Yeşeriyorum

Helak Olan Ankara


Hakan Gerçek

Ankara eskiden Ankara’ydı. Adının tam anlamı ile, kendine has dokusu ile İç Anadolu’ nun havasını, başkent olmanın vakurluğunu her caddesinde, her sokağında hissettiriyordu. Gri renkteki binaları, kalesi, Anıtkabir’i ile çok özel, kapalı aynı zamanda mistik havasını, ilk kez gelenlere ve bakmasını bilenlere gösteriyordu.

Peki zamanla ne oldu?

Bu şehir insanları zamanla dışarı çıkmaktan haz almaz oldular. Gürültüden, hava kirliliğinden, her yerde yükselen binaların arasında kaybolmaktan korkmaktan… Artık birkaç ay önce gittikleri bir semte tekrar gidildiğinde tanımakta zorlanır oldular. ”Bu bina burada var mıydı? ”Bak burası da yıkılmış, yeni yerler yapılmış” denmeye başlandı.

Bunun daha önceleri de var: Ankara ojinalliği… Oguz Atay anlatıyor selim sesi ile Tutunamayanlar’ da bu şehri: Opera meydanında gölge 15 kuruş, güneşte 7,5 kuruşa tıraş eden berberler… Saman pazarına çıkan yokuştaki esnaflardan, Hipodrom meydanın güzelliğinden…

Oysa ki artık çok değişti bu şehir.

Arabalar sürekli korna çalıyor, bu şehirde: Trafik olsa da, olmasa da. Kabul edilen bir olgu oldu korna sesleri. Şehri ses kayıt cihazı ile kaydetsek, sonra korna seslerini çıkarsak anlayamayacağız orasının bu şehir olduğunu. O kadar kanıksadık. Tamamen sürü psikolojisi içinde yapılan bu hareketler ne yayaları ne evlerinde huzur içinde uyumak isteyen bebekleri ne de bir anlık sakinliğe ihtiyaç duyan hastaları ciddiye alıyor.

”Onlar basıyor biz de basıyoruz” diyorlar belki. Köroğlu’nun yediği taş gibi. Onlar da fırlatıyor taşı, sormadan bilmeden.

Köroğlu, Bolu Beyi tarafından yakalanınca halk veryansın etmiş taşlamaya başlamışlar onu. Hakaretlerin bini bir para. Yaşlı bir kadın da almış eline kallavi bir kaya, vurmuş Ruşe’ nin beline. ”Ben sana ne ettim de ana, bunu attın? ” diye sormuş Körün oğlu. ”Ne bileyim evlat herkes atıyor bende attım.” demiş kadın. Bizim halkımız da böyle, yollarda herkes basıyor bu borazanlara, ben neden basmayayım düşüncesinde.

İnsanlar kaldırımlarda yürüyemiyorlar. Çünkü kaldırımlar yok artık Ankara’da. Kaldırım, araçların doğal park alanı olmuş.

Sadece kaldırımlar mı? Ankara Kalesi de kaybolanlar arasında. Ankara’nın Akropolisi şimdi kondular arasında, yıkılan çalınan surları ile unutuldu gitti. Ve diğerleri… Şehrin Roma hamamından başka tek ve en büyük tarihi yapısı, Augustus Tapınağı harap ve bitap düşmüş bir halde… İçeriye turistlerin girmesi de yasak, meraklı gözlerle tapınaktan daha çok, neden kapısının zincirlenmiş olduğunu anlamak için bakıyorlar etrafa. Dünyanın başka bir yerinde arkeolojik bir alanın zincirlendiği böyle bir yasak var mı acaba?… O zincirin ,aslında bizim tarihimize, turizmimize vurulan bir zincir olduğunu kimse fark etmiyor belki de.

Tabela cehennemi oldu sokaklar… Bir tane değil, en büyüğünü, en yükseğe asma çabası var ya bizde. Yolda yürürken başını bir dükkanın tabelasına çarpan insan gördünüz mü siz.? Ben gördüm, hem de çok. Kafasına dişci tabelası düşüp yaralanan birine şahit oldunuz mu, ya da duydunuz mu? Ben duydum; ama gülemedim hıncımdan ne yazık ki… Oturdum kaldım… Düşündüm bu durumu…

İşporta, korsan satıcıları, onlardan bahsetmeye gerek dahi yok..Adım başı havuz, üst geçit. Bunu görmek de herkese nasip olmaz. Bunu da ancak Ankara’da yaşarsınız .

Su sıkıntısı içinde kavrulan, içecek bir damla su bulamayan şehirliler, her yerde su havuzları görerek bir nebze olsun yüreklerini ferahlatıyorlar, ne güzel (!)

Ahh o Lidyalılar, gözleri kör olmayasıcalar! Çıkardılar şu para belasını başımıza da, bakın nelere sebep oldular deyip işin içinden sıyrılasınız geliyor, ama aslında Lidaylılar da masum bir nebze. Onlardan önce oldu her şey. İnsan ne zaman tükettiğinden fazlasını üretti, o zaman o ürettiği meta oldu. Sonra talep oldu. Rant oldu…

Ormanlarımız yok oldu. Türkiye’nin en fazla kurak, en az yağış alan bölgesi, çok az var olan ağaçlarını bile kestirdi duyarsızlara.

Tüm bunlar, hepsi yansıtıyor mu Ankara’nın sorunlarını? Tabi ki hayır, belki yüzeysel, belki demode ama yıpratıyor beni bu sorunlar.

Ne yapmalı?

Klişe bir şekilde, çevre, yeşil… Sesler dolanıp duruyor fezada, sonra anılarda bile olmayan geçmişe gark oluyor.

Sadece bu günü değil, geleceği de düşünmemizin sorumluluğunu anlamalıyız önce. Ya da insanlığımızı hatırlamalıyız belki de…

Peki hiç mi güzel bir şey yok bu şehirde? Var, hala var.. Ankara’da vapur keyfi yapıp, sevgilinizle martılara simit veremezsiniz. Poyrazın yavru bir kedi gibi yüzünüzü yalayışından mutlu da olmazsınız, ya da doğal bir müzede yaşıyor hissi uyandıran Avrupa şehirleri gibi ( Roma, Napoli, Viyana, Prag, Floransa.)

Anıtsal binaları, devasa çeşmeleri, takları, görkemli gothik sarayları göremezsiniz. Yine de kendisine has bir güzellik vardır/vardı. Bu noktadan sonra bakmak, hissetmek gerekir. Tamamen yok olmadan, son bir gayretle. Biraz gizli bir anlam. Bu anlam, karasal iklim çocuklarının seveceği, denizle iç içe büyüyen insanlarınsa çabuk sıkılacağı bir güzellik. Şu an Ankara, yaşlı bir hayat kadının, yüzüne vurulan makyajı ile eski güzelliğinin taze tutulmaya çalışılması gibi, aslında helak olan bir şehir gibi.

 

Kategori: Yeşeriyorum