Yeşeriyorum

Komünist Manifesto ve Yeşil 2

COPY-PASTE BİR 8 MART KUTLAMASI

İki yeşil var. “Park ve bahçe” yeşili ve “orman, kır, vadi, dağ” yeşili. Uyaracaklar olabilir ama unutmadım; bir de cennet yeşili.

İzafiyet teorisi, bir şeyin yerini tanımlayabilmek için bir başka noktayı başlangıç almanız gerektiğini söylüyor. Elbette “şey”i “şey”le tanımlamak anlamsız gelebilir. “Böyle bir anlamsızlığın içine düşeceğine bırak dağınık kalsın” demek de mümkün. Fakat bir de şeyi, şey bile olmayana göre tanımlayanlar var. Bu izafiyet teorisine uymuyor. Bu dünyadayız ama dünyadaki yerimizi öte dünyaya göre tanımlıyorlar.

Ne demeli?

İzafiyet teorisinin de içinde bulunduğu pozitivist külte tapınanlar için bu görüş bilim dışı ve dikkate alınamaz. Fakat onlara göre “şey, şey olmayana göre tanımlanamaz” olsa da, tanımlandığına da şahitler. Belki kalpleriyle değil ama gözleri ve kulaklarıyla. Demek -onlar mümkün görmese de- olabiliyor.

Bense olur mu olmaz mı diye tartışmak yerine bunu bir fırsat olarak görme taraftarıyım. Evet, aşırı fırsatçılığım sırıtabilir ama umudum fırsatçılığımın salt kişisel bir beklentisi olmamasında. Kusurum varsa nasılsa açığa çıkar ve içimdeki hesaplı şahısla böylece yüzleşmiş olurum merak edenler, merak buyurmasın.

Özetle diyeceğim şu; dünyadaki yeşilin cennet yeşiline izafe edilerek tanımlanmasından memnun olurum. Düşünsenize cennetin mümkün olabilen mütevazı bir kopyası yeryüzünde olsun. İçinden bal akan ırmaklar, orada serinleyen huriler…

Bal gibi ırmaklara kimsenin itirazı olacağını sanmam fakat iş huri’lere gelince bu laiklere batabilir. Bir de cinsiyetçilik karşıtları ile ataerkilliğe itirazı olanlara. Türkiye’ye baktığınız da -batıdaki gibi- laikler ve cinsiyetçilik ve ataerkil zihniyet karşıtlarının aynı grubu oluşturduğu söylenemez. Bu nedenle ayırmak zorundayız. Fakat bu bir fırsat daha yaratıyor; Türkiye koşullarında “copy-paste edilecek cennet” söylemini ataerkil ve cinsiyetçi bulanlarla daha kolay anlaşabilirim. Çünkü sadece bu dünyaya yönelik bir kopya cennet fikrine pek bir sıcak baktığımı söylediğimde cinsiyetçilik karşıtlarıyla da aynı cenneti paylaşmaya şiddetle eğilimli olduğumu söylemiş oluyorum ve laiklere değil ama onlara -biraz burun kıvırsalar da- daha anlamlı gelebilir. Bir de onların da ötekileştirilmekten canı yananlardan olduğunu bilerek örtüye de pek takılmayacaklarını sanıyorum. Laikler ise yaklaşık 80 yıl sonra ve daha yeni yeni ötekileştirilmenin ucundan tadına bakıyor. Çünkü “laikler” dediğimiz laikler değil. Laiklikten ekmek yiyenler. Bu sözlere sonra gerekirse tekrar dönebiliriz.

Dönebiliriz çünkü Türkiye’ye özgü bir modernite projesi olarak laik olanlarla itişme olasılığımızdan söz ediyorum. “Neden öfkelendiğinizi hiç anlamıyorum, bu cennette huriler olacak da örtülü olanlar olmayacak mı?” gibi “vurdumduymaz” bir söz alıp, “Hem huri fikrine hem de örtünme fikrine aynı anda nasıl itiraz edeceksiniz?” gibi, oldukça sinir bozucu bir soruyu sadece onlara sormayı inatla isteyebilirim. “Tanrı öte dünyanın cennetinde huri’lere yol vermişse orada örtünmek isteyenleri önleyecek değil ya” diyecek kadar üzerlerine de gidebilirim.

Ama bu aşamada tekrar hatırlatmak gerekir mi, ben “o vaktin / kıyametin” çan sesinin (çan deyince bazı ötekileştirilmiş Müslümanlar bir kırılma yaşayabilir onlar için de ezan diyelim) verdiği “ilhamla” konuşuyorum, zorda olsa yeryüzünde kopya bir cenneti öte dünyadan, bu dünyaya paste edebilir miyiz, bunu anlamaya çalışıyorum.

Bu nedenle örtünme veya açılma oranlarıyla bir zorum yok. Bu sorunlar -içinde bize özgü laiklerin de olduğu- copy anının sorunu, paste anının olmayacağına kalıbımı basarım.

Şiddetli çatışma içerecek yaklaşımları bir kenara bırakmaya ve bu tür farklı düşünceler nedeniyle farklı bir toplumdan söz ettiğimizi zannetme pozisyonunu terk etmeye bir o kadar “şiddetle” eğilimliyim. Müslümanlar için Medine kriterleri uygunsa laik-modernistler için de Kopenhag kriterleri uygun olsun. Aralarında uçurum göremiyorum. Daha çok nitelikle ilgiliyim ve zorbalıktan vazgeçmiş bir insan topluluğundan ve onların “doğaya nasıl döneceğinden” söz etmeye eğilimliyim. Kime ne “kim ne giymiş neden giymiş nice giymiş”… Zarfa değil mazrufa odaklıyım da diyemem; şahsın mazrufu da insanın gündelik yargısına terk edilecek gibi değil, bu da öte tarafta tanrının, bu tarafta hukukun sorunu. Ama sistemin, bu dünyadaki sistemin, mazrufuyla ilgili olduğumuza şüphe yok.

Ama açıkçası cennetteki hurilerin cinsel bir objeye dönüştürülmüş olmasına içerlemiyor da değilim.  Fakat bu böyle anlatılıyor diye bütün bir cenneti erkek cenneti olarak görmek de içimden gelmiyor. Böyle bir cennetin eşek cennetinden de pek farkı olmaz bana göre. Oysa ben mekansal cennette insan için çok gerçekçi bir zemin buluyorum. Çünkü bu dünyadaki körlüğümün bir parçası olarak, hurileri “ben” öne çıkarıyor olabilirim. Gılman’dan söz etmeye cesaret bulamayan yeryüzündeki kadınları da anlıyorum ama! Fakat tanrının onlara eşit davranmadığı fikri de, erkeklerin fikri. Ama unutmayalım “egemen erkeklerin” fikri… ve “bu kültürün oluşmasında kadınların payı yoktur” denemez.

Cennetle ilgili bunca söz etmiş olmam bir önyargı oluşturabilir. Ama yemin ederim bir tanrıtanımazım ve bu yüzden yemin bulsam yemin, rakı bulsam rakı içerim. Doğru anlaşılmak için yemin etsem boş olacak bu yüzden. Üstelik tanrının içtiğim rakının değil, sarhoşluğumda yaptığım densizliğin hesabını soracağını zannedecek kadar “iyi niyetli bir pozitivistim” de.

Daha geçen yazının hesabına yatırdığım cümleye dokunamadım.

Olsun…

Bu yazı da 8 Mart için, emekçi kadınları kutlama niyetiyle olsun. Aslında emekçi olmayan kadın nasıl oluyor onu da bilmiyorum. Daha doğrusu emekçi olmayan insan nasıl oluyor… bu tür insan nerede “ürüyor, kim üretiyor?”

Levent Arslan   [email protected]

Kategori: Yeşeriyorum