Günün ManşetiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Enerjiyle ilgili alışık olmadığınız bir söylem

Yenilenebilir enerji üretiminin ihtiyaç duyduğu teknoloji de var, mekan da, para da… Dünyanın ‘enerji sorunu’nu çözmek için fosil yakıt ve nükleerde mecbur değiliz.

“Rüzgar esmediği zaman ne yapacaksınız?” ve “Geceleri de Güneş mi var?”, sürdürülebilir ve yenilenebilir enerji kaynakları hakkında bolca duyduğumuz eleştirilerdir. Rüzgarın esmediği geceler için kömürlü termik santrallere, hatta nükleer enerjiye ihtiyacımız olduğuna mutlaka inanmamız gerekir. Oysa gerçek pek de öyle değil, hem de pek çok farklı açıdan.

Önce basit bir hesap yapalım: 2019 yılı tüketimine göre, tüm insanlık her an 20 TW güce ihtiyaç duyuyor. Hani 100 Watt’lık ampul olarak düşünürsek enerji tüketimimizi her an bir sürü ampul yanıyor olması şeklinde de anlayabiliriz. Güneş’ten biz her an ulaşan enerji miktarı ise 176 bin TW, yani ihtiyacımız olanın tam 8800 katı. Bugünkü teknoloji ile daha iyisini yapabiliriz, ama diyelim güneş panellerinin enerji verimi %10, yani üzerlerine düşen enerjinin %10’unu elektrik enerjisine çevirebiliyorlar. O zaman Dünya’nın 880’de birini güneş panelleri ile kaplayacak olsak bize gerekecek enerjiyi üretebiliriz.

Mekan da maliyet de ‘sorun’ değil

Peki Dünya’nın 880’de biri nasıl bir alan olur? Dünya’nın yüzey alanı 510 milyon kilometrekare. Bunun 880’de biri 580 bin kilometrekare ediyor. Sahra Çölü’nün yüzey alanı 9.2 milyon kilometrekare. Yani Sahra Çölü’nün 16’da birini %10 verimle çalışan güneş panelleri ile kaplasak tüm dünyaya yetecek kadar enerji üretebiliyoruz. Kısacası, sorunumuz bize doğanın yarattığı veya teknoloji ile çözemeyeceğimiz bir sorun değil.

Bugünün fiyatları ile 1 Watt güç üreteceğimiz bir güneş paneli 3 dolara mal oluyor. 20 TW = 60 Tera dolar. Bu biraz garip görünüyor, 60 Tera dolar, 60 trilyon dolar demek. 2019 yılında dünya ekonomisinin büyüklüğü yaklaşık 90 trilyon dolar. Yani dünyada yeterli para da var. Her sene silahlara 2 trilyon dolar harcadığımızı düşünecek olursak, 30 sene silahlara para vermek yerine dünyanın enerji sistemine yatırım yapacak olsak çoğu problemimizi halletmiş olurduk.

Burada en iyimser hesabı da yapmadım, güneş panellerinin enerji verimi her geçen gün artıyor, fiyatları ise her geçen gün düşüyor. Devletler kömür, petrol ve doğal gaza verdikleri destekleri yenilenebilir enerjiye verecek olsalar hem verim çok daha hızlı artar hem de fiyat çok daha çabuk düşebilir. Gene de güneş panellerinin fiyatı her on senede yaklaşık onda birine düşüyor. Yani bu hesabı bundan on sene sonra yapıyor olsak, tüm enerjimizi güneş panellerinden kazanmak için bir seferlik harcamamız gereken para silahlara her yıl harcadığımız para ile başa baş giderdi.

Enerji için Güneş’i ‘görmeye’ ihtiyacımız var mı?

Ama iki tane önemli sorunumuz var: İlki, Güneş gündüzleri var, peki geceleri ne yapacağız? Öyle ya, Sahra’nın üzerinde sürekli Güneş yok. Yalnız bizim de Güneş’ten enerji üretmek için sürekli Güneş’i görmemize gerek yok. Biliyorsunuz, ülkemizin güneyinde sıcak su çatıdaki güneş panellerinden sağlanıyor. Sabahları kalktığınızda bile bir önceki gün ısınmış olan suyun hafif ılık olduğunu hissediyorsunuz. Bu bildiğiniz su. Ya ısısını bildiğiniz sudan çok daha uzun süre kaybetmeden tutan bir sıvı koysak ne olur? Gün içerisinde ısıttığımız sıvı bize gece boyunca da enerji üretmeye devam eder. Bu bir hayal değil, bu şekilde çalışan elektrik santralleri var, bunların sayısı gelecekte çok daha artacak. Şu anda bu santrallerden üretilen enerji, güneş panellerine kıyasla biraz daha pahalı ama bu teknolojinin de kullanımı yaygınlaştıkça fiyatı da ucuzlayacaktır.

Sonuç olarak geceleri güneş enerjisi üretmeye devam etmenin bir yöntemi de var, dolayısıyla “Peki geceleri ne yapacaksınız?” sorusu da artık anlamını yitiriyor. Şimdi gelelim son soruna: “Elektriği Sahra Çölü’nde ürettiniz ama buraya nasıl taşıyacaksınız?” Aslında belki de en sorunsuz cevap verilebilecek olan soru da bu. İngiltere’yi ısıtan doğal gazın bir kısmı Kazakistan’dan geliyor. İngiltere ile Kazakistan arası yaklaşık 4000 kilometre. Bu mesafede yanıcı bir gazı basınç altında taşıyacak bir boru hattı kurmayı kolayca düşünebiliyoruz. Oysa İngiltere Sahra Çölü’nün ortasına da yaklaşık 4000 kilometre uzaklıkta. Bu mesafede elektriği taşıyacak bir hat kurmayı düşünmek neden bu kadar zor geliyor? Çünkü petrol şirketleri sizin petrolün ve doğal gazın kolayca taşınabilir, elektriğin ise o derece kolay taşınamaz bir şey olduğuna inanmanızı istiyor. Bunca senedir Keban’dan, Atatürk Barajı’ndan İstanbul’a elektrik taşındığında bunu hiç sorgulamadınız. Şimdi neden elektriğin boru hatlarından daha zor taşınabileceğini düşünüyorsunuz?

Bunun üzerine bir basit katman daha koyabiliriz. Elektrik uzun mesafeler taşındığında çok fazla kayıp yaşanabiliyor. Bunun nedeni de hatlardaki direnç. Ama bilimsel çalışmalardan biliyoruz ki hatlardaki bu direnci azaltan ve neredeyse sıfıra indirebilen teknolojiler mevcut. Yeter ki biz isteyelim.

Alternatifler var, yeter ki görülsün

Son olarak, dünyanın her tarafını Sahra Çölü’nden beslemek zorunda da değiliz. Her kıtada tarıma fazla elverişli olmayan sürüyle bölge var. Buralarda elektrik üretim sistemleri kurarak bunu daha kısa mesafelere dağıtmak da mümkün. Bugün nasıl küresel petrol ticareti çoğumuza doğal geliyorsa, sözünü ettiğimiz tür bir gelecekte de elektrik enerjisinin ticaretini, hatta paylaşımını yapmak günlük hayatın bir parçası olabilir. Unutmayın, daha burada rüzgardan hiç söz etmedik. Rüzgardan elde edilecek enerji bugün için güneş enerjisinin yaklaşık yarı fiyatına mal oluyor. Elde edilen bu enerjiyi mekanik yöntemlerle saklayabilmek de mümkün. Yani elektriği illa da Sahra Çölü’nden getirmek zorunda değiliz.

Bugüne kadar bunları düşünmüyor olmamızın basit bir sebebi var: Enerjimizi kömür, petrol ve doğal gazdan kazandık. Bu nesneleri yerden çıkartıp yakmak da fazla pahalı değildi. Bu nedenle diğer yöntemlere yapılacak yatırımın “kazançlı” olmadığına inandırıldık. Oysa kömür, petrol ve doğal gazın tek maliyeti yerden çıkartılıp taşınması değil. Bu nesnelerin yanması sonucu oluşan karbondioksidin korkunç bir çevresel maliyeti var. Bu maliyeti baştan beri hesaba katmış olsaydık bugün çoktan bu nesnelerin alternatiflerini bulmuş olurduk. Yine de çok geç değil. Alternatifler var ve alternatifler çok da pahalı değil. Yeter ki biz doğru yolu görelim.

(Yeşil Gazete)

Günün Manşetiİklim ve EnerjiManşet

Yeni rapor: İklim hedeflerine ulaşabilmek için kömürden son çıkış tarihi 2040

Climate Analytics, son raporunda iklim değişikliğinin etkilerini 1,5°C ile sınırlandırmak için Paris Anlaşması’nda belirlenen kömürden elektrik üretiminin tamamen sonlandırılması tarihini 2050’den 2040’a çekti.

Climate Analytics, son yayınladığı raporla iklim değişikliğini 1,5°C ile sınırlamak için kömürden elektrik üretiminin 2040’a kadar sonlandırılması gerektiğini ortaya koydu.

Daha önce yapılan analizler, kömürden son çıkış tarihi olarak 2050 yılını belirlemişti. Ancak yeni bilimsel çalışmalar, küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlama hedefine ulaşabilmek için hükümetlerin, kömürü öngörülen tarihten on yıl önce terk etmesi gerektiğine dikkat çekiyor.

2015 yılında hükümetler Paris Anlaşması’yla, sanayi devriminden bu yana artan küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlamaya çalışacaklarını taahhüt etmişti. Bu konuda gerçekleştirilen analizler, kömürden çıkış tarihi olarak 2050 yılını belirlemişti.

Ancak güncellenen yeni bilimsel çalışmalar, küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlama hedefine ulaşabilmek için, hükümetlerin kömürü öngörülen tarihten on yıl önce terk etmesi gerektiğine dikkat çekiyor. Analiz, aynı zamanda gelişmiş ülkelerin, dünyanın geri kalanından daha hızlı olarak, 2030 yılına kadar kömürden elektrik üretimini sonlandırması gerektiğini de bir kez daha vurguluyor.

Yatırımlar azaldı ama…

Yatırımcıların, kömür yatırımlarına dair temkinli tutumunun artmasıyla birlikte, yeni kömürlü termik santral proje stoğu 2015’ten bu yana %75 azaldı. 23 Eylül’deki Birleşmiş Milletler İklim Eylemi Zirvesi’nde de Genel Sekreter Antonio Guterres, hükümetlere daha ilerici adımlar atmaları konusunda çağrıda bulundu ve 2020 yılı itibarıyla yeni kömür santrallerine onay vermemelerini talep etti.

Ancak bu yeni analiz, yeni termik santral projelerinin iptalinin yetersiz olduğunu gösteriyor. İlerlemenin yetersizliği, önümüzdeki on yılda kömürden elektrik üretimindeki düşüşün çok daha hızlı biçimde gerçekleşmesi gerektiğini ortaya koyuyor.

Climate Analytics’de karbonsuzlaştırma stratejileri çalışmalarına öncülük eden raporun yazarlarından Paola Yanguas Parra şunları söylüyor: “2015 yılından bu yana gerek hükümetlerin ulusal ölçekteki kömürden çıkış planlarını kamuoyuna duyurması, gerekse yatırımcıların ve finans kuruluşlarının kömür finansmanını sınırlandıran kararları göz önünde bulundurulduğunda, ilerleme kaydedildiğini söylemek mümkün.”

“Yeni kömür projelerinin iptalinin, atıl varlık riskinin azaltılması açısından doğru yolda atılan önemli bir adım olduğunu belirten Parra, buna ragmen, “Termik santrallerin ekonomik ömürleri dolmadan kapatılması ve bu zamana kadar kullanımının önemli ölçüde azaltılması için hükümetlerin etkin şekilde mevzuat altyapısı geliştirmesi gerekiyor” diyor.

 2020’den 2040’a kadar dört adımlı projeksiyon

Climate Analytics uzmanlarına göre, kömürden çıkış tarihinin iki faktör sebebiyle öne çekilmesi gerekiyor. Bunlardan ilki, hükümetlerin Paris İklim Zirvesi’nden bu yana kömür kullanımını azaltmayı önceliklendirmeyen tutumu. Diğeri ise, geçtiğimiz yıl Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) tarafından küresel ısınmayı 1,5°C ile sınırlayabilmek için emisyonların düşüş hızına dair, 2015 yılındaki verilerden ve projeksiyonlardan daha net bir tablo ortaya koymuş olması.

Bu durum da dört önemli tarihi ön plana çıkarıyor:

  • Küresel ölçekte kömür kaynaklı emisyonların 2020 yılı itibarıyla düşüşe geçmesi,
  • Küresel ölçekte elektrik üretiminde kömürün payının 2030 yılına kadar 2010 seviyesine göre %80 azaltılması,
  • OECD ülkelerinin kömür kullanımını 2030 yılına kadar tamamen sonlandırması,
  • 2040 yılına kadar tüm kömürlü termik santrallerin kapatılması. .

Mevcut ve planlanan kömür santrallerinin, Paris Anlaşması kriterlerine göre gelecekteki enerji üretimi.

Söz konusu projeksiyonların hayata geçirilmesi için de hükümetlerin önümüzdeki yıl boyunca Paris Anlaşması kapsamında verdikleri Ulusal Katkı Beyanı’nı (Nationally-determined Contributions, NDC) gözden geçirip güçlendirmeleri gerekiyor.

Climate Analytics CEO’su ve raporun yazarlarından Bill Hare, “BM Genel Sekreteri Guterres, İklim Eylemi Zirvesi’ni kömüre odaklama konusunda kesinlikle haklıydı. Paris Anlaşması’nın hedeflerini ulaşılabilir kılmanın en önemli adımı, kömür kullanımının sonlandırılması” diye konuşuyor ve ekliyor: “Paris Anlaşması’nda belirtildiği üzere hükümetlerin, NDC’lerini 2020 yılına kadar güçlendirmeleri kritik önem taşıyor. Bu iyileştirilmiş katkı beyanları; kömürün sonlandırılması, fosil yakıt teşviklerinin kaldırılması ve yenilenebilir enerji ile enerji verimliliği için destek mekanizmaları oluşturma konusunda net taahhütler içermek zorunda.”

Paris Anlaşması hedeflerine ulaşmak için küresel ve bölgesel ölçekte kömürün sonlandırılması gereksinimi: IPCC 1,5°C Özel Raporu’na dair görüşler raporuna buradan ulaşabilirsiniz.

EnerjiGünün ManşetiManşet

10 ülke ‘Nükleersiz Asya’ için bir araya geldi

30 yıldır Asya’nın çeşitli ülkelerinden nükleer enerji ve nükleer silahlanmaya karşı olan bilim insanı, akademisyen ve aktivistlerin buluştuğu Nükleersiz Asya Forumu (NNAF) bu sene Tayvan‘ın başkenti Taipei‘de 20-23 Eylül 2019 tarihlerinde gerçekleştirildi. Tayvan, her birinde ikişer reaktör olan dört nükleer santral tesisi bulunan, fakat dördüncü tesisin henüz devreye alınmadığı gibi Almanya , Belçika , İspanya, İsveç gibi nükleer enerjiden 2025’e kadar çıkmayı planlayan bir ülke.

Etkinliğin başlangıç  tarihi olarak seçilen 20 Eylül ise Türkiye’de de Marmara ve Düzce depremlerinin meydana geldiği 1999 yılında; Tayvan’da da 2400 kişinin yaşamını yitirmesine ve 11 bin kişinin yaralanmasına neden olan 7,7 şiddetindeki büyük depremin yıl dönümü. Etkinliğe ev sahipliği yapan Tayvan Çevre Koruma Örgütü‘nün “Nükleersiz bir Asya için gücümüzü birleştirelim” sloganıyla gerçekleştirdiği etkinlikte, nükleer santrallerin risklerine karşı Fukuşima Nükleer Felaketi’nden ders alınması gereği ve deprem gerçeğine dikkat çekildi. Sunumların ardından, delegelerle birlikte Cumhurbaşkanı’nın makamına bir ziyaret de yapıldı.  

 

2017’de Nobel Ödülü alan Nükleer Silahlanmanın Durdurulması için Uluslararası Kampanya‘nın (ICAN) Avustralya temsilcisi Dave Sweeney‘in de katılımcısı olduğu etkinlikte 10 Asya ülkesinden delegeler sunumlar yaptı. Avustralya, Çin, Hindistan, Japonya, G.Kore Moğolistan, Filipinler, Vietnam ve ABD‘den delegelerin katıldığı NNAF 2019’e Türkiye‘den Yeşil Gazete yazarı Pınar Demircan katıldı. Aynı zamanda Nükleersiz. org koordinatörü olan ve daha önce Japonya ve Filipinler‘in ev sahipliğinde gerçekleştirilen forumlara davet edilen Demircan bu sene Tayvan’da yapılan Forum’a ilişkin şunları söyledi :

“Türkiye’de tam da deprem gerçeğinin hatırlandığı bir dönemde bu Forum’un Tayvan gibi yoğun fay hatlarının bulunduğu  bir coğrafyada yapılmış olması Fukuşima Nükleer Felaketi’nden bugüne bir kez daha nükleer santral-deprem ilişkisine dikkat çekmeyi olanaklı kılması bakımından ayrıca anlamlı oldu. Zira sivil toplum özellikle Fukuşima sonrası endişelerin yükselmesiyle ülkede 1970’lerdeki sıkıyönetim zamanında inşa edilmiş olan nükleer santrallerin devreden çıkarılmasını planlıyor. Yine en son inşa edilen santralin çalıştırılmasından bir sonraki  hükümetin döneminde yapılacak referandum oylamasıyla vazgeçilmesi hedefleniyor. Tayvan için dileğim  halkın iradesinin referandumda manipülasyona uğratılmaması”.

Yazarımız Pınar Demircan ve Forum organizatörlerinden Yoko Unoda.

Nükleersiz Asya Forumu‘nun önemini gezegenin bugününü ve yarınını tehlikeye atan, devlet ve şirket ortaklığıyla beslenen küresel kapitalizmin karşısına sivil toplumun benzer ölçekte bir gücü çıkarmak zorunda olduğunu düşündüğünü söyleyen Demircan dünya genelinde bölgesel işbirlikleriyle daha hedef odaklı hareket edilebileceğinin altını çizdi. Demircan, bu açıdan NNAF’in aynı kıta üzerinde kültürel olarak da görece birbirine yakın toplumlar arasında nükleersizlik diyaloğunun güçlendirilmesi için önemli bir misyon taşıdığını ifade ederek “Türkiye’nin hem Asya hem de Avrupa kıtalarında yer alması nedeniyle bölgesel işbirlikleriyle nükleersiz dünya ideali açısından önemli hatta Asya ve Avrupa’yı birleştirici bir pozisyonda olduğumuza inanıyorum”dedi.

Etkinlik süresince katılımcılar NNAF ürünü olan  The People of Asia say No To Nuclear, Türkçesi Asya’nın İnsanları Nükleer Güç İstemiyor adlı kitapla buluştu. Kitaptaki Türkiye kısmının içerik editörü Demircan Asya ülkelerinin benzer bir kültüre sahip olmasının onları tarihsel olarak da yakınlaştırdığını söyledi. Özellikle sıkıyönetim dönemlerinin Tayvan’da da Filipin Cumhuriyeti‘nde olduğu gibi  nükleer santrallerin kurulduğu dönem olduğunu, nükleer karşıtı enerji mücadelesinin demokrasi mücadelesiyle birlikte yürüdüğünü belirtti.

Nükleersiz Asya Forumu kapsamında gerçekleştirilen ülke sunumları ve görüş alışverişi yapılan iki günün ardından delegeler  program kapsamında Cumhurbaşkanı Tsai Ing-wen‘in makamına bir ziyarette bulundu. Tayvan’ın ilk kadın Cumhurbaşkanı olan ve Ocak ayında göreve gelen Ing-wen’in makamında delegeleri karşılayan Cumhurbaşkanı Yardımcısı Chen Chien Jen 2025 yılına kadar nükleer santrallerden çıkış yapma kararı alan hükümetin yaklaşımını “ülkemizde yenilenebilir enerji kaynaklarına yaptığımız yatırımlar ve nükleer santrallerden çıkma eğilimimiz bu sene Nükleersiz Asya Forumu’na uygun bir ortam oluşturmuştur” sözleriyle ifade etti, güvenli bir gelecek için nükleer enerjiden vazgeçilmesi gerektiğini söyledi. 

Nükleersiz Asya Forumu delegeleri ve Cumhurbaşkanı Yardımcısı Chen Chien Jen birlikte

2017 yılında Nobel Ödülü’nü alan Nükleer Silahların Tamamen Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Kampanya (ICAN) temsilcilerinden Dave Sweeney görüşmede, Tayvan’ın nükleerden çıkış kararını kutlayarak Avrupa’da Almanya’nın nükleerden çıkışa liderlik ettiği gibi Tayvan’ın da Asya ‘ya model ve lider olması yönündeki temennilerini iletti. Cumhurbaşkanı yardımcısı “farklı dillerimiz ve kültürlerimizle farklı ülkelerden geliyoruz fakat tek bir dünyamız var ona saygı duymalıyız” diyerek delegelere geldikleri için teşekkür etti.

Delegeler daha sonra başkentteki üç nükleer santrale saha ziyaretinde bulundu. Sırasıyla ülkenin kuzeyindeki üç nükleer santral tesisine giden kafile bu ziyaretlerde özellikle soğutma suyunun alınıp verilmesi neticesinde balık türlerinin azaldığını, denizdeki canlı yaşamının gördüğü zararları uzmanlardan dinledi. 

Nükleersiz Asya Forumu delegeleri iki gün süren Forum’un ardından aşağıdaki sonuç bildirgesini kabul etti . Buna göre: 

  • Nükleer enerji, tüm canlılar üzerinde kalıcı tahribat oluşturan niteliği ile yanlış bir tercihidir. İklim krizine de cevap olabilecek yegane enerji kaynağı olarak yenilenebilir enerjilere geçiş zaruridir. Ancak bu geçiş yerli halkların yaşamına zarar verilmeden gerçekleştirilmelidir.

  • Nükleer enerji temiz, güvenli ve ekonomik değildir. Nükleer enerjinin yenilenebilir enerji olduğu iddia edilemez ve fosil yakıtlara göre karbonsuz enerji yeşil enerji şeklinde tanıtılamaz. Nükleer enerji, elektriğin elde edilmesi için ham madde olan uranyumun yerin altından çıkarılmasından işlenmesi, yakıt sevkiyatı, santral inşaatı ve geçici atık depolarının hazırlanmasına kadar tüm bir nükleer zincir içerisindeki karbon adımlarıyla değerlendirilmelidir. İşletme sürecinde karbon salmasa dahi zararlı olan radyoizotopları salar, dışsallıklarıyla deniz suyunu ve atmosferi ısıtır, çözümsüz radyoaktif atık sorununu ortaya çıkarır.

  • Nükleer enerjinin bir çözüm olarak önerilmesinin kabul edilmemesine bir neden de on yıllardır nükleer atık sürecine dair çözüm dahi üretilememiş olmasıdır. Kaldı ki nükleer santraller kullanılmaya devam edilirse iklim krizi şartlarında kuraklık ya da afetlerle boğuşan dünyada endüstri için yoğun su kullanılması kabul edilemez.

  • Nükleer enerji, nükleer silahlar ve kimyasal silahlar birbiriyle çok yakın ilişkide olarak ekosistem ve dünya barışı için çok büyük bir tehdittir.

  • Yerli halklar ve azınlık halkları, özellikle merkezden uzakta, siyasi gücü veya sesi çok az olanlar – madencilik, nükleer silah testleri, nükleer santral işletmesi ve nükleer atık yakma gibi imha yöntemlerinden kaynaklanan – radyasyon kirliliğinin mağduru olmuşlardır. Avustralya, Tayvan, Çin, Hindistan, ABD ve Güney Pasifik’te bir çok örneği vardır.

  • Ekonomik kalkınma” efsanesi, azınlık halkları için yıkımı ve ölümü hak göremez. Arazilerinin kamulaştırılması ve kirletilmesi kültürel ve fiziksel soykırım olarak değerlendirilmelidir. Maddi ve manevi tazminatlar ödenmeli sağlık şartları iyileştirilmelidir.

  • Pek çok nükleer reaktör operasyonel ömürlerini tamamlamıştır. Bu reaktörlerin sökümü onlarca yıl sürecek zorluklarla doludur.

  • Gelişmiş ülkelerde nükleer enerjiden çıkış yaşanırken Çin, Hindistan ve diğer gelişmekte olan ülkelerde özellikle otoriter hükümetler altında yeni tesisler bir çok teknik eksikliğe rağmen planlanmakta ve inşa edilmektedir. Fukushima Nükleer Felaketi’nden edilen deneyime rağmen hükümetler tarafından mevcut nükleer reaktörlerin ömrünün uzatılması bu reaktörleri çok daha riskli hale getirmektedir.

Nükleersiz bir dünyanın mümkün olduğu tahayyülüyle geleceğin tek enerjisi olarak yenilenebilir enerjiye geçilmesi için ortak hareket etme kararlılığında olduklarını açıklayan Nükleersiz Asya delegeleri yapılması gerekenler bağlamında aşağıdaki konulara dikkat çekti..

  • Tüm dünyada Nükleer Silahların Yasaklanması Uluslararası Antlaşmasının desteklenmesi, imzalanması ve onaylanması gereklidir.

  • Kazanç sağlamak amacıyla gezegene ve tüm canlılara zarar vermekten imtina etmeyen nükleer endüstriye karşı mücadele devam etmek zorundadır.

  • Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı(IAEA), Fukushima Nükleer Felaketi’nin sonuçlarından ders çıkararak özellikle Hindistan, Tayvan ve Türkiye gibi fay hatları olduğu bilinen ülkelerin hükümetlerine nükleer projelerinden vazgeçmeleri bu projeleri durdurmaları için çağrıda bulunmalıdır.

  • Uranyum madenciliğinden atık süreci dahil tüm nükleer zincir içinde radyoaktif kirliliğın önlenmesi için çalışılmalıdır.

  • Tayvan halkı referandumda “Nükeerden çıkış ve yenilenebilir enerjiye geçiş” seçeneğini tercih etmesi ve inşaatı devam eden nükleer santral tesisi için söküm kararı verilmedir. Tesis yenilenebilir enerji üretim tesisine dönüştürülmelidir. Operasyon sürecini tamamlayarak devreden çıkarılan nükleer santrallerin atıklarının ekositemsel kirlilik oluşturmayacak şekilde bertaraf edilmesi gerekmektedir. Tayvan’daki Orkid Adası nükleer atık çöplüğü değildir, nükleer atıklardan temizlenmelidir.

  • Uluslararası Radyoloji Düzenleme Kurulu nükleer kazadan sonra maruz kalınacak dozun kapalı bir mekanda kalınırsa mağduriyet riskinin azalacağını savunan düzenlemesi kabul edilmemelidir.

  • Tokyo Eyalet Mahkemesi’nin Fukuşima Nükleer Felaketi’nin sorumlusu olduğu iddiasını reddederek üç Tokyo Elektrik Şirketi Yöneticisinin suçsuz olduğu yönünde verdiği kararı kınıyoruz. Suçluların değil felaketin mağdurlarının yanında olunmalıdır.

  • 2020, gerek Tokyo’da planlanan Olimpiyat Oyunları gerekse Hiroşima ve Nagazaki’ya ABD’nin atom bombasını atmasının üzerinden 75. yıl geçmiş olacağı için önemli bir yıldır. Olimpiyat oyunları Fukuşima Nükleer Felaketi’nin badirelerinin atlatıldığına dair bir gösteri aracı olarak kullanılmamalı, bu şekilde olimpiyat ruhuna aykırı hareket edilmemelidir.

 

Kategori: Enerji

16. İstanbul BienaliGünün Manşetiİklim Krizi

Bienal’in fosilci sponsorlarına Bienal performansıyla yanıt

16. İstanbul Bienali’nin Kamusal Programı çerçevesinde, fosil yakıtların itibarsızlaştırılması amacıyla gerçekleştirilen performansa, Bienal’in fosil yakıt destekçilerinin protestosu damga vurdu. Aktivistler ve sanatçılar, bir bildiri okuyarak “iklim krizi ve plastik atıklar temalı bir sanat etkinliğine fosil yakıt sektörü şirketlerinin destekçi olması, yeşil badana örneğidir” dedi.

16. İstanbul Bienali Kamusal programı kapsamında birbuçuk ekoloji ve sanat kolektifi tarafından düzenlenen Sindirim Programı’nın ikinci buluşması olan BENZİN, Bienal’e fosil yakıt sektörünün sponsorluğunu eleştiren bir açıklamayla başladı. 5 Ekim’de, iklim uzmanları ve aktivistlerinin fosil yakıtların itibarsızlaştırılmasını hedefleyen sunum ve performanslarında, iklim krizinin aciliyeti karşısında enerji politikalarının, fosil yakıtların gündelik halinin ve erilliğin; kan, benzin ve savaş politikalarının gündeme getirildiği etkinlikte, çevre ihtilaflarına ve çevresel adalete, kentteki geçicilik ve canlılığa dikkat çekildi.

Etkinliğin başında ve sonunda katılımcılar, Jale Karabekir ve Eymen Aktel  tarafından okunan  bildiri ise, Bienal’in fosil yakıt sektöründen gelen sponsor ve destekçilerine yönelik eleştirileriyle dikkat çekti.

“Bienal’i düzenleyenlerin yerinde olsaydık, bu etkinlik için petrol şirketlerinden destek alıp iklim krizinin en önemli sorumlusu olan fosil yakıt sektörünün kendilerini aklama çabalarının parçası olmazdık” denilen açıklamada, daveti aldıklarında Bienal web sitesinde Tüpraş, Opet ve Aygaz gibi fosil yakıt sektörü şirketlerinin logolarına “katkı veren kuruluş” adıyla yer verileceğini önceden bilmeleri halinde kararlarını gözden geçireceklerine yer verildi.

Açıklamada, Bienal’in bu yılki teması olan Antroposen’in iklim krizi ve plastik atıklar temalı bir sanat etkinliğine fosil yakıt sektörü şirketlerinin destekçi olmasının greenwashing’in (yeşil badana) bir örneği olduğuna da dikkat çekildi.

Performansa katılan iklim uzmanı, Sabancı Üniversitesi İstanbul Politikalar Merkezi kıdemli araştırmacısı ve Yeşil Gazete yazarı Dr. Ümit Şahin, antroposen başlıklı bir sanat etkinliğinde petrol şirketlerinin logosunun olmasını doğru bulmadıklarını bir kez daha vurguladı. Kendisinin ve diğer iklim aktivistlerinin birbuçuk’un daveti üzerine performansa katıldığını belirten Şahin, performansları sırasında eleştiri metnini başta ve sonda iki kez okuduklarını ve etkinliklerinin ana konusunun fosil yakıtlar üzerinde odaklandığını anlattı:

“BENZİN etkinliğinin ana gündemlerinden biri zaten ‘greenwashing-yeşil badana’ idi.  Grubumuzdaki Cihan Küçük, bütün dünyada sanat müzelerini destekleyen BP gibi fosil yakıt şirketlerine karşı düzenlenen sanat protestoları üzerine bir sunum yaptı. Begüm Özkaynak, sunumunda petrol şirketlerinin yaptığı yeşil badana örneklerine yer verdi. Yine Sindirim Programı kapsamında geçen hafta gerçekleştirilen ‘Su’ etkinliğinde de bu konu gündeme getirilmişti.”

16. İstanbul Bienali’nin bu yıl için seçtiği Yedinci Kıta-Antroposen temasına rağmen, madencilik ve fosil yakıt sektöründen firmaların sponsorluk ve katkılarıyla hayata geçirilmesi, çevreciler ve aktivistler tarafından da eleştiriliyor. Sosyal medya üzerinden de Bienal’e gidilmemesi için boykot çağrıları yapılıyor.

Ümit Şahin’in boykot çağrıları ve eleştirilere yönelik değerlendirmesi ise şöyle:

“Bu hassas bir konu. İKSV’yi değil, orada yer alan aktivistleri kınamak bana doğru gelmiyor. Boykot çağrıları her Bienal’de olur. Zira hepsine büyük sermaye gruplarının sponsor olduğu, hatta bunlar tarafından organize edildiği bir sır değil. Eleştiri ve boykot çağrılarına da bir itirazım yok. Ancak bu tür büyük sanat etkinliklerinin, büyük finans kaynakları olan kuruluşlarca desteklenmeden yapılması da çok mümkün görünmüyor. O yüzden bir seçim yapılmalı. Yaşadığımız kapitalist sistemde, böylesi büyük organizasyonların ücretsiz olarak halkla buluşturulmasının başka bir yolu varsa, o yapılsın. Ama o zamana kadar, ben kişisel olarak, sermaye destekli de olsa bu tür etkinliklerin sürdürülmesi gerektiği kanısındayım.”

Şahin, şirketlerin izlenmesi (cooperate watch), mülksüzleştirme ağları gibi aktivizm biçimlerinin birer mücadele yöntemi olduğunu hatırlattı, ancak belli bir anlayışı ve yöntemi herkese dayatmanın da doğru olmadığını kaydetti: “Çevre, iklim ve ekoloji mücadelelerinde tek bir yöntem yoktur. Herkes kendi yolunu kendi belirler. Bazen sistemin içerisinden mücadeleni verirsin. Burada performans gösteren insanların hepsi her şeyin farkında. Hepsi greenwashing nedir, petrol şirketleri ne yapar, bunları biliyor. Zaten bizim etkinliğimizin ana mesajı fosil yakıtların suç aleti ilan edilmesiydi. Boykot ve protesto yöntemlerden biridir, mümkün olan her platformu kullanmaya çalışanlar da olabilir. Herkes kendine uygun yöntemle meselesini anlattığı sürece de bir problem olmaz.”

Petrol şirketlerinin tıpkı kapitalizmin hücresel olarak yayılması gibi her yere sızdığına dikkat çeken Şahin, “Elinizi temiz tutmak bir tercihtir. Bizim tercihimiz gerektiğinde elini kirletmek yönünde” dedi.

BENZİN performansçılarının açıklama metninin tamamı şöyle:

Hoş geldiniz.

Birbuçuk Ekoloji ve Sanat Kolektifi’nin davetlisi olarak katıldığımız Sindirim başlıklı kamusal program kapsamında bugün Bienal’de sizlere iklim krizi temalı bir performans sunmak üzere bir aradayız.

İklim kriziyle mücadelenin giderek daha acil bir hal aldığını, her yerde, her olanağı kullanarak iklim krizinin aciliyetini en geniş kesimlere duyurmanın ne kadar önemli olduğunu biliyoruz. Çünkü hemen bugün harekete geçmezsek yarın çok geç olacak.

Sanat, iklim krizine ve yokoluş tehlikesine nasıl yanıtlar oluşturacağımız konusunda gerekli diyalogu başlatmanın en etkili yollarından biri. Bu nedenle İstanbul Bienali’nin bize sunduğu bu platformu son derece önemsiyoruz.

Ancak biz Bienal’i düzenleyenlerin yerinde olsaydık, bu etkinlik için petrol şirketlerinden destek alıp iklim krizinin en önemli sorumlusu olan fosil yakıt sektörünün kendilerini aklama çabalarının parçası olmazdık.

Ayıca biz bu daveti aldığımızda Bienal web sitesinde Tüpraş, Opet ve Aygaz gibi fosil yakıt sektörü şirketlerinin logolarına “katkı veren kuruluş” adıyla yer verileceğini bilseydik kararımızı gözden geçirirdik.

Çünkü antroposen, iklim krizi ve plastik atıklar temalı bir sanat etkinliğine fosil yakıt sektörü şirketlerinin destekçi olması greenwashing’in (yeşil badana) bir örneğidir. Bunu doğru bulmuyoruz.

Yine de Bienal’in bu hayati konuyu gündeme getirme konusundaki katkısını değerli buluyoruz ve sözümüzü söylemek için açtıkları bu platformu kullanmaktan heyecan duyuyoruz.

İyi seyirler.”

BENZİN

5 Ekim Cumartesi günü birbuçuk’un 16. İstanbul Bienali Kamusal Programı kapsamında düzenlediği Sindirim Programı’nın ikinci buluşması BENZİN, Begüm Özkaynak; Ümit Şahin, Jale Karabekir, Ömer Madra, Burcu Tokuç, Cansın Asarlı, Eraslan Sağlam, Gül Şener ve Yasemin Çolak; Cihan Küçük, Kaybid ile Yokoluş İsyanı‘ndan Eymen Aktel’in katılımıyla gerçekleşti.

Performansta, Begüm Özkaynak’la “1 Litre Benzinin Bedeli”ni, petrolün arama çalışmalarından başlayarak yaşam döngüsü boyunca toplumsal ve çevresel adalet etkilerini konuşuldu. İklim krizinin aciliyetini, Greta Thunberg ve yeni neslin taleplerini Ümit Şahin, Jale Karabekir, Ömer Madra, Burcu Tokuç, Cansın Asarlı, Eraslan Sağlam, Gül Şener ve Yasemin Çolak “Evimiz Yanıyor!” performansıyla duyurdu. Cihan Küçük’le sanat ile aklama, petrol şirketleri ve sanat alanları arasındaki ilişki ve müze protestoları masaya yatırıldı. Kaybid’le bazı yaban hayvanlarının şehirdeki sessiz kulaç ve adımları takip edildi. Eymen Aktel’le Yokoluş İsyanı’nın yolculuğu,  çocukların ve gençlerin talepleri, yeni neslin öncülüğünü üstlendiği iklim hareketi tartışıldı.

 

Günün Manşetiİklim Krizi

Uluslararası isyanda birinci gün: Müzik, dans, atölyeler ve 702 gözaltı

Haber: Elif Ural

İklim krizine karşı hükümetleri harekete geçirmek üzere 7 Ekim’de başlayan ve 60 şehirde eş zamanlı gerçekleşen uluslararası isyanın ilk günü geride kaldı. Şehir merkezlerinde yolların kapatıldığı eylemlerde toplam 702 kişi gözaltına alındı.

Extinction Rebellion (Yokoluş İsyanı) adlı ekolojik hareketin çağrısıyla gerçekleşen uluslararası isyanın ilk günü geride kaldı. 60 farklı şehirde sokağa çıkan aktivistler, iklim krizine karşı hükümetlerin harekete geçmesi talebiyle sokakları doldurdu.

Extinction Rebellion Uluslararası Gözaltı Destek Ekibi’nin paylaştığı rakamlara göre 7 Ekim’de Londra, Amsterdam, Viyana, Madrid, Melbourne, Sydney, Brisbane, New Yok, Toronto, Halifax ve Wellington’da toplam 702 gözaltı gerçekleşti.

Ekoloji alanındaki en büyük sivil itaatsizlik eylemi

Extinction Rebellion (Yokoluş İsyanı) İngiltere’de ortaya çıkan ve şu anda 72 ülkede faaliyet gösteren bir ekoloji hareketi.  Talepleri arasında iklim ve ekoloji krizi hakkında gerçeğin söylenerek iklim acil durum ilan edilmesi, karbon emisyonlarının sıfırlanması ve denetlemek için yurttaş meclisinin kurulması yer alıyor.

Dünyanın dört bir yanındaki Yokoluş İsyanı aktivistleri 15 Nisan’da küresel ölçekte eylemler düzenlemişti. Londra’daki eylemde 11 gün boyunca merkezi yollar kapatılmış, eylemler sonucunda bini aşkın kişi gözaltına alınmıştı. 7 Ekim tarihinde başlayan ikinci uluslararası isyanın ekoloji hareketleri arasında bugüne kadar gerçekleşmiş en büyük sivil itaatsizlik eylemi olması planlanıyor.

Londra’da 11 nokta trafiğe kapatıldı: 280 gözaltı

Westminister Bölgesi’ndeki 11 noktayı trafiğe kapatan eylemciler gün boyunca atölyeler, dans gösterileri ve forumlar düzenledi. Eylem sırasında 280 göstericinin gözaltına alındığı açıklandı. Gece boyunca çadırlarda kalan eylemcilerin bugünkü hedefi eylemi çevredeki hükümet binalarında sürdürmek.

Eylemler, Birleşik Krallık Başbakanı Boris Johnson’ın da dikkatini çekti. Johnson “İşbirliği yapamayan aksiler” olarak nitelendirdiği eylemcilerin “Kenevir kokulu çadır alanlarını” terk etmeleri gerektiğini belirtti.

Amsterdam’da binler iklim krizine karşı sokakta

Amsterdam Museumbrug’da binlerce kişi 6 Ekim gecesinden başlayarak yolları kapattı. Polisin müdahale ettiği eylemde 90 kişi gözaltına alındı. Eylemlerine devam eden aktivistler bugün Vondelpark’ta olacak.

Viyana’da toplam 70 gözaltı

Avusturya’nın Viyana şehir merkezini trafiğe kapatan ve mini konserler düzenleyen bine yakın kişiye polis müdahale etti. Toplam 70 gözaltı gerçekleşti.

Madrid’de toplam 43 gözaltı

İspanya’da Madrid merkezinde yüzlerce kişi bir araya geldi ve Nuevos Ministerios köprüsünü trafiğe kapattı. Polis müdahalesi sonucu alanı terk etmek zorunda kalan aktivistleri, eylemlerine Ekolojik Geçiş Bakanlığı önünde gerçekleştirdikleri açık forum ile devam etti. Madrid’de toplam gözaltı sayısı 43 olarak bildirildi.

New York’ta 93 gözaltı

New York’ta uluslararası isyana katılan eylemciler Wall Street Boğa heykelinde, New York Menkul Kıymetler Borsası’nda ve Broadway ile Pine’ın kesişim noktalarında temsili ölüm eylemleri gerçekleştirdi. İklim krizine karşı harekete geçmeye çağrıda bulundu. Eylemler sonucunda 93 gözaltı yaşandı.

Gün boyunca Melbourne’da 11, Sydney’de 30, Halifax’da 15, Wellington’da 42 kişinin  gözaltına alındığı bildirildi. Eylemler dünya çapında bugün de devam edecek.

Günün Manşetiİklim Krizi

İklim krizine karşı eylem haftası başlıyor

Mandatory Credit: Photo by DAN PELED/EPA-EFE/REX (10354987i) Extinction Rebellion protestors are seen blocking the corner of Margaret and William Streets during a climate change protest in Brisbane, Australia, 06 August 2019. The protest disrupted traffic around Brisbane's CBD. Climate change protest in Brisbane, Australia - 06 Aug 2019

BM İklim Eylem Zirvesi’nin ardından iklim aktivistleri, ikinci kez iki  haftalık iklim eylemlerini başlatıyor. Dünya genelinde yaklaşık 60 şehirde 15 gün boyunca aralıksız protesto gösterileri yapılacak.

Extinction Rebellion (Yokoluş İsyanı)’ adıyla bir araya gelen iklim aktivistleri Almanya‘nın başkenti Berlin’de Başbakan Angela Merkel’in ofisi önünde çadırlarla kamp kurmaya başladı. Alman haber ajansı dpa aktivistlerin sabah saatlerinde parlamento binasının önünden, Berlin Zafer Sütünu‘na kadar yürüdüklerini ve zafer anıtının bulunduğu kavşağı işgal ettiklerini bildirdi.

Euronws’in bildirdiğine göre, Berlin güvenlik güçlerinin paylaştığı bilgilere göre eyleme bin kişi katıldı. Berlin’de sokağa çıkan eylemciler hükümetin derhal iklim konusunda “acil durum” ilan etmesini istiyor. İklim krizini daha da kötüleştirecek her kararın yeniden gözden geçirilmesini talep eden grup, karbondioksit emisyonunun 2025 yılına kadar sıfıra indirilmesini talep ediyor.

Almanya’nın halihazırda 2020 hedeflerini yüzde 25 oranında ıskalaması bekleniyor.

Araçlarınızı evde bırakın’

Göstericiler Berlin’in ana meydanlarından Potsdam ve diğer ana yollarda trafik akışını engellemeyi planlıyor. Cuma günü gruptan yapılan açıklamada “sürücülerin araçlarını evlerinde bırakmalarını tavsiye ediyoruz” uyarısı yapıldı. Aktivist grubun sözcülerinden biri kamplarda atölye çalışmaları yapılacağını ve iklim bilincini artırıcı etkinlikler düzenleneceğini açıkladı. Polisten yapılan açıklamada da gösterilere katılım için 6 bin kişinin kayıt olduğu belirtildi.

Doğudan batıya 60 kentte eylemler

İklim aktivistleri Avusturalya ve Yeni Zelanda’da da eylemler düzenledi. Avusturalya’nın Melbourne kentinde eylemciler meclis binası önünde nöbet tuttu. Sidney‘de ise eylemciler şehrin işlek bir caddesi üzerinde oturma eylemi gerçekleştirdi. Brisbane‘de bir grup eylemci kendilerini köprüye zincirledi.

Yeni Zelanda'daki eylemden

Yeni Zelanda’daki eylemden

Yeni Zelanda‘nın Wellington kentinde ise eylemciler trafik akışını engellemek için bir aracı zincirledi.

Paris’te AVM eylemi

Fransa‘nın başkenti Paris’te de iklim eylemcileri bir alışveriş merkezinde gösteri yaptı. Göstericiler 17 saat boyunca alışveriş merkezini işgal etti, masa ve sandalyelerden barikat kurdu.

Yer yer biber gazı da kullanan polis, göstericileri AVM dışına çıkarmakta başarısız oldu. Üzerlerinde “Benzini değil kapitalizmi yakın” yazılı pankartlar açan aktivistler, pazar sabahı kendi istekleri ile AVM’yi terk etti. Yokoluş İsyanı aktivistleri Paris’te de 12 Ekim’e kadar “plastik atıkları”, “okyanusları koruma”, ve “iklim değişikliği nedeniyle zorunlu göç” gibi temalarda her gün farklı eylemlere imza atmayı planlıyor.

Londra’da 10 kişi göz altına alındı

Yokoluş İsyanı gösterilerinin ilk başladığı Londra’da iki haftalık eylem planı öncesi polis grup tarafından depo olarak kullanılan bir binayı bastı. Londra polisinden yapılan açıklamada kamu huzurunu bozma amaçlı planlar yapma şüphesiyle 0 kişinin göz altına alındığı belirtildi.

Grup yaptığı açıklamada “hükümetten enerji ve kaynaklarını hepimizi tehdit eden iklim ve ekoloji krizine ayırmalarını istiyoruz” dedi.  Yokoluş İsyanı eylemcileri, nisan ayında 11 gün boyunca düzenlediği eylemlerde yolları kapatmış toplu taşıma araçlarını engellemişti.

Yokoluş İsyanı hareketi sivil itaatsizlik eylemleri aracılığıyla iklim değişikliği ile mücadelede daha etkin adımlar atması için hükümetler üzerindeki baskıyı artırmak istiyor. Aktivistler dünya genelinde 60 kentte iki hafta boyunca şiddet içermeyen, yaratıcı eylemler düzenlemeyi planlıyor. Hareket, Avrupa, Kuzey Amerika, Avustralya, Arjantin, Güney Afrika ve Hindistan’da protesto gösterileri düzenleyecek.

Günün ManşetiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıYazarlar

İklim felaketi

‘Problemin büyüklüğünü anlayacak olursak kazara, bir şeyler yapmadan durmak mümkün olamayacak. Çünkü çocukların dediği gibi, evimiz yanıyor ve sizler farkında değilsiniz.’

Sonunda anladım! Artık bilim insanları da dahil olmak üzere akıl sahibi insanların iklim değişikliği konusunda neden ciddi adımlar atmadıklarını biliyorum. Bunu anlamam için 5,8 büyüklükte bir deprem gerekti, ama olsun. Artık biliyorum.

Bu insanlar iklim değişikliğinin büyüklüğünü kavrayamıyorlar. İnsanın düşünce yapısı böylesi büyük bir değişikliği kavramaya müsait değil. Depremde olduğu gibi en anladığını düşünenimiz bile gerçeklerden uzak kalabiliyor. “7,3 büyüklükteki bir deprem 5,8 büyüklükteki bir depremden 32 kat daha şiddetlidir” dedikten sonra bir öğrenci, “Yani buradan kalkıp merdivenlere gitmeyelim” diyebiliyor. “Bırakın merdivene gitmeyi, olduğunuz yerden ancak sürünerek uzaklaşabilirsiniz o sallantıda” deyince de “Nasıl yani?” diyorlar. Depremin vereceği hasarı anlattığımda ise “Peki köprüde trafik çok kötü mü olur?” sorusu gelebiliyor. Kısacası, aklımız almıyor öylesi kötü bir durumu, aklımız almadığında da hazırlıklı olmamız imkansızlaşıyor ve bir süre sonra da aklımızın ermediği bu durumu tamamen aklımızdan çıkartıyoruz.

50 derecelik İstanbul

İklim değişikliği de böyle bir durum. “RCP 8.5 senaryosuna göre ülkemizdeki ortalama sıcaklık yüzyılın sonunda 6-7 derece artabilir (ve sıcaklık dağılımının standart sapması da buna bağlı olarak artar)” denildiğinde anlar şekilde kafa sallayan insanlar, “Bu ısınma bu yüzyılın sonunda İstanbul’da 50 derecenin üzerinde sıcaklıkların görülmesi anlamına gelir” denilince “ama canım sen de abartıyorsun, 50 derece görülmüş sıcaklık mı?” eleştirisi geliyor. İşte tüm problem burada, beynimiz anlayamadığı bu değişimi, anladığı şeyler cinsinden açıklamaya çalışıyor. Ama ne yazık ki iklim değişikliğinin gelecekteki boyutu beynimizin bildiği şeylerle kıyaslayarak anlayabileceği bir seviyenin çok üzerinde. “Küresel ısınma” deyince çok sıcak bir günde 37 derece olan sıcaklığın 39-40 dereceye çıkacağını hayal ediyor insanlar. 37 dereceden 39-40 dereceye çıkan hava sıcaklığı için de hayat düzenlerini fazla değiştirmek zorunda olmadıklarını düşünüyorlar. Oysa problem bu kadar basit değil. Bugün İstanbul’da “çok sıcak” dediğimiz 37 derece torunlarımızın çağında normal bir sıcaklık olacak. Hatta çok sıcak bile olmayabilir. Bunu kafamız bir türlü almıyor. 50 derece sıcaklık nasıl bir şey ki?

2007’den bu yana yazılarımı Son Buzul Erimeden isimli blogda topluyorum. Geçenlerde bir soru geldi, “Peki son buzul erirse ne olur?” diye. Bu dünya açısından aslında o kadar da alışılmadık bir durum değil. Dinozorların yaşadığı dönemde ortalama sıcaklık bugünkünden yaklaşık 10-12 derece fazla olduğundan dünyada buz olan bir bölge yoktu. Dünya bu yüzyılın sonuna kadar 5-6 derece ısınacak olursa, tüm buzullar erime yoluna girer. Bu buzullar kısa sürede erimez ama biliyoruz ki bundan 5-6 derece sıcak bir dünyada, yeteri kadar süre verirsek, tüm buzullar eriyecektir. Bu buzullar eridiğinde de deniz seviyesi 70-80 metre yükselecektir. Buraya kadar tamam, ama sonrasını aklımız almıyor. “Nasıl yani, Taksim ada mı olacak? Olmaz öyle şey” diyerek reddetmeye girişiyoruz.

Evimiz yanıyor ve farkında değilsiniz!

Son IPCC raporu buzulların erimesine bağlı olarak deniz seviyesinde olması beklenebilecek artışla ilgili görüşünü biraz değiştirdi. Bir önceki raporda yüzyılın sonuna kadar “50-80 cm yükselme beklenebilir” denilirken, son raporda “deniz seviyesinde 2 metrelik bir artış olabileceği gerçeği göz ardı edilemez” deniliyor artık. Deniz seviyesinde 2 metrelik bir artış İstanbul’da Eminönü, Karaköy, Kadıköy, Beşiktaş, Bebek, Üsküdar ve Beykoz’un sular altında kalması anlamına gelir.

Yani kısacası, beynimizin algılamakta zorlandığı büyük değişiklikler artık günlük yaşantımıza girmeye başlayacak. Bir sabah kalkacağız ki Kadıköy metrosunu su basmış ve araçlar sadece Ayrılık Çeşmesi’ne kadar çalışıyor. O zaman da “Canım bu bir kerelik bir olay, böylesi kırk yılda bir olur” diyeceğiz. Ayamama Deresi taştığında da aynen öyle demiştik. Bu olaylar yüz yılda bir olurdu. Ama nedense bu taşkınlar durmadı. Durmayan taşkınlara yorumumuz da “Tabii her tarafı betonla doldurduk, su akacak yer bulamıyor” oldu.

Beynimiz problemin büyüklüğünü anlamamamız için elinden geleni yapıyor aslında. Çünkü problemin büyüklüğünü anlayacak olursak kazara, bir şeyler yapmadan durmak mümkün olamayacak, çünkü çocukların dediği gibi, evimiz yanıyor ve sizler farkında değilsiniz. Farkında değilsiniz, çünkü değişikliğin azar azar oluşan bir şey olduğunu ve hayatınızı kökten değiştirmeyeceğini düşünüyorsunuz. Oysa iklim değişikliği hayatı temelinden değiştirecek. O yüzden belki artık iklim krizi bile değil, iklim felaketi dememizin vakti geldi. Yoksa beynimiz durumun ciddiyetini anlamamaya devam edecek.

(Yeşil Gazete)

16. İstanbul BienaliGünün Manşetiİklim KriziKültür-SanatManşet

‘BENZİN’ yarın Bienal’de: Fosil yakıtlar suç aleti ilan edilmeli

İstanbul Bienali’nin Kamusal Programı çerçevesinde yer alan BENZİN performansında, sanatçılar, iklim uzmanları ve aktivistleri fosil yakıtların itibarsızlaştırılması ve umudun gerekliliği üzerine odaklanacak.

Bu yıl ‘Yedinci Kıta’ temasıyla kapılarını açan 16. İstanbul Bienali’nin Kamusal programı çerçevesinde gerçekleştirilen “Sindirim Programı”nin ikincisi; BENZİN buluşması yarın saat 12:00’de. Yeşil Gazete yazarı Ümit Şahin’in de yer aldığı buluşmada Begüm Özkaynak, Jale Karabekir, Ömer Madra, Burcu Tokuç, Cansın Asarlı, Eraslan Sağlam, Gül Şener, Yasemin Çolak , Cihan Küçük,  kaybid,  Yokoluş İsyanı’ndan Eymen Aktel yer alacak.

BENZİN kamusal etkinliğinin merkezine fosil yakıtların itibarsızlaştırılmasının ve umudun gerekliliği oturuyor. İklim krizinin aciliyeti karşısında enerji politikalarının, fosil yakıtların gündelik halinin ve erilliğin; kan, benzin ve savaş politikalarının gündeme getirileceği etkinlikte, çevre ihtilaflarına ve çevresel adalete, kentteki geçicilik ve canlılığa dikkat çekilecek.

Program, iklim değişikliği-enerji ekonomisti ve performans sanatçısı Ayşe Ceren Sarı, çevrebilimci ve sanatçı Serkan Kaptan ve küratör Yasemin Ülgen’den oluşan birbuçuk (Ekoloji ve Sanat Çalışmaları) tarafından tasarlandı ve yedi aya yayıldı. birbuçuk’un 2017’de başlattığı “Solunum” buluşmalarının devamı niteliğindeki programda gündelik yaşantımızın birer parçası olarak kanıksadığımız, sıradan gibi görünen nesneler tartışmaya ve araştırmaya açılacak. Sosyoekolojik metabolizma kavramı merkeze alınarak su, tarım, iklim, enerji, kent, atık, toplumsal cinsiyet, müşterekler ve gelecek gibi olguların; bilim, toplumsal hareketler, sanat pratikleriyle kesiştiği noktalar ve tüm bu pratiklerin aralarındaki diyalog imkânları keşfedilecek.

Birbuçuk ekibi, BENZİN performansıyla ilgili şunları ifade ediyor: “Şu konuda hemfikiriz: Fosil yakıtların itibarsızlaştırılması ve suç aleti ilan edilmesi gerekiyor. Gözümüzü alternatif gelecek tahayyüllerine çeviriyoruz. Toplumsal hareketlerin dönüştürücü gücüne, temsile, yaratıcı, şiddetsiz iklim mitinglerine, umuda inancımız tam.”

BENZİN kamusal etkinliği WORLBMON’da (MSGSÜ İstanbul Resim ve Heykel Müzesi Kat 4) 5 Ekim Cumartesi gübü 12:00’de başlayacak. Etkinlik sonrasında  katılımcılarla ve diğer izleyicilerle sohbet etme imkanı olacak.

Sindirim Programı – BENZİN 5 Ekim Cumartesi 12:00

Akış
Begüm Özkaynak
Akademisyen
1 Litre Benzinin Bedeli

Ümit Şahin- ​Araştırmacı, yeşil ve iklim aktivisti,  Jale Karabekir- Tiyatrocu, Ömer Madra- Radyocu, yazar, aktivist, Burcu Tokuç- Oyuncu,  Cansın Asarlı- Oyuncu, Eraslan Sağlam- Oyuncu, Gül Şener- Oyuncu, Yasemin Çolak- Oyuncu
Evimiz Yanıyor!

Cihan Küçük

Müzeci
​Artwash / Sanat ile Aklama

kaybid

Sokak sanatı, kolaj, animasyon, yeni medya sanatçısı – doğa ve canlılık aktivisti
Bazı Vahşi İçgüdülerin Şehirdeki Sessiz Kulaçları / Reflux

Yokoluş İsyanı’ndan Eymen Aktel
Sanatçı ve iklim aktivisti
Yıllar Sonra İlk Kez Çocuk Gibi Oynadım

Sindirim Programı’nın ilki olan SU, geçtiğimiz hafta gerçekleştirilmişti. Beş hafta sürecek projenin, diğer başlıkları ise Patates, Beton ve İşlemci.

Günün Manşetiİklim ve Enerji

40 kişinin ölümüne neden olan ‘ölümcül kömür külü davası’ 10 yılı doldurdu

ABD’nin Tennesee eyaletinde dev bir kömür santralindeki, milyar galonluk bir toksik kömür külü bulamacı çevreye yayıldı. Temizlik çalışmalarına katılan 40 kişi öldü. 300’den fazla çalışan kanser, kalp yetmezliği, felç ve akciğer hastalığına yakalandı. Şirkete açılan dava 10 yıldır sürüyor. 

Yeşil Gazete için çeviren: Aslıhan Ulu

Yayını bu linkten dinleyebilirsiniz

Kingston Power Plant sızıntısından sonra 300 dönümlük arazi, toksik kömür külü bulamacının altında kaldı. Fotoğraf: Wikimedia Commons, Brian Stansberry, CC

2008’de, Tennessee’de TVA’nın [1] sahibi olduğu dev bir kömür santralindeki, milyar galonluk bir toksik kömür külü bulamacının bulunduğu göletin duvarı aniden çöktü. Sızıntı 300 dönümlük araziyi kirletti ve çok büyük bir temizlik projesini gerektirdi. Katılan onlarca temizlik işçisi hayatını kaybetti ve yüzlerce kişi hastalandı. Men’s Journal Kıdemli Editörü J.R. Sullivan, işçiler ve ailelerinin mahkemedeki adalet mücadelesi hakkında konuşmak için Bobby Bascomb‘ın sunuculuğunu yaptığı Living on Earth (Dünyada Yaşam) programına katıldı.

Transkript

BASCOMB: Public Radio International (PRI) ve Massachusetts Boston Üniversitesi’ndeki Jennifer ve Ted Stanley Stüdyolarından, Living on Earth (Dünyada Yaşam) programından ben Bobby Bascomb.

1955’te dünyanın en büyük kömür santrali Knoxville, Tennessee yakınlarında inşa edildi. Önümüzdeki 60 yıl boyunca kömür külü atıkları 2008’de patlayana kadar büyük bir bekletme havuzunda birikti ve bir milyar galondan fazla ölümcül kömür külü patlamayla birlikte çevreye dağıldı. Kömür külü bulamacı, kimyasalların zehirli bir güvesidir. Bu sebeple 300 dönümlük araziye yayılmış bu bulamacı temizlemek için 900 işçiyi kapsayan büyük bir temizlik projesi başlatıldı. Bu temizleme projesine yardım eden 40 kişi öldü, buna Billy Isley de dahil. Karısı Lena, kocası ölürken kanlı bir şekilde öksürdüğüne şahit olduğunu dile getirdi. Lena bir hemşire olarak eşinin bu şekilde öksürmesinin doğru olmadığını söyledi.

ISLEY: Yoğun ve koyuydu. Ve bu durum genellikle pıhtılaşma olduğunda görülür, bilirsin, ve bu normal kan akışı gibi görünmüyordu. Bu yüzden biliyordum ve ne zaman ağzını temizlemek istesem, bilirsin, kanda parçacıklar vardı. Küçük siyah parçacıklar. Düşünmeye başladım ve aman tanrım bunun ne olduğunu biliyordum. İlk düşündüğüm şey buydu, sadece bildiğin aptal kömür külü. Çünkü bu adamların hepsinin ciğerleri tükenmişti. Ve nefes alamıyorlardı.

BASCOMB: Kingston elektrik santralinin sahibi Tennessee Valley Authority (Tennessee Vadi Otoritesi) TVA.

ISLEY: TVA eşimi öldürdü buna gerçekten inanıyorum; TVA ve Jacobs eşimi öldürdü. Çünkü eşimin yaptığı tek şey orada çalışıp ailesinin geçimini sağlamaktı.

BASCOMB: 300’den fazla ek çalışan ise kanser, kalp yetmezliği, felç ve akciğer hastalığına yakalandı. Hastalıklarının sebebi olarak yaptıkları kömür külü temizleme işini gösteriyorlar ve federal hükümetin bu kurumunu mahkemeye çıkarmaları bile yıllarını aldı.

Men’s Journal” Kıdemli Editörü Jared Sullivan, daha ayrıntılı bilgi için New York City’den bize katıldı. “Living on Earth’e” hoşgeldin Jared!

SULLIVAN: Beni ağırladığınız için teşekkür ederim, minnettarım.

BASCOMB: 2008’de bu büyük kömür çamuru dökülmesine neden olan şeyi kısaca açıklayabilir misiniz?

Kömür külü yan ürünü de Kingston’un dökülmesinden sonra suyu kirleten yerel su yollarına sızdı. Fotoğraf: Wikimedia Commons, TVA CC

SULLIVAN: Evet. 22 Aralık 2008’de, Tennessee’nin Knoxville kentindeki bir TVA elektrik santralinde, altı kat, 80 dönümlük bir kömür külü yığını vardı. Kömür külü de elektrik üretmek için yanan kömürün yan ürünüdür. 2008 Noel’inden hemen önce gece yarısı, bu büyük dağ çöktü. Ve bu çöküntü, 300 dönümü kapladı, yakındaki iki nehre aktı ve her yere yayıldı. Çöküntünün hacmini karşılaştırırsanız, dökülen tüm bu milyarlarca galon kömür külü Exxon Valdez [2] petrolünün dökülmesinden 100 kat daha fazladır. Ve TVA, bu elektrik santralinin sahipleri, sızıntının ardından herkese, 300 dönümlük bu kömür külünün tamamen güvenli olduğunu söyledi. O anda yanında yaşayan veya temizlenmesine yardımcı olan insanlara zarar vermedi. Ancak bugün 10 yıl ileri atladığımızda, temizlemeye katılan 40 kişi ölü ve 300’den fazlası da hasta.

BASCOMB: Exxon Valdez ölçeğindeki bu büyük sızıntı temizleme projesi ne kadar sürdü ve kaç kişi katıldı?

SULLIVAN: Bu temizlik projesine 900 kişi katıldı. Neredeyse altı yıl süren bir proje olduğuna inanıyorum. Kömür külü ile kaplanmış 300 dönümlük alanın temizlenmesi uzun bir zaman aldı ve bazı noktalar 30-40 santimetre derinliğindeydi. Yani, büyük bir projeydi.

BASCOMB: Ve sen de Tennessee Valley Authority’nin “külü yemenin güvenli olduğunu” söylediğini yazdınız. Bu doğru mu?

SULLIVAN: Evet. Böylece, o sabah yapılan güvenlik toplantısını temizlik sürecinde yapacaklardı. Bu nedenle, bir TVA yetkilisi işçilerin önünde duracak ve özetle endişelenmemeniz gerektiğini, günde bir kilo kömür külü yiyebileceğinizi ve tamamen iyi olacağınızı söyleyecektir. Buna karşın, 80’li yıllara dayanan ve kömür külünün arsenik, kurşun, cıva gibi gerçekten de zehirli şeyleri barındırdığını gösteren TVA belgeleri var. Bu yapılan, bir bardak Long Island Iced Tea kokteylime bir parça zehir konması gibi bir şey. Ancak yine de, bu yetkililer ayağa kalktı ve işçilere düzenli olarak bu şeylerin çok güvenli olduğunu söyledi.  Ve kendilerini temizlemenin bile bir yolu yoktu. Onlara toz ya da gaz maskesi verilmedi ve bu işçiler sadece kot pantolon, tişört ve baretlerle çalıştı.

BASCOMB: Ve çalışanlara bu tür güvenlik ekipmanı vermemelerinin sebebinin muhtemelen, orada yaşayan insanları tedirgin etmemek ve burada bir sorun olmadığını göstermek olduğunu yazdınız.

SULLIVAN: Evet burası önemli bir nokta. Demek ki, en başından beri bu maddenin tehlikeli olduğuna dair hisleri vardı? Bu yüzden, işçilerin endişelerini yatıştırmayı ve onları daha fazla üzmekten veya endişelendirmekten kaçınmaya çalıştılar ve toz maskesi veya solunum maskesi takmalarını istemediler. Hikâyemi yakından takip eden avukat, aslında çok şey söyleyen bir e-mail buldu. Bu mailde konuşulana göre bu uygulamalar halkın algısını yönetmek için. Öyle ki, Jacobs ve TVA imajlarını kontrol etmeye çalışıyorlardı ve eğer işçiler orada olması gereken hazmat [3] kıyafetleriyle temizlik yaparlarsa, bu halkla ilişkiler açısından hiç de iyi olmayacaktı. Jacobs Mühendislik, TVA’nın bu büyük sızıntının güvenliğini ve temizliğini denetlemek için tuttuğu bir çeşit denetçi kurumdur. Ancak, Jacobs ve TVA halkın işçileri koruyucu kıyafetlerle görmesini istemedi. Hazırladığım rapor, Jacobs ve TVA’nın, kömür külünün zararlarını örtbas etmeye çalıştıklarını gösteriyor.

BASCOMB: Peki, işçiler ne zaman hastalanmaya başladı? Demek istediğim, ilk sızıntı 2008’de gerçekleşti. İnsanların belirtileri hissetmeye başlaması ne kadar sürdü?

SULLIVAN: İlk sızıntı gerçekleştiğinde, bu kömür külünün birçoğu çamur gibiydi. Yani, 2010 yazına kadar pek bir belirti yoktu; ancak bu tarihten sonra pek çok çalışanda boğazda kuruluk hissi başladı. Çünkü çalışanlar 2010’da o havayı solumaya başladı ve gerçekten içlerine çekmeye başladı. Ve işte o zaman, hastalanmaya başladılar. O zaman, kamyonlarda bayılmaya başladılar. O zaman, birçoğu felç geçirmeye başladı. Birçoğu komik tadı olduğunu– alüminyum folyoyu çiğniyormuş gibi olduğunu tarif ediyordu. İşte bu noktada havanın tadı hakkında konuştular. Sonuç olarak, aynı anda birçoğu ciddi sağlık sorunları yaşamaya başladı.

BASCOMB: Yani, temizlik işini sürdürürken bu etkileri hissetmeye başladılar.

SULLIVAN: Evet. Evet, evet, evet.

BASCOMB: Peki şirket nasıl bir tepki verdi?

SULLIVAN: Bu nedenle, Mayıs 2015’te 25 çalışandan oluşan bir grubun Jacobs Mühendislik yetkilisiyle görüşüp toz maskeleri ve alanda bulunması için hava monitörleri istediklerini düşünüyorum. Ve cevap olarak, TVA’nın bu hava monitörlerini değerlendirdiğini ve şikayetçi oldukları hastalıklarının kömür külüyle bir alakası olmadığını; bu sebeple de toz maskesi, solunum cihazı veya koruyucu ekipman isteklerinin reddedildiğini söylediler. Her iki şirket de, TVA ve Jacobs, hala işçilerin sağlık sorunlarının kömür külü ile bağlantılı olmadığını, bu kömür külünün bu kişilere zarar vermesinin mümkün olmadığını söylüyor.

BASCOMB: Ve anladığım kadarıyla, sadece işçiler değil, bazılarının aileleri de bu etkileri hissediyor. Bana bundan bahseder misin?

Çok sayıda işçi ve aile üyeleri, Ansol ve Janie Clark da dahil olmak üzere Kingston sızıntısı temizliği sırasında ve sonrasında hastalandı. Fotoğraf: J. R. Sullivan’ın İzniyle

SULLIVAN: İşçiler her gün ayrıldıklarında, ayakkabılarını kedi kumu büyüklüğünde bir su kabında yıkamaları gerektiğini belirtti. Ancak bu, her gün iş çıkışı yaşadıkları temizliğin kapsamıdır. Böylece işçiler her gün eve çamurlu botları, çamurlu kıyafetleriyle döner, çocukları da onlara gelir sarılırlardı. Bugün, işten kömür külü kaplı bir şekilde dönen ebeveynlerine sarılan o çocukların birçoğunda da sağlık sorunları var. Ve bir çok işçi, kömür külünün çamaşır makinelerine dahi verdiği hasarı anlattı. Kömür külü o kadar zehirli bir madde ki tam anlamıyla çamaşır makinelerini yiyip bitirmişti. Konuştuğum bir kadın, çamaşır makinesini üç kez değiştirmek zorunda kaldığını söyledi çünkü bu şeyler motorları ve içindeki metalleri yemeye devam ediyordu. Bu yüzden, işçilerin çamaşırlarını yıkayan çok sayıda kadının da sorunları var. Hikâyemde öne çıkan bir kadın var, henüz 45 yaşında ve sadece işten dönen eşinin kıyafetleriyle uğraşması ona üç kez felç geçirtmiş.

BASCOMB: Tanrım, demek istediğim, eğer bu şeyler bir çamaşır makinesini bile tüketiyorsa, insan vücuduna ne yaptığını siz hayal edin.

SULLIVAN: Ve EPA (United States Environmental Protection Agency) [4] kömür külünü tehlikeli bir madde olarak görmüyor. Hikayemde belirttiğim Kingston sızıntısının doğrudan bir sonucu olarak, EPA kömür külü ve nasıl depolanması gerektiği konusunda yeni düzenlemeleri uygulamaya başladı. 2018’de de, şimdi olduğu gibi, elektrik şirketleri dünyada büyük bir çukur kazıp içine kömür külü dökebilirler. Herhangi bir koruyucu astar olmadan, işlemeden bu ham kömür külü doğrudan toprakta açılmış bir çukura gidiyor. Öyle ki, ABD’de bu kömür külü boşaltma çukurlarından 400 tane bulunuyor.  Araştırmalar gösteriyor ki, çukurların % 90’ı sızdırmakta ve yeraltı suyunu kirletmektedir.

BASCOMB: Bu kömür külünün nasıl yok edildiği, ben ve muhtemelen birçok dinleyen için şok edici. Elbette, bu uygulama, Temiz Su Yasası (Clean Water Act) ve açıkça kabul edilen düzinelerce başka çevresel kuralları hiçe sayıyor. 

Kingston kömürlü termik santrali, 1955’te tamamlandığında ülkenin en büyük enerji santrali oldu. Fotoğraf: Flickr, Brent Moore CC BY-NC 2.0

SULLIVAN: Böylece, 2015 yılında, EPA kömür külü düzenleme sürecine başladı ve o sırada EPA Obama yönetimi altındaydı; o zaman açıkça görülüyor ki, seçim sonrası bu durum, EPA’nın kömür külü düzenlemesine gelince gerçekten bir şeyleri değiştirdi. Böylece, 2017 yılında, EPA 2018’de yürürlüğe girecek düzenlemeleri geri alma sürecine başladı. Dediğim gibi, Kingston’un sızıntısının doğrudan bir sonucuydu.

BASCOMB: Şimdi, şirket bu işçilere karşı sorumluluk almadığı için bir dava olduğunu biliyorum. O nasıl ilerliyor?

SULLIVAN: Evet, 2012’de işçiler, kendilerini iyi hissetmediklerinden şikayetçi olarak Koxville, Tennessee’de avukat Jim Scott’a ulaştılar. Kan tükürüyorlardı ve bir şeylerin yolunda gitmediğini hissediyorlardı. Böylece, avukat Jim Scott bu konuyu araştırmaya başladı. Ve ilk başta, bence herhangi bir avukat gibi, doğal olarak şüpheyle yaklaştı. Ancak, geçmiş vakaları incelemeye başlayınca ve kömür külüyle alakalı araştırma yaptıkça fark etti ki, aman tanrım, işçiler doğru söylüyor. Özellikle işçilerden biri, Mike McCarthy adındaki bir adam, bir Jacobs çalışanının, iş sahasında toz maskesi takarsa, kendini cinsel organıyla asacağını söylediğini gizlice cep telefonuna kaydetti. Bu gizli çekim telefon videosunun da gösterdiğine göre Jim Scott elinde ne olduğunun ve bu işçilerin doğru söylediğinin farkında. Dolayısıyla, 2018 sonbaharında, davacıların jüriyi kömür külünün sağlıklarını makul bir şekilde etkileyebileceğine ikna etmek zorunda kaldıkları bir duruşma yaşandı. Ve jüri, işçilerin lehine karar verdi; bu karara göre, 2020’de gerçekleşecek olan duruşmanın ikinci aşamasında, işçiler kendi hastalıklarına ilişkin zararlar için dava açabilecek.

BASCOMB: Men’s Journal’ın kıdemli editörü Jared Sullivan, bize zaman ayırdığınız için teşekkürler.

SULLIVAN: Teşekkür ederim.

BASCOMB: Cevap için TVA ve Jacobs Mühendislik yetkililerine ulaştık. TVA’dan Scott Brooks’dan bir kısmı şu şekilde olan bir email aldık: “Bu Men’s Journal ile asıl sorunumuz, gerçeklere dayalı olmayan, henüz mahkemede doğrulanmayan iddialara dayanmasıdır. Jacobs davasının ikinci aşamasında, Kingston’da yapılan çalışmalar sonucu, işçilerden birinin bile gerçekten zarar görüp görmediği belirlenecek. Bu henüz belirlenmedi.”

1)TVA: Tennessee Valley Authority

2) Exxon Valdez petrol sızıntısı: Mart 1989’da gerçekleşen bu olay günümüze kadar insan eliyle gerçekleşmiş en büyük çevre felaketlerinden biri. Felakette Exxon Valdez isimli petrol tankerinden resmî verilere göre 10.8 milyon galon petrol denize aktı. 

3) Tehlikeli Maddelere Karşı Koruyucu Elbiseler

4) Amerika Birleşik Devletleri Çevre Koruma Ajansı

Makalenin İngilizce Orijinali 

Ekolojik YaşamGünün ManşetiTürkiye

‘İstanbul sürdürülebilir bir kent değil’

Kentsizleşme Tasarım Atölyesi’nin gerçekleştirdiği ‘İstanbul’u Kentsizleştirme Raporu’na göre, mevcut kentleşme ve yan ürünleri olarak endüstriyel tarım, petrol bağımlılığı, iklim krizi, yoksullaşma, göç ve sosyal çatışmalarla ilgili bir vizyon belirlenmemesi halinde, kentin birçok yerinde sosyal ve ekolojik anlamda çöküş yaşanması kaçınılmaz.

Kentsizleşme Tasarım Atölyesi (De-Urban Design Studio) tarafından gerçekleştirilen ‘İstanbul’u Kentsizleştirme’ çalışmasının raporu yayımlandı. Girne Amerikan Üniversitesi, Tasarım Atölyesi- Kadıköy ile Kadıköy Belediyesi’nin de katkılarıyla haziran –temmuz aylarında düzenlenen ve Kadıköy-Kurbağalıdere çevresi özelinde çalışılan proje kapsamında, İstanbul’un mevcut durum analizi ve çözüm önerileri sıralandı.

Doç. Dr. Hossein Sadri ve Doç. Dr. Senem Zeybekoğlu’nun yürütücülüğünde hayata geçirilen projede İstanbul’a ilişkin yapılan saptamalar şöyle:

“İstanbul’un sosyal ve ekolojik yapısının analizi, mevcut kentleşmenin yan ürünleri olarak endüstriyel tarım, petrol bağımlılığı, kirlilik, iklim krizi, yoksullaşma, göç ve sosyal çatışmalar gibi sorunları beraberinde getirdiğini göstermektedir. İstanbul’un mevcut sosyal ve ekonomik durumu, başta Türkiye olmak üzere dünyanın birçok kentinin fakirleşmesine neden olan insan, bilgi ve sermayenin göçüyle oluşmaktadır. Bu durum, giderek  kentte yaşayanlar  arasında sosyal adaletsizliğin artmasına, az gelirli ve incinebilir grupların yaşamının zorlaşmasına sebep olmakta ve ekolojik yıkımı beraberinde getirmektedir.Tüm bu sebeplerden dolayı da mevcut durum kabul edilebilir ve sürdürülebilir değildir.”

Türkiye’nin eşitsizlik, yoksulluk, evsizlik ve bir çok sosyal sorununun merkezi olmasına ek olarak ekolojik açıdan da yıkımın merkezi olarak tanımlanan kentin ‘yaşanabilir’ bir hale gelmesi için geliştirilen öneriler ise şu şekilde:

*Doğayı ve içindeki tüm canlıları dikkate alacak insan+ bir vizyon geliştirilmesi, bu kapsamda 3000 km2’lik bir alanın insan yerleşkeleri ve faaliyetlerinden tamamen arındırılması,

*Yaban hayatının yaşamının bütüncül korunması için denizlerdeki zararlı faaliyetlerin durdurularak, temizlenmesi ve restore edilmesi,

*Derelerin restorasyonu

*Kendi kendine yeten, dış kaynaklardan özellikle fosil yakıtlardan bağımsız ve sosyal sömürü ve adaletsizliklerden arınmış; topluluk halinde ve mahalle ölçeğinde bir yaşam kurgulanması gerekmektedir.

Üç nesillik ‘büyüme-karşıtı vizyon

Önerilen uygulamaların radikal bir değişim gerektirdiğine dikkat çekilen raporda, bunun olmaması halinde kentin bir çok yerinde sosyal ve ekolojik anlamda bir çöküş yaşanması riskine dikkat çekildi. Çalışmada, İstanbul’un her anlamda bozulan dengelerinin restorasyonu için çok uzun vadeli bir vizyona ihtiyaç duyulduğu belirtilerek üç nesli kapsayan bir büyüme karşıtı bir hareketin başlaması gerektiğine işaret edildi: “Ancak bu karşıtlığın kısa vadede sürdürülebilir büyüme gibi öteki büyüme (alter-growth) çalışmalarını hareketlendirmesi; 30 yıl içinde, yani yaklaşık bir nesil sonra  büyümemeyi (a-growth) ve 2. nesil sonunda ise  geri-büyümeyi (de-growth) hedeflemesi gerekmektedir. 3. nesilde ise büyümesiz (non-growth) ve sürdürülebilir bir durumu elde etmeye çalışmalıdır.”

Raporun saptamaları şöyle:

  1. Mevcut Durum Analizi:

1.1. İstanbul Türkiye’yi Sömürüyor

İstanbul, Türkiye’nin %0.6 yüzölçümünü kapladığı halde %19 nüfusuna yani ortalama yoğunluğun 31 kat daha fazlasına sahiptir. Bu yoğunluk, kentin içinde yaşayanların ihtiyaçlarını karşılama konusunda fazlasıyla dış kaynaklara bağımlı olmasına; olası afetler ve krizler karşısında dayanıksız ve kırılgan olmasına ve enerji tüketimi konusunda çok yüksek karbon ayak izine sahip olmasına sebep olmaktadır. Buna bir örnek olarak, yıl boyu ürettiği elektriği 11 günde tüketen İstanbul  elektrik ihtiyacının %70ini dışarıdan temin etmektedir (T24, 2018). Daha da vahim olan bir günlük gıdasını üretebilen İstanbul, 364 günlük gıda ihtiyacı için Türkiye ve dünyanın birçok yerine ihtiyaç duymakta (Atalık, 2007) ve bu ihtiyacını ortalama 1000 km uzaktan karşılamaktadır (Yeniçağ, 2018). İstanbul insan sermayesinde de tamamıyla dışa bağımlı bir şehirdir. TÜİK ADNKS verilerine göre İstanbul’da yaşayan nüfusun sadece %14.6’sı İstanbul’da nüfusa kayıtlı bulunmaktadırlar (TÜİK, 2018)

İstanbul’da Yaşayan Türkiye, Tasarım: Muhammed Gündoğan, De-Urban Design Studio

1.2. İstanbul İstanbulluyu Sömürüyor

Türkiye’nin en zengin nüfusunun tercih ettiği ve en yüksek gelirine sahip olan İstanbul aynı zamanda en çok yoksulun da barındığı şehirdir (Nazilli, 2016). Bu nedenle de gelir eşitsizliği açısından Türkiye’nin bir numarasıdır (Yeni Birlik, 2018). İstanbul’daki sosyal eşitsizliği anlamak için aşağıdaki birkaç bilgiye bakmak yeterlidir:

  • İstanbul’da yaşayan yüksek gelirli %10’luk nüfus en alttaki %10’luk nüfusun 10 katından fazla gelire sahiptir.
  • En üst gelire sahip %20’lik nüfus, toplam gelirin yarısına el koymaktadır (Şeker, 2017).
  • İstanbul’da yaşamakta olan 36 zenginin mal varlığı ise ortalama 3 Milyon üzerinde Türkiyeli’nin servetine eşdeğerdir (Uras, 2016, Anadolu Ajansı, 2017, Milat, 2018).
  • 7000 evsizin yaşadığı İstanbul’da evsiz başına 30 üzerinde boş konut bulunmaktadır (Şimşek, 2018, Diken, 2017).
  • 49 üniversitesiyle Türkiye’nin üniversitelerinin üçte birinin bulunduğu İstanbul’da 310 bin kişi okuma yazma bilmiyor (Uslu, 2016, Birsorucevap, 2019).

İstanbul Türkiye’nin eşitsizlik, yoksulluk, evsizlik ve bir çok sosyal sorununun merkezi olmasına ek olarak ekolojik açıdan da yıkımın merkezidir. Çevre Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi’nin hava kirliliği, su ve atık su, toprak kirliliği, gürültü kirliliği ve Kanal İstanbul projesi olmak üzere beş ana bölümden oluşan raporu İstanbul’un katil projelerin odağı haline geldiğini anlatmaktadır (ÇMO, 2018). Karada ve denizde İstanbul’da birçok tür yok olmuş veya yok olma tehlikesi altındadır (Hürriyet, 2000). Yani milyarlarca yıldır insandan önce İstanbul’lu olan çeşitli yaşam türleri son 100 yıldaki kentleşmenin kurbanı olmakta, bu da ekolojik yaşamı  tehdit etmektedir.

İstanbul’luların Birbiriyle İlintili Derin Sorunları, Mahalle Toplantılarının Haritalaştırılması, Ezgi İlknur Özkan, De-Urban Design Studio

  1. İhtiyaç olan öncelikle bir vizyondur

2.1. Mevcut Durum Kabul Edilemez ve Sürdürülemez

İstanbul’un sosyal ve ekolojik yapısının analizi, mevcut kentleşmenin yan ürünleri olarak endüstriyel tarım, petrol bağımlılığı, kirlilik, iklim krizi, yoksullaşma, göç ve sosyal çatışmalar gibi sorunları beraberinde getirdiğini göstermektedir. İstanbul’un mevcut sosyal ve ekonomik durumu, başta Türkiye olmak üzere dünyanın birçok kentinin fakirleşmesine neden olan insan, bilgi ve sermayenin göçüyle oluşmaktadır. Bu durum, giderek  kentte yaşayanlar  arasında sosyal adaletsizliğin artmasına, az gelirli ve incinebilir grupların yaşamının zorlaşmasına sebep olmakta ve ekolojik yıkımı beraberinde getirmektedir.Tüm bu sebeplerden dolayı da mevcut durum kabul edilebilir ve sürdürülebilir değildir.

2.2. İnsan+  (İnsan-Artı) Bir Vizyon Gerekli

İnsan+  bir vizyon, insan merkezli vizyonların aksine, doğayı ve içindeki tüm canlıları dikkate alarak geliştirilmektedir. Yani insanların habitat oluşturma süreçlerinde, bu habitatların yaban hayatının sürekliliğine zarar vermeden ve birlikte yaşayabilme pratiğine dayalı olması gereklidir. Bunun için, bir çok ekoloji uzmanının önerdiği gibi yaşam alanlarının %50’sinin insanlardan arındırılarak yaban hayatına bırakılması elzemdir (Robinson, 2018).

İnsan Faaliyetlerinden Arındırılmış Yaban Alanları, Çağrıhan Kaplan, De-Urban Design Studio

Bu kapsamda İstanbul’da 3000 km2’lik bir alanın insan yerleşkeleri ve faaliyetlerinden tamamen arındırılması gerekmektedir. Bu alanın yaban hayatının yaşamına uygun, çok katmanlı, endemik fauna ve florayı içeren yabani orman olarak restore edilmesine, böylelikle biyoçeşitliliğin ve yaşam ağlarının arttırılmasına ihtiyaç vardır.

İnsan Faaliyetlerini Sınırlandırarak, Ekolojik Restorasyon Yaparak Biyoçeşitliliği Arttırmak, Uzay Doğan, De-Urban Design Studio

Denizler de bu kapsama girmektedir ve denizlerdeki zararlı faaliyetlerin durdurularak, temizlenmesi ve restore edilmesi, yaban hayatının yaşamının bütüncül korunması için önemlidir. Aynı şekilde doğal yapısı bozulmuş olan tüm derelerin yeniden canlandırılarak yaban hayat koridorları haline gelmeleri ve ormanları denize bağlayıcı görevler görmeleri için vizyon geliştirilmelidir.

Derelerin Ekolojik Restorasyonu, Burhan Sönmez, De-Urban Design Studio

 2.3 Üç Nesli Kapsayan bir Değişim Fikri Gerekli

Mevcut reformcu çalışmalar yetersiz kalmakta ve esas sorunları çözmemekte; bu durumun devam etmesi de evsizlik, açlık, yoksulluk ve sömürünün giderek  daha fazla sayıda insanı etkisi altına alma riskini getirmektedir. Radikal bir değişimin gerçekleşmemesi halinde, kentin birçok yerinde sosyal ve ekolojik anlamda çöküş yaşanacaktır. Bu radikal dönüşümü sağlamak ve bozulmuş olan ekolojik ve toplumsal yapının restorasyon stratejilerini oluşturmak amacıyla öncelikle çok uzun vadeli bir vizyona gereksinim vardır. Nesiller ötesi kaygılarla oluşturulması gereken bu vizyonun tamamıyla bilimsel verilerden hareketle ekolojik ve sosyal dayanıklılığa sahip, çevre ve tüm diğer canlıların yaşamlarını destekleyici ve canlandırıcı amaç güden, insan sömürüsü içermeyen, medeniyetimizin eriştiği hak ve özgürlükler gibi evrensel ideallerine uygun düşünülmesi gerekmektedir. Bu vizyon büyüme karşıtı (anti-growth) bir hareketin başlamasını destekleyici argümanlar içermektedir. Ancak bu karşıtlığın kısa vadede sürdürülebilir büyüme gibi öteki büyüme (alter-growth) çalışmalarını hareketlendirmesi; 30 yıl içinde, yani yaklaşık bir nesil sonra  büyümemeyi (a-growth) ve 2. nesil sonunda ise  geri-büyümeyi (de-growth) hedeflemesi gerekmektedir. 3. nesilde ise büyümesiz (non-growth) ve sürdürülebilir bir durumu elde etmeye çalışmalıdır.

Geri Büyüme Aşamaları (Bruggink, 2016)

2.4. Topluluk Halinde ve Mahalle Ölçeğinde bir Yaşam

Dayanışmayla dayanıklılığın artırılması, kendi kendini yönetebilme gücünün artması, zulmün önüne geçilmesi, paylaşarak daha az tüketme imkanının sağlanması, direncin yükselmesi, birlikte yaşamaya dayalı yerinde ve çok nesilli hedefler doğrultusunda barışçıl bir yaşamın sağlanması için topluluk halinde yaşamanın ve mahalle ölçeğinde “vatandaşlık” kavramının öne çıkması gereklidir.

Topluluk Yaşam Vizyonu, Renan Robillard, De-Urban Design Studio

2.5. Kendi Kendine Yeten Bir Şehir Hayal Edilmeli

Kendi kendine yeten, dış kaynaklardan özellikle fosil yakıtlardan bağımsız ve sosyal sömürü ve adaletsizliklerden arınmış bir kent ve mahalle hayaliyle oluşması gereken bu vizyon, bilimsel verilere  dayanarak yerin sosyal ve ekolojik durumuna göre bir yapı hedeflemelidir. Bu doğrultuda da dışa bağımlı ve geleceğin kaynaklarını tüketen mevcut sistemin, sadece kendi zamanı içinde üretilen kaynakları kullanabilecek, yere göre yeterli yoğunluğa sahip, dayanıklı ve bağımsız bir yapıyla değişmesi düşlenmelidir. Bunun için tüm yaşam alanlarında ekosistem analizleri yapılmalı ve o yaşam alanlarının kapasitelerine göre bir vizyon belirlenmelidir.

Ekosistem Analizleri, Esma Çetinkaya, De-Urban Design Studio

Şehir yaşamını petrole bağımlı hale getiren tüm mevcut uygulamalar ivedilikle son bulmalıdır. Örneğin; a) özel araba kullanımına göre şekillenen  yatırımlar durdurularak, şehir öncelikle farklı yaş, fiziki ve sosyal koşullara sahip insanların kullanımı için yeniden düzenlenmelidir. b) Gıda, su, giyim ve araç gereç gibi şehirde yaşayan insanların tüm ihtiyaçları şehirdeki kaynaklardan bir sene içinde elde edilen miktarlarla karşılanmalıdır. Bu da örneğin şehirde yıllık yağan yağmur miktarının su ihtiyacı için kullanılması, geçmiş yılların veya gelecek yılların kaynaklarının kullanılmaması anlamına gelmektedir. c) Şehir ekonomisi dışarıdan gelecek veya dışarıya çıkacak kaynak, mal, hizmet veya herhangi bir başka bir şeyin üzerine kurulmamalı, öncülük mahalle ve şehrin ihtiyaçları olmalıdır.

Bu çerçevede, şehrin yıllık yağış miktari, arazi verimliliklerine ve iklimine göre, su, gıda, enerji, inşaat malzemesi vb. tüm ihtiyaçlarını üretebildiği, kendi kendine yetecek bir yaşam sürdürmesi halinde o şehirde kaç kişinin barınabileceği hesaplanabilir . Bu rakam şehrin vizyonunda o şehrin nüfusu ile ilgili hedeflenmesi gereken rakam olmalıdır.

Kalıcı ve dirençli bir üretim sistemi için, doğayla işbirliği yapan ve permakültür felsefesi ve tasarım tekniklerine dayanan bir sistem geliştirilmelidir. Bu doğrultuda insan faaliyetlerine uygun bölgelerde çok işlevli ve doğal gıda ormanları geliştirilmelidir.

Gıda Ormanına Dönüş, Anzilha Doğan, De-Urban Design Studio

Fosil yakıtlardan bağımsız çalışan bir dünyada, kaynak ve toprak kullanımı ve ürünlerin taşınması için, yolların uygunluğu ve eğimi dikkate alınarak mahallelerden azami 20km uzaklıkta bulunan alanlar kullanılmalıdır. Ancak bu alanların da başka yerleşke alanı veya insan faaliyetlerinden arındırılmış alanlar olmaması gerekliliği dikkate alınmalıdır.

5462 Km karelik bir alanda bulunan İstanbul, yukarıdaki prensipler doğrultusunda – doğal limitlerini aşmama, başka coğrafyaların ve gelecek nesillerin kaynaklarını kullanmama – sadece 1,500,000 kişinin ihtiyaçlarını karşılayarak yeterli yaşam imkanı sağlayabilecektir. Bu rakamın Kadıköy özelinde 200,000 kişi olarak hesaplanmıştır.

Türkiye’nin diğer şehirlerinde de bu üç nesilli dönüşüm sürecinde ekolojik, adaletli, kendi kendine yeten, eğitim ve sağlık başta olmak üzere tüm açılardan İstanbul standartlarında yaşanabilir mahalleler oluşturulmasıyla İstanbul’un geri büyümesi tasavvur edilebilir hale gelecektir.

2.6. Tüm Aşamalar Yatay Karar Verme Süreçleri İle Belirlenmeli

Çoğu sosyal ve ekolojik dönüşümün bedelinin kırılgan gruplar tarafından ödendiğini göz önünde bulundurarak, ivedi olmasına rağmen bu vizyonun 100 yıllık, çok aheste ve sindirerek, çok katmanlı çalışmalarla ve tamamıyla yatay organizasyonlar ve halkın kendi kararlarıyla yürütülen nesiller ötesi bir anlaşma olması gerekmektedir. Bu nedenle de özellikle mahalle ölçeklerinde bu vizyon doğrultusunda ve büyüme karşıtlığından büyümesiz bir şehir hayatına geçiş süreci tüm yaşayanların aktif katılımı ve nesiller ötesi kaygılarla uzun süreli karar verme süreçleri ile oluşturulmalıdır.

Kentsizleştirme tasarımı nedir?

Kentleşmenin özellikle sanayi devrimi sonrasında sebep olduğu sosyal, ekolojik ve daha da önemlisi etik tahribatını restore etmeyi hedefleyen kentsizleştirme (De-Urbanization), sosyal adalete, dayanıklılığa, doğal yaşamı canlandırmaya ve birlikte yaşamaya dayalı yeni bir şehir vizyonu ortaya koyuyor. Kentsizleştirme Tasarımı (De-Urban Design), bu vizyona erişmek için permakültür tasarımı ve geçiş tasarımı (Transition Design) bilimlerinden de faydalanarak insanların bireysel hayatlarından toplumsal örgütlenme biçimlerine kadar, doğa ve yer ile ilişkileri bağlamında köklü bir değişimi öngörüyor ve bu uzun vadeli ve üç nesilli değişimi gerçekleştirmek için kısa ve orta vadeli hedefler ve bu hedeflere ulaşmayı sağlayacak olasılıkları araştırıyor. .

Kentsizleştirme Tasarım Atölyesi

Kentsizleştirme Tasarım Atölyesi (De-Urban Design Studio) Girne Amerikan Üniversitesi öğretim üyeleri Hossein Sadri ve Senem Zeybekoğlu yürütücülüğünde tasarlayarak araştırma yapmak (research by design) üzere kurulan bir merkez. Ekip, bugüne kadar New York, Rakka, Tebriz, İstanbul, Lefkoşa ve Kibera için kentsizleştirme çalışmaları yaptı.  

 

Kategori: Ekolojik Yaşam

Avrupa'da Yeşil DalgaGünün Manşeti

Dünyayı saran Yeşil Dalga Türkiye’ye ulaşır mı?

‘Bir çağ başlıyor. Türkiye bu çağın bir parçası olacak mı olamayacak mı göreceğiz, ama Yeşiller Meclisi sizi tarihin doğru tarafında olmaya davet ediyor.’

Sokaklar doluyor; çocukların çağrılarına büyükler karşılık veriyor. Mücadele nesiller arası özelliğe bürünüyor. Milyonlar yürüyor. Rakamlar öyle umut verici ki bazı ülkelerde nüfusun %4’ü, %5’i sokağa çıkıyor. Tüm sokakların isteği, dili aynı: İklim krizi durdurulsun! Hemen ve radikal bir şekilde adımlar atılmaya başlansın!

Sokakları bu yeşil dalga sararken bir yandan da seçimlerde önemli sonuçlar alınıyor. 29 Eylül’de gerçekleşen Avusturya seçimlerine bakalım örneğin. Avusturya, Avrupa politikasında çok büyük söze sahip olan bir ülke olmasa da politik açından bir laboratuvar denilebilir. Şimdi herkesin adını anmadan siyaset konuşamadığı popülist hareketler ilk defa orada iktidara gelmişti. 1999’daki seçimde iktidara ortak olan Özgürlükçü Parti (FPÖ) ve popüler Genel Başkanı Jörg Haider’i hatırlayanlar olacaktır. Özellikle Haider’in AB’nin baskısıyla hükümetten ayrılmak zorunda kalışı ve bundan dokuz sene sonra yeni partisiyle siyasette yükselirken bir trafik kazası ile hayatını kaybetmesi, popülist siyasete kafa yoranların mutlaka ilgilendikleri bir nokta.

Avusturya’nın bir başka enteresan noktası ise Cumhurbaşkanı. Şu anda Avusturya’nın cumhurbaşkanı Yeşiller Partisi’nin aday gösterdiği Alexander Van der Bellen. Seçimin ikinci turunda karşısına çıkan Norbert Hofer ise aşırı sağcı partinin adayıydı. İtirazlar sonucunda ilki iptal edilen seçimi iki kere Yeşiller adayı kazandı fakat tablo sadece bir ülke siyasetini etkileyecek sonuçlar içermedi. Yeşiller aşırı sağa karşı mücadele verdi. İşte geçen hafta sonu olan seçim sonuçlarını da bu şekilde okumak gerekli. Bir önceki seçimde barajın altında kalan Yeşiller oylarını %10 arttırdı ve seçimin tek galibi oldu. Aşırı sağ ise %10 oranında oy kaybetti. Bu model karşılığını tüm Avrupa’da bulacaktır.

Şu anda Avrupa’da nerede popülist aşırı sağcılar yükseliyorsa, karşılarında panzehir olarak Yeşiller bulunuyor. Merkez sağ ve sol zaten halkın ihtiyaçlarına yanıt veremediklerinden ötürü giderek güç kaybediyor. Merkez solun solu ise çağa ayak uydurduğu ülkelerde (İspanya ve Yunanistan) karşılık bulsa da Avrupa siyasetinde söz sahibi olan ülkelerde çok fazla etkili olamıyor. Ya da Almanya’da olduğu gibi bir seçimde sosyalist partilere giden oylar bir sonraki seçimde aşırı sağcı partilere gidebiliyor, çünkü insanlar çaresizce çağın onları ezmesine karşı bir yanıt arıyorlar.

Yeşil siyaset ise günümüzün iki büyük krizine karşı yanıt arıyor ve veriyor: İklim krizine ve popülist aşırı sağın otoriter ve sınırlar içerisine çekilmiş ülkeler özlemine… Yanıt verilmesi gereken bir diğer sorun olarak ekonomik krize de bir sözü var Yeşiller’in. Yeşil Yeni Düzen adıyla ortaya konulan program tartışılıyor, kentlerde uygulanmaya ve ekonomik krize karşı bir alternatif ortaya konmaya çalışılıyor. Henüz gereği kadar dile getirilemiyor ama onun da hayati bir seçenek olduğu yavaş yavaş ortaya çıkacak.

“Dünyada ve Avrupa’da durum böyle, Yeşil Dalga her yeri sarmış da peki Türkiye’den ne haberler var?” derseniz, burada da Yeşil Dalga kendisine bir yer edinmeye başlıyor. Türkiye Yeşil Hareketi içerisinde yer alan kişiler geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’da bir araya geldiler ve Yeşiller Meclisi’nin kuruluşunu ilan ettiler. Böylece Türkiye’de Yeşil Hareket içerisinde yer almak isteyen herkesi bir bu çatı altında olmaya ve meclisleşmeye davet ettiler. Bir çağ başlıyor. Türkiye bu çağın bir parçası olacak mı olamayacak mı göreceğiz ama Yeşiller Meclisi sizi tarihin doğru tarafında olmaya davet ediyor.

 

EnerjiGünün ManşetiKöşe YazılarıManşet

2019 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu: Nükleer enerji iklim krizinin çözümü değil sorunu!

2019 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nu Yeşil Gazete okurları için değerlendirdik.

Dünya genelinde nükleer santrallerin durumu, kaç nükleer santralin kurulmasının planlandığı veya kaçının devreden çıkarılacağı gibi konularda güncel bilgi kaynağı olması amacıyla her yıl paylaşılan 2019 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu/World Nuclear Industry Status Report (WNISR) bu hafta yayımlandı.

Enerji Analisti Mycle Schneider ve ekibi tarafından hazırlanan ve orjinaline şuradan ulaşabileceğiniz raporu her yıl olduğu gibi siz Yeşil Gazete okurları için değerlendirdik. Bu seneki rapor, acil çözüm gerektiren iklim krizi koşullarında zamanın daraldığına vurgu yaparken nükleer enerjinin bu koşullarda çözüm olup olamayacağına yanıt arıyor ve cevabını da net bir şekilde rakamsal olarak veriyor.

İlk olarak küresel manada iklim krizinin etkilerinin hissedildiği bir dönemde, nükleer endüstri tarafından nükleer enerjinin karbon salmayan enerji olduğu gerekçesiyle yaygınlaştırılma çabalarına karşılık yükselen eleştirileri dikkate alarak rapora ilk kez İklim Değişikliği ve Nükleer Enerji bölümünün eklenmiş olduğunu belirtelim. Bu kısımda dünya genelinde üretilen elektriğin %10’unu sağlayan nükleer enerji ile yenilenebilir enerji kaynakları (güneş ve rüzgar enerjisi) üzerinden yatırım, kapasite, üretim miktarlarına ilişkin somut verilerin baz alındığı bir karşılaştırma yapılmış. Rapordaki bir diğer bölüm ise Japonya’da meydana gelen ve etkileri bugün de süren nükleer felaket bağlamında yaşanan gelişmelerin irdelendiği Fukuşima Durum Raporu. Nükleer enerjiyi terk etme kararını aldığını duyuran ülkelerin süreçlerine dair bilgiler de Nükleerden Çıkış Raporu adlı ayrı bir bölüm içinde değerlendirilmiş. Dünya genelinde 31 ülkede aktif durumdaki reaktörlere ilişkin detaylı bilgi sunan rapor, nükleer enerjiye yatırım yapan ülkelere de yer veriyor. Bu kapsamda Türkiye’nin nükleer enerji planları da, tüm süreciyle kronolojik olarak ele alınıyor. Akkuyu Nükleer Güç Santrali(NGS) Projesi için raporun esas aldığı dönem olan 2019’da reaktör temelinin inşaatında meydana gelen çatlaklardan bahseden raporda, ilk çatlakların Nisan 2018’de meydana geldiğine değinilmesi mevzunun yalnızca Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (TAEK) ve Akkuyu NGS tarafından yok sayılmış olduğunu gösteriyor.

Raporda Türkiye’de hükümetin yazılı anlaşma yapmış olduğu Sinop Nükleer Santral Projesi ise Japonya tarafının projeden çekilmesiyle “iptal edilmiş” olarak belirtilmiş. Son dönemde yalnızca Türkiye’de Sputnik haberinde görmüş olduğumuz Rusya‘nın Sinop Projesi’ne ilgi duyduğuna yönelik bir açıklamaya ise yer verilmemiş. Rapor Türkiye’de kamuoyuna sözlü olarak deklare edilmiş olan İğneada‘ya nükleer santral kurulması projesinin ise reaktörlerin yapımına talip olan Westinghouse firmasının finansal kriz içinde oluşu nedeniyle Çin hükümeti tarafından gerçekleştirilemeyeceğine  işaret ediyor.

İnşaat süreci içinde, yeni üretime başlayan, operasyonda olan ve nükleer enerjiden çıkış kararı alan ülkelerin planlarına istinaden somut veriler sunan rapora göre 2019’un ilk yarısında ikisi Çin’de biri Rusya‘da diğeri Güney Kore‘de olmak üzere dört reaktörün çalışmaya başladığını, ABD‘de ise bir reaktörün devreden çıkarıldığını görüyoruz. Dünya genelinde nükleer enerjinin  elektrik üretimindeki payının 1996’da %17,46 olmasına rağmen 2018’de %10,15’e düştüğü, bununla birlikte nükleer enerjinin küresel ticari enerji tüketimindeki payının ise 2014’ten bugüne yüzde 4,4 civarında sabitlendiği hatırlatılmış.

Grafik 11

Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu’nda bu yıl İklim Değişikliği ve Nükleer Enerji adı altında ele alınan bölüm, hızla derinleşen iklim krizi problemine nükleer enerjinin etkin bir çözüm sunmaktan uzak olduğunu teslim ediyor. Daha açık ifade etmek gerekirse rapor, nükleer enerjinin karbonsuz enerji olarak karbon emisyonlarının azaltılmasını sağlama ihtimalinin ekonomik, endüstriyel durum ve devamlılık açısından analiz edildiğinde, pahalı ve hantal bir yatırım olduğu, bu nedenle de soruna hızlı yanıt üretme potansiyelinin bulunmadığını ortaya koyuyor. Ayrıca rapor diğer elektrik üretim teknolojilerinin düşük karbonlu olduğu gibi daha düşük maliyetli olduğu için  tercih edildiğini, bu durumun da fiyatları daha da düşüreceğini söylüyor. Misal güneş foto voltaiklerinin sistem maliyetlerinde 10 yıl içinde %88’lik düşme meydana gelmişken nükleer santralden üretilen elektriğin fiyatında %23’lük artış sözkonusu olmuş.

Rapor bugün devrede olan nükleer santrallerin enerji verimliliği açısından yenilenebilir enerji karşısında geriye düşmüş olduğunun da altını çiziyor. Bunda en büyük neden olarak ise nükleer enerjinin hızlı çözüm üretememesi gösterilirken merkezi niteliği dolayısıyla enerji transferinde yaşanan zorlukların bulunduğuna da değinilmiş. Ayrıca sadece teknik yönüyle bile verimlilik sağlayamayan nükleer enerjinin aşırı su kullanımı gerektirdiğine, olağandışı hava şartlarının nükleer santrallerde kazalara yol açma ihtimalinin bulunduğuna ve sel gibi afetlerin de ötesinde deniz seviyesindeki yükselmelerin suyun tesisin içine girmesiyle riskleri büyüteceğine de dikkat çekiliyor. Gerek reaktörlerin gerekse nükleer atıkların sular altında kalarak ekosisteme karışma riski dolayısıyla nükleer enerjinin iklim değişikliği şartlarında değil çözüm, yeni problemlerin nedeni olabileceği bizim de her zaman vurguladığımız gibi açıkça ifade edilmiş.

Diğer karbonsuz enerji kaynaklarına bakıldığında ise, aşağıdaki tablo milenyumun başı olarak tabir edilen 2000’ler itibariyle rüzgar enerjisinin 547 Gigavat(GW) ve güneş enerjisinin 487 GW’lık kapasite artışı sağlayarak bu süre zarfında 41 GW’lık kapasite artışı olan nükleer enerjiye göre ne denli hızlı geliştiğini gösteriyor. 2018’de 26 GW’lık nükleer enerji kapasitesinin devreden çıkarılmış olduğu da hatırda tutulursa, kapasite artışının yalnızca %15 olarak okunması da mümkün. Raporda, bugün dünya genelinde üretilen elektriğin %10’unu sağlayan ve nükleer enerjiden elektrik üretiminin yerini fosil yakıtlara bırakmasının küresel karbon emisyonlarında %4’lük bir artışa tekabül ettiği tespiti de yapılıyor.

Grafik 41

Nükleere göre güneş ve rüzgar enerjisinin daha çok karbon tasarrufu sağladığı ise bu tespitin diğer yüzü gibi. Zira her ne kadar 1970-1980 arasında bazı ülkelerde (Belçika, Fransa, ABD ve İsveç) nükleer enerjide bir rönesans yaşanmışsa da yenilenebilir enerjilerin (güneş ve rüzgar enerjisinin kurulumunun) nükleer enerji kurulumuna göre bazı ülkelerde (özellikle Çin,Almanya, Hindistan, İspanya, Birleşik Krallık ve İskoçya’da ) daha hızlı geliştiği belirtilmiş. Nitekim 2019 ortaları itibariyle ABD’de 19 reaktör, Almanya’da 5 reaktör ve Japonya’da ise 1 reaktör devreden çıkarılmış bulunuyor.

Raporda iklim değişikliğini durdurmak ivedilik gerektirirken nükleer enerjinin yavaşlığına da vurgu yapılmış. Ne teknik ne operasyonel ihtiyacı karşılayan nükleer enerjinin karbonsuz rakipleri arasında pahalı ve yavaş olması nedeniyle acil çözüm gerektiren iklim krizi karşısında onu sıralamanın sonuna yerleştiriyor. Kullanılması halinde ise yüksek maliyetlerin karşılanması zaman ve kaynak aktarımı gerektireceğinden raporda nükleer enerjinin açıkça yenilenebilir enerji yatırımlarına köstek olmasından bahsediliyor.

Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu, ülkeler bazında reaktörlerin yaşlanma ve ömrünün azalması konularında da kıymetli veriler sunuyor, zira reaktörlerin yaşlanması bakım onarım ihtiyacının artması ve bu ihtiyaçların karşılanmaması halinde kaza risklerinin artması demek. Dünya genelinde reaktörlerin 1970-1980 arası yoğun kurulumu göz önüne alınırsa bugüne dek operasyonda olanlar epey yaşlı. Nitekim rapora göre Çin’de yeni yapılan reaktörlerin dışında halihazırda operasyonda olanlar üzerinden yapılan değerlendirmeye göre 2019 yılında 417 reaktörün dörtte üçüne tekabül eden 272’si 31 yaşını geçerken 80’i 41 yaşın üstünde bulunuyor .

Grafik 15

Bugün halihazırda 16 ülkede 44,6 GW kapasiteye denk gelen nükleer santral inşaatı sözkonusu. Bunlardan biri Birleşik Krallık’taki Hinkley Point C projesi. Bu gruba 1 Temmuz 2019 itibarıyla 10’u Çin’de olmak üzere toplam 46 reaktör daha katılmış bulunuyor. Reaktör inşaatı başlayalı ortalama 6,7 yıl geçti ve tamamlanmaları için daha yıllar var. Rapora göre tüm bu inşa halindeki reaktörlerin 27’sinin proje planlarında değişiklikler yapılmış. Örneğin Slovakya‘da Mochovce‑3 ve 4, 34 yıldır inşaat halinde ve en son devreye alınması 2020-2021’e ötelenmiş .

Rusya’daki Akademik Lomonosov 1 ve 2 adlı yüzen reaktörler ile Hindistan‘da Hızlı üretken reaktör, Finlandiya‘daki Olkiluoto-3, Japonya‘daki Shimane 3 nihayet Fransa’daki Flamanville 3 adındaki toplam altı reaktörün de 10 yıldan fazla süredir inşaat halinde olduğu paylaşılmış. Rapora göre inşaatı devam eden diğer bazı reaktörler ise Bangladeş, Beyaz Rusya, Türkiye ve Birleşik Arap Emirlikleri‘nde bulunuyor. Birleşik Arap Emirlikleri’nde ilk reaktörün devreye alınması şimdiden üç yıl gecikmiş durumda. Yine Beyaz Rusya’daki reaktörler, inşaatı planının en az bir sene gerisinde. Türkiye ile ilgili bir gecikmeden bahsedilmediği için bu konudaki açıklamayı biz yapalım: Esasen Türkiye’de bugün 2023 ‘te faaliyete geçeceği açıklanan ilk reaktör için elektrik üretimine başlanacak ilk tarih olarak 2019 olarak verilmişti. Yani Türkiye’deki reaktörün proje sürecinde de en az üç senelik bir gecikme meydana gelmiş durumda.

Grafik 8

Raporda bahsi geçen diğer bir erteleme süreci de Polonya’daki nükleer santral projesine ilişkin: Bir kez daha erteleme neticesinde inşa edilen reaktörden elektrik üretiminin 2033’e sarkacağı belirtiliyor. Mısır‘da yer lisansının alınmış olduğu fakat 2026-2027’den önce elektrik üretimine başlanamayacağına değinildiği gibi Ürdün ve Endonezya‘nın büyük kapasiteli yatımlardan vazgeçip küçük modüler reaktör sahibi olmayı planladığı da kayıtlar arasında. Kazakistan‘da yıllarca süren tartışmaların üzerine Enerji Bakanlığı’ndan nükleer santral kurma yönünde somut bir kararın çıkmadığı belirtilen raporda, Suudi Arabistan‘ın nükleer santral kurma işini ağırdan almak istediği, ayrıca Tayland‘ın Çin’de bir reaktör edinebileceği ve Vietnam‘ın nükleer santral planlarını rafa kaldırdığı bilgileri de veriliyor. Tüm bu veriler  nükleer enerji yatırımlarının nasıl bir düşüşte olduğunu ortaya koyuyor.

Özellikle son üç yıldır olduğu gibi yenilenebilir enerji yatırımlarına doğru bir kayışın bulunduğunu verilerle ortaya koyan Dünya Nükleer Enerji Durum Raporu, bu yıl tespitlerini daha genişletmiş. Buna göre 2018 yılında nükleer enerji kullanan ülkelerden 10’u yenilenebilir enerji ile daha fazla elektrik üretmiş. Agresif bir nükleer enerji yatırımı yapan Çin’in dahi tek başına rüzgar enerjisinden elde ettiği elektriğin, nükleer santralden elde ettiği miktarı geçtiği belirtiliyor. Yine nükleer enerji sahibi olan ve bu alanda yeni yatırımlar da yapan Hindistan’ın ise sadece rüzgardan da değil güneş enerjisinden elde ettiği elektrik miktarının nükleeri geçtiği açıklanmış. Hatta bu verilere göre güneş enerjisi, kömür karşısında bile rekabetçi bir pozisyonda. Bu durum Avrupa Birliği ülkelerinde de farklı değil, zira rapor yenilenebilir enerjinin geçen senenin elektrik üretiminin %95’ini karşıladığını gösteriyor.

Yenilenebilir enerjilerin karbonsuz olduğu kadar ucuz ve hızlı çözüm üretme potansiyelini ortaya koyan rapora göre nükleer enerjinin yerini yenilenebilir enerjinin almasını kaçınılmaz. Dünya çapında elektrik gridine alınan yenilenebilir enerjinin 2018 yılı içinde bir önceki seneye göre 8 Gw daha artarak 165 GW’a çıktığı belirtiliyor. Buna mukabil nükleer enerjide ise 9GW’lık artış meydana gelerek toplam kapasite rekor düzeyde 370GW’a ulaşmış bulunuyor.

Grafik 43

Rapora göre, Dünya genelinde rüzgardan elde edilen elektrik miktarı 2018’de bir önceki seneye göre %29 artış göstermiş. Onu %13 artışla  güneş enerjisi izlemiş. Nükleerden elde edilen elektrik miktarında ise bu süre zarfında %2,4’lük bir artış meydana gelmiş. Yenilenebilir enerji üretimindeki bu artışın düşen maliyetlerle ilgisi var görünüyor, zira güneş enerjisinden üretim maliyetleri 2018’de %88, rüzgar enerjisinden elektrik üretim maliyetleri ise %69 düşmüş bulunuyor. Buna mukabil nükleer enerjiden üretim maliyetleri ise %23 artmış.  Raporda yenilenebilir enerjilerin üretim maliyetlerinin kömür ve doğalgazdaki üretim maliyetlerinin dahi altına düştüğü belirtiliyor.

Özetle bu seneki rapor yenilenebilir enerjiden elektrik üretiminin yeni kurulan nükleer santrallere göre daha ucuz olduğu gibi kömürden elektrik üretimine göre bile daha rekabetçi olduğunu, üretim miktarı açısından da hem nükleeri hem de kömürü geçtiğini söylüyor. Küresel manada bugün kömürden elde edilen elektrik üretiminin nükleerden elde edilen elektriğin 4 katı olduğu ve toplam üretimin %38’ine denk geldiği göz önüne alınırsa, rapor açıkça yenilenebilir enerjilerin düşen maliyetleriyle avantajlı konuma yükselerek sadece nükleerin değil kömürün dahi yerini hızla alacağına işaret ediyor.

Türkiye açısından raporun okumasını,  Makine Mühendisleri Odası(MMO) tarafından bu yıl Haziran ayında paylaşılan Enerji Görünümü Raporu’ndan verilerle tamamlayacak olursak: Nisan 2019  itibariyle kurulu güç 89 680 Megavat( MW) olup bunun yalnızca %13,6’sı yenilenebilir enerji (güneş ve rüzgar) kaynaklarıyla sağlanırken fosil yakıt (kömür, doğalgaz, petrol) endüstrilerinin kurulu gücün oluşturulmasındaki payı %53’tür. Dolayısıyla yıl içinde elektrik üretiminde fosil yakıtların payı %77,7’ye tekabül etmekte  ancak yenilenebilir enerjinin payı (güneş ve rüzgar)ise %10 civarında kalmaktadır. Oysa ülkemizde güneş enerjisi kapasitesi 185 000 MW ve rüzgar enerjisi kapasitesi ise 48 000 MW’tır. Bununla beraber toplam kurulu güce oranla, örneğin 2018 yılı içinde tüketilen enerjinin kurulu gücün yarısı kadar olduğunu bu noktada belirtmek şart. Gerek Dünya Nükleer Endüstri Raporu  gerekse MMO raporuyla ortaya çıkan tablo birlikte düşünüldüğünde denebilir ki  Türkiye yenilenebilir enerji  kaynaklarını dünyanın önem verdiği yönde kullanmadığı gibi enerji fazlası olan bir ülkedir ve atıl enerji kapasitesine rağmen nükleer ve kömür gibi  kirleticilere halen yatırım yapmaktadır.

(Yeşil Gazete )

Kategori: Enerji

Günün ManşetiTürkiyeYeşil Havadis

Türkiye Yeşilleri tek çatı altında buluşuyor

Dünyada aşırı sağın karşısında en ciddi alternatif olarak yükselen Yeşil hareket, Türkiye’de de Yeşiller Meclisi’yle siyasal bir platform haline geliyor.

Türkiye’de Yeşil Hareketi oluşturan birey ve kurumlar, bugüne dek ayrı ayrı gerçekleştirdiği çalışma ve mücadelelerini birleştirmeye karar verdi. Kurulacak Yeşiller Meclisi, ‘insanın doğa ve insan üzerindeki tahakkümü ve yarattığı şiddet’e karşı birlikte politika üretmeyi ve sözlerini siyasal bir platforma ortaklaşarak yükseltmeyi’ amaçlıyor.

29 Eylül Pazar günü, Avrupa Yeşiller Partisi Eş Başkanı Monica Frassoni’nin katılımıyla yapılacak tanıtım toplantısı için açık çağrı yayımlayan girişimciler, yaptıkları açıklamada şunları kaydetti:

“Yeşiller Meclisi’ni kuruyoruz. Çünkü dünyada ve Türkiye’de hepimizin hayatı tehdit altında! İklim krizi ve onun sonuçları olan orman yangını, sel, fırtına, kuraklık ve sıcak dalgaları senelerdir dünya gündemini meşgul ediyor. Geri dönülmez noktaya hızla giderken hükümetlerin ilgisizliği hala sürüyor. Şirketler ve devletler, su, toprak ve hava gibi hayati kaynaklar dâhil, bütün doğayı bitmeyecekmiş gibi kullanıyor ve kirletiyor. Doğanın tahribi ve ormansızlaşma, iklim krizini hızlandırıyor.

Irkçılık, yabancı düşmanlığı, trans cinayetleri, toplumsal cinsiyet eşitsizliği, temsiliyet eşitsizlikleri, iş cinayetleri, düşünce ve ifade özgürlüğüne antidemokratik müdahaleler, sürdürülen savaşlar ve silahlanma gibi yıllardır mücadele ettiğimiz alanlarda gerçekleşen kazanımlar ülkemizde ve dünyada kaybedilmeye başlandı. Bütün bunların üstüne popülist aşırı sağın yükselişi bir tehdit olarak artıyor.

Ama sonunda küresel bir eylemlilik zinciri başladı: Artık çocuklar gezegene ve geleceklerine sahip çıkmak için sokakta eylemler yapıyor, Cuma günleri okula gitmeyip İklim Grevi gerçekleştiriyorlar. Yeşil hareket aşırı sağın karşısında en ciddi alternatif olarak yükselmeye başladı. Nihayet umutlarımız yükseliyor.”

Tarih: 29 Eylül Pazar

Saat: 11.00

Adres: Anarad Hığutyun Binası, Papa Roncalli Sk. No: 128 Harbiye 34373 Şişli/İstanbul Etkinlik Konumu

İletişim: Ercüment Gürçay – 0 532 502 55 30 | [email protected]

 

Günün ManşetiTürkiye

İstanbul’da deprem: 5.8

İstanbul’da saat 13.59’da5.8 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. En büyüğü 4.2 olan 28 artçı oldu, sekiz kişi hafif yaralandı. İstanbul, Bursa, Kocaeli ve Yalova’da okullar tatil edildi

İstanbul‘da merkez üssü Marmara Denizi Silivri açıkları olan 5.8 büyüklüğünde bir deprem meydana geldi. Kandilli Rasathanesi Deprem Araştırma Merkezi depremin büyüklüğünü 5.7 olarak duyurdu. Ardından bu rakam 5.8 olarak revize edildi. Saat 13.59’da meydana gelen depremin derinliği 6.99 kilometre olarak kaydedildi. İstanbul genelinde şiddetli bir şekilde hissedilen sarsıntı büyük paniğe neden oldu. Valilik, kentteki ilk ve orta dereceli bütün okulların tatil edildiğini açıkladı. Depremin hissedildiği Kocaeli, Bursa ve Yalova’da da okullar tatil.

Depremde can kaybı yaşanmadığı, ancak sekiz kişinin hafif yaralandığı bildirildi. Kentte hasar tespit çalışması başlatıldı. Öte yandan Avcılar’da bir binanın çöktüğüne yönelik ihbarlar geldiği belirtildi. Deprem sırasında korku ve panik içinde sokaklara çıkan halk, hala evlerine ve işyerlerine girmiş değil.

Kızılay: Riskli binalara girmeyin 

Türk Kızılay Başkanı Kerem Kınık, “Yer kabuğunu kırabilecek bir enerji oluşturabileceğinden hasarlı ve riskli binalardaki vatandaşlarımızın evlerini terk etmeleri gerekiyor” denildi. Kınık, Twitter’dan yaptığı paylaşımda, depremin Marmara’da beklenen deprem fayında yaşandığını belirterek, şu ifadeleri kullandı: “Orta büyüklükte bir deprem ve bir iki hafta bu hatta artçılar, 4 ve üzeri sürebilir. Yer kabuğunu kırabilecek bir enerji oluşturabileceğinden hasarlı ve riskli binalardaki vatandaşlarımızın evlerini terk etmeleri gerekiyor.”

‘6.9 büyüklüğünde deprem üretebilecek bir fay üzerinde’

Dokuz Eylül Üniversitesi’den Prof. Dr. Hasan Sözbilir, “Avcılar, zemini çürük yerlerde AFAD yetkililerine bilgi verilmeli. Bağımsız bir deprem. Fayın başka bir noktası kırılmış olmalı. Şu anda kırılmakta olan parça 50 kilometre uzunluğunda. Bundan sonra artçı şoklar devam edecektir.  6.9 büyüklüğünde deprem üretebilecek bir fay üzerinde deprem oldu. İstanbul’un güneyinde parça henüz kırılmış değil” diye konuştu.

‘Büyük depremin şiddetini azaltmaz’

ODTÜ Öğretim Üyesi Prof.Dr Haluk Sucuoğlu, depremin bağımsız bir deprem olabileceğini söyledi. Sucuoğlu, “5.8 daha ciddi, 4.6’lık deprem gibi değil. Orta şiddetli bir deprem sınıfına girmiş oluyor. Öncü olup olmadığı bilinmiyor. Faydalı bir deprem olarak görülebilir. Ama bu İstanbul’da beklenen 7 büyüklüğündeki depremin şiddetini azaltmaz” diye konuştu.

‘Daha büyüğün geleceği beklentisi yok’

Jeofizik Yüksek Mühendisi Övgün Ahmet Ercan ise şunları söyledi:  Daha önce ki açıklamalarımda iki deprem olacağını söylemiştim. Silivri ve Marmara Ereğlisi açıklarında. Bir deprem de Küçükçekmece önlerinde 5.00 – 6.00 arasında deprem olacağını açıklamıştım. Bu depremler olmadan önce yer gerginliğini belirtmek için 4- 5.5 arasında deprem üreteceğini ve korku salacağını da açıklamıştım. Bu depremlerden biri bugün oluştu. Jeofizik bilgisi açısından bu depremin oluş yeri derinliği bize gelecek depremin nerede, hangi derinlikte olacağı üzerine bir bilgi vermiştir. Bu küçük büyüklükte bir depremdir. Silivri, Kumburgaz ve Marmara Ereğlisi, Tekirdağ, Çorlu dolaylarında sarsıntı büyük hissedilmiştir. Bunun nedeni deprem odağının sığlığıdır ve Trakya’da o bölgede yerin gevşek olmasından kaynaklıdır. Yıkıcı değildir.İstanbul’da yıkıcı olabilmesi için eşik değer 6.1 büyüklüğüdür. Büyük depremi 2045’den önce beklemiyorum. Ancak büyük deprem olana kadar küçük depremleri görmemiz beklenen bu olaydır. Bu depremin ardından daha büyük bir depremin geleceği beklentisi yoktur.

Marmara beşik gibi

Aynı bölgede önceki gün 4.6 büyüklüğünde bir deprem meydana gelmişti. Marmara Denizi’nde de gün içinde de saat 12.00’de 2.9; 10.52’de 2.1, 10.32’de 3.6 büyüklüğünde depremler meydana gelmişti.

Depremin ardından en büyüğü 4.2 olan toplam 28 artçı deprem yaşandığı bildirildi.

Avcılar’da caminin minaresi yıkıldı, üç binada hasar var

Şiddetli depremde Avcılar Merkez Camii’nin minaresi yıkıldı, Beyoğlu’nda bir bina mühürlendi, Şirinevler, Sultangazi ve Eyüp’teki üç binada hasar meydana geldi.Çok katlı binaların beşik gibi sallandığı depreme depreme yolda yakalananlar oldu. Deprem anında işyerlerinde olanlar büyük korku ve panik yaşayarak, kendilerini dışarıya attı.  Bazı dükkanlar kepenk kapattı.

İmamoğlu: AKOM teyakkuzda

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu deprem sonrası yaptığı açıklamada, “Marmara Denizi Büyükçekmece açıklarında 12 km derinlikte 5.7 büyüklüğünde deprem meydana gelmiştir. Tüm bölgeye geçmiş olsun, AKOM teyakkuz halinde, can ve mal kaybına dair herhangi bir bilgi ulaşmış değil” dedi.

AFAD: 4,5 büyüklüğünde artçılar meydana gelebilir 

AFAD Daire Başkanı, “Kuzey Anadolu fayında meydana geldi. Silivri kıyılarında şiddetli hissedildi. 4,5 veya 4,6 şiddetinde artçı yaşanabilir. Hasarlı binaya girmeyin” uyarısında bulundu.

İstanbul Valiliği’nden açıklama

İstanbul Valiliği’nden yapılan açıklamada da, İçişleri Bakanlığı (AFAD) Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı’ndan alınan bilgiye göre; Marmara Denizi (Silivri açıklarında) bugün saat 13.59’da 5.8 Mw büyüklüğünde bir deprem meydana gelmiştir. Meydana gelen deprem sonrasında saat 14.20 itibariyle ilimizdeki AFAD, AKOM, 112, 155, 156 ihbar hatlarına herhangi bir hasar ihbarı yapılmamıştır. Bütün birimlerimiz depremin ilimizdeki etkilerini yakından takip etmektedir.” denildi.

Bursa, Kocaeli ve Sakarya’da da hissedildi

Merkez üssü Marmara Denizi, Silivri olan 5,8 büyüklüğündeki deprem, Bursa, Kocaeli ve Sakarya’da da hissedildi. Kocaeli Valisi Hüseyin Aksoy, Gebze ilçesinde bulunduğunu belirterek, ilk bilgilere göre depremin hissedildiği kentte olumsuz bir durum olmadığını söyledi. Vali Aksoy, “Tekli eğitim yapanların zaten çıkma zamanı. Öğrencileri bir süre tedbir amaçlı bahçelerde tutacağız.” dedi.

Sakarya İl AFAD Müdürlüğü yetkilileri de şu ana kadar kentte olumsuz bir durum olmadığını bildirdi.

Ayrıntılar geliyor…

 

 

Günün Manşetiİklim Krizi

İklim için Dünyanın gözleri olun!

İklim adaleti isteyen milyonlarca insanı, Şili’de gerçekleştirilecek COP25 BM İklim Değişikliği Konferansı sırasında, dünyanın çeşitli yerlerinden insanların portrelinden oluşan dev bir bayrak altında birleştiren bir çalışma yürütülüyor. İsviçreli sanatçı Dan Acher’in “İzliyoruz – We are Watching” başlıklı çalışmasında, her yüz bin dünya vatandaşı için 77 bin portreden oluşan dev bir gözü temsil eden bayrağa, her gün dünyanın dört bir köşesinden yeni yüzler ekleniyor. Sanatçı Acher, şu ana kadar 115 ülkeden binlerce portrenin ‘göz’de temsil edildiğini söylüyor.

İklim krizine karşı hükümetleri harekete geçirmek üzere, İsveçli aktivist Greta Thunberg’in başlattığı ve tüm dünyaya yayılan eylemlere, sadece sokaklarda değil, sosyal medyada da hız kesmeden devam ediliyor. 2-13 tarihlerinde Şili’nin başkenti Santiago de Chile’de gerçekleştirilecek COP25’i ’izlemek’ için, dünya vatandaşlarının portresinden oluşturulan dev bir göz şeklindeki bayrağa kendi portrenizi de ekleyebiliyorsunuz.

Sanatçı Acher, bayrağın, liderleri gezegenin geleceğine karar verirken, dünya halklarının da onları izlediğini hatırlatmasını ve onları hesap verebilir hale getirmesini umduğunu belirtiyor.

Bayrakta portrenizle yer almak için tıklayın

Günün Manşetiİklim KriziManşet

IPCC: Emisyonlar azaltılmazsa, yüzyıl bitmeden ağır bedeller ödeyebiliriz

IPCC’nin bugün yayımlanan raporuna göre, iklim değişikliği yüzünden okyanuslarda meydana gelen ısınmanın deniz seviyesinde olağanüstü yükselme, denizel yaşamda önemli kayıplar ve şiddetli siklonlarda artış yaşanacak. Rapor, bir an önce harekete geçilmezse, yüzyılın sonuna gelmeden çok ağır bedeller ödenebileceğine dikkat çekiyor.

Dünyanın iklim bilimi konusunda en yetkin kurumu olan Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli –IPCC (Intergovernmental Panel on Climate Change, IPCC), bugün iklim değişikliğinin okyanuslar ve kriyosfere etkilerini inceleyen, ‘Değişen İklimde Okyanuslar ve Kriyosfer Raporu’ başlıklı özel raporunu yayımladı. Bilim insanlarının Monaco’daki dört günlük özel oturumunun ardından açıklanan rapor; iklim değişikliğinin, gezegenin buz tabakaları, buzullar, permafrost, buz sahanlığı ve kar örtüsü gibi donmuş alanlara etkisinin yanı sıra emisyonların hızla azaltılmadığı durumda bu bölgelerde neler olabileceğini inceliyor ve son derece çarpıcı verileri içeriyor.

Aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 195 ülke tarafından onaylanan IPCC, raporunda emisyonların hızla azaltılmadığı durumda, bu yüzyılın sonunda deniz seviyesinde yükselme, dağ buzullarında çöküş, denizel yaşamda önemli kayıplar ve şiddetli siklonlarda artış gibi sonuçlar öngörüyor.

Raporun temel bulguları şöyle: 

  • Dünya’nın okyanus, buz ve kar örtüsü iklim değişikliğine bağlı olarak değişiyor.
  • Deniz seviyesi hızla yükseliyor ve emisyonlar azaltılmazsa okyanuslar 2100 yılı itibarıyla geçen yüzyıla göre 10 kat hızlı yükselecek.
  • Emisyonların artmaya devam etmesi durumunda buzullar, kütlelerinin üçte birinden fazlasını kaybedecek. Bu durum insanların tatlı suya erişimini olumsuz etkileyecek. 2100 itibarıyla bazı dağlar üzerindeki buzulların %80’i kaybolabilir, birçok buzul ise tamamen yok olabilir.
  • Deniz yaşamı halihazırda okyanusların ısınmasından olumsuz etkileniyor. Emisyonların azaltıldığı durumda oluşan hasarı sınırlamak mümkün. Denizlerdeki sıcaklık dalgalarının %84-90’ı direk iklim değişikliğine bağlamak mümkün.
  • Okyanustaki değişim, aşırı hava olaylarını artırıyor ve emisyonlar azaltılmazsa durum daha da kötüleşecek.
  • Permafrostun çözülmesi ve kar/buz örtüsünün erimesi, küresel ısınmayı artırarak iklim değişikliğini hızlandırabilir.
  • Emisyonların hızlıca azaltılması riskleri büyük ölçüde azaltabilecekken iklim değişikliği konusunda harekete geçmemenin bedeli bu yüzyıl sonuna kadar çok ağır olabilir.

Dünya’nın okyanus, buz ve kar örtüsü iklim değişikliğine bağlı olarak değişiyor.

  • Grönland ve Antartika buz tabakası yılda 400 milyar tondan fazla suyu okyanusa bırakmak suretiyle eriyor.
  • Arktik’in karla kaplı bölgesi yaz aylarında her on yılda %13 oranında küçülüyor.
  • Okyanuslar değişiyor: Deniz suyu bir yandan oksijen kaybına uğrayıp daha asidik hale gelirken denizde yaşanan sıcaklık dalgaları iki kat daha sıklaştı, sıcaklaştı ve iki kat daha uzun sürüyor. Okyanus sıcaklığının artış hızı 20.yüzyılın sonlarından beri ikiye katlandı.
  • Denizlerdeki sıcaklık dalgalarının çok büyük bir kısmı (%84-90) insan kaynaklı iklim değişikliğine direk bağlanabilir.

Okyanuslar 2100 yılı itibarıyla geçen yüzyıla göre 10 kat hızlı yükselecek.

  • Deniz seviyeleri insan kaynaklı sera gazı emisyonlarının sonucu olarak şu ana kadar 16 cm yükseldi ve yükselmeye devam ediyor.
  • Emisyonların artmasıyla deniz seviyelerindeki yükselme hızlanabilir; günümüzde yılda 3,6 mm’lik bir yükselmeden söz ederken, 2100 yılında yılda 15 mm’lik bir yükselmeyle karşı karşıya kalabiliriz. Bu rakam geçen yüzyılda deniz seviyesinde yaşanan yıllık yükselmenin 10 katından fazla (1,4 mm). Bu 2100 itibarıyla deniz seviyesinde 84 cm’lik bir yükselme anlamına geliyor (bu rakamın 1,1 metreye çıkma ihtimali de söz konusu). Arktik buz örtüsünün artık öngörüldüğünden daha hızlı erimesi beklendiğinden bu projeksiyon IPCC’nin 5.Değerlendirme Raporu’na göre 10 cm daha yüksek. Emisyonların hızla düşürülmesi sonucunda deniz seviyesindeki yükselme 43 cm ile sınırlanabilir; bu da kabaca aslında yarıya indirilebileceğini gösteriyor.

  • Bu yükselme oranı, yüzyılda bir görülen aşırı deniz seviyesi yüksekliklerinin bu yüzyıl sonu itibarıyla her yıl (2050 itibarıyla da birçok farklı yerde) görülmeye başlaması anlamına gelecek. Bazı ada ülkelerinin deniz seviyelerinin yükselmesi ve okyanusta yaşanacak değişimler sonucunda yaşanamaz hale gelmesi kuvvetle muhtemel.
  • Emisyonlar azaltılmazsa, deniz seviyelerindeki artış 2100 sonrasında da devam edecek. Rapor, emisyonların artması halinde 2300’de 5,4 metreye kadar bir yükselme olabileceği konusunda uyarıyor.

Buzulların erimesi tatlı suya erişimi engelleyecek

  • Eğer emisyonlar azaltılmazsa buzullar kütlelerinin 3’te 1’inden fazlasını kaybedecek; emisyonların azaltılmasıyla bu kaybın yarısı önlenebilir.
  • Emisyonlar azaltılmazsa 2100 itibarıyla bazı dağlık bölgeler üzerindeki buzulların %80’i kaybolabilir, birçok buzul ise tamamen yok olabilir.
  • Sonuç olarak, yüzyıl bitmeden dağ buzullarının sağladığı tatlı su seviyesi önce tavan yapacak sonra düşmeye başlayacak.

Okyanusların ısınması balık popülasyonunu düşürdü 

  • Deniz canlıları yaşam alanlarını yılda 5 km gibi bir hızda değiştirirken, okyanusların ısınması ve aşırı avlanma da balık popülasyonlarını düşürdü.
  • Okyanustaki değişimler yüzyıl sonuna kadar devam edecek: Emisyonlar azaltılmazsa pH seviyesi halihazırda düşen 0,1 oranına ek olarak 2100 itibarıyla 0,3 daha düşebilir. Farklı bir araştırmaya görebu okyanuslardaki asit oranının %150 artması anlamına geliyor. 2050’ye gelene kadar okyanusların üst tabakasının %80’inde oksijen kaybı meydana gelecek. Emisyonların azaltılmaması yüzyıl sonuna kadar tüm dünyada okyanuslarda yaşayan hayvanların %15 azalmasına ve balık avlama potansiyelinin %24 düşmesine yol açabilir.

  • Mercanlar özel olarak risk altında. Denizdeki sıcaklık dalgaları şimdiden büyük ölçekli mercan ölümlerine yol açıyor ve küresel ısınmayı 1,5°C’de sınırlayacak hızlı emisyon azaltımında bile tüm ılık su mercanlarında belirgin bir kayıp yaşanacak ve hatta bazı yerlerde soyları tükenecek. Kabuklu deniz canlıları ve midyeler de tehdit altında.

Okyanustaki değişim, aşırı hava olaylarını tetikliyor

  • İnsan kaynaklı emisyonların bir sonucu olarak kasırgalar şimdiden daha şiddetli yağış, daha güçlü rüzgar ve daha yüksek deniz seviyelerine sebep oluyor. Emisyonların artmasıyla birlikte bu etkilerin daha da kötüleşmesi ve fırtına dalgalarıyla özellikle deniz seviyelerindeki yükselmenin daha da artması bekleniyor.
  • Küresel ölçekte şiddetli yağış ve kuraklığa neden olan Pasifik Okyanusu’ndaki sıra dışı yüzey sıcaklıklarını betimleyen El Niño ve La Niña’nın etkilerinin çok daha ciddileşeceği düşünülüyor.
  • Gezegen çevresinde sıcaklığın dağıtılmasında ve iklimi yumuşatmada hayati rol oynayan bir okyanus akıntı sistemi olan Atlantik Meridyonel Devinim Dolaşımı’nın (AMOC) bu yüzyılda zayıflaması bekleniyor. Bu durumun da Kuzey Avrupa’daki fırtınaları artıracağı, Güney Asya ve Sahel’e (Orta Afrika) düşecek yağış miktarını azaltacağı ve Kuzey Amerika’nın kuzeydoğusunda deniz seviyelerinin yükselmesine sebep olabileceği düşünülüyor.

Permafrostun çözülmesi ve kar/buz örtüsünün erimesi, küresel ısınmayı artıracak.

  • Permafrostun çözülmesi çok büyük miktarda karbondioksit ve metan gazının atmosfere salıverilmesine yol açabilir. Emisyonların azaltılmadığı durumda, permafrost bu yüzyılın sonuna kadar onlar hatta yüzlerce milyar ton karbondioksitin açığa çıkmasına ve küresel ısınmanın hızlanmasına sebep olabilir (insanlar şu anda yılda 11 milyar ton karbon salınmasına sebep oluyor).
  • Kar ve buz örtüsünün kaybı Dünya’nın sıcağı yansıtma özelliğini de azaltarak ısınmayı artırıyor. Arktik deniz buzu her on yılda %13 küçülüyor ve küresel ısınma 2°C’yi bulursa bazı yaz mevsimlerinde tamamen yok olması bekleniyor.

Hızlı harekete geçilmezse bedeli ağır olur

  • Bugün emisyonları hızlıca düşürmemenin bedeli, bu yüzyılın ikinci yarısında çok daha belirgin hale gelebilir.
  • Ancak önceki IPCC Özel Raporları’nın (1,5°C raporu, arazi raporu ve biyoçeşitlilik raporu) ortaya koyduğu gibi bugün emisyonların hızlı bir şekilde azaltılması tüm bu riskleri azaltabilir ve gecikmenin sebep olacağı bedellerden kaçınmayı sağlayabilir.

Raporun Yönetici Özeti şu sözlerle sonlanıyor: “Bu; zamanında, iddialı, koordineli ve dayanıklı bir şekilde harekete geçmeyi önceliklendirmenin ne kadar acil olduğunun altını çiziyor.”

Türkiye için olası sonuçlar

Denizlerle çevrili bir Akdeniz ülkesi olan Türkiye’de, ısınan denizler, denizel yaşamda önemli kayıplara yol açarken, deniz seviyesinin yükselmesi kıyıları aşındırıyor, kıyı bölgelerinde yer alan kentlerde su baskınları yaşanıyor ve tuzlanmaya neden oluyor. Güney Avrupa’nın ve Akdeniz havzasının iklim değişikliğinin etkilerine karşı kırılganlığı, Avrupa’nın diğer kısımlarına kıyasla daha yüksek ve bu bölgelerde yaşanacak ekonomik zararın daha fazla olması bekleniyor.

Oslo Üniversitesi araştırmacılarından Dr. Yeliz A. Yılmaz IPCC raporunun Türkiye için olası etkilerini şöyle değerlendirdi:

“Türkiye’nin kıyı kesimleri yükselen su seviyeleri nedeniyle risk altındayken, iç ve dağlık kesimleri ise azalma eğiliminde olan kar örtüsü nedeniyle iklim değişikliğinin etkileri ile yüzleşebilir. Dağlarda tutulan kar ve buz örtüsü bahar döneminde eriyerek nehirleri besler ve ekosistemler için hayati önem taşır. Öngörülen sıcaklık artışı ve yağış rejimindeki düzensizlikler sebebiyle, yarı kurak bölgelerdeki tarımsal sulama uygulamaları için su temininde problemler yaşanabilir. Keza hidroelektrik üretiminin de bu değişkenlikten etkilenmesi kaçınılmazdır. Su kaynaklarının azalması özellikle Türkiye’nin doğu ve güneydoğu bölgelerindeki sınıraşan suların diğer ülkelerle paylaşılması ile alakalı geçmiştekilere benzer potansiyel anlaşmazlıkların çözümünü daha da zorlaştırabilir. Bu kötüye giden tabloyu değiştirmenin yolu ise fosil yakıt kullanımını durdurmak, emisyonları hızla azaltmak, az tüketmek ve sürdürülebilir kalkınma modellerini uygulamaktan geçiyor.”

İstanbul Üniversitesi Deniz Bilimleri ve İşletmeciliği Enstitüsü’nden Dr. Noyan Yılmaz  da deniz ve kıyı bölgelerin yüksek karbon tutma potansiyeline vurgu yaptı:

 “Denizler, tuz bataklıkları, deniz çayırları, su basar ormanlar, dalyanlar ve benzeri mavi karbon ekosistemleri olarak adlandırılan kıyısal alanlar, atmosferdeki karbonu tutma ve saklama konusunda ormanlardan 40 kat daha hızlılar. İklim değişikliğine sanayileşme ve yapılaşma baskısı da eklenince bu alanların özelliklerini yitirmesi başka birçok soruna davetiye çıkarıyor.

İklim değişikliğiyle denizlerin daha sıcak ve asidik hale gelmesi; derin deşarj, aşırı gübre kullanımı, kıyı erozyonu gibi etkilerle birleşince Marmara Denizi başta olmak üzere denizlerimizde oksijen hızla azalıyor. Isınma ayrıca istilacı türlerin yayılımını hızlandırıyor. Akdeniz ve Güney Ege kıyılarımızda istilacı türler ekonomik olarak önemli yerel türlerimizin yerini çoktan aldı. Ekosistemdeki bozulma aşırı balıkçılık ile birleştiğinde balıklardan boşalan alanı denizanası türlerinin doldurduğunu görüyoruz ve bu geri dönüşü oldukça zor olan bir değişim. Günümüzde artık bu kadar bilimsel kanıt sunulmuşken iklim değişikliğini sınırlamak için fosil yakıtların kullanımını azaltmayı değil, bir adım ötesine geçerek iklimdeki bozulmayı yavaşlatmak için ne gibi önlemler almamız gerektiğini konuşuyor olmamız lazım.”

Rapor hakkında

  • Rapor, hükümetlerin iklim değişikliğinin okyanuslara ve kriyosfere (gezegenin tüm donmuş alanları; buz tabakaları, dağ buzulları, permafrost, buz sahanlığı ve kar örtüsü gibi) etkileri üzerine bir rapor talep etmeleri üzerine hazırlandı.
  • 36 farklı ülkeden 104 yazar ve yayımcının katkısıyla yaklaşık 7000 bilimsel çalışma değerlendirildi.
  • IPCC’nin 6.Değerlendirme Raporu döngüsünde hazırlanan üç özel raporun sonuncusu. Yeni Değerlendirme Raporları 2021’de yayımlanacak.