Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Covid Çağı’nda Nükleer Enerji, 2020 Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu açıklandı

Dünya genelinde nükleer santrallerin durumu, yaşı, kaçının inşaat halinde olduğu, kaçının devreden çıkarılacağı, kaçının sökümüne hazırlanıldığı gibi hususları netleştirerek açıklayan, bu şekilde güncel bilgi kaynağı olan Dünya Nükleer Endüstri Durum Raporu-2020/World Nuclear Industry Status Report (WNISR) yayımlandı. Dünya genelindeki nükleer santrallerin durumunu bir yıl öncesine ait verilerle analiz eden ve gelecek projeksiyonlarıyla enerji süreçlerinin karşılaştırmalı takip edilebilirliğine çok önemli bir katkıda bulunan  rapor yeni bölümleriyle, orjinaline  şuradan ulaşabileceğiniz  361 sayfadan oluşuyor.

Fotoğraf ©Nina Schneider

Rapor, 24 Eylül günü İstanbul saatiyle 12:00’de pandemi koşullarına uygun olarak internet üzerinden koordinatörü Mycle Schneider   tarafından  zoom ortamında bir sunumla kamuoyuna tanıtıld. Ardından  raporun yazarlarından ve halihazırda Atom ve Uluslararası Güvenlik temalı bir araştırma yürüten Ali Ahmad ile birlikte sorular yanıtlandı. Biz de Yeşil Gazete olarak her sene olduğu gibi raporu sizin için özetliyor ve değerlendiriyoruz:

Öncelikle bu seneki raporun nükleer enerjinin üretim maliyetleri ile yenilenebilir enerjilerin üretim maliyetleri arasındaki makasın açıldığını gösteren çok net veriler sunduğunu belirtelim. Bununla beraber raporda her sene yaşanan gelişmeler ışığında yeni bölümleri görebildiğimiz üzere, bu sene de 2020 yılına damgasını vuran Covid 19 krizinin nükleer santrallerin işleyişine ve çalışma yaşamına etkisini analiz eden bir bölümün eklenmiş bulunduğunu söyleyelim. Rapora eklenen bir diğer bölüm ise Ortadoğu’nun nükleerleşmesine dair süreç analizini içeriyor ki, Türkiye’nin adı  bölgedeki beş ülkeyle birlikte anılıyor ve eş zamanlı gelişen nükleer enerji yatırım faaliyetleri ortak bir resmin içinden ele alınıyor.

Raporda,  dünya çapında ilk kez inşa edilerek Finlandiya‘nın Nihai Nükleer Atık Deposu olarak faaliyete geçmesi beklenen Onkalo Projesi’nin tamamlanmasının bu yıl yine ertelendiğini de okuyoruz. Yani çözümsüz nükleer atık sorununun çözümü varmış gibi gösterilen proseslerin dahi  işlemediği bir kez daha görülüyor.

Çalışmada, Japonya’da Fukuşima Nükleer Felaketi‘nin meydana geldiği 2011 yılından itibaren nükleer felaketin son bir yıl içindeki etkileri bu sene de  değerlendiriliyor.  Ancak bu yazının uzunluğunu gözeterek, Fukuşima Nükleer Santral tesisindeki reaktörlerin maliyet ve söküm süreçlerine, radyoaktif mağduriyette gelinen duruma dair paylaşılan bilgilere bir başka yazıda yer vermeyi seçerek bu yazıda nükleer endüstrinin dünya ve Ortadoğu özelindeki durumuna odaklanacağız.

Rapor öncelikle dünya genelindeki nükleer enerji üretiminin %70’inin istikrarlı bir şekilde nükleer endüstriye sahip olan ABD, Rusya, Çin, G. Kore ve Fransa olmak üzere beş ülke  tarafından gerçekleştirildiğini ortaya koyuyor. Bu bağlamda yalnızca Çin ve Rusya’nın enerji çeşitliliği içinde nükleerin payını arttırmaktan yana bir gayret içinde olduğunu söylemek yanlış olmaz.

2010-2019 yılları arasında dünya genelinde  inşaatına başlanılan reaktör sayısı 67 reaktör olup bunlardan beşi terk edildi. 62 reaktörün yarısı yani 31’i ise  Çin’de bulunuyor.  2020 ortası itibariyle 62 üniteden sadece 18’i faaliyete geçerken, 44’ü bugün de inşaat halinde. 2020  1 Temmuz itibariyle ise 2019’daki ilavelerle toplam 52 reaktör olduğu belirtiliyor.

2019 yılında ilk kez güneş ve rüzgar enerjisi nükleeri geçti!

Bu seneki raporun en önemli çıktısı ise tarihte ilk kez – yenilenebilir enerji kaynaklarından (hidroelektrik hariç) 2019 yılında elde edilen elektrik üretiminin  nükleer santrallerden elde edilen elektrik üretimini geçmiş olması. Hatta Covid 19’a rağmen, yeni yenilenebilir enerjilere yapılan küresel yatırımın, 2020’nin ilk yarısında özellikle rüzgar enerjisi yatırımlarındaki artışla yılda yüzde 5 artarak 132 milyar ABD dolarına yükseldiği tahmin ediliyor.

Adı Nükleer Endüstri Durum Raporu olmasına rağmen özellikle nükleer güç sahibi olan ülkelerde yenilenebilir enerji sınıfındaki güneş ve rüzgar enerjisinin önlenemeyen yükselişi nedeniyle son beş yıldır çalışma kapsamında nükleer enerji -yenilenebilir enerji karşılaştırması da yapılıyor. Dolayısıyla bu seneki raporda rüzgar ve güneş enerjisi gibi yeni yenilenebilir enerji kaynaklarından elde edilen üretimin geçen yıl  rüzgardan sağlanan 59,2 Gigawatt, güneşten sağlanan 98 Gigawatt üretim artışıyla  toplamda bir önceki seneye göre de 20 Gigawatt yükselerek üretimdeki artışın 184 Gigawatt’a ulaştığı; buna mukabil nükleer enerjiden elde edilen üretimin  yalnızca 2,4 Gigawatt artış gösterdiği belirtiliyor.

Yenilenebilir enerji maliyetlerinde gerçekleşen düşüşün üretimdeki artışla ilgisi kurulabilecek şekilde aşağıdaki grafikte 2019 yılında güneş enerjisinin maliyetinin yüzde 89, rüzgar enerjisinin maliyetinin yüzde 70 azaldığı fakat nükleer enerji maliyetlerinin yüzde 26 artmış olduğu görülüyor.

Covid 19 ve nükleer enerji sektöründeki çalışma şartları

Dünya genelinde Covid 19 nedeniyle pandemi şartları çalışma yaşamında önlemler alınmasını gerektirirken alınan ve alınmayan önlemler iş yerine ya da sektöre dair değerlendirme yapmayı sağlıyor. Buna ilaveten nükleer santral tesislerinin hem 7/24 bilfiil çalışma yapılan bir iş yeri olmasından hem de meydana gelebilecek kaza, sızıntı ya da diğer sorunların salt bir yerle ve belli kişilerle, tek bir zaman dilimiyle sınırlı kalmayacak olmasından mütevellit derin bir izleme ve değerlendirmeyi zorunlu kılıyor. Nitekim 2020 WNISR’de ayrılan bölüm nükleer endüstri açısından risklere ışık tutarken ülke bazında  tespitler paylaşıyor:

Örneğin Fransa’da nükleer endüstrinin bel kemiği olan EDF‘in çalışanlarının üçte ikisinin evden çalışmaya yönlendirildiğini fakat sahanın taşeron işçilere kalmasına bağlı olarak  güvenlik risklerinin belirginleştiğine vurgu yapılıyor.  Diğer taraftan nükleer santral tesisindeki mevcut personele getirilen çalışma saatleri düzenlemesinin, çalışan üzerinde baskı kurulduğundan da bahsediliyor.

İşçiler uzun süreli kamplara alınıyor

Nükleer santrallerin süreklilik gerektiren iş planına karşın Covid 19’un vaka riskine karşı  karantina ortamı yaratmaya dönük şekilde hazırlanan çalışma planı ise işçilere özel hayat bırakmıyor. Zira ABD ‘de işçilerin herhangi bir 24 saatlik zaman diliminde 16 saate kadar çalıştırıldığını, herhangi bir 7 günlük dönem için ise 86 çalışma saatine kadar veya art arda 14 güne kadar 12 saatlik vardiyalara göre çalışma şeklinin yeniden dizayn edildiğini  görüyoruz. Buna mukabil Rusya ve İsveç’ te kontrol odası personeliyle anahtar(temel) personelin izole edilerek tesis alanında barınma sağlanmış olarak çalıştırıldığı belirtiliyor.

Bakım onarım çalışmaları erteleniyor

Raporun aydınlattığı önemli bir nokta da nükleer santrallerde “bakım onarım” yani yakıt ikmali ve bakım prosesleri gibi son derece kritik bir konunun 2021 yılının sonuna kadar “kritik olmayan işler“şeklinde nitelenmiş olması. Zira nükleer santraller bakım onarımları yapılmazsa kaza olasılıkları artan , yüksek ısının açığa çıkmasına bağlı olarak altyapı malzemelerinde kolaylıkla eskimeye ve yıpranmaya yol açtığı bilinen, bu nedenle de kolay yaşlanan tesisatlardan oluşur -ki birazdan okuyacağınız gibi dünya ortalaması reaktörlerin 30 yaş civarında olduğunu gösteriyor, yani bakım onarım elzemdir, ertelenmesi kaza olasılıklarını arttırır.

Raporda da gerek bakım onarım gerekse inşaat süreçlerinde daha az personelin sahada bulunmasının yetersiz olduğu, diğer bir ifadeyle yenilenebilir enerji endüstrisinin nükleer endüstriye göre iş takibi açısından da daha az risk taşıdığından bahsediliyor

Raporda altı çizilen diğer bir konu nükleer tesislerdeki Covid 19 vakalarındaki artış. Nitekim Rusya’daki Rosatom tesislerinde temmuz ayı ortası itibarıyla toplam 4500 vakanın olduğu belirtiliyor. Yine ABD’nin Georgia eyaletinde inşaatı devam eden Vogtle fabrikasında büyük bir salgının meydana gelerek 800’den fazla personelin pozitif çıktığı ve Ağustos 2020’nin sonunda hala 100’den fazla Covid 19 hastası olduğu tespitler arasında.

408 operasyon halindeki reaktörün ortalama yaşı 31 

WNISR 2020 son bir yıl içinde 3’ü Rusya’da, 2’si Çin’de, 1’i Güney Kore’de olmak üzere toplam altı reaktörün kapatılmasıyla bugün operasyon halinde 408 reaktör bulunduğunu söylüyor.

Rapora göre Çin dışındaki büyük yeni inşa programları açısından dünyadaki nükleer reaktörlerinin ortalama yaşı 2020’de 30,7 yıla ulaşmış bulunuyor. Bununla birlikte 408 olan toplam reaktör sayısının üçte ikisine tekabül eden 270 reaktörle 41 yıl veya daha uzun süredir çalışan 81 reaktörün (toplamın yüzde 20’si) 31 yıl veya daha uzun süredir faaliyette olduğuna işaret ediliyor.

Elektrik üretim çeşitliliği içinde nükleerin payı artmıyor

Bununla beraber nükleer enerjinin küresel ticari brüt elektrik üretimindeki payında ise bir artış yok, bilakis azalış var zira 1996’daki yüzde 17,5 iken 2018’den bugüne yüzde 10,15 düzeyinde bulunuyor.

Öte yandan halihazırda çalışan tüm reaktörlere ömrü uzatılanlarla inşaat halindekilerin kapasitesi dahil edildiğinde, 135 reaktörün ya da nükleer enerjiyle elde edilen 105 Gigawatt kapasitenin 2030’un sonuna kadar devrede olması anlamına geliyor.

İnşaat projelerine bakıldığında ise son on yıldaki projelerin yüzde 5,8’den 13,7’ye çıktığı yani iki katından fazla arttığı görülüyor lakin yine de  inşa süreçlerinin düşüş eğilimi gösterdiği düşünülüyor.  2020 Temmuz ayı itibariyle, 62 üniteden sadece 18’i faaliyete geçmiş ve 44’ü ise hala inşaat halinde bulunuyor.

Raporda birçok reaktörün, lisansları sona ermeden çok önce kapatıldığı; 2015 ile 2019 yılları arasında şebekeden çıkarılan 17 reaktörün ortalama devreden çıkarma yaşının 42,4 olduğu bilgisi paylaşılıyor.

Rapora göre 2016 Aralık ayından bugüne esas olarak 2019 yılında inşasına başlanan altı reaktör var. Bunların dördü Çin’de, biri Rusya’da diğeri ise Birleşik Krallık‘ta bulunuyor. Türkiye’deki Akkuyu NGS inşaatının ikinci reaktörünün inşaatı ise 2020’nin ilk yarısında başlamış durumda.

Ayrıca İran‘da , 1976’da başlatılmışken durdurulan Bushehr-2 reaktörünün inşasına 2019’da devam edilmesiyle halihazırda 17 ülkede inşaatların devam ettiği; nihayet 1 Temmuz 2020 itibarıyle toplam 52 reaktörün inşa halinde olduğu notu düşülmüş bulunuyor. Buna göre kapasite 8,9 Gigawatt artarak 53,5 Gigawatt düzeyine ulaşılmış.  2020 yılı sonuna kadar inşaatı sürecek olan Çin’deki 14 Gigawatt’a karşılık gelen 15 reaktör de bu 52 reaktör arasında yer alıyor.

İnşaat projelerinde ertelemeler

Son 18 ayda başlayan tüm reaktör inşaatları geçen on yıl içindeki inşaat projelerinin çoğu gibi, devletlerin sahip olduğu veya yönlendirdiği şirketler eliyle yürütüldüğü tespiti yapılıyor. İnşaat sürelerine bakıldığında ise 52 reaktörün ortalama inşaat süresi 7,3 yıl olurken bu sürenin geçen seneye göre 6 aylık sarkmaya uğradığı, 2017 ortalarında ise 6,2 yıl olan bu sürenin 1,5 yıl uzadığına işaret ediliyor. İlginç olan ise inşaat süresi uzayan bu projelerin 15’inin,  ülke bazında ise proje yürütülen 17 ülkeden 8’indeki projelerin Rusya’ya ait olması.

Rapora göre söz konusu 17 ülkenin en az 10’ununda yapım aşamasında olan  reaktörlerde yıl boyunca gecikmeler yaşanmış ve tüm inşaat projelerinin en az 33’ü (toplamın yüzde 64’ü ) ertelenmiş bulunuyor. Nitekim planlarının gerisinde olduğu açıkça belgelenen 33 reaktörün en az 12’si hakkında gecikmeler olacağı ve dördü hakkında da ilave yeni gecikmelerin meydana geldiği  bildirilmiş. Sonuç olarak 2019’da 13 reaktörün devreye alınması planlanmışken ancak altı reaktör tamamlanabilmiş bulunuyor.

WNISR 2020, nükleer endüstrisi için üst hedefler kurma eğilimi gösteren Çin’de 2016–2020 beş yıllık planı doğrultusunda 2020 yılına kadar 58 Gigawatt kapasitenin operasyonda ve 30 Gigawatt kapasitenin inşa sürecinde olması hedefine karşın, 2020 ortasında 45,5 Gigawatt kapasitede reaktörün operasyonda olması ve hedefin yarısından bile düşük şekilde 13,8 Gigawatt reaktörün inşaat halinde bulunmasıyla orjinal hedefin oldukça  uzağına düşüldüğüne işaret ediyor.

Her yıl olduğu gibi WNISR 2020’de de uzun dönem projeksiyonlar yapılmış. Buna göre lisanslı tüm ömrü uzatılan ve lisans yenilemeleri yapılan reaktörler hesaba katılarak(özellikle ABD’de) tüm inşaat sahalarının tamamlandığı bir senaryo çalışmasına değinelim. 40 yıllık bir ömür tahmini üzerinden 2020’nin sonunda, net çalışan reaktör sayısının iki reaktör ve kurulu kapasitenin de 2,5 Gigawatt artması beklenebilir görünüyor.

2030’a kadar ise, net dengenin 2022’de negatife dönmesiyle devreden çıkışların karşılanmasının 137 yeni reaktörün (107,5 Gigawatt) devreye alınmasıyla mümkün olacağı değerlendirmesine yer verilmiş.

Bu seneki raporda Türkiye’ye de geniş geniş yer verilmiş, zira dünya nükleer endüstriden çekilirken Türkiye nükleer enerji yoluna girmeye çalışıyor. Ayrıca Türkiye’nin WNISR 2020’de  Ortadoğu’daki nükleer santral projeleriyle birlikte değerlendirildiğinin altını çizelim.

Türkiye’nin adı Orta Doğu Bölgesi’ndeki projelerle  anılıyor

Bir Arap ülkesinde (Birleşik Arap Emirlikleri‘ndeki Barakah) operasyon aşamasına giren ilk nükleer enerji santrali vesilesiyle, WNISR Orta Doğu’daki altı ülkenin nükleer enerji hedeflerine genel bir bakış sunuyor. Bu ülkeler, İran, BAE, Türkiye, Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün.  Bu ülkelerin üçünde  İran ,Mısır ve Türkiye’de projeler Rosatom tarafından yürütülüyor.

Ortadoğu’da, nükleer santraller inşa etmek için on yıllardır süren planlara rağmen çok az ilerleme kaydedildiğinin altı çizilen çalışmada bölgesel nükleer enerji projelerinin siyasi ve ekonomik belirsizliklerle karşı karşıya olduğu belirtiliyor. Nitekim bu ülkeler aşağıda Şekil 23’te gösterildiği gibi çok farklı taahhüt ve ilerleme seviyelerinde.

Bu politikayı sürdüren ülkelerin en büyük ortaklıkları ise kamuoyuna karşı kurulan söylemin elektrik üretiminde fosil yakıtların payının azaltılması gerekliliği üzerine oluşu. Benzer şekilde bu ülkelerden bazıları nükleer santral yatırımlarının kalifiye çalışanlardan oluşan bir üs kuruluyormuş ve ileri teknoloji tesisi gibi sunulduğuna da değiniliyor.

Ortadoğu’daki nükleer programların operasyonlarının kapsamının ve boyutunun aynı olmadığını teslim eden raporda Tablo 3’te gösterildiği gibi, İran nükleer programının en gelişmiş reaktör olduğuna ve bu modelin ikincisinin inşaat halinde olduğuna işaret ediliyor. Yine uranyum madenciliği yatırımları ve diğer nükleer yakıt zinciri faaliyetleri arasında dönüştürmeyle zenginleştirme de faaliyetler arasında görülebilir.

Raporda uranyum zenginleştirme faaliyetinin İran’ın nükleer silahlanma potansiyelini sınırlamaya yönelik uluslararası çabaların odak noktası olduğu hatırlatılıyor. Nitekim bu sorun, İran’ın kullanılmış nükleer yakıtı yeniden işlememeyi ve Rusya’ya geri göndermeyi taahhüt ettiği Ortak Kapsamlı Eylem Planı (JCPOA) aracılığıyla çözülmüş fakat, anlaşma Trump yönetiminin anlaşmadan çekilmesiyle  2020 ortasında nihayetlenmişti.

Öte yandan İran’ın Buşehr-1‘i bölgedeki tek operasyonel reaktörken (bkz. Şekil 24)bugün dördü Birleşik Arap Emirlikleri’nde, ikisi Türkiye’de ve biri İran’da olmak üzere yedi birimin daha inşa edildiği dikkat çekiliyor. Rapora göre daha fazla gecikme olmadığı varsayıldığında, bölgedeki şebekeye bağlanacak bir diğer reaktör ise son testlerden geçen Barakah-1 reaktörü . Tamamlandığında ve dört ünitenin tamamı faaliyete geçtiğinde, santralin ülkenin elektrik arzının yüzde 25’ini karşılaması öngörülüyor.

İran ve Birleşik Arap Emirlikleri’nin nükleer enerji programlarında inşaat gecikmeleri (Buşehr-1 durumunda 35 yıldan fazla) ise farklı nedenlere dayanıyor. İran örneğinde, gecikmeler çoğunlukla siyasi nedenlerden kaynaklanırken, Birleşik Arap Emirlikleri’nde esas olarak yerel personelin daha fazla eğitilmesi ihtiyacı ve bazı öngörülemeyen teknik konularla ilgili bulunuyor.

Akkuyu NGS ekolojik, ekonomik ve toplumsal sorun kaynağı 

WINSR 2020’de Mersin‘de inşaatına devam edilen Akkuyu NGS’ye ilişkin olarak projenin finansmanının, 1. ve 2. reaktörlerden üretilecek elektriğin yüzde 70’ine  3 ve 4. reaktörlerden elde edilecek elektriğin yüzde 30’una tekabül edecek şekilde 15 yıllık Elektrik Satın Alma Anlaşması’nın ekonomik sorun yaratacağına değiniliyor. Buna göre reaktörden elde edilecek elektriğin yüzde 50’si ilk 15 yıl için garantili bir fiyata satılacak, geri kalanı piyasada satılırken bir de ayrıca kur dalgalanması ve Türk lirasının değerinin düşmesi gibi risklere maruz kalınca fiyat garantilerinin(123,50 ABD Doları/Megawatt ) düzeyine çıkacağı öngörüsünde bulunuluyor.

Genel olarak Türkiye’de nükleer karşıtlığının yüksek olduğuna yukarıdaki grafikle dikkat çekilen raporda Akkuyu NGS inşaat sürecine dair Akkuyu NGS’nin Büyükeceli Köyü‘nde neden olduğu ekolojik ve toplumsal sorunlarla da ele alınıyor.  Bu hususta Yeşil Gazete’ de okuduğunuz özel haberimize referans verilerek Akkuyu’da prefabrik konteynardan oluşan kamp alanlarında sayıları 5 bin civarına varan işçilerin Büyükeceli Köyü sakinlerine rahatsızlık verdiği toplumsal ve ekolojik kirlilik yarattığından  bahsediliyor. Ayrıca Akkuyu’daki inşaat çalışmalarının Covid 19 ortamında devam etmesine karşın Mersin Nükleer Platformu’nun riskler konusunda endişeleri dile getirdiği de belirtiliyor.

2019 yılında ilk reaktörün inşaatı için temel atma sürecinde meydana gelen ve ancak tekrarladığında kamuoyunun öğrendiği çatlaklara da değinilen raporda Rosatom yönetimi tarafından bir açıklamanın 2020 Temmuz ayına kadar yapılmadığına dikkat çekiliyor. Raporda Ağustos 2019’da Rosatom’un tesisin inşası için, Rusya’nın en büyük bankası Sberbank‘tan 400 Milyon Dolar tutarında kredi sağlayacağını da okuyoruz.

Raporda Sinop‘taki nükleer santral projesi ile ilgili olarak ise 2018 yılında ilk ÇED başvurusu yapıldıktan sonra 30 Mart 2020’de  Assystem ENVY Energy ve EÜAŞ Uluslararası ICC Jersey Adaları, Türkiye Merkez Şubesi adıyla Sinop Nükleer Santrali için ÇED  başvurusunun yapıldığından bahsediliyor. Bizim de “Referans reaktöre şirketsiz ÇED!” yazımızda okuduğunuz gibi  Fransa’da şu anda yapım aşamasında olan Flamanville-3 EPR reaktöründen garip bir şekilde “referans reaktör” olarak bahsedildiğine, ne var ki bunun bir anlaşmaya dayanmadığına vurgu yapılıyor. Ayrıca konuyla ilgili bu referans reaktörün menşei ülkesi Fransa’nın önce gelen şirketleri olan EDF’ ten ve Areva‘ dan bir açıklama yapılmadığı da belirtilmiş.

Politik kararlar belirleyici

Dip toplamda Orta Doğu’nun halihazırda doğal gaz ve yenilenebilir enerji üretim kapasitesine uygun yatırım yapması halinde petrolden uzak bir enerji geçişine müsait olmasına rağmen, enerji çeşitliliği adı altında nükleer enerji üretiminde ısrar edilerek hiç bir ekonomik faydanın sağlanmayacağı teslim ediliyor. Yani ekonomik bir girdi sağlamayacak olan nükleer enerji yatırımının nedeninin Türkiye’de her zaman nükleer karşıtlarının söylediği gibi yalnızca politik kararlara dayalı olduğu ifade ediliyor.

Nükleer-yenilenebilir enerji karşılaştırmasında güneş ve rüzgar galip!

2020 yılının Haziran ayında Uluslararası Enerji Ajansı‘nın/International Energy Agency (IEA) üç yıllık sürdürülebilir iyileşme planı ortaya attığına gönderme yapılan çalışmada, “2021 ile 2023 arasındaki belirli zaman aralığında uygulanabilecek uygun maliyetli önlemlere odaklandığından bahsediliyor. Buna göre yenilenebilir enerji maliyetleri de düştüğüne göre planın üç ana hedefi var: Ekonomik büyümeyi artırmak, istihdam yaratmak ve daha dayanıklı ve daha temiz enerji sistemleri tesis etmek.

Bu bağlamda elektrik sektörüne yönelik teklif; yenilenebilir enerji yatırımına öncelik verilmesi,elektrik şebekelerinin genişletilmesi ve modernizasyonunu desteklemek için bir dizi önlemin alınarak şebekenin güçlendirilmesi şeklinde sunuluyor, yani yeni rüzgar ve güneş tesisatlarını hızlandırmak ve mevcut olanları yeniden güçlendirmek temel hedef . Buna göre mesaj açık: Ekonomik, istihdam ve sürdürülebilirlik nedenleriyle açık öncelik yenilenebilir enerjinindir.

IEA’nın çıkarımları WNISR 2020’nin de çıkarımı olarak verilmiş, yani: Giderek daha ucuz yenilenebilir enerji kaynakları yelpazesi ile karbondan arındırılmış bir enerji sektörüyle rekabet edemeyen, sorun kaynağı, atıl, uyumsuz ve pahalı bir teknoloji olarak, nükleer enerjinin artık terk edilmesi gerekiyor.

Kategori: Hafta Sonu

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Normale dönüşte kömüre hayır

Tüm dünyayı son üç aydan bu yana etkisi altına alan Covid-19 salgını çok sayıda ülkede uygulanan katı karantina nedeniyle enerji tüketiminde büyük düşüşlere neden oldu. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA) 2020 yılının ilk üç aylık enerji talebindeki azalmanın alışılmadık boyutlara ulaştığını ve 2020 yılı için emisyonlarda toplam %8’lik bir düşmenin olacağını söylüyor. Başta kömür, petrol ürünleri olmak üzere fosil yakıt tüketimindeki azalma dünyanın birçok bölgesinde daha birkaç ay öncesi ile karşılaştırıldığında hava kalitesinde inanılmaz boyutlarda düzelmelere yol açtı. Özellikle ulaşım sektörü üzerindeki sert kısıtlamalar petrol tüketimini düşürürken, elektrik talebindeki düşme de kömürlü termik santrallerden elektrik üretiminin düşmesini sağladı.

Ancak bilim insanlarına göre bu durum kısa süreli olacağı için küresel iklim değişikliği üzerine olumlu bir etkisi olmayacak. Şimdiden  Çin’den gelen son görüntüler, özellikle elektrik gereksiniminin büyük bölümünü kömürlü termik santrallerden karşılayan bu ülkede karantinanın sona ermesi ve ‘normale dönüş’ ile birlikte hava kirliliği yeniden eski boyutlarına dönmeye başladığını gösteriyor. Küresel iklim krizini önlemek için fosil yakıt tüketimini kalıcı olarak bırakmak şart ve bu pandemi günlerinde yaşananlar da bunu ispatlıyor.

Dünyada kömür talebi; 1971-2020 (Kaynak: https://www.iea.org/reports/global-energy-review-2020/coal#abstract)

Salgın sırasında yaşananlar

Bu dönemde Çin dışındaki ülkelerde düşen elektrik talebini rüzgar, güneş, hidroelektrik gibi daha çok yenilenebilir enerji kaynaklarından sağlama eğilimi, fosil yakıtların kullanımına bağlı emisyonların düşmesine ve hava kalitesinde iyileşmeye yol açtı. IEA’nın 30 Nisan’da yayınladığı son rapora göre Çin, ABD, Avrupa Birliği (AB) ülkeleri, Hindistan ve Japonya’da pandeminin görüldüğü yılın ilk üç aylık bölümünde geçen yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında; çok büyük kısmı elektrik üretiminde kullanılan kömürün talebinde %9 ile %25 arasında düşme görüldü. Birincil enerji talebinin %60’a yakınını kömürden sağlayan ve dünya tüketiminin yarısından fazlasının yapıldığı Çin’de bu oran %9’lar düzeyinde kalırken AB ülkelerinde ise %20’e kadar tırmandı.  IEA 2020’nin tamamında tüm dünyadaki kömür talebindeki düşmenin; özellikle bu dönemde termik santrallerin talebinin düşmesine bağlı olarak %8’lik ortalamada kalacağını tahmin ediyor. Buna karşılık özellikle AB ülkelerinde yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik üretiminin Covid-19 salgınından etkilenmediği IEA tarafından belirtiliyor.

Tüm dünyada 2020’nin ilk üç ayında geçen yılın aynı dönemine göre yeni rüzgar ve güneş enerjisi santrallerinin de devreye girmesi ile elektrik üretimi %1.5-2 arttı. Ayrıca tüm dünyada düşen elektrik üretimi içindeki yenilebilir enerji kaynaklarının payı tam kapasite ile üretime devam etmesi nedeniyle yükseldi. Bu pay 2020’nin ilk üç ayında %28 oldu. 2019’un aynı döneminde ise bu oran %26 seviyelerindeydi. Artış daha çok AB ülkelerindendi. Saatlik temel değerlendirmelerde de elektrik talebinin 2019 ilk üç ayına göre daha fazla yenilenebilir kaynaklardan karşılandığı görülüyor. Başta Almanya, Avusturya, İtalya gibi ülkelerin pandemiden sonra kömürlü termik santralleri zorunlu kalmadıkça çalıştırılmayacakları tahmin ediliyor

Türkiye’de ne oluyor?

Başta AB ülkeleri olmak üzere düşen elektrik talebini daha çok yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılayıp bu kaynakların tüketim içindeki payını korumak için kriz sonrası bu kaynaklara dönük yatırımlarını artırırken, ülkemizde ise halen kömürlü termik santrallerin sayısını ve üretim içindeki payını artırma politikası merkezi yönetim tarafından inatla sürdürülüyor. Üstelik yeni yapılacak kömürlü termik santrallerin meslek, çevre örgütleri ile bölge halkının pandemi günleri nedeniyle çalışmalarının kısıtlandığı bir dönem yapılmak isteniyor. Bunlardan Çanakkale’nin Yenice ilçesi Çırpılar mevkiinde kurulmak istenen kömürlü termik santralin ÇED olumlu kararı tüm zorluklara rağmen TEMA Vakfı’nca açılan dava sonucu mahkeme tarafından iptal edildi. Eskişehir’in Alpu Ovası’na kurulmak istenen kömür ocağı ve termik santral için ise açılan davalar sürüyor. Ama bu pandemi günlerinde acele ile kurulmak istenen bir başka kömürlü termik santral haberi Denizli’den geldi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı herkesin dikkatinin Covid-19 salgını üzerinde olduğu bir dönemde Avdan Termik Santrali için ÇED olumlu kararı verdi. Pandeminin yarattığı tüm zorluklara rağmen içinde Denizli Tabip Odası’nın da yer aldığı meslek odaları ve sivil toplum örgütleri bu kararı mahkeme taşımaya hazırlanıyorlar.

Türkiye’nin 2019-2020 Mart ve Nisan Ayı Elektrik Tüketimi (Kaynak: https://www.iklimhaber.org/covid-19-elektrik-tuketiminde-carpici-dusus/)

Dünya Sağlık Örgütü’ne (DSÖ) göre dış ortam hava kirliliği, tüm dünyayı ayağa kaldıran Covid-19 pandemisinden çok daha fazla canı, üstelik her yıl bizden koparıyor.  Dünyada her yıl dış ortam hava kirliliğinin yarattığı sağlık sorunları nedeniyle 4.2 milyon kişi yaşamını yitiriyor. Her on kişiden dokuzu DSÖ’ye göre kirli hava soluyor. Hava kirliliğinin neden olduğu en önemli sağlık sorunlarının başında inmeler, kalp hastalıkları akciğer kanserleri, akut ve kronik akciğer hastalıkları geliyor. Yine örgüte göre hava kirliliğinin nedenlerinin başında fosil yakıtların yakılması sonucu ortaya çıkan SO₂, NO₂, ve partikül maddeler geliyor. Üstelik fosil yakıtların tüketilmesi sadece hava kirliliğine değil, küresel iklim krizine de neden oluyor.

Küresel iklim krizinin dünyamız için yıkıcı sonuçları, artık adeta bir adım uzaklıkta. Bu salgın günleri, çözüm için yapmamız gerekeni tartışmaya yer bırakmayacak şekilde gösterdi: Fosil yakıtları bir an önce terk etmek. Üstelik yaşadığımız bu günler temel enerji gereksinimimizi büyük oranda yenilenebilir enerji kaynaklarından karşılayabileceğimizi de ispatladı.

Peki, yapabilir miyiz? Bu açık çözümü kapitalist üretim ve tüketim ilişkilerinin içinde ve üstelik neo-liberal politikalarla ve politikacılarla gerçekleştirmek imkansız. Yeni bir sistem; insana ve çevreye saygılı, eşitliği hedefleyen yeni bir yaklaşım gerekiyor; bir an önce…

İklim ve EnerjiManşet

İklim savunucularından enerji sektörüne mektup var: Paris hedeflerini baz alın

Her yıl yayımlanan Uluslararası Enerji Ajansı raporundaki senaryoları ele alan iş insanları, iklim liderleri ve teknik uzmanlar ajansa ‘Senaryolarınızı yüksek emisyonlu kararları meşrulaştırmak için kullanmayın’ uyarısı yaptı.

Mektup, her yıl yayınlanan Dünya Enerji Görünümü (World Energy Outlook, WEO) Raporu’nda ele alınan uzun vadeli enerji projeksiyonlarının, işlerin olağan seyrettiği Yeni Politikalar Senaryosu (New Policies Scenario, NPS) yerine Paris Anlaşması’yla uyumlu hale getirilen senaryo baz alınarak yapılmasını talep etti.

Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli (Intergovernmental Panel on Climate Change, IPCC) iklim değişikliğinin yıkıcı etkilerini en aza indirmek için 1,5 derece limitini belirlemişken, Yeni Politikalar Senaryosu’nun 2,7 ila 3 derecelik küresel ısınmayla sonuçlanacağı öngörülüyor.

Mektup, IEA’nın, küresel emisyonların 2018 yılında en yüksek seviyeye ulaştığını gösteren yeni verileri yayınlamasının hemen üzerine kaleme alındı.

‘İklim ve kalkınma senaryoları Paris Anlaşması’yla uyumlu değil’

WEO senaryoları, hükümetler, yatırımcılar ve iş dünyası tarafından sıkça referans olarak kullanılıyor. Kullanıcıların birçoğu, IPCC’den gelen yeni bilginin yanı sıra Finansal İstikrar Heyeti tarafından oluşturulan İklim Temelli Finansal Şeffaflık çalışma grubunun belirlediği risk çerçevesinin ışığında, Paris hedefleriyle uyumlu enerji dönüşümünün ne anlama geleceğini anlamaya çalışıyor.

İmzacılar arasında enerji sistemlerinin modellenmesi konusunda önde gelen uzmanların ve bilim insanlarının yer aldığı mektup, IEA’nın ‘’iklim senaryosu’’ ve Sürdürülebilir Kalkınma Senaryosu’nun Paris Anlaşması’yla uyumlu olmadığını öne sürüyor.

Raporun temel senaryosu olan ve emisyon yoğun enerjileri meşrulaştıran Yeni Politikalar Senaryosu’nun sıkça kullanıldığını belirten mektup, durumu‘’Yeni Politikalar Senaryosu’nun yetersizliğin hakkında karar vericileri uyarmak amacıyla geliştirdiğiniz senaryonun WEO’deki temel rolü, birçok kullanıcının bu senaryoyu baz almasıyla sonuçlanıyor’’ şeklinde özetledi.

2 Nisan tarihinde IEA İcra Direktörü Fatih Birol’a ve yönetim konseyi başkanı Hiroshi Oe’ya hitaben kaleme alınan mektupta, IEA’nin Paris hedefleriyle uyumlu senaryoyu baz alması gerektiği belirtildi.

Mektuptaki imzacılar arasında yer alan bazı isimler şöyle:

  • Christina Figueres (Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi eski başkanı)
  •  Mary Robinson (Irlanda eski cumhurbaşkanı)
  • James Hansen, John Schellnhuber ve Michael Mann gibi iklim değişikliği biliminin öncüleri
  • Bünyesindeki üyelerin 70 trilyon dolarlık likiditeyi yönettiği PRI, Ceres, IGCC, AIGCC, UNEP-FI gibi büyük yatırım grupları
  • Legal & General Investment Management, Hermes, and CCL gibi önde gelen varlık yöneticileri
  • Joeri Rogelj, Michiel Schaeffer ve Malte Meinshausen gibi enerji sistemleri modelleme uzmanları

IEA’dan talep edilenler ise şu şekilde sıralalıyor:

  1. Yeni Politikalar Senaryosu’nun 2,7ºC ila 3ºC küresel ısınmayla sonuçlanacak ve işlerin olağan şekilde seyrettiği bir senaryo olduğunun altını çizin. Yeni Politikalar Senaryosu’nun yetersizliği hakkında karar vericileri uyarmak amacıyla geliştirdiğiniz senaryonun WEO’deki temel rolü, birçok kullanıcının bu senaryoyu baz almasıyla sonuçlanıyor. Yeni Politikalar Senaryosu’nun başka bir isimle ele alınmasını ve bu eksikliği açıkça dile getirmesini öneriyoruz. ‘Yeni Politikalar’ günümüzde yeni olma özelliğini yitirmiş ve dönüşümün hızı ile seviyesinin yetersizliğine işaret etmektedir.
  2. Güncel ve şeffaf bir Sürdürülebilir Kalkınma Senaryosu geliştirerek Paris hedeflerindeki azmi yansıtan senaryoyu WEO’nun temel referansı olarak belirleyin. Bu senaryo, küresel ısınmayı 1,5ºC ile sınırlama olasılığı olan (yüzde 66), ufku daha uzun vadeli (2040’ın ötesinde) ve negatif emisyon teknolojilerini hedefleyen tedbir yaklaşımını kapsamalı. Negatif emisyonlar konusunda gerek endüstriyel gerek doğal yaklaşımların sınırlandırmaları ve belirsizlikleri göz önünde bulundurularak doğal karbon yutakları önceliklendirilmeli. Bu senaryo aynı zamanda, temiz teknolojilerin hızı ve piyasaya entegrasyon potansiyeli hakkında güncel delilleri ve hızla düşen maliyetleri de yansıtmalı. Mevcut Sürdürülebilir Kalkınma Senaryosu emisyon profili, 2009’da Kopenhag’da gerçekleştirilen Taraflar Konferansı zamanındaki 450ppm senaryosunda yer alan profille aynı ve küresel ısınmayı 2ºC ile sınırlandırma olasılığı yüzde 50. Yukarıda da belirttiğimiz gibi 1,5ºC ile 2ºC arasındaki önemli farkın bugün farkındayız.

Senaryolar ne diyor?

  • Küresel ısınmayı 2,7 ila 3 dereceye çıkaracak ‘’Yeni Politikalar Senaryosu’’ raporun temel senaryosu olup, yüksek emisyonlu ve fosil yakıtlara dayanan enerji kararlarını meşrulaştırmak amacıyla kullanılmaktadır.
  • Sürdürülebilir Kalkınma Senaryosu, Paris Anlaşması’nın hedefleriyle uyumlu olmaması sebebiyle eleştiriliyor. Bu senaryo, 2 derecelik ısınma yolunda, bu hedefi aşma riski barındırmakta ve büyük oranda denenmemiş negatif emisyon teknolojilerine dayanmaktadır.
  • IEA WEO, temiz enerji teknolojilerinin maliyeti ve piyasaya entegrasyonunu defalarca gerçekleşme oranının oldukça altında tahmin etti.
EnerjiManşet

Güneş paneli maliyetleri yılda yüzde 10 azalıyor

Görsel: Lance Cheung/Flickr

Megan Darby tarafından Climate Home‘da yayımlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Zeynep Şen‘in çevirisiyle sunuyoruz.

***

İngiliz araştırmacılar, mevcut teknoloji eğilimlerine göre Güneş’in 2027 yılına kadar dünyadaki enerji talebinin %20’sini karşılayabileceğini söylüyor

Güneş enerjisi maliyetleri o kadar hızlı düşüyor ki bu teknolojinin kısa sürede enerji tahminlerini de aşması bekleniyor.

Bu sonuç Oxford Üniversitesi’nde araştırmacıların Research Policy dergisinde yayınlanan yeni bir tahmin modeline dayanıyor.

Görsel: Lance Cheung/Flickr

Görsel: Lance Cheung/Flickr

1980’li yıllardan bu yana güneş ışınlarından elektrik üreten güneş panelleri her geçen yıl %10 oranında ucuzladı. Rapora göre bu süreç devam edecek ve böylece güneş enerjisi 2027 yılına kadar küresel enerji ihtiyacının %20’sini karşılar hale gelecektir.

Buna karşın, Uluslararası Enerji Ajansı (IEA), “yüksek oranda yenilenebilir enerji” senaryosunda bile güneş panellerinin 2050 yılına kadar elektriğin yalnızca %16’sını üreteceğini iddia ediyor. IEA’nın önceki yıllarda yaygın olarak atıfta bulunulan gelecek enerji senaryoları güneş enerjisindeki hızlı büyümeyi öngörmekte başarılı olamamıştı.

Matematik alanında profesör ve raporu yazanlardan biri olan Doyne Farmer‘a göre araştırma temiz enerji politikasının şekillenmesine katkı sağlayabilir.

Farmer, eleştirenlerin fotovoltaiklerin (PV) küresel ısınma ile mücadelede önemli bir rol oynayacak kadar hızlı geliştirilemeyeceğini iddia ettiğini söylüyor.

“Teknoloji yatırımında sınırlı kaynakların karar vericileri yalnızca birkaç teknolojiye odaklanmalarına izin verdiği bir ortamda tahminleri iyileştirmek ve ne kadar doğru olduklarından emin olmak özellikle faydalı olacaktır.”

Farmer’ın ekonomist Francois Lafond ile birlikte geliştirdiği modelde 53 farklı teknolojinin geçmiş verilerinden yararlanıldı.

Farmer, modeli kendimizi geçmişte yaşıyor ve geleceği bilmiyormuş gibi sayarak teknolojilerin maliyetini tahmin edecek basit bir model kullandık şeklinde açıklıyor.

Araştırma Avrupa Komisyonu ile ABD Güneş Enerjisi Teknolojileri Departmanı tarafından desteklenmiş.

Bu araştırma tam da Hindistan ile Fransa‘nın dünyadaki güneş enerjisi teknolojisini geliştirmek, enerji erişimini artırmak ve sera gazı emisyonunu kontrol etmek amacıyla güneş enerjisi ittifakıyla başı çektiği sırada gerçekleşti.

Hindistan’ın Kömür Bakanı Piyush Goyal geçtiğimiz haftalarda, solar kapasitenin artmasıyla güneş enerjisinin bazı eyaletlerde artık kömürden daha ucuz olduğunu söylemişti.

Goyal attığı tweette, topraklandırma, iletim ve benzeri alanlarda yapılan şeffaf artırımlar ile güneş enerjisi maliyetlerinin termal enerji maliyetlerinin altına düştüğünü belirtti.

Goyal tweetinde, “Başbakan Narendra Modi’nin temiz enerji vizyonunu gerçekleştirme yolunda hızla ilerliyoruz.” diye ekledi.

 

Haberin İngilizce Orijinali

Yazar: Megan Darby

Yeşil Gazete için çeviri: Zeynep Şen

(Yeşil Gazete, Climate Home)

Kategori: Enerji

EnerjiManşet

Enerji Ajansı, “Ekolojik elektrik 2030 yılına kadar yüzde 60’a ulaşacak”

This photo taken on December 22, 2014 shows smoke rising in the air from a power plant near Hengshui in China's Hebei province. China has for years been hit by heavy air pollution, caused by enormous use of coal to generate electricity to power a booming economy, and by more vehicles on the roads. China said in November that it aims to cap its annual coal use at 4.2 billion tonnes by 2020, a one-sixth increase on current consumption, already by far the world's largest. AFP PHOTO / FRED DUFOUR

Der Spiegel‘in internet sitesinde yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Ayşe Zeynep Pamuk‘un çevirisi ile paylaşıyoruz

* * *

Uluslararası Enerji Ajansı’na göre, 15 yıl içerisinde elektrik üretiminin büyük bir bölümü yenilenebilir enerjilerden karşılanabilecek. Bu konuda sera gazı üretimi zirvesine en geç 5 yıl içerisinde ulaşılması ise belirleyici bir rol oynuyor.

Şu ana kadar sadece 40 ülke atık gazların azaltılmasına dair hedeflerini sundu. Uluslararası Enerji Ajansı (IEA)‘nın son raporuna göre Birleşmiş Milletler‘in iklim koruma hedefleri, küresel ısı artışını 2 °C’nin altına çekmeyi başaramadı.

Hengshui yakınında bir elektrik santrali: Enerji dönüşümüne dair işaretler

Hengshui yakınında bir elektrik santrali: Enerji dönüşümüne dair işaretler

Sera gazı üretiminin azaltılmasına dair belirtilen niyetler, yüzyılın sonuna kadar dünya çapında 2.6 °C‘yi bulan ve daha sonra hızla artan bir ısı artışı ile sonuçlanıyor. Beklenilen ısı artışının önceden sadece aşağı yukarı tahmin edilebilmesi nedeniyle 2-Derece-Hedefi uzmanlar tarafından eleştirilmekte. Fakat bu yöntemin hedef odaklı iklim korumasını mümkün kılan tek ölçü olduğunun da altı çiziliyor.

IEA, geri dönüşümün nasıl olabileceğini değerlendirerek, aralık ayında gerçekleşecek Birleşmiş Milletler İklim Konferansı’ndan çıkacak kararın önemli olduğunu belirtiyor: Geçtiğimiz ay Londra’da sunulan Enerji Ajansı İklim Raporu’na göre; Birleşmiş Milletler, sera gazı salınımı zirvesi olarak 2020 yılını kanunen belirleyebilirse, sadece 15 yıl içerisinde rüzgar, güneş ve hidroelektrik kömür ve petrolü en önemli enerji kaynakları olmaktan çıkarabilir.

Dönüşüm mümkün

Sera etkisinin en büyük nedenini enerji üretimi oluşturuyor: Enerji sektörü diğer bütün enerji tüketicilerinin toplamından iki kat daha fazla sera gazı üretiyor. IEA’nın Baş Ekonomisti Fatih Birol, Paris’te alınacak her karar enerji sektörü üzerine yoğunlaşmalı“ diye belirtiyor.

Çünkü burada dönüşüm mümkün: Birol, 2030 yılında enerji üretiminin yüzde 60’ı yenilenebilir enerjiden sağlanabileceğini vurguluyor ve 2014 yılında dünya ekonomisinin yüzde 3 büyüme kaydetmesine rağmen ilk kez emisyonların artmadığının altını çiziyor.

Enerji dönüşümüne desteğe, politikacıların yanısıra artık kuruluşlar da sinyal veriyor: Aralarında Almanya’nın da bulunduğu 7 büyük endüstri ülkesinin oluşturduğu G7 ülkeleri, geçtiğimiz ay Bayern bölgesindeki Elmau’da fosil enerji kaynakları olan kömür, petrol ve doğalgazdan bu yüzyıl içerisinde tamamen uzaklaşmaya karar verdiler.

Öte yandan daha şimdiden bir çok büyük yatırımcı fosil enerji kaynaklarına yatırım yapan firmalardan çekiliyor. Bunların arasında dünya çapında en büyük yatırımcılardan, Norveç’in petrol gelir vergilerini yöneten Norveç Emeklilik Fonu da bulunmakta.

Yılda 400 Milyar Dolar

Çok önemli bir rol ise açık ara farkla en büyük CO2-üreticilerinden Çin’e düşüyor: Dev güç, 2014 yılında ilk kez kömürden elektrik üretiminde sera gazı salınımını arttırmadı. Hatta çevre örgütü Greenpeace’e göre, 2015 yılının ilk aylarında bir gerileme kaydedildi. Uzmanlar, Çin’de CO2-üretimiyle ekonomik büyüme arasındaki bağlantının mümkün olduğunca biribirinden ayrıldığını belirtiyorlar.

Enerji Ajansı’na göre, belirtilen hedeflere ulaşılabilmesi için, endüstrinin enerjiyi daha verimli kullanması, eski kömür santrallerinin kapatılması ve fosil enerji kaynağı tüketicilerine sağlanan sübvansiyonların kaldırılması gerekiyor. Ayrıca elektrik üretiminde yenilenebilir enerji yatırımlarının 2030 yılına kadar 270 Milyar Dolar’dan 400 Milyar Dolar’a yükselmesi gerektiği öngörülüyor.  Paris’te merkezi bulunan Ululaslararası Enerji Ajansı IEA, aralarında Almanya ve ABD‘nin de bulunuğu 29 ülkeye danışmanlık veriyor.

Birleşmiş Milletler, geçtiğimiz ay Bonn’daki iklim konferansında bir dünya iklim anlaşmasının kaleme alınmasına dair çabalarında gelişme kaydedemedi.

Haberin Almanca Orjinali

Yeşil Gazete için çeviren: Ayşe Zeynep Pamuk

(Yeşil Gazete, Der Spiegel)

Kategori: Enerji