiği halde verimliliği artırmak eksenini aşmayan, küresel sera gazlarının artmasının yavaşlamasını bile sağlayamayan bir “hükümetler arası süreç”? Bu, hükümetler arası sürecin de, o sürece katılan hükümetlerin de, bu sürecin işlediği siyaset tanımının da komik duruma düşmesinden başka nedir? Bilimin komik duruma düşmesi olabilir belki…” çok doğru.

Lâkin bundan daha iyi bir alternatifimiz hâlihazırda mevcut mu? Doğrusu Mehmet Ali vb radikalleri okuyanlar sanır ki dünya insanları anti-kapitalist bir devrim için dünya metropollerinde barikat üzere barikat kuruyor, tüm dünyada hükümetler sallanıyor, başta Rockfeller, Rotschild gibi dünyanın ultra kapitalistleri uzay mekiğine atlamış ay ya da marsta kurdukları üsse gidiyorlar (muhtemelen galaksi düzeyinde bir kapitalist sömürge düzeni kurmak da var hesapta) yarın devrim olacak ve tüm dünya canlıları insan kardeşleri ile pati patiye ya da dal dala tutuşup şenlik edecekler.

Suç Ortakları

“Haksızlık etmeyelim, politikacılarımız, oy topladıkları insanların rahatını düşünmekten başka birşey yapmıyorlar. Öyle bir rahat ki bu, kaçırılmaya gelmiyor. En rahat insanların hükümetleri, Kyoto Protokolünün gelişmiş ülkeleri, bu işi kimsenin rahatını kaçırmayacak şekilde, “işler tıkırında” çözmek için inanılmaz beceriler göstererek bu anlaşmayı hazırlamışlardı. Bu takdire şayan beceri neticesinde, “dünyanın sonu gelmesin” isteyen herkes şimdi Kopenhag’a kilitlenmiş durumda. “Yaşamın ve insanlığın büyük tehlike altında olması” retoriğiyle tüm ülkeler ve insanlar karbon pazarına dâhil edilmeye çalışılıyor. Bu pazarda tüm sera gazı salımları eşitleniyor, “denkleştiriliyor”. Bu ticarete karşı koymak bir solculuk retoriğine indirgenmeye çalışılıyor.”

Pardon kim? Söylemden pek ala Kopenhag’da bir araya gelen bütün aktivistler aslında sistemin sürüp gitmesi için dünyanın en büyük şirketleri ile anlaşmış bir anlamda onların halkla ilişkiler alanında imaj makerliğini yapıyorlar. Gerçek bu değil gerçek sabahtan akşama en radikal sözleri söyleyip ama somutta sistem dışına çıkılacak bir alternatif üretmeyen radikaller ile domuzdan ne kadar kıl koparılsa bu kazanımdır diyip uzun soluklu bir mevzi savaşı veren aktivistler arasında süregelen bir mücadele farkı bu.

“Hâlbuki atmosfere bırakılan tüm karbonu aynı-denkleştirilebilir ilan etmek, haksızlığın, adaletsizliğin, düz mantığın ta kendisi. Nasıl bir siyasi tartışmaysa bu, gelişmiş ülkelerdeki lüks hayat karbon salımları ile fakir ülkelerdeki yaşamsal karbon salımlarını aynı markete sokmanın siyasi ve ahlaki sorunlarını tartışmaya vakit yok!”

Oradaki aktivistler bütün bunları pek ala da biliyorlar, ama Mehmet Ali’nin sözünü ettiği aktivistler bir şeylerin akşamdan sabaha değişmeyeceğini biliyorlar. O yüzden bir yandan loby faaliyetleri, bir yandan medya stratejileri, öte yandan kamuoyunu bilgilendirme gibi ciddi emek ve sabır isteyen mücadeleler ile toprak kazanma savaşı veriyorlar. Diğer yanda ise seçimlere katılarak, yerine göre somut projeler ile bir şeylerin değişebilirliğini göstererek enerji dönüşümü başta olmak üzere birçok değişim için öncülük etmeye çabalıyorlar. Elbette bunlar sistemi kökten dönüştürmüyor, atmosfere yapılan salımı düşürmüyor. Ama muhtemelen sosyalist bir dönüşüm olsa da o salımlar ertesi günden başlayarak bıçak gibi kesilmeyecek. Aslında Mehmet Ali gibi radikal ekoloji savunurları ve eko sosyalistler de bu gerçeği biliyorlar. Ama işin proganda değerinden vazgeçmek istemiyorlar.

Öncelikle Mehmet Ali’de biliyor ki politik çevreler sonuçta iki yerden bağlıdırlar, bir kampanyalarını finanse eden şirketlere, bir de seçmene.

Peki, sosyalistlerin ha bire diline pelesenk ettiği emekçiler gerçekte otomobil fabrikalarının kilit vurup kapanmasını, fosil yakıt madencilik faaliyetlerinin durmasını ve sonuçta milyonlarca insanın işsiz kalmasını ister mi? Yoksa aylığını alıp, sonra da evine yeni bir eşya alıp, hafta sonu alışveriş merkezinde alışverişini yapıp, çocuklarının okul taksidini mi ödemeyi, ilk fırsatta altına bir otomobil çekmeyi, yaz aylarında sıcak iklim merkezlerinde tatil yaparak hayatının sürdürmeyi mi?

Mesela Obama dönüp Amerikan Halkına “gezegenin selameti için tüm fosil yakıt fabrikalarını kapatacağız, madencilik faaliyetleri son bulacak bundan böyle otomobillerinize yakıt bulamayacaksınız, şimdikinden daha yoksul bir hayat süreceksiniz” dese ve seçenek olarak da radikal ekolojik alternatifleri sıralayıp bütün bunları ancak sosyalizm koşullarında gerçekleştirebiliriz dese, ama diğer yandan rakibi de dönüp işçiler bırakın bu zırvaları ben size hayat standardınızı koruyacağımızı, üstelik yeni teknolojiler ile de atmosferdeki karbonu azaltacağımı vaad ediyorum dese (hatta bırakın iklim değişimini bu solcu zırvalar ile oylanmayın dese bile) o işçi sınıfı, ya da emek güçleri hayırrr biz eko-sosyalist alternatifleri istiyoruz o yüzden oylarımız eko-sosyalist Obamaya mı derler.

Canım pis gerçekler ne yazık her yerde karşımız da. Ama Mehmet Ali gibi radikaller için ne gam. Onlar masa başında soyut teoriler ile anti-kapitalist propaganda ile sonuç alacaklarına inanıyorlar.

“Kopenhag’dan ne beklenebilir? Bu sorunun cevabı için İngiliz hükümetinin Ekim 2009’da kamuoyuna sunduğu, 4 derecelik bir ısınmanın dünyayı nasıl bir hale sokacağını modelleyen haritaya başvurmakta fayda var. 4 derecelik ortalama sıcaklık artışının yüzyıl ortası kadar yakın zamanda söz konusu olduğunu vurgulayan açıklama, aciliyet ve tehditleri adeta yeniden tanımlıyor. Aktivistler 2 derecelik ısınmayı ve iklim değişikliğini “durdurmayı” tartışadursunlar, UNFCCC sürecinin mimarları katastrofla yüzleşmeye başladılar. Biraz da bu yüzden belki, şimdi karbon borsası yerine ya da yanına, karbon vergisi gibi daha etkin bir adımı gündeme almaya başlıyorlar. Hakikat ne şekilde işlerse işlesin bizim sosyal gerçeklik içinde kulaç atmaktan başka seçeneğimiz yok. Sosyal gerçekliği güçlü holding medyasının avucundan kurtarma çabasında küresel ısınma iletişimi ve söylemini dert etmeye, deşifre etmeye bireysel ve kolektif pratik içinde devam etmeliyiz.”

Bu sözleri çok ünlü bir hikâye ile ele alalım. Çünkü bu hikâyedeki olgu tartışmanın odağı. Belem manifestosu da dâhil tüm radikal ekolojik manifestolar deyim yerinde ise havanda su dövmekten ileri gidemiyorlar. Çünkü tüm bu söylemlerin hemen şimdi, yarın uygulamaya koyacağı çözümü yok.

Hikâye malum. Amerikanın uzun sahillerinden birinde bir yazar umutsuzluk ve yeis içinde sahilde ilerlerken uzakta birisinin deniz kıyısında bir şeyler yaptığını görür. Merakının kendisini daha yakından bakmaya yöneltmesine olanak sağlayarak, sahildeki kişiye yaklaşır.

Sahilde bir adam sahile vurmuş milyonlarca denecek kadar çok denizyıldızlarını alıp denize atmaktadır. Sahildeki denizyıldızı sayısı ile kıyaslandığında adamın çabası devede kulak deyimine uygun denecek kadar küçük bir çabadır. Yazar, adama dönüp “ne yaptığını düşünüyorsun” adam hiç sükûnetini bozmadan “gördüğün gibi sahile vuran denizyıldızlarını geldikleri yere yani okyanusa geri iade ediyorum” yazar adama şakın bir eda ile sorar “iyi ama gördüğün gibi sahil bunların binlercesi ile dolu, hangi birisini kurtaracaksın ki” adam eğilir kumsaldan bir denizyıldızını alıp suya atar ve “gördüğün gibi bunun hayatı kurtuldu” der.

Gerçek dünya da böyledir, yaşam uzun müzakereler, sonu gelmeyecekmiş gibi gözüken pazarlıklar ile sürer, sonra bunlar birikir ve bir eşiğe gelirler o noktadan sonra kartopu etkisi ile değişim hızlanır ve dünya değişir. Bugün tartıştığımız ve hayatımıza girmiş olan pek çok siyasi, toplumsal ve ekonomik kazanım imkânsız gibi görünen çabaların eseri. O zaman da Mehmet Ali gibi soyut radikalizm yapanlar tüm bu çabaların sonuç vermeyeceğini söylemişti. Oysa yaşam radikalizmle reformizmin karşılıklı dansının bir sonucudur. Zaman zaman biri zaman zaman diğeri devreye girer ama her halükarda bu ikisi birliktedirler. Yeşil Politika da zaten bu ikisinin diyalektiği ya da karşılıklı alışverişi üzerine kuruludur. Ve Yeşiller tam da bu nedenle Kopenhag’da bir takım somut kazanımlar olması için mücadelesini vermek için olacaklar. Mehmet Ali gibi radikaller ise insanları felaket söylemleri ile pasifize ederek, dahası bu işler boş işler gelin kapitalizmi yıkalım dünyayı değiştirelim diyerek bizlerin yoluna dikileceklerdir ama bu çabalar selin önüne dikilen ufak bentlere benzer. Yeşil Hareket sel gibi yoluna devam edecektir.

Bu arada sevgili Mehmet Ali’ye iki devrimciden iki şey ithaf edeceğim

“İşçilere nasıl sömürüldüklerini anlatmayın, onlara bu sömürü çarklarından kendi somut sınıf mücadeleleri ile nasıl çıkabileceklerini söyleyin” V.İ Lenin

“Bugün bir pire bir filin karnını tekmeliyor, yarın o filin bağırsakları dökülecek” Ho Chi Min

Haa bu arada bundan sonraki yazılarda eko-sosyalizm denen şeyin sosyalistliğinin de ekoluğunun da epey tartışmalı bir balon olduğunu anlatacağım, bunu anlatırken de tüketim toplumu ve insan meselesini ele alacağım, son yazı da ise Yeşillerin asgari ve azami olarak neler önerdiklerini, anlatacağım.

Kopenhag’da tüm canlı hayat için ellerinden geleni yapmaya giden bütün aktivist yoldaşlarıma yüreğim sizinle, umarım somut bir şeyler ele ederek dönersiniz”diyorum.

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.