Köşe Yazıları

Konvansiyonel Siyaset-Konvansiyonel Tarım

Güneşin Aydemir

Ana haber bülteninin seyrettim!

Bilmiyorum hangi kanaldı? Ya da saat kaçtı? Birden mekan ve zaman duygum tamamen değişti.

Televizyon denilen o kutudan, önce anlaşılmaz ses titreşimleri çıkaran bir adam bağırmaya başladı. Yavaş yavaş sesler kelimelere dönüştü. Dönüştü dönüşmesine de kelimeler birbirinden bağımsızdı ve bir araya gelerek anlamlı bir tümce oluşturmak konusunda epey acemiydiler.

Zannederim, televizyondaki kişi, şu an iktidarda bulunanlara karşı bazı eleştiriler getirmeye çalışıyordu. Ve yine zannımca bir önceki başka bir haberde de, şimdi eleştirilen kişi şu an seyretmekte olduğum kişiyi benzer şekilde eleştirmişti.

Eleştirmişti diyorum, söylenen lafların içeriğinden ziyade kullanılan ses tonu ve jest ve mimiklerden anlıyordum ya da belki daha doğru deyimle, seziyordum da diyebilirim.

Bu uzun süredir devam eden bir tartışmanın bana rast gelen bir bölümü olsa gerek diye düşündüm. Bir sınama yapmak niyetiyle bir sonraki haber bültenini de dinlemeye karar verdim. (Alışkanlık yapmaması için kendime bununla yetineceğime dair söz verdim). Ne de olsa bir taraf suçlanıyor ise karar vermeden önce diğer tarafı da dinlememiz gerekir, değil mi?

Bununla birlikte arabasına bindiğim taksi şoförleri, kendi arkadaşlarım, komşularımız, ailem, köydeki arkadaşlarımız, bakkal, süpermarket kasiyeri, pazarcılardan dinlediğim“hep aynı terane, herkes birbirine laf atıyor, ne dedikleri belli değil…” tadındaki yorumları da hafızamda bir kenara yazıyordum.

Televizyon ekranındaki adamla(larla) hafızam canlandı ve eskilerin deyimiyle fasit bir daire içinde olduğumuzu anladım. Şimdi “eh günaydın!” diyeceksiniz bana. Bazılarınızın “televizyon seyretmiyorum, gazete okumuyorum demek kolay, al işte…” dediğini de duyabiliyorum.

Lakin benim zihnimde oluşan fasit dairede bir benzetme hasıl oldu. Siyaset dedikleri hadise, neredeyse sadece yapılmayanın konuşulduğu, yapılmadığı için karşıdakine hakaret edildiği, ya da yapılmasının nasıl imkansız olduğunu savunma şeklinde gelişiyordu. İçerik ise tam bir boşluk…

Verimsiz, kısır bir döngü.

Tıpkı konvansiyonel tarım gibi.

Şu an geçerli olan siyaseti konvansiyonel tarıma benzetelim mesela. Siyasetçiler çiftçilerimiz olsunlar, söyledikleri sözler tohumları ve tarla da kamuoyu, toplum yani bizler olsun. Ağızlarından çıkan her söz birer tohum gibi dağılmakta ve bizlerde bir düşünce, bir duygu hasadı oluşturmakta.  Peki oluşan bu hasadın niteliği nedir?  Sevgi mi öfke mi?, netlik mi karmaşa mı?, üretim mi tüketim mi?, bağımsızlık mı, bağımlılık mı? Çözüm mü sorun mu?

Cevabı siz verin.

Hasat nasıl verimli olur? Bunun koşullarına bakalım bir de. Hasat günü geldiğinde, elinizin tersiyle alnınızın terini şöyle bir silip, bir adım geriden hasadınıza baktığınızda tohumu atan olarak kendinize yetecek ürünü kenara koydunuz mu? Gelecek sefer ekmek için tohumluğunuzu bir yana ayırdınız mı? Eşle dostla paylaşacak bereketi elde ettiniz mi? Bütün bu sürecin sonunda tarlanız memnun mu? Suyu, tuzu, minerali, besin maddesi tam mı, tamam mı? O da yetmedi, bütün bu ürünü kaldırırken, hangi başka canlıların canına kıydınız (ya da kıymadınız?), daha da ilerisi, yarattığınız artı ürünü nasıl paylaşmayı planlıyorsunuz? Üretim sırasında ne kadar öz kaynaklarınızdan faydalandınız, ne kadar dışarıdan “yardım” aldınız?

Bütün bunlar her çiftçinin sorularıdır. Bizi birbirimizden ayıran, bunları cevaplama şeklimizdir. Konvansiyonel çiftçi ile ekolojik çiftçi arasındaki temel fark, ekolojik çiftçinin ezberden uzak, anın gereklerini, bütünle işbirliği halinde geliştirmesidir. Öyle olmak zorundadır, zira öz kaynaklarıyla, hatta çoğunlukla doğadan destek alır. Doğanın işbirliğine, yani doğaya ihtiyaç duyar. Ekolojik bir çiftçi sırf en kolay çözümü sunuyor diye bir paket sentetik gübreye sarılmaz, bahçesindeki her bir bitkiyi, böceği izler, birbirleriyle olan ilişkileri gözler ve kendisinin de ne yapabileceğini o an anlar… Problem olarak gördüğü konulara sakinlikle yaklaşır, onları bir fırsat olarak görür ve problemi tek başına, ona saldırarak değil, var olan düzen içinde çözüm yaratarak bulmaya çalışır. Amacı sorunu kendisi için değil, herkes için çözmektir zira. Tohum için, tarla için, ürünleri yiyecek olanlar için, hava için,su için, toprak için….

Bu şu anda fiilen böyle olmasa da doğrultusu bu olmalı diye düşünüyorum. Bu konuda tek başıma olmadığımı da ifade etmeden geçemeyeceğim.

Aslında böyle bakıldığında muhalefetteki partiler de bir şekilde iktidardalar gibi görünüyor. Zira muhalefet düzenini konvansiyonel bir tarzda, iktidarın beğenmedikleri tarzıyla yürütmeye çalışıyorlar. Böyle bir ortamda parlak fikirlerin, yeni yaklaşımların yeşerebilmesi mümkün değil. Zira yenilik ve parlaklık, en çok ihtiyacımız olan nitelikler olarak, ancak ekolojik bir düzende kendini gösterebilir, kabul görebilir.

Payıma düşeni almış kabul ettim, televizyonu seyretmeyi bıraktım. Kapattım diyemiyorum, zira o an bulunduğum odada bu dalaşı seyretmeye meraklı insanlar bulunmaktaydı. Aslında bir başka soru, bu insanların neden böyle bir ilgi ile aynı şeyleri tekrar tekrar dinlemekte israr ettikleriydi. Demek ki bu konvansiyonel ürünün alıcısı da mevcuttu.

Bırakalım mevcut ürünü almaya niyetli kolaycı tüketiciyi. Şu sorunun cevabı bizi heyecanlandırsın: mis gibi kokan, görünüşünden dahi lezzet ve sağlık fışkıran bir elmayı kim istemez ki? Bence, o elmayı sunan üretici, bütün ürünlerini satacak müşteriler bulacak… Gerisi çok mühim değil.

Dışarı çıktım. Derin bir nefes aldım. Ilık hava yumuşak bir yağmuru haber veriyordu. Usul usul yağacak bir yağmurdu gelen. Ufak zeytinliğimin üzerine damla damla düşecek ve bugünlerde her gün biraz daha yağlanan zeytinlerimi lezzetlendirecekti. O zeytinlerden yapacağım enfes zeytinyağlarını tadacak eşim dostum için yağacaktı bu yağmur … Gelecek olan yağmuru, onun gelişini haber veren hafif rüzgarı, bunları bana bahşeden muazzam ekolojik düzeni selamladım….

Sözüm bitti vesselam…

Güneşin Aydemir

 

 

Güneşin Aydemir