Köşe YazılarıYazarlar

Çernobil dizisinin ardından: Nükleer, iklim değişikliğine çare değil

‘Nükleer santrallerin tehlikeli, radyoaktif atıklar meselesinin çözümsüz, kazaların bilançosunun ağır olması ve yeryüzünün gereksiz radyasyona bulanması bir yana, emisyon azaltımının çok azını nükleer santrallerle yapmak için bile 2050’ye kadar yılda 40 yeni reaktör yapılması gerekiyor. Nükleer enerjinin iklim değişikliği tartışmasında hiçbir yeri yok.’

Game of Thrones’u bile tahtından indiren yeni dizi fenomenimiz Çernobil, 33 yıl önceki büyük felaketi bütün detaylarıyla yeniden gündeme getirdi. Böylece bir zamanlar böyle bir kaza olduğunu duymuş olan ama içyüzünü bilmeyen genç kuşakların yaşananlardan haberi oldu. Aslında o yılları yaşayanlar ve iyi kötü bilenler de çok şey öğrendi, hem dramatik anlatının gücü nedeniyle, hem de dizinin çok iyi çalışılmış bir senaryo ile, bence mükemmel bir prodüksiyonla çekilmiş olmasından dolayı. Reaktörün, kontrol odasının, kaza anının ve sonrasının, hatta Pripiyat’ın bu kadar kusursuz yansıtılması etkileyiciydi.

Bu arada diziyi “Amerikalıların” yapmasına ve neticede “sosyalist bir devletin” eleştirilmiş olmasına kızan çok oldu; hatta meseleye “soldan” bakan yazarların bir kısmı işi nükleerci dezinformasyona katılmaya dek vardırdı. Kendi adıma bu tartışmalarla pek ilgilenmiyorum, ama nükleere sempatiyle ya da kerhen de olsa bir zorunluluk olduğunu düşünerek olumlu yaklaşanlar, olayın arka planını iyi araştırmamış iseniz cevaplanması zor sorularla karşı karşıya kalmanıza neden olabilir. O nedenle eski ve yeni nükleerci manipülasyonlara soğukkanlı cevaplar vermek önemli. Son yılarda kullanılan nükleer yanlısı argümanların en önemlisi de iklim kriziyle ilgili.

‘Nükleer Rönesans’

Üstelik bu argüman o kadar önemli ki, 1986’da yaşanan Çernobil felaketinden sonra çöküşe geçen ve 2011’de yaşanan Fukuşima felaketinden sonra işi tamamen biten (hatta bence bu son popüler diziyle tabutuna son çivi de çakılan) nükleer endüstrinin nihai kurtuluş stratejisi iklim kriziyle ilgili(ydi). Dünyada nükleer santral yapan ve işleten, devletlere ait veya devlet desteğiyle yolunu bulmaya devam eden az sayıdaki nükleer enerji şirketi ve bunların güdümündeki uluslararası kuruluşlar son 10-15 yıldır “iklim değişikliğine çözüm biziz” propagandasına dayalı bir “nükleer rönesans” stratejisi uyguluyorlar. Hatta Almanya’da Merkel hükümetinin Fukuşima öncesinde (Yeşiller’in hükümetteki en büyük başarısı olan) nükleerden çıkış kararını geri almaya kalkmasının arkasında bu propaganda vardı. (Ama tabii büyük protestolarla karşılaşınca ve üzerine bir de Fukuşima patlayınca hemen çıkış takvimine geri döndüler.) Nükleer endüstri, nükleer reaktörü iklim müzakerelerinde “temiz enerji” olarak kabul ettirmeye de çok çalıştı, ama neyse ki başaramadılar.

Nükleerin iklim değişikliğinin çözümü olduğu iddialarının ne kadar büyük bir yalan olduğunu anlamak kolay. Sadece birkaç arka plan bilgisini bilmek ve birkaç hesap kitap yapmak yeterli. Aslında nükleere karşı olmak için nükleer santrallerin ne kadar tehlikeli, radyoaktif atıklar meselesinin nasıl çözümsüz olduğu; nükleer endüstrinin yalanlar üzerine kurulduğu; nükleer kazalar nedeniyle hayatını, yakınlarını ve sağlığını kaybeden yüz binlerce, milyonlarca insanın ve onca canlının çektikleri ve neticede yeryüzünün gereksiz yere radyasyona bulanmış olması yeterli, ama şimdilik bunları bir yana bırakarak, adım adım birkaç hesap yapalım:

  • İklim değişikliğiyle mücadele demek küresel sıcaklık artışını 1,5-2 derecede sınırlamak için 2050’ye kadar küresel karbon emisyonlarını sıfıra indirmek demek. Konu nükleer olduğu için sadece enerji üretiminden (dolayısıyla tamamına yakını fosil yakıtlardan) kaynaklanan karbondioksit emisyonlarına bakmak yeterli. Bunu yuvarlak hesap yılda 40 milyon ton olarak kabul edebiliriz.
  • Bu emisyonları 30 yıl içinde sıfıra indirmek için hem enerji üretimini azaltmak (tasarruf ve verimlilik yöntemleriyle) hem de mevcut kömür ve doğal gazla elektrik üretimi tesislerini kapatarak yerlerine yenilenebilir enerji tesisleri açmak gerekiyor. Ulaşım ve sanayi için yakılan petrolü de bir yana bırakırsak (ki tabii katkısı az değil), dünyada sadece elektrik üretimi için kullanılan kaynakların yüzde 38’inin kömür, yüzde 23’ünün doğal gaz (az miktardaki petrolü de katarsak fosil yakıtların toplamının yüzde 65) olduğunu görüyoruz. Nükleerin payı ise sadece yüzde 10. (En iyi zamanında yüzde 17’lere kadar çıkmıştı.)
  • Demek ki nükleerin iklime çözüm olması gerektiğini düşünüyorsanız 30 yıl içinde bu yüzde 65’i kapatıp, yüzde 10’u yüzde 75’e çıkarmanız gerekiyor. Diyelim o kadar da abartmadınız, fosil yakıtların yerini bir yere kadar yenilenebilir alacak, kalan kısmını nükleerle dolduracağız dediniz. 2050’ye kadar kaç olsun nükleerin payı? Yüzde 30? Yüzde 20?

Çalışan 417 reaktörün yüzde 60’ı, 30 yıldan yaşlı

  • Bir reaktörün normal ömrü 40 yıldır. Halen mevcut nükleer reaktör sayısı 417. Bunların ortalama yaşı 30. Dolayısıyla önümüzdeki yıllarda çoğu kapatılacak. Kaza riskinin artmasını göze alarak ömrünü 60 yıla uzattıkları birkaç reaktör varsa da (ABD, İsviçre, Belçika ve bir iki ülkede daha), bu ömür uzatma işi çok yayılmayacak. Ayrıca Almanya, Tayvan, İspanya gibi nükleerden erken çıkış kararı alan bazı ülkeler reaktörlerin ömrünün dolmasını beklemeden önümüzdeki yıllarda mevcut santrallerini kapatacaklar. Bu nedenle ortalama ömür 40 yıl olarak alınabilir.
  • Çalışan 417 reaktörün 254’ü, yani yüzde 60’ından fazlası 30 yıldan daha yaşlı. Bugüne dek 181 reaktör kalıcı olarak kapatıldı (patlayanlar, eriyenler, güvenlik açığı nedeniyle erken kapatılanlar vb. dahil). Emekliye ayrılacak olmaları nedeniyle 2030’a kadar 190 reaktör daha kapatılacak. 2050’de ise geriye sadece 97 reaktör kalmış olacak.
  • Demek ki elektrik üretiminde nükleerin payını yüzde 20’lere, 30’lara çıkarmadan önce yüzde 10’un altına düşmesini engellemeniz, yani kapananların yerine koymak (yenilemek) için önümüzdeki 30 yılda 320 yeni reaktör yapmanız gerekiyor. Yılda 10’dan fazla yeni reaktör yapımı sadece kapananları yenilemek için şart.
  • İklim değişikliğine çare olsun diye kapanacak fosil yakıtların yerine nükleer santral yapmak gibi çılgın bir karar verdiğinize göre, bunun üzerine bir de yenilerini yapmanız gerekli demektir. Enerji üretimi sabit kaldığını varsayarsanız hesabı kolay. Herhalde nükleerin payını yüzde 20’ye çıkarmak için bile önümüzdeki 30 yılda yapmanız gereken reaktör sayısı 750 civarında olmalı. Ama biz kafadan hesap yapmayalım ve literatüre bakalım.
  • İklim değişikliği konusundaki bilimsel katkısı olağanüstü olmakla beraber çözüm önerileri konusunda biraz sabit fikirli olan dünyanın en önemli iklimbilimcilerinden James Hansen, nükleeri çözüm olarak önermek için bir ara hesabı kendisi yapmıştı ve bütün fosil yakıtlı santralleri nükleerle değiştirmek için 2050’ye kadar 2135 reaktör yapılması gerektiğini hesaplamıştı. Yılda 70 tane! (Bu hesabı yapıp nasıl oldu da fikrini değiştirmedi, bilmiyorum.)
  • Başka bir çalışmada fosil yakıtlı santrallerin yerine nükleeri geçirerek önümüzdeki 50 yıl boyunca yılda 25 milyon ton karbon salımından kurtulmak (yani emisyon azaltımının yarısından biraz fazlasını nükleerden karşılamak) için 700 yeni nükleer reaktöre ihtiyaç olduğu hesaplanmıştı. Buna yenileme rakamını da eklerseniz 1000 rakamını geçer. Bu da yılda 35 civarında yeni reaktör eder.
  • En mütevazi hesabı tabii (kendisi de fena halde nükleerci olan) Uluslararası Enerji Ajansı yapıyor. Onların önerisi nükleerin emisyon azaltımındaki katkısının sadece yüzde 6 olması. Bu durumda bile nükleerin elektrik üretimindeki payının yüzde 10’dan yüzde 24’e çıkması gerektiğini ve bunun için de 2050’ye kadar yılda 32 yeni reaktör yapılması gerektiğini hesaplamışlar.

Akkuyu Nükleer Santral inşaatı.

  • Nükleer enerjinin sera gazı emisyonunun sıfır olduğu varsayılarak yapılan bütün bu hesapların (ki ona da geleceğim) ortalamasını alırsak, a) emisyon azaltımına katkısının çok fazla olmayacağını, b) az bir şey katkısı olması için bile mevcutların yenilenmesi dahil yılda 40 civarında yeni reaktörün yapımının bitirilip şebekeye bağlanması gerektiğini görüyoruz.
  • Nükleer enerjinin 60 yıllık geçmişinde yapılıp bitirilmiş nükleer reaktör sayısı 624. Bunların 181’i kalıcı olarak kapatılmış, 26’sı uzun süredir kapalı. Ayrıca yapım halindeyken yarıda bırakılıp terk edilen 94 tane var.
  • Bugün inşaat halindeki reaktör sayısı sadece 48. Bunlara Akkuyu ve yapımı 1985’te başlayan ama hâlâ inşa halinde görünen Slovakya’daki 2 reaktör de dahil. Bu 48 reaktörün en az 33 tanesi planlanan yapım süresini aşmış, gecikmiş durumda.
  • Son 10 yılda açılan 53 yeni reaktörün arasında yapımı 43,5 yıl süren ABD’de bir reaktör, yapımı 33 yıl süren bir Arjantin reaktörü, yapımı 36 yıl süren İran’ın meşhur tek reaktörü ve Rusya’da yapımı 35 yıl süren bir reaktör de var. Onları da dahil edince (ki aslına etmemek gerekir) son 10 yıldır yılda sadece 5 yeni reaktörün açılabildiğini görüyoruz. Ancak bunların bazılarının Çin ve Hindistan’daki küçük reaktörler olduğunu da ekleyelim. Yukarıdaki hesap büyük reaktörlere göre yapılmıştı.
  • Halen tipik bir nükleer reaktör (1 GW) eğer her şey yolunda giderse ve yapımı fazla gecikmezse yaklaşık 10 milyar dolara mal oluyor. Yapım süresi de ortalama 8 yıl. Aslında son 10 yılda yeni açılan 53 reaktörün yapım süresi ortalaması 10 yıldı, ama yapımı çok uzun süren birkaç reaktör ortalamayı yükselttiği için 8 yıl denebilir.

Demek ki nükleerin iklim değişikliğiyle mücadeleye küçük bir katkı sağlayabilmesi için yılda 40 yeni reaktör yapılması gerekiyor. Bu da son on yıldaki yıllık yapım hızının 8’e katlanması anlamına geliyor.

Bankalar kredi vermiyor

Yeni nükleer santrallar bugün neredeyse sadece Çin, Rusya ve Hindistan’da, çoğunlukla Çin, Rusya, Kore ve Fransa devlet şirketleri tarafından yapılıyor. Doğrudan devlet desteği ve finansmanı olmadan yapılabilen herhangi bir özel sektör santrali yok. Çoğu yatırım bankası artık nükleere kredi vermiyor. Çünkü nükleer en pahalı yöntemlerden biri. Yeni bir nükleer santralden elektrik üretmeye kalkmak bugün rüzgârdan, güneşten çok daha pahalıya geliyor. Bu kadar çok sayıda yeni reaktörün sadece finansman bulunamayacağı ve üretilecek elektriğin maliyeti çok fazla olacağı için bile imkansız olduğunu görebilirsiniz. Buna uzun yapım sürelerini da eklerseniz zaten 2050’ye kadar bu kadar çok yeni reaktör yapmak mümkün değil.

Bu resme enerji politikalarını da ekleyebilirsiniz. Bir zamanlar önemli nükleer teknoloji ülkelerinden biri olan Almanya 2022’de tamamen nükleerden arınıyor. Aynı şekilde Belçika, İspanya, Tayvan gibi birkaç ülke daha nükleerden çıkış stratejisi izliyor. Halen elektriğin yüzde 71’ini nükleerden elde eden Fransa bile bu oranı 2025’e kadar yüzde 50’ye indirmeye karar verdi. Çin’in, Rusya’nın ve bir iki hevesli ülkenin nefesinin de parasının da yetmeyeceği açık.

Tabii bir de uranyum ve aslında karbon emisyonunun sıfır olmaması meselesi var. Halen mevcut uranyum rezervlerinin büyük kısmı Kazakistan, Kanada, Avustralya, Nijer, Namibya, Rusya ve Özbekistan’da. Nükleer enerji aslında oldukça marjinal kaldığı için hâlâ rezervler çok fakir değil ve cevherdeki uranyum oranı ortalamada binde 1,5 civarında. Ama yapılan hesaplara göre mevcudun 2-3 katı reaktör çalışır hale gelirse daha fakir cevherlerin de çıkarılması gerekecek, bu da karbon yoğun bir iş olan uranyum madenciliği ve yakıt hazırlama işinin daha karbon yoğun ve daha pahalı hale gelmesine neden olacak. Nükleer endüstrinin kilowattsaat başına 10-30 gram olarak verdiği nükleerin karbon dioksit emisyonunu madenciliği de hesaba katarak 50-100 grama kadar çıkaran hesaplar var. Karşılaştırma için, tipik bir doğal gaz santralinde bu rakam 350 gram. Eğer uranyum ihtiyacı artarsa 2070’e kadar nükleer enerjinin karbon emisyonunun doğal gaza yaklaşacağını hesaplayan çalışmalar var.

Ama bunları bir yana bırakıp nükleer enerjiyi sıfır emisyonlu bile kabul etseniz hesap açık. Doluya koysanız almıyor, boşa koysanız dolmuyor. Nükleer enerjinin iklim değişikliği tartışmasında hiçbir yeri yok. Çernobil dizisi bize nükleer endüstrinin yalanlar üzerine kurulu olduğunu bir kez daha hatırlattı. Nükleerin iklim değişikliğine çözüm olduğu da bu katmerli yalanlardan birisi daha işte. Hepsi bu.

(Yeşil Gazete)

 

İklim KriziManşet

James Hansen açıkladı: 1 derece ısınma kalıcı olarak geçildi, El Niño geliyor!

Dünyanın sayılı iklim bilimcilerinden, NASA Goddard Ensitüsü eski direktörü Dr. James Hansen bugün yaptığı açıklamada Eylül ayının tüm zamanların en sıcak 6. Eylül ayı olduğunu ve küresel sıcaklık artışını tetikleyen El Nino sıcak su akıntısının 3 yıl aradan sonra geri döndüğünü ve birkaç ay içinde başlayacağını duyurdu.

James Hansen’ın yaptığı açıklamaya göre Eylül 2018’de küresel sıcaklıklar 1951-1980 ortalamasından 0.75°C, 1880-1920 ortalamasına göre 1,02 °C daha sıcak oldu. Buna göre geçen eylül ayı 2005 Eylül’üyle birlikte güvenilir termometrik ölçümlerin yapılmaya başladığı 1880’den bu yana ölçülen en sıcak 6. Eylül ayı oluyor. Geçen Eylül’den daha sıcak eylül aylarının hepsi de son 5 yıl içinde bulunuyor ve 1951-1880 ortalamasına göre sıcaklık artış düzeyi şöyle sıralanıyor: 2014 ve 2016 (+0.88°C), 2015 (+0.82°C), 2013 (+0.77°C) and 2017 (+0.76°C).

James Hansen’ın duyurduğu küresel sıcaklık ölçümü sonuçlarına göre 2018’in de 1880’den bu yana en sıcak 4. yılı olması bekleniyor. Hansen’a göre La Nina dönemi bile olsa sıcaklık artışı sanayi öncesine göre 1 dereceyi kalıcı olarak geçti.

El Nino nedir?

Daha önce konuyla ilgili Yeşil Gazete’ye bir yazı yazan Boğaziçi Üniversitesi’nden iklim bilimci Prof. Dr. Levent Kurnaz El Nino ve La Nina’yı şöyle açıklamıştı:

“Güney Amerika’nın batı kıyısındaki okyanus sularının periyodik olarak ısınıp soğuması konuyla ilgilenen insanların dikkatini çekmiştir. Bu ısınıp soğuma o bölgede yaşayan balıkçılar için çok önemlidir. Peru açıklarındaki okyanus suyu soğursa dipteki besleyici ve soğuk su yüzeye daha fazla çıkar, bu da balıkçıların avlayabildiği balık miktarını arttırdığından yüzleri güldürür. Tam tersi eğer soğuk su yüzeye az çıkarsa bu sefer de tutulan balık miktarı azalır. Güney Amerika’nın batı kıyısındaki insanlar çoğunlukla balıkçılık ile geçindiklerinden yüzyıllar boyu bolluklar ve kıtlıklar, bunlarla birlikte devletlerin yükseliş ve çöküşleri hep okyanusun yüzey sıcaklığındaki bu değişime bağlanmıştır. Suyun sıcaklığındaki artış genelde kendisini sene sonuna doğru gösterdiği için Hz. İsa’nın doğumuyla bağdaştırılarak bu olaya El Nino (küçük erkek çocuk) denmiştir. Tam tersi olarak suların soğuması da La Nina (küçük kız çocuk) diye adlandırılır.

Yirminci yüzyılın başından beri El Nino’nun sadece Peru kıyılarını etkilemediği dünyanın neredeyse her bölgesindeki iklim olaylarını ciddi biçimde etkilediği ortaya konmuştur. Mesela El Nino görülen yıllarda  ABD’nin orta bölgeleri, yani tarım üretiminin kalbi, normalden daha sıcaktır ve daha az yağış alır. Pasifik’te çok daha fazla tropik siklon görülür. Afrika’nın doğusundaki yağış miktarı artarken batısı daha az yağış alır ve kuraklık Doğu Afrika’dan Batı Afrika’ya taşınır. Güney Asya ve Avustralya’nın aldığı yağış miktarı ise ciddi anlamda azalır. Avrupa’da Alplerin kuzeyi daha yağışlı ve bulutlu olmasına karşın Akdeniz Havzası’nda özellikle kışlar ılıman ve az yağışlı geçer. Genel olarak bakıldığında ise dünyanın ortalama sıcaklığının El Nino’nun hakim olduğu senelerde arttığı, La Nina görülen senelerde ise azaldığı görülür.”

 

(Yeşil Gazete)

Kategori: İklim Krizi

Dış Köşe

İklim Değişikliği konusunda James Hansen’a kulak vermek: 30 yıl önce ve şimdi – Elisabeth Kolbert

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

23 Haziran 1988 tarihinde Washington D.C.’de olağanüstü sıcak bir günde James Hansen, Senato komitesi önünde yaptığı konuşmada “sera gazı etkisinin tespit edildiğini ve bunun o an itibariyle iklimimizi değiştirmekte olduğu”nu senatörlere bildirdi. O günlerde Hansen NASA’nın Goddard Uzay Araştırmaları Enstitüsü’nün başındaydı ve Hansen’ın bu tanıklığı “sera gazı etkisi” hakkındaki ilk resmi uyarı olmamasına rağmen – Başkan Lyndon Johnson’a 1965 yılında verilmiş bir rapor gelecek on yıllarda “iklim üzerinde ölçülebilir ve hatta belirgin değişiklikler” olacağını öngörmüştü – medyada ulusal boyutta yer alan ilk haberdi. New York Times gazetesinin birinci sayfasında manşetten verdiği haberde ortalama küresel sıcaklık derecelerinin uzun dönemde yükselişini gösteren bir grafik de yer almaktaydı.

James Hansen

Bu hafta Hansen’ın Senato’daki iklim tanıklığının otuzuncu yıldönümü ve bundan daha hazin bir kilometre taşı düşünülemez. Aradan geçen otuz yıl içinde Kuzey Kutbu’ndaki buz örtüsünün neredeyse yarısı eridi; okyanuslar asitlendi; Kuzey Amerika’nın batısı büyük ölçüde yandı; aşağı Manhattan, Güney Florida, Houston ve New Orleans seller altında kaldı ve ortalama sıcaklık artışları yükselmeye devam etti. Daha geçen hafta bir grup bilim insanının Nature dergisinde yayımlanan raporunun belirttiği üzere Antarktika’daki buzların erime hızı son on yılda üç kat artmış durumda ve Washington Post’un haberine göre “Eğer buzullar bu hızla erimeye devam ederse, başımız büyük dertte.” (Antarktika’daki buzların hepsinin erimesi durumunda dünyadaki deniz seviyelerinde 60-61 metrelik bir artış yaşanacak, daha hassas bir bölge olan Batı Antarktika Buz Örtüsünün erimesi durumunda ise deniz seviyeleri üç metre kadar artacaktır.) Gene geçen hafta bilim insanları Afrika’nın en eski baobab ağaçlarının çoğunun öldüğünü, bunun nedeninin ise büyük olasılıkla iklim değişikliği olduğunu söylediler; geçen ay da araştırmacılar, kardondiyoksit seviyelerinin, muhtemelen dünyanın en önemli besin kaynağı olan pirincin besin değerini azaltmakta olduğunu gösterdiler. Bütün bunlara rağmen, Washingtonhâlâ meseleyi görmezden gelmeye ve daha da kötüsü, çözüm çabalarının önüne engeller çıkarmaya devam ediyor. Peki böyle birşey nasıl olabilir?

Olası cevaplardan bir tanesi, bu durumdan bilim insanlarının sorumlu tutulabileceği. Hansen’ın da en azından bir dereceye kadar hemfikir olduğu bir durum bu. Hansen şimdi yetmiş yedi yaşında ve NASA’dan emekliye ayrıldı. Kısa süre önce Associated Press’e “hikâyeyi kamuya yeterince açık seçik bir şekilde anlatamamış” olmaktan dolayı pişmanlık duyduğunu söyledi. Birçok iklim bilimci de aynı şekilde, konuyu sokaktaki insana izah etmekte pek başarılı olamadıklarını söylüyor ve bunun bir sonucu olarak, bilim insanlarının mesajı daha iyi iletmelerine yardımcı olmak amacıyla düzinelerce internet sitesi yaratılmış ve ayrıca, sırf bu amaç için birkaç örgüt bile kurulmuş durumda.

Birçok iklim bilimci ile mülakat yapmış biri olarak – Hansen’la farklı zamanlarda yaptığım birkaç mülakat da bunlara dahil elbette –  iklim bilimcilerin bir grup olarak kendilerini ifade etmekte pek de iyi olmadıklarını söyleyebilirim. (Vakti zamanında Hansen’ın kariyeri üzerine bir makale yazarken kendisine hayran olmaya yatkın dinleyici/izleyici kitlelerini bile kaybettiğini gözlerimle gördüm.) Ama iklim tartışması denen şey ortaya çıkalı otuz yıl oldu – hatta L.B.J. raporunu işin içine katarsak, üstünden elli üç yıl geçmişken – sanırım bu gidişata bir dur demenin, “bilim insanları halka iyi anlatamıyor” hikâyesine son vermenin vakti geldi artık.

1988’de iklim değişikliği ile ilgili elimizde olan bilgiler, akademik bilimin standart sapma tarzında yazılmış diyebileceğimiz kuru çalışmalardan ibaretti. Ertesi sene, Bill McKibben halkın anlayabileceği bir dille bu konuyu ele alan ilk kitabı, “Doğanın Sonu”nu yayımladı. O zamandan günümüze, bu konuda, en hevesli okuyucuların bile yetişmekte güçlük çekecekleri bir hızla çıkan sayısız kitap yayınlandı. Bunların arasında çocuk kitapları, çizgi romanlar ve hatta boyama kitapları bile mevcut. Öte yandan, iklim değişikliği ile ilgili birçok gazete ve dergide sayısız makale çıktı; bu konuda özel televizyon programları ve hatta belgesel filmler yapıldı. Her şey bir yana, iklim değişikliği artık son derece belirgin bir hal aldı. O kadar ki, konu ile ilgili birşeyler okumamıza veya izlememize gerek yok artık. Dünyanın birçok yerinde tek yapmamız gereken şey, etrafımıza bakmak. Amerika Birleşik Devletleri’nin güneybatısında mesela, şu anda öylesine ciddi bir kuraklık yaşanmakta ki, su kısıtlamaları uygulanıyor ve birçok milli tabiat parkı da kapalı. Ulusal Okyanus ve Atmosfer İdaresi’nin (NOAA) Kuzey Carolina’nın Asheville şehrindeki merkezinde iklim izleme bölümü başkanı Deke Arndt durumu geçenlerde AP haber ajansına şöyle özetledi:  “Otuz yıl önce iklim değişikliğini uzaktan gelen bir tren olarak görebilirdik. Fakat şimdi tren oturma odamızın içinde.”

Bu yıldönümünü iklim bilimcilerinin başarısızlıklarına hayıflanıp durmak yerine onların başarılarını kutlamayı – evet, “kutlama” çok iyi bir kelime seçimi olmadı belki, ama başarılarının gerçekliğini kabul etmeyi – öneriyorum. Otuz sene önce, Hansen öncülüğünde iklim bilimciler bir dizi öngörüde bulundular; bu öngörülerin büyük çoğunluğu inanılmaz ölçüde doğru çıktı. Ve genel halk olarak bizim bu öngörüler üzerine harekete geçmekte çuvallamış olmamız, iklim bilimcilerden ziyade bizzat kendimiz, bizzat bizler hakkında çok daha fazla şey anlatıyor.

Geçen sene bir video projesi için Hansen ile bir röportaj yaptım. Kendisine gençlere bir mesajı olup olmadığını sordum. “Basit şey şu,” dedi. “Arkamızda böylesine lanet olası [s..tirici] bir enkaz bıraktığımız için özür dilerim.”

Acaba bundan daha açık ve net bir mesaj olabilir mi?

İngilizce aslından çeviren Ayşegül Üldeş

(edit. Ömer Madra)

Yazının İngilizce aslını okumak için tıklayın.

 

Bu yazı acikradyo.com.tr/ den alınmıştır

 

 

Elisabeth Kolbert

Kategori: Dış Köşe

İklim KriziManşet

İklim değişikliğine karşı son büyük umut ayaklarımızın dibindeki toprakta!

Kaynak: Eleanor Taylor

The New York Times’da Jacques Leslie imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Oğuzhan Yaman’ın çevirisi ile paylaşıyoruz.

                                                                             ***

Yıkıcı iklim değişikliğinden kaçış için son büyük umut,  genellikle göz ardı ettiğimiz veya üzerinde yürüdüğümüz çok sıradan bir maddede saklı olabilir: ayaklarımızın altındaki toprakta.

Yeryüzü beş büyük karbon havuzuna sahiptir. Bu havuzlardan, atmosfer hâlihazırda maddelerle gereğinden fazla kirlenmiş durumda; okyanusların asit doygunluğuna ulaşmalarından ötürü asiditesi artıyor; ormanlar gittikçe azalıyor ve yeraltı fosil yakıt rezervleri boşaltılıyor. Tüm bunlardan dolayı, muazzam karbon miktarları için en olası havuz olarak geriye yalnızca toprak kalıyor.

Kaynak: Eleanor Taylor

Şimdilerde bilim insanları, topraktaki karbonu ayırmanın nasıl bir “çifte kâr” ile sonuçlanabileceğini belgeliyorlar: Atmosferden karbon ayırarak iklim değişikliğini azaltıyor ve bozulmuş toprağı onararak tarımsal verimi artırıyor. Birçok bilim insanı ve çiftçi, toprağın iklim dengesi ve tarımsal verimlilikteki rolünün giderek daha çok anlaşılmasının, toprak sürme, ürün artığı temizleme, tek-ürüncülük, aşırı otlatma, kimyasal gübre ve tarım ilaçlarının geniş kapsamlı kullanımı gibi geleneksel uygulamaların terk edilmesini tetikleyerek, tarımda köklü bir değişikliğe yol açacağına inanıyor. Günde en az 25 galon (yaklaşık 95 litre) metan gazı çıkardıkları için genellikle iklim değişikliğinin suçluları olarak değerlendirilen sığırlar bile, toprağı doğal yollarla gübreleme ve besin dönüştürmedeki rollerinden dolayı iklim değişikliği çözümünün potansiyel bir parçası olarak inceleniyorlar.

İklim değişikliği krizi öyle ilerlemiş durumda ki, sera gaz salımının şiddetli bir biçimde kesilmesi bile sarsıcı bir geleceği tek başına engellemeyecek çünkü hâlihazırda atmosferde bulunan sera gazı oranı ileride yaşanacak vahim sorunları garantilemiş durumda. Bu durumdan kurtulmanın en makul yolu ise emisyon yasaklarını, sera fazlarını atmosfer dışına ve diğer havuzlara çeken “negatif emisyon” ve “düşürme” teknolojileri ile birleştirmek. Önerilen bu teknolojilerin çoğu, istenmeyen felaket sonuçlar için yüksek olasılıklar barındıran, muazzam iklim yönlendirmeleri üzerine belirsiz iddiaları olan birer jeo-mühendislik modelidir.

Öte yandan, topraktan ve bitkilerden karbon ayırmak, atmosferden karbon çekmek için etkili bir yoldur, bu da bir bakıma jeo-mühendisliğin tam tersidir. Doğanın üstesinden gelmek yerine; karbonu, daha en başta içinde bulunduğu toprağa geri döndürmesi için bitki yaşamının yayılmasını destekleyerek, onu güçlendirir –ta ki tahripkâr tarım uygulamaları karbonun atmosfere karbondioksit olarak salımına yol açana kadar. Bu süreç, yaklaşık 10,000 yıl önce tarımın ortaya çıkmasıyla başladı ve endüstriyel tarım ile çiftlikçiliğin hızla yayıldığı geçen yüzyıl boyunca hızlandı.

Onarıcı tarımın savunucularından biri de iklim bilimci ve aktivist James Hansen, kendisi Temmuz ayında yayınlanan ve “zararlı iklim etkilerini” engellemek için “toprak verimliliğini artırma ve onun karbon oranını yükseltme girişimlerini” benimseme çağrısında bulunan bir bildirinin başyazarı.

Ohio eyaletindeki Karbon Yönetim ve Ayırma Merkezi yöneticisi Rattan Lal, toprağın yılda 0.9 ila 2.6 milyar ton oranında karbon ayırma potansiyeli olduğunu tahmin ediyor. Bu, yılda 10 milyar ton olan güncel karbon emisyonlarının küçük bir kısmı, fakat yine de kayda değer.

Bazı bilim insanları ise az da olsa rahatlatıcı bir şekilde, bu tahminin düşük bir oran olduğuna inanıyor.

Bay Lal bana telefonda, “Karbonu toprağa geri kazandırmak yalnızca iklim değişikliğini azaltmak değil aynı zamanda insan sağlığını, verimliliği, gıda ve beslenme güvenliğini, su ve hava kalitesini- her şeyi iyileştirmek anlamına geliyor. Bu bir ‘karşılıklı kazanç’ seçeneği” dedi.

Onarıcı tarım çiftçilerinin kullandıkları yöntemler toprak, iklim ve mahsul ile çeşitleniyor. Sağlıklı toprağın çay kaşığı başına bir milyardan fazla mikroorganizma ile dolu olması gerektiği ve dirençli bir bitki yaşamına o organizmaların hareketlerinin olanak sağlayacağı anlayışı ile başlıyorlar. Onarıcı tarım çiftçileri tarlalarını gübrelemek için, çok büyük miktarlarda organik maddeyi öldürebilecek ve bitkilerin dayanıklılıklarını azaltabilecek kimyasal gübre ve tarım ilaçlarından olabildiğince kaçınarak, besin değeri yüksek hayvan gübresi veya çürümüş organik gübreler kullanıyorlar. Toprağı sürmeyi sevmiyorlar, çünkü bu işlem atmosfere karbon salımını artırıyor. Bazı çiftçiler çiftlik hayvanlarını, örtü bitkilerini (yabancı ot ve erozyon kontrolü için kullanılan bitkiler) ve çapa mahsullerini aynı yerde sırayla topluyor veya yine aynı yerde, uzun ömürlü bitkileri, çalıları ve hatta ağaçları ise çapa mahsulleri ile birlikte topluyor. Sezon dışı zamanlarda toprağı boş bırakmak bir tabudur, çünkü boş toprak daha fazla karbon çıkararak kolayca aşınır; bunun yerine onarıcı tarım çiftçileri, atmosferden daha fazla karbon ve nitrojen tutmak örtü bitkileri ekerler.

1800’lerin sonlarında yapay ürünler ortaya çıkana kadar, gübreler başlıca; karbon yönünden zengin hayvan gübresi ya da organik gübre idi. Fakat suni gübreler karbon içermez ve bu gübrelerin kullanımı, tarıma dahil edilmeleri için toprak sürme uygulamaları ile birlikte yaygınlaşırken, topraktaki karbon içeriği azaldı. Bu süreç, Amerika’nın nitrojen bazlı savaş malzemesi tesislerinin, nitrojen bazlı gübre fabrikalarına dönüştürüldüğü, II. Dünya Savaşı sonrası dönemde hızlandı. Birçok tarım okulu hala toprak verimliliğini, toprağın biyolojik rolünü (ve karbon içeriğini) gözden kaçırarak, genel olarak inorganik kimyasal gübrelerin kullanımı olarak öğretiyor. Dünya ulusları için geniş çapta sera gaz salımı azaltma hedefleri belirleyen 1997 Kyoto Protokolü’nde, toprağın iklim değişikliğiyle ilişkisinden bahsedilmesine rağmen, toprağın karbon ayırmasından hiç bahsedilmiyor.

Kaliforniya, 2015 yılında eyaletin tarım ve hayvan çiftliklerine toprak sağlığı kazandırmak için bir girişim başlattı. San Francisco’nun 30 mil kuzeybatısındaki Marin vilayetinin kırsal alanlarında, kendini karbon-tarım çiftliği olarak tanımlayan Marin Karbon Projesi’nde, onarıcı tarımın yararlarını gösteren bazı öncü çalışmalar gerçekleştirildi. Burada yapılan dört senelik bir çalışma, bir seferlik organik gübre uygulamasının bitki üretkenliğinde o tarihten beri süren devamlılıkta bir artış sağladığını ve toprağın karbon içeriğinin yıldan yıla –her sene akre (4047 m²) başına 1.5 metrik ton karbondioksidin atmosferden temizlenmesine eşit bir oranda– büyüdüğünü gösterdi.

Projeye öncülük eden, Berkeley/University of California’da bir ekosistem çevre bilimcisi olan Whendee Silver, bir meslektaşı ile birlikte Kaliforniya’nın çiftlik arazilerinin yüzde 5 kadar küçük bir kısmı, bir çeyreğe yarım inç ölçülerinde organik gübre ile kaplı olsa, ortaya çıkan karbon ayrımının 9 milyon arabanın yıllık sera gazı salımına eşit olacağını hesapladı. Ayrıca bitkisel atıkların, eyaletin aşırı dolu çöp sahalarına yönlendirilmesi de bu alanlardaki metan gazının -diğer bir güçlü sera gazı- üretimini önleyecektir.

Bazı bilim insanları, etkisinin az olacağını veya yalnızca belirli toprak tiplerinde işe yarayacağını öne sürerek onarıcı tarımla ilgili şüpheci tavırlarını sürdürüyor. Bu tarım ayrıca araştırma finansmanı yetersizliği ve örtü bitkisi eken çiftçilerin yetkilerini sık sık ellerinden alan federal tarım ürünü sigortasının talepleri gibi önemli engellerle de karşı karşıya. Fakat Trump yönetiminin, onarıcı tarım için hükümet desteğini sonlandıracağı şüphelerinin şimdilik asılsız olduğu ortaya çıkmış durumda.

Temple/Teksas’taki federal Doğal Tarım Kaynaklarını Koruma Hizmet Dairesi’nde toprak sağlığı uzmanı olan Willie Durham’ın deneyimini dikkate alalım. Bay Durham’ı onarıcı tarıma çeken şey, Teksas eyaleti bilimsel tarım uzmanının “tarım ilacı çıkmazı” konusundaki açıklaması sırasında yaptığı keşif olmuş: “Uzun zamandır tanıdığım insanlar bana soracaktır, ‘Eğer tarım sistemimizde hiçbir şey değişmiyorsa, neden hala aynı şeyi yapmak için artık iki üç kat gübre kullanıyoruz?’ Bu, hiçbir kâr sağlamadığımız girdiler için çok fazla para harcadığımız bir duruma geldi”.

Şimdilerde Bay Durham, Teksas ve Oklahoma’da çiftçilere onarıcı tarımı öğretiyor. Teşvik ettiği çiftçiler ağırlıklı olarak genç yaşta ve henüz geleneksel tarıma çok aşina değiller -öğrencilerinin yüzde onunun bu bilgileri kullandığını tahmin ediyor ve bu yüzde gittikçe artıyor. Yağmurun genellikle fazla olduğu bir bölgede, bazı geleneksel topraklar öyle cansız hale gelmiş durumda ki, onarıcı tarım bölgeleri saatte sekiz inçten (20,32 cm) fazla su emebilirken, bunlar saatte yarım inç (1,27 cm) kadar az miktarda su emiyorlar, diyor Bay Durham.

Bay Durham’ın çiftçileri insanın doğal dünya ile olan ilişkilerini tamamıyla yansıtan bir ders öğreniyorlar: İnsanlar doğayı yenmeye değil, onu net bir şekilde, emek isteyen fakat olmazsa olmaz bir dost olarak görmeye çalıştıklarında daha fazla kazanç sağlıyorlar. Karbonun iklim değişikliği ile bağlantısından dolayı, aslında su kadar hayati bir önemi bulunmasına rağmen onu düşman olarak görmeye şartlanmış durumdayız. Bu durumu telafi etmenin yolu, onu toprağa, ait olduğu yere geri koymaktır.

 

Haberin İngilizce orijinali

Muhabir: Jacques Leslie

Yeşil Gazete için çeviren: Oğuzhan Yaman

 

(Yeşil Gazete, The New York Times)

 

Kategori: İklim Krizi

İklim KriziManşet

Dünya gençleri 535 trilyon dolarlık iklim faturası ile karşı karşıya

Gençler iklim değişikliğine karşı protestoda, New York, Eylül 2014. Resim: Thomas Good

Climate News Network’te Tim Radford imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Yaren Köse‘nin çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Bir sonraki nesil, iklim değişikliği ile baş edebilmek uğruna, ispat edilmemiş ve spekülatif teknolojilere 535 trilyon dolar ödemek zorunda kalacak.

Gençler iklim değişikliğine karşı protestoda, New York, Eylül 2014. Resim: Thomas Good

En tanınmış iklim bilim insanlarından biri, dünyayı yaşanabilir ısıda tutmak ve iklim değişikliği ile küresel ısınmayı kontrol altına almak için geleceğin genç yurttaşlarının karşı karşıya kalacağı ekonomik yükü hesapladı: 535 trilyon dolarlık bir fatura.

Bu tutarın büyük bir kısmı, 2100 yılına kadar atmosferden 1000 milyar ton karbondioksiti çekmek için tasarlanmış pahalı teknolojilere gidecek.

Elbette, sera gazı salınımlarını şu andan itibaren yılda %6 kadar azaltmaya başlarsak, yüzyıl sonunda zorlu görev 150 milyar tonu atmosferden çıkarmak olacak. Earth System Dynamics dergisinde yayınlanan yeni bir makaleye göre, bunun çoğu yalnızca daha iyi bir orman ve tarım yönetimi ile bile erişilebilecek bir miktar.

ABD, Fransa, Çin, Birleşik Krallık ve Avustralya’dan araştırmacıların yazdığı makale iki sava dayanıyor.

Yavaş Başlangıç

Her ne kadar dünya devletleri, Paris 2015’de küresel ısınmayı kontrol altına almak adına ısı artışını 2100 yılına kadar son buzul çağından bu yana hesaplanmış ortalama küresel ısıya oranla 2°C aşağı çekmeye söz vermiş olsalar da, ortak uluslararası tutumun eyleme dönüşmesi yavaş oldu. Devletlerin biri, yani ABD, Paris Anlaşması’ndan çekileceğini duyurdu bile.

Diğer sav ise, insanların gelecek on yıllarda bu zorlu görevi başarsalar bile çok geç kalmış olabilecekleri: atmosferdeki sera gazı yoğunluğu seviyesi öyle bir noktaya erişebilir ki, uzun vadede dünyayı deniz seviyelerinin metrelerce yükseldiği ve beraberinde ekonomik ve insani felaketler silsilesini getirdiği bir döneme mahkum edebilir.

Çalışmayı yürüten Kolombiya Üniversitesi Dünya Enstitüsü’nden James Hansen, ‘Devam eden yüksek fosil yakıt salınımları genç insanları devasa ve çok pahalı bir temizlik problemi ve iklimin artan zararlı etkileri ile yüz yüze bırakacak. Bu hükümetleri daha fazla gecikmeden enerji politikalarını değiştirmeye teşvik etmeli ve yükümlü kılmalı.’ diyor.

Profesör Hansen, ABD uzay ajansı NASA’nın Uzay Araştırmaları Enstitüsü yürütücüsü olarak, 1988 yılında Kuzey Amerika kıtasında yaşanan ciddi kuraklık ve ısı dalgası sonrası yaptığı açıklama ile dünya basınında manşetlerde yer almıştı. O zaman Washington senato komitesine şöyle demişti: ‘Artık boş konuşmayı bırakmalı ve sera gazı etkisinin kendini gösterdiğine işaret eden güçlü kanıtların olduğunu söylemeliyiz.’

Yasal Delil

Bu tek cümle ile Hansen, iklim bilimini politik gündemde süre giden bir madde haline getirdi. Ancak son çalışma aynı zamanda yasal bir tartışmanın da parçası. Bu ifade, Juliana et al, ABD’ye karşı isimli bir davada delil olarak yer alıyor.

Dava son ABD yönetimi sırasında başlamıştı. Ancak, iklim değişikliği kanıtlarını ‘asılsız’ diyerek görmezden gelen yeni ABD başkanı Donald Trump’ın adı da artık davada geçiyor.

Profesör Hansen, tarihi Paris Anlaşması’nın hedeflerinin bile milyonların maruz kalacağı felaketlerin ve göçün önüne geçemeyeceğini savunuyor.

Hansen’e göre, ‘Küresel ısınma limiti hedefini endüstri devrimi öncesi seviyeye ile kıyaslayarak en fazla +2°C olarak koymanın yetersiz olduğunu gösteriyoruz. +2°C Eemian döneminden daha sıcak demektir, ki bu dönemde deniz seviyesi bugüne göre 6-9 metre daha yükseğe ulaşmıştı.’

Düşük CO2

Bu tartışmaların özünde, iklim bilimcilerin karbon bütçesi ve iklim duyarlılığı olarak adlandırdığı ölçülemezler yer alıyor. Bu meselelerin ilki, atmosfere önce sera gazı salan ve sonra da bunu emen  karasal ve okyanussal süreçler. İkincisi ise, karbondioksit seviyelerindeki bir değişimin ortalama küresel ısı açısından gerçekten ne anlama geldiğini hesaplama sorunu.

İnsanlık tarihinin büyük bir kısmında, CO2 seviyeleri 280 milyonda bir seviyesinde seyretti. Bu seviye, iki yüzyıllık fosil yakıt tüketiminin sonucu olarak, geçtiğimiz iki yılda 400 milyonda bire ulaştı. Ortalama küresel ısı yaklaşık 1°C artarken, 2016’da 1.3°C’lik rekor bir ölçüm kaydedildi.

Profesör Hansen ve meslektaşları, atmosferdeki  CO2 seviyelerinin 350 milyonda bire indiğini ve bu yüzyılın sonunda ortalama küresel ısı artışının 1°C ‘den fazla olmayacak bir seviyeye düştüğünü görmek istiyorlar.

Eğer dünya devletleri bunu gerçekleştirmek için iş birliğine giderlerse, asıl zor iş olan havadan karbondioksit fazlasını çıkarma işi, dünyanın büyük ormanlarına bırakılabilir.

‘Açıkça görülüyor ki hükümetler bu problemi genç insanların omuzlarına yüklüyor. Bu ne kolay ne de ucuz olacak.’

Ancak karbon salınımı yılda %2 oranında artmaya devam ederse (ve bu yüzyılda daha bile hızlı arttı) şu anda çocuk olanlar karbondioksitin yakalanıp, sıkıştırılıp yer altında saklanabileceği inancına dayanan, çok pahalı bir teknolojik çözüme teslim olmak zorunda kalacaklar.

Bunu kayda değer ölçüde nasıl yapacağını kimse bilmiyor. Yapılabilse bile, çok pahalı olacak: tahmini 500 trilyon Euro ya da 535 trilyon Dolar.  Hansen, ‘Açıkça görülüyor ki, hükümetler bu problemi genç insanların omuzlarına yüklüyor. Bu ne kolay ne de ucuz olacak.’ diyor. ‘Genç insanlara bırakılan bu yükü rakamlara döktük. ABD hükümetine karşı açılan davanın yanında, diğer hükümetlere de açılabilecek davalarda da destek olmasını istedik.’

 

Haberin İngilizce orijinali  

Muhabir: Tim Radford

Yeşil Gazete için çeviren: Yaren Köse

 

(Yeşil Gazete, Climate News Network)

Kategori: İklim Krizi

Hafta Sonuİklim KriziManşet

Küresel Isınma’nın etkileri üzerine gelişen edebiyat türü: İklim Kurgu (Cli–fi)

Joey Eschrich tarafından Slate.com‘da yayımlanan yazıYeşil Gazete ekibinden Bahar Topçu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

Aralarında NASA’da çalışmış bilim insanlarından James Hansen’ın da bulunduğu bir İklim Çalışma grubunun 4 Ekim’de yayınladığı araştırmaya göre gezegenimiz 2016’da 115,000 yıldır hiç olmadığı kadar sıcak.

41

Böylesine muazzam verilerin alarm niteliğinde olduğu muhakkak. Gündelik hayatımızın tam ortasına düşen bu bilgilerin acil ve ciddi değişiklikler yapmamız için bizi motive etmesi gerekirken rahatsız edici iklim haberleri arasında kaynayıp gidebiliyor. Yine de biliyoruz ki iklim değişikliği aşama aşama gelişen, ürpertici bir felaket. Bizler, bu felaketin insan kaynaklı olduğuna inanan dünya üzerindeki insanların yarısı, “Hemen bir şeyler yapmalı!” diyoruz. Fakat bunu demek yeterli değil. Gerçek ve etkili bir eyleme geçmek için çok soyut kalıyor. Değişen iklimin somut kanıtları ve etkileri, kararsız hava olayları ve diğer haberlerin gürültüsüne karışıveriyor. Kürtaj gibi meselelerin tarafları ve anlaşmazlık beyanları çok daha net, somut. Slate gazetesi bloggerlarından, Gökbilimci Phil Plait’e göre: “İklim değişikliğinin kapsamının bu derece geniş oluşu onu kavramaya çalışan ufak beyinlerimiz için ayrıca bir sorun.”

İşte İklim Değişikliğini konu alan bilim–kurgu romanlarının en yeni dalı iklim romanları bu noktada yardımcı olabilir. Özellikle Paolo Bacigalupi’nin polisiyesi Su Bıçağı (The Water Knife) ve Claire Vaye Watkins’in Gold Fame Citrus gibi romanlarından sonra iklim değişikliğinin insanlar ve gezegen üzerindeki etkilerini konu edinen ve giderek tanınan yeni bir tür hızlıca oluştu. İngilizce tabiriyle Cli mate – Fiction /Cli – fi yani İklim Kurgu romanlarıyla parçalanmış ailelerin, siyasi entrikaların ya da sert tartışmaların yeni ortamı: iklim değişikliği.

39

 

Pek çok iyi edebiyat gibi iklim edebiyatı da yaşamları bizimkinden bambaşka olan insanlarla empati kurmamıza yardımcı olabilir. Hatta “Su Bıçağı”nın yazarı Bacigalupi’ye göre edebiyatın “süper gücü” de tam olarak bu, yani empati kurmamıza yardım etmek. Bacigalupi’nin ABD’nin Güneybatısındaki kuraklığı konu olan romanında karakterlerin birbiriyle bağlantısı kuraklığın kaynağını kendiliğinden ortaya çıkarıyor ve her karakter iklim değişikliğinin farklı bir etkisini teşhir ediyor.

40İklim değişikliğinin yaşamlarımızdaki tezahürü kim olduğunuza ve nerede yaşadığınıza göre çarpıcı bir şekilde değişiyor. Bu yüzden bu yeni edebiyat türü için farklı hayatların sunumu önemli. İşte bu nedenle, farklı ülkelerden yazarların kısa öykülerini içeren antoloji Her Şey Değişir (Everything Change); Tibet, Madagaskar, Venedik, New England kırsalı gibi yerlerde geçiyor ve iklim değişikliğinin farklı etkilerini konu alıyor.

Kimisinde sel felaketleri, şiddetli fırtınalar, yok olan yüzlerce dönüm ekinler ve büyük yangınlar konu olurken, kimisinde de ateşlenen etnik çatışmalar ve yok olma tehlikesindeki yerel mutfak kültürü, hatta sağlam bir şemsiyenin seyrek bulunan pahalı bir antikaya dönüşmesi bile okunabilir. Kitaptaki hemen hemen her öyküde iklim değişikliği derin sohbetlere, sert tartışmalara, ilişkilerde hayal kırıklıklarına ve küçük toplulukların hüsranlarına sebep, en azından bağlantısı görünür oluyor.

Gezegenin sıcaklık değişimi hepimizin bildiği gibi sellere, yangınlara ya da besin kıtlığına neden olabilir ve genelde bu sonuçlar üzerinde yoğunlaşılır. Ama aslında iklim değişikliğini körüklemeye devam eden yabancı düşmanlığı ve onun artışı gibi ciddi etkileri de var. Bu kitaptaki hikayelerle zaten var olan etnik, sosyal sınıf, toplumsal cinsiyet ya da inanç gibi eşitsizliklerin iklim değişikliğiyle nasıl körüklendiğine dikkat çekiliyor.

İklim değişikliğinin etkilerini inkâr etmek için artık çok geç; yıllar önceden gerçekleşmeye başladı bile. İklim adaletinin sağlanması için yaratıcı, uygulanabilir fikirlerin edebiyatı makul bir laboratuvar sayılabilir.

**

Her gün başka bir hikaye, yeni bir mücadele olabilir derseniz, kitabın İngilizce halini bu link üzerinden indirmek mümkün

***

Bu çeviri – haber de birilerinin ilgisini çeker ve Türkçesine de ulaşabilir umuduyla yapıldı.

 

Yazının İngilizce Orijinali

Yazı: Joey Eschrich

Çeviri: Bahar Topçu

(Yeşil Gazete, Slate.com)

Kategori: Hafta Sonu

Manşet

Ve Obama Keystone XL Boru hattını veto etti

Kanada’nın katran kumullarından elde edilen petrolü ABD’ye taşımak amacıyla inşa edilmek istenen Keystone XL boru hattı, 6 Kasım Cuma günü ABD Başkanı Obama tarafından nihayet veto edildi.

Keystone XL boru hattına karşı mücadele ilk olarak hattın güzergahı üzerinde toprakları bulunan yerli halklar ve çiftlik sahipleri tarafından başlatılmıştı. Ancak, 2011 yılına gelindiğinde ve büyük şehirlerde örgütlenen iklim hareketi projeyi odağına aldığında, proje enerji sektörü temsilcileri ve birçok gözlemci tarafından artık neredeyse bitmiş kabul ediliyordu.

ABD ve Kanada’daki iklim hareketinin ise Keystone XL boru hattı projesini kaybedilmiş bir mücadele olarak görme lüksü bulunmuyordu zira tamamlanması halinde toplam uzunluğu 2740 kilometreyi bulacak hattın her gün 800.000 varil petrol taşıyacağı ve 51 kömürlü termik santrale eşit sera gazı salımına yol açacağı öngörülüyordu.

Hareket projeye karşı iki ayaklı amansız bir mücadeleye girişti. Mücadelenin ilk ayağı, projenin geçmesi öngörülen hattın üzerindeki toprak sahiplerinin seslerini yükseltmekti. Bu aşamada epey ciddi başarılar elde edildi. Pek çok açıdan muhafazakar kampta yer alan beyaz çiftlik sahipleriyle yerli halklar bir araya geldi. Tarihsel imgeler yıkıldı. En çarpıcı sloganlardan biri ‘Kovboylar ve Kızılderililer birlikte Keystone’a karşı’ idi.

140422-keystone-xl-protest-dc-02_d49de866ab842d59a9a6caaa150cc7d7

Kovboylar ve Kızılderililer Keystone’a karşı

İkinci ayak ise doğrudan Başkan Obama üzerinde kurulacak baskıydı. Projenin iklim açısından teşkil ettiği tehlike uzun soluklu bir kampanya ihtimalini ortadan kaldırıyordu. Kamuoyunun bir an önce sesini yükseltmesi gerekiyordu. Bu nedenle aktivist gruplar binlerce kişiyle Beyaz Saray’ın önünde oturma eylemleri yaparak kendilerini tutuklattılar. Seçilen taktik bedenlerin doğrudan siper edilmesiydi. Tutuklananlar arasında bilim insanları, dini liderler ve ‘normalde bu tür eylemlere bulaşmayacak’ sıradan insanların çokluğu hareketin saygınlığını artırdı.

hansen

NASA Goddard Enstitüsü eski başkanı Profesör James Hansen

Ek olarak, aralarında Neil Young ve Willie Nelson gibi isimlerin de bulunduğu yüksek profilli sanatçılar, doğrudan eylemlere katılarak veya konserler, konuşmalar, vb. yoluyla harekete destek verdiler (Willie Nelson’un oğlu Micah Nelson’un benzetmesi ilginçti: Keystone XL şirketlerin açgözlülükle uzanan elinin orta parmağıdır).

2014-09-30-StageShot-thumb

Willie Nelson ve Neil Young, Keystone XL karşıtı “Umut Hasadı” konserinde.

2010 yılında Meksika Körfezi’nde yaşanan ve dünyanın en büyük çevre felaketlerinden biri olan BP Deepwater Horizon faciası gibi gelişmeler de genel olarak kamuoyunun kaçak ve kazalarıyla ünlü boru hatlarına olan yaklaşımını etkilemişti.

Keystone XL’e karşı girişilen mücadele ABD ve Kanada’daki iklim hareketi için bir sembol haline geldi. Hareketin odaklanmasını ve ortak bir hedefe yönlenmesini sağladı. Keystone mücadelesi sayesinde büyüyen iklim hareketinin 2014 yılı Eylül ayında New York’ta gerekleştirdiği 400.000 kişilik Halkların İklim Yürüyüşü, aslında Keystone gibi fosil yakıt projelerinin en azından dünyanın belli bölgelerinde bir daha asla kolaylıkla yapılamayacağını da gösteriyordu.

Tüm bunlara rağmen, proje yeniden gözden geçirmeye alındı ama bir türlü kesin olarak reddedilmiyordu. Dile kolay, arkasında milyarlarca dolarlık petrol lobisinin bulunduğu projenin maliyeti 7 milyar dolardı. Hattın Güney bölümü tamamlanmış ve petrol taşımaya hazırdı.

Ancak, geçtiğimiz Cuma günü iklim hareketinin Obama yönetimi üzerinde kurduğu baskı nihayet sonuç verdi ve Obama, 8 Kasım 2016’da yapılacak ABD seçimlerinden tam olarak bir yıl önce, tabiri caizse 90+3’te, projeyi reddettiğini açıkladı.

Böylece, Keystone XL’in tabutuna son çivi de çakıldı. Ne yazık ki fosil yakıt lobisi, aynı karanlık büyücüler gibi, ölen projeleri diriltmekte çok mahir. Bu nedenle yarın öbür gün Keystone projesinin de bir şekilde dirilmeyeceğinden emin olamıyoruz. Ancak bugün bu iyi haberi hem kutlamalı hem de bu mücadeleyi yürütenlere şükran duymalıyız. Kutlamalıyız çünkü iklim meselesi söz konusu olduğunda sınırlar yok. Engellenen her fosil yakıt projesi hepimiz için bir zaferdir.

Keystone’a karşı mücadele edenlere şükran duymalıyız çünkü kabullenmediler, harekete geçtiler. 350.org’dan Jamie Henn’in sözleriyle bitirelim:

Eyleme geçmemek. Bana göre vatandaşlar olarak karşı karşıya olduğumuz en büyük risk budur. Toplumumuzda bize küçük olduğumuzu, önemsiz olduğumuzu ve sıradan insanların asla fark yaratamayacağını söyleyen çok şey var. Medya toplumsal hareketlerin etkisini görmezden geliyor. Yorumcular bizleri ‘radikal’ ve hatta daha da kötüsü ‘siyaseten naif’ olarak görüyorlar. Bizler de kendi kendimize ket vuruyoruz. Umuda yönelmek yerine kendimizi sinizmin rahatlığına sarmalamayı tercih ediyoruz. Yıllardır beni en fazla rahatsız eden şey iklim değişikliğinin reddedilmesi değil; bu konuda yapabileceğimiz bir şeyler olduğunun reddedilmesi.

Kategori: Manşet

Dış Köşe

4 + 1 Soruda Ecce Homo – Ömer Madra

“Birşey biyotik topluluğun bütünlüğünü, istikrarını ve güzelliğini korumaya yöneldiğinde doğru, bunun  aksine yöneldiğinde yanlıştır.”

Aldo Leopold, A Sand County Almanac, 1949

 3 forest_destruction

İlk soru: Neler oluyor yahu?

Cevabı galiba hepimiz biliyoruz ama – korkudan olsa gerek– çokluk bilmezden geliyoruz. Ne var ki, korkunun ecele faydası yok. Olan şu: Gezegenimiz kozmik boyutta bir şantiyeye dönmüş durumda. İnsanlık, medeniyet inşaatını dev iş makineleriyle sürdürüyor. Tüm akarsular bentleniyor, nehirler, göller barajlanıyor, dağlar kazılıyor, kayalar çatlatılıyor, denizler taranıyor, deniz canlıları radarlarla tüketiliyor, deniz diplerine, ovalara, dağlara, yaylalara su kuyuları açılıyor, taş ocakları, kum ocakları, kömür ocakları çalıştırılıyor, boksit, altın, bakır, koltan madenleri, diğer metaller, nadir metaller çıkartılıyor, petrol boruları, katran kumu boruları, doğal gaz boruları döşeniyor, demiryolları, karayolları, köprüler, havalimanları yapılıyor, arklar açılıyor, kanallar kazılıyor, yaylalar düzleniyor, yağmur ormanları kesiliyor, orman tabanları ateşe veriliyor, küller ve molozlar denizlere, derelere, çaylara boca ediliyor, geniş topraklarda dev makineler tek kültür tarımı yapıyor, mahsulü ekiyor, biçiyor, ürünü topluyor, ambalajlıyor, gemilere, kamyonlara, trenlere dolduruyor, satıyor ve aldığı paralarla yeni kazılar, yeni inşaatlar, yeni yollar ve köprüler yapıyor…

İnsanlığın ve medeniyetin arş-ı âlâya yükselmesi için yürütülen bu muazzam faaliyet sonucu, dünyayı battaniye gibi saran “sera gazı” salımları da arşa yükseliyor, karbon molekülleri birikiyor, iklim değişiyor ve yeryüzünün “suyu ısınıyor” – hem de müthiş bir hızla! 2014 Nisanı’nda yeni rekor kırıldı! Gerçek bir dünya rekoru: İnsanlık tarihinde ilk kez bütün bir ay boyunca atmosferdeki karbon yoğunluğu milyonda 400 parça seviyesini (400 ppm) aştı![1]

Şimdi de ikinci soru o zaman: Peki, ne olacak bu kâinatın hali?

Kelimenin her anlamıyla canalıcı olan bu iki soruyu kafasında dolandıranlar için gayet aydınlatıcı bir “görsel” dolanıyor şu sıralarda sanal âlemde. Çevre Bilimleri Araştırmaları İşbirliği Enstitüsü adlı kuruluş (CIRES), gezegen atmosferinin insanoğlu (ya da kızı) tarafından mahvedilmesini 90 saniyelik bir “animasyon-grafik” ile gözler önüne seriyor.[2] Küresel Isınma 101 dersi gibi! Derste zaman tüneline giriyoruz ve faltaşı gibi açılmış gözlerle grafikteki hareketi izliyoruz: Bir buçuk dakika içinde karbondioksit ve diğer sera gazlarının yoğunlaşmasının tarihine bakakalıyoruz. Son çeyrek yüzyıl içinde de en az 800 bin yıldır benzersiz bir yükselişe, bir kozmik “rekor”a tanık oluyoruz!

Bu korku filmi ya da “şaşı bak şaşır” gösterisi, kadim zamanlar içinde iniş çıkışlara raslanmış olsa da, bu yükselişin kesinlikle biricik olduğunu bize öğretiyor. İklim bilimciler, son 2 bin yılda CO2 gazının üç aşağı-beş yukarı 280 ppm civarında sabit kaldığını, ama Endüstri Devrimi’nden başlayarak günümüze kadar müthiş bir “karbona hücum” yaşandığını, seviyelerin durmadan yükseldiğini bildiriyorlar.[3]

İnsanlık, dünyanın en önde gelen iklim bilimcilerinden James Hansen’in kıyametin tavanı olarak belirlediği 350 ppm “dönemecini” ta 1989’da aşmıştı zaten! Artış hızı o tarihten beri ayrıca ivme kazanmış durumda. ABD Okyanus ve Atmosfer Araştırmaları Merkezi (NOAA) Yıllık Seragazı İndeksi’nin son verilerine göre: 2012-2013 arasında CO2 artışı dünya çapında % 1,5 olmuş. Anlamı şu: İnsan kaynaklı uzun ömürlü sera gazları bir yılda yüzde 1,5 artarken, 1990’dan beri, yani son çeyrek yüzyıldan kısa sürede % 34 artmış – buyrun, buradan yakın.

Bilim dünyasının neredeyse tamamının tutarlı ve giderek artan uyarıları karşısında insanlık meseleyi her geçen gün daha da içinden çıkılmaz getirmekte yekta bir tutum sergiliyor. Yeryüzü sistem araştırmacılarından biri şöyle özetliyor: “Sonuçlarının ne olacağını bilmeden ‘elektrikli battaniye’nin ibresini yükseltip duruyoruz … ama ibreyi aşağı çekmek gittikçe zorlaşacak.”[4]

İnsanlığın, Endüstri Devrimi’nden bu yana, yaklaşık 200 senedir, doğanın “dizginlenmesi”, “boyunduruk altına alınması”, “altedilmesi” yönünde hareket ettiği ve “doğal kaynaklar” diye adlandırdığı şeyleri, yani doğanın ta kendisini sonsuza kadar tüketmeye yönelik olarak önü alınmaz bir koşuda olduğu açıkça görülüyor. Bilim dünyası, şu anda içinde bulunduğumuz çağa antroposen (“anthropocene”) demeye başladı: Yani, yaşayan dünya üzerinde insan etkisinin başat güç olduğu çağ.

Ama, bu dehşet çemberinin başlangıç noktası gerçekten Endüstri Devrimi midir, orası biraz kuşkulu. Yeni araştırmalar, insanlığın merhamet nedir bilmediğini, ve iki milyon yıldır doğal dünyanın amansız düşmanı olduğunu ortaya koyuyor maalesef.[5] Antroposen, çok daha erken bir tarihte, bundan 2 milyon yıl önce bir katliam zinciri ile de başlamış olabilir pekala. Afrika savanlarında iki ayağı üzerinde doğrulan yaratık, daha işin başından itibaren “dünyaları yokeden” idi.

Homo erectus adlı atamızın, kendisini yenilmez yapan özellikleri vardı: zekâ ve yaratıcılık, işbirliği yaparak sorun çözme, darda kaldığında yiyeceğini değiştirebilme esnekliği, ve bir de, fırlatma becerisi olan kollar. Böylece, uzak mesafeden savaşma yeteneği, insanlık tarihinin hem temel göstergesi, hem de belirleyicisi oldu: dev etobur yırtıcıları avlarından uzaklaştırırken, otobur canavarları da bitkin düşürüp yoketti.[6] Megafauna (dev hayvanlar) üzerine çalışan bilim insanları, son zamanlarda, insanların gezegen üzerindeki etkisine dair yeni bir anlayışın haritasını çizdiler: Buna göre, atalarımız nereye gittilerse, canlılar âleminin (biyosferin) işleyiş tarzını değiştirip harikalar diyarını silip süpürmüşler.[7]

Ve, insanlık asla durmadı, dur durak bilmedi.

Yok etmeye devam etti ve ediyor da. Şu anda içinde yaşadığımız gerçekten olağandışı dönem hakkında Altıncı Yokoluş – Doğal Olmayan Bir Tarih adlı harika bir kitap yazmış olan Elizabeth Kolbert, atalarımızın yokeden ve “yaratan” ikili doğasına ilişkin müthiş ironiye dair çarpıcı gözlemler yapıyor. Biz 40 bin yıl kadar önce oraya geçmeden Avrupa’da en az 100 bin yıl yaşayan ve herhangi bir omurgalıdan daha fazla iz bırakmayan kardeşlerimiz Neanderthal’leri önce cinsel olarak becerip, sonra da “göz açıp kapayıncaya kadar” kısa sürede tümden halletmemizin, ve şimdi de yeniden “yaratmaya” kalkmamızın traji-komik hikâyesini şöyle anlatıyor:

“DNA’mızın içinde bir yerlerde, bizi diğerlerinden ayıran kilit mutasyon (veya mutasyonlar) yatıyor olmalı: Bizi, en yakın akrabasının kökünü kazıyabilecek, ardından da kemiklerini topraktan çıkarıp genom haritasını yeniden düzenleyebilecek türden bir yaratık yapan mutasyon(lar).”[8]

Sumatra gergedanlarını boynuzlarını öğütüp kokain gibi burnuna çekmek için öldürüp yok oluşun eşiğine getirdikten sonra, son kalan dişilerden Suci çiftleşsin diye içine elle ultrason cihazı sokmak ya da son kalan Hawaii kargası erkeklerinden Kinohi’ye mastürbasyon yapıp binlerce kilometre ötedeki dişiye meni gönderme patetik çabaları içindeki insan, insanı duyarlandırmıyor değil.

Ne var ki, Kolbert’a göre asıl önemli olan, insanların dünyayı değiştirme kapasitesi. Bu elbette moderniteden önce başladı, ama tam ifadesine modern çağ’da endüstri devrimi ile ulaştığı şüphe götürmez. Bu kapasite, muhtemelen bizi insan yapan niteliklerden, o kıpır kıpırlığımızdan, yaratıcılığımızdan, dil kullanımımızdan, sorun çözmek ve karmaşık görevleri başarmak için işbirliği yapma kaabiliyetimizden ayırt edilemez.

“İnsanlar, doğal dünyayı temsil etmek üzere işaret ve semboller kullanmaya başladıkları andan itibaren o dünyanın sınırları dışına taştılar.”[…] ‘İletişim toplumları bir arada tutar ve insanların evrimden kaçmalarını mümkün kılar.’ […] Eğer insanların öteki türler için neden o kadar tehlikeli olduğunu tahayyül etmek istiyorsanız, Afrika’da omuzunda Kalaşnikofla bir fil avcısını, Amazon’da elinde elektrikli testereyle bir kereste tüccarını ya da, daha iyisi, kucağında kitapla koltukta oturan kendinizi gözünüzün önüne getirin, yeter.”[9]

Dünyayı işaretlerle ve sembollerle temsil etme kapasitesi ile birlikte, onu değiştirme kapasitesi de “bonus” olarak geliyor ve değiştirme de, artık nasıl oluyorsa, aynı zamanda yoketme kapasitesi demek oluyor. “Bizi Neanderthal’lerden ayıran şey, sadece minik bir dizi genetik çeşitlemeden ibaret, ama bütün farkı da işte bu yaratıyor.[10]

Kolbert’le birlikte Amerikan Doğa Tarihi Müzesi Biyoçeşitlilik Salonu’nun zeminine gömülü plaketten okuyoruz:

“Bundan 500 küsur milyon yıl önce karmaşık hayvanların evrilmesinden bu yana, iklim değişikliği ve başka sebeplerle 5 büyük kitlesel yokoluş yaşandı […] Şu anda Altıncı Yokoluş’un tam ortasında bulunmaktayız – ki, bu sefer bunun tek sebebi, insanlığın ekolojik manzarayı baştan başa dönüştürmesinden başka birşey değil.”

Önce kendi aile ağacımızı budamakla işe başladık: Neanderthallerle Denisovanları hacamat ettikten sonra şimdi birinci ve ikinci derece kuzenlerimiz şempanzeler, bonobolar, orangutanlar, goriller üzerinde çalışıyoruz … Maaşallah, megafauna da elimizden kurtulmuyor: Bir zamanlar Türkiye’den Çin sahillerine kadar her yerde serazad dolaşan Asya fillerinin % 97’sini – dişlerinden güzel süs eşyaları yapmak uğruna –  filler cennetine gönderdik. (Ki, mesela, filler yağmur ormanlarında yüzlerce ağaç türünün tohumlarının dağıtıcısı durumunda; filler olmadan, bu ağaçlar işlevsel bakımdan soyu tükenmiş sayılıyor.) Asya gergedanlarının yüzde 99’unu da – boynuzlarından kudret macunu yapmak için – bitirdik.[11]

Üçüncü soru: Biz bu muyuz yani?

Böyle soruyor Monbiot. “Hiçbir kapıyı kapalı bırakmayan, hiçbir saklanacak yeri tarumar etmeyen, uzun zaman önce karalar üzerindeki büyük yırtıcılara yaptığımızı şimdi de denizlerin büyük canlılarına yapan küçük boyutlu bir canavardan ibaret miyiz biz?” Sonra da cevap bulmaya çalışıyor: “Yoksa, durmasını bilecek miyiz? İki milyon yıldır yaratıcı bir biçimde yıkmak için kullandığımız pratik zekâmızı, evrim tarihimize meydan okumak için kullanabilecek miyiz?”[12]

Cevap hiç kolay değil. Son araştırmalar gösteriyor ki, insanlar zenginleştikçe ve tüketimi artırdıkça daha benmerkezci, başka canlıların hayatına karşı daha umursamaz oluyor. Yükselen tüketimin doğrudan zararları bir yana, ekonomik büyümenin gezegeni nasıl koruyacağı büyükbir muamma. Dolayısıyla bir kısır döngünün kıskacı içindeyiz. Monbiot bir başka yazısında bunu şöyle anlatıyor.

“Doğaya ne kadar zarar verirsek, o kadar daha umursamaz oluyoruz; aşırı tüketicilik ilişkileri, toplulukları ve Yeryüzünün fiziki dokusunu ne kadar tahrip ederse, hayatlarımızdaki büyüyen boşluğu gidermek için o kadar daha çok alışveriş yapıyoruz. Bütün bunlara, bir de, basın ve politikacıların zengin Anglofon ülkelerdeki aşırı neoliberalizmi yüceltmesini, finans ve fosil yakıt sektörlerindeki büyük güç temerküzünün değişimi önleme yolundaki sert lobisini ekleyelim…”[13]

Peki biz ne olacağız?

Dördüncü soru da bu. Kolbert’e göre bunun muhtemel bir cevabı, bindiğimiz dalı kestiğimiz, yani “ekolojik manzarayı baştan başa dönüştürdüğümüz” için, kendi soyumuzu da tüketeceğimiz. (Öteki olasılık, insan zekâsı ve teknoloji kendi yarattığı sorunu nasıl olsa çözecektir diyen bakış açısı. Nâm-ı diğer: “Bize birşey olmaz ağbi!” yaklaşımı.)

Öyle ya, evrimin kısıtlamalarından kendimizi kurtarmış olmamız, yeryüzünün biyolojik, fizik ve jeokimyasal sistemlerinden bağımsız kaldığımız anlamına gelmiyor. Tropik yağmur ormanlarını kesip, atmosferin bileşimini değiştirip, okyanusları asit çukurlarına dönüştürerek bu sistemleri bozunca, kendi hayatta kalma şansımızı da ciddi şekilde tehlikeye atıyoruz. Altıncı Yokoluş kitabı şu cümlelerle sona eriyor:

“Jeolojik kayıtlardan çıkarttığımız birçok ders var, bunlardan en ciddi olanı belki de şu: Hayatta da, tıpkı yatırım fonlarında olduğu gibi, geçmişteki performansın gelecekte aynı sonuçları vereceğinin hiçbir garantisi yok.  […] Antropolog Richard Leakey uyarıyor: ‘Homo sapiens altıncı yokoluşun sadece aktörü olmakla kalmayabilir, onun kurbanı olma riski de vardır.’ […] Bizim için “şu an” olan o şaşkınlık verici an itibarıyla ve pek farkında olmaksızın, hangi evrim patikalarının açık kalacağına, hangilerinin de sonsuza kadar kapanacağına karar vermekteyiz. Şimdiye kadar bunu başarabilen hiçbir yaratık olmadı. Ve, ne yazık ki bu bizim en kalıcı mirasımız olacak. İnsanlığın yazdığı, çizdiği, resmettiği, inşa ettiği herşey toz olup gittikten ve yeryüzü dev farelere miras kaldıktan – ya da kalmadıktan – sonra, çok uzun bir süre yeryüzünde hayatın gidişâtını Altıncı Yokoluş belirleyecektir.” [14]

Doğru söze ne denir?

Kısır döngüyü nasıl kıracağımız, insanları nasıl uyandıracağımız ve onları dünyayı kurtarmak üzere muktedirlere karşı nasıl topyekûn mücadeleye sokacağımız meselesi önümüzde duruyor. Bu da beşinci, bonus soru.

Cevabı bilen beri gelsin.

(*) ODTÜLÜ Dergisinin 52. sayısında (Nisan – Haziran) yayımlanmak üzere hazırlanıp gönderilmiş yazının, birkaç küçük değişiklik içeren halidir.

Kaynaklar:

[1] “Concentrations of the greenhouse gas carbon dioxide in the global atmosphere are surpassing 400 parts per million (ppm) for the first time in human history,”  http://keelingcurve.ucsd.edu/

[2] Time history of atmospheric carbon dioxide from 800,000 years before until Jan 2014,  https://www.youtube.com/watch?v=UatUDnFmNTY

[3] Brian Kahn, http://www.climatecentral.org/news/the-meteoric-rise-of-co2-in-1-video-17398

[4] “Humanity’s Destruction of Earth’s Climate…”https://www.commondreams.org/headline/2014/05/06

[5] Ayrıntılar için bkz.: George Monbiot, “Is this all humans are? Diminutive monsters of death and destruction?”http://www.theguardian.com/commentisfree/2014/mar/24/humans-diminutive-monster-destruction

[6] Ibid.

[7] Paleontologlar Lars Werdelin and Margaret Lewis’in çalışmalarından alıntılar ve Mart 2014 Oxford’daki Megafauna konferansından gözlemler için, bkz.: Ibid.

[8] Elizabeth Kolbert, The Sixth Extinction – An Unnatural History, Henry Holt & Company, 2014, s. 240

[9] Ibid., s. 266

[10] Ibid. s. 258

[11] Bkz.: Monbiot, agy

[12] Ibid.

[13] http://www.theguardian.com/environment/georgemonbiot/2014/may/09/why-we-couldnt-care-less-about-the-natural-world

[14] Kolbert, s. 267-269

 

Bu yazı ilk olarak acikradyo.com.tr/ de yayınlanmıştır

77 Ömer Madra

 

 

Ömer Madra

Kategori: Dış Köşe

Dış Köşe

Anlatılan, bizim hikâyemiz – Ömer Madra

Ömer Madra

Ömer Madra

Yeryüzünün gelmiş geçmiş en kapsamlı, en özenli ve dakik şekilde uzman denetiminden geçmiş bilimsel araştırma sürecinin sonuçları geçen ayın sonlarında yayınlandı. Muhtemelen, bilimler âleminin herhangi bir alanında ve insanlık tarihinin herhangi bir ânında yapılmış en sıkı meta-analizden söz ediyoruz. Şimdiye kadar üretilmiş en sağlam bilimsel belgeden.

BM Hükümetlerarası İklim Değişikliği Kurulu’nun (IPCC) çığır açan 2013 raporu bu. Mesajı, artık hiçbir tartışmaya meydan bırakmayacak kadar açık. Korktuğumuz başımıza geliyor maalesef: Gidişat, düşündüğümüz kadar kötü, ey okur.

Üstelik, rapor son derece muhafazakâr sayılır; kanıtlar, uzmanlardan bir tekinin bile itirazı durumunda metne dahil edilmiyor çünkü. Hatta, üzerinde araştırmacıların tam mutabakatı olan tespitler dahi, hükümet temsilcilerinin itirazı halinde, bir kez daha elden geçiriliyor.

Evet, tartışmaya mahal yok. Araştırmadaki tüm kanıtlar dünyada hararetin arttığını, buzların çözüldüğünü, buzulların ricat ettiğini, denizlerin hem yükselip hem asitlendiğini, havaların gittikçe acayipleştiğini net bir şekilde ortaya koyuyor. Sürecin hızlanarak artacağını da. Korkunç yıkımın önünü almanın tek yolunun kendi elimizde olduğunu da. Yani, petrol, gaz ve kömürü toprak altında, yerli yerinde bırakmak zorunda olduğumuzu da…

Çatırtıyı duyuyor musunuz? Yeryüzünün en yetenekli uzmanlarından yüzlercesinin altı yıllık hummalı bir çalışma sonunda ortaya koyduğu bu çığır açıcı rapor, kılı kırk yaran, kuru ve nesnel diliyle müthiş çarpıcı bir hikâye anlatıyor aslında. İnsanlığın evrilip mamur ve müreffeh bir medeniyet kurduğu o mülayim, ılıman iklimin büyük bir gümbürtüyle çöktüğünü söylüyor bize. Binbir türlü başka yaşam biçiminin de buna bağlı olarak yokolup gitmesinin hikâyesini anlatıyor.

“Kalp Hastası, Şişman, Sigara Tiryakisi: Gezegen”

Artık burada bir soluklanmalı, dilimizi çıkarıp aynada kendimize bakmalıyız. Dilimizde bir sorun var. Yazar ve aktivist George Monbiot’nun deyişiyle, iklim değişikliği ve küresel ısınma terimleri, içinde bulunduğumuz durumu ifade etmede çok yetersiz kalır. De nobis fabula narratur. Anlatılan, bizim hikâyemiz çünkü! İklimin yerlebir oluşunun hikâyesi. “Pekâlâ öngörebildiğimiz, ama tahayyül etmekte âciz kaldığımız bir felaket bu,” diyor Monbiot. Ve devam ediyor: “Tuhaf biçimde, önünü almak için yeterli donanıma bir türlü sahip olamadığımız muazzam bir felaket.”1

Mecaz, her zaman değilse de bazen çok işe yarıyor. 30 yıldır acayip havaları kovalayan meteorolog Jeff Masters, IPCC raporunu yorumlarken, hastalık metaforuna başvurmayı seçmiş. Son 15 – 20 yıl içinde atmosferde, okyanuslar ve buz(ul)larda meydana gelen değişikliklerin sonu gelmez listesi, yatalak hastanın laboratuar sonuçlarını çağrıştırmış ona: “Gezegenimiz, pofur pofur sigara tüttüren aşırı kilolu bir kalp hastası gibi,” diyor. “Hasta, yaşam tarzında temel değişiklikler yapmazsa eğer, hastalık çok ilerleyecek, felç ya da ölüm belirgin olasılıklar haline gelecek. Kendimizi toparlamak için muazzam bir gayret gösterebiliriz, göstermeliyiz de zaten.”2

IPCC raporu dünya “karbon bütçesi”nin yarısı ile 2/3’ü arasında bir kısmının harcandığını ortaya koyuyor. Bu bütçenin âcilen masaya yatırılması gerekiyor. Sera gazı salımlarını radikal biçimde kısacak politikalar hemen yürürlüğe konmazsa, o zaman: “yandı gülüm keten helva”.

Önümüzde belki de sadece 15 yıl var!

Dünyanın önde gelen iklim ekonomisti Lord Stern’in önümüze koyduğu seçenek çok net: Radikal “bütçe kesintileri” olmazsa insanlık 15 – 25 yıl içinde limiti aşacak. Bunun anlamı şudur: Geri dönüşü olmayan noktaya varmak için önümüzde belki de sadece 15 yıl var!3

Söz limitlerden açılmışken, bunları bile zorlayan yeni bulgulardan bahsedebiliriz. Çok yeni tarihli oldukları için, IPCC’nin meta-analizinde yer alma imkânı bulamayan yeni birkaç araştırma daha yayınlandı son haftalarda. Yeni veriler, bunları destekleyen bilimsel kanıtlar ve bunlar doğrultusunda yapılan uyarıların dozu ise, istense de daha vahim olamazdı doğrusu…

Meselâ, yeryüzündeki tüm hayatın kaynağı olan okyanuslarda insan kaynaklı ısınmanın, asitlenmenin ve oksijensizleşmenin hızı da, oranı da, etkileri de, daha önceki tahminlerin çok çok üzerinde çıktı. Okyanusların durumu üzerinde çalışan en yetkili uluslararası kuruluş IPSO, deniz limitlerinin 300 milyon yıldan (hatta belki ezelden) beri görülmemiş boyutta zorlandığını açıkladı. Son büyük kitlesel yokoluş süreci başlamış olabilirdi.4

İkinci bir araştırma, saygın Potsdam Merkezi’nden geldi. Alman uzmanların iklim araştırması ürkütücü yeni veriler ortaya çıkardı. Veriler, Lord Stern’in IPCC raporuna bakarak koyduğu limitleri de zorluyordu. Araştırmaya göre, aşırı sıcakların sayısı sadece 7 yıl içinde iki kat, 2040’a kadar da dört kat artış gösterecekti! Müdahale edilmezse, aşırı sıcaklar 2100’e kadar dünyanın yüzde 85’ine yayılacak. Kara parçalarının yüzde 60’ında kuraklık, ziraî ürün kaybı ve orman yangınları gözlenecek.5 Meali şudur: Kuraklık, kıtlık, açlık, yangın, savaş…

Stanford Üniversitesi iklim bilimcilerinin son araştırması ise tam bir dehşet filmi senaryosu gibiydi: Gezegen, dinozorların soyunun tükendiği dönemden bu yana gördüğü en büyük iklim değişikliklerden birini geçirmekle kalmıyordu yalnızca. Aynı zamanda bu değişiklik, son 65 yılda tespit edilebilen değişim hızından da 10 kat hızlı olacaktı! Ve, müdahale edilmezse, bu aşırı tempo yüzyıl sonunda yıllık sıcaklık ortalamasında 6 dereceye kadar çıkabilecekti.6 Meali: Kuraklık, kıtlık, açlık, savaş, yangın, yıkım, yokoluş.

Suriye’de İç Savaş, Mısır’da Darbe ve Katliam

Savaş ve yıkım demişken, bu bağlamda iki önemli olgudan, Suriye ile Mısır felaketlerinden bahsetmeden olmaz. Suriye’de sadece 2,5 yıl içinde en az yüz bin ölüme, milyonlarca yaralıya mal olan, toplam nüfusun üçte birinin yerinden yurdundan olmasına yol açan bir iç savaş yaşanıyor. Bunu tetikleyen etkenlerden birincisi, iklim kriziydi! Deneyimli siyasî analist William Polk anlatıyor: 2006’da başlayan büyük kuraklık, ülkede kıtlığa ve gıda fiyatlarının yükselmesine yol açtı. Kitleler kırsaldan şehirlere göç etti ve varoşlarda seyyar satıcılık, çöpçülük yapmak, Filistinli ve Iraklı göçmenlerle rekabete girmek zorunda kaldı. Sonunda, Deraa’da küçük bir protestoyu Esad yönetimi hunharca bastırınca olanlar oldu.7 Dante’nin Cehennemi’nin iç halkasını andıran yıkım sürecini başlatan “şey”, işte bu kadar “basitti”.

Mısır’daki askerî darbe ve ardından gelen soğukkanlı katliama gelince. Yazar Chris Hedges, katliamın hemen ardından yazdığı makalede olayı sıcağı sıcağına şöyle analiz ediyordu: “Mısır’da olup bitenler, dünya elitleri ile dünya yoksulları arasındaki daha geniş kapsamlı küresel savaşın habercisi: Azalan kaynakların, müzmin işsizlik ve eksik istihdamın, nüfus fazlalığının, iklim değişikliği yüzünden mahsul verimindeki düşüşün ve yükselen gıda fiyatlarının yol açtığı bir savaş bu… İnsanlığın gezegen üzerindeki ikametinin son merhalesine mührünü vuracak olan şey, ölüm kalım savaşlarıdır. Bu savaşların neye benzeyeceğini merak edenler varsa, Kahire’deki şehir morglarından herhangi birini ziyaret etmeleri yeterli olacaktır.”8 (vurgular bizim – ÖM)

Gidişata Müdahale Edilmezse Ne Olur?

Peki, tüm saflığımızla soralım o zaman: Gidişata “müdahale edilmezse”, yani limitler aşılır, fosil yakıtlar yakılır ve dahi karbon bütçesinin tamamı kullanılırsa ne olur?

Dünyanın önde gelen iklim bilimcilerinden James Hansen, IPCC raporunun açıklanmasından hemen önce yayımladığı önemli makalede, bu naif soruya tüyler ürpertici netlikte bir cevap getiriyor: “Fosil yakıtların tümünü kazıp yeraltından çıkarmayı ve yakmayı ‘başarırsak’, uzak gelecekte gezegenin bazı bölgeleri insanlar açısından kelimenin tam anlamıyla yaşanmaz hale gelecektir … Buzlardan arınmış bir Antarktika ve insandan arınmış, ıssız bir gezegen. Himalayalar’daki hava sıcaklıkları insanlara hâlâ cazip görünebilir belki. Ama, sağ kalabilmiş çoğunluğun, bir avuç zenginin bu bölgenin üstüne oturmasına razı geleceği çok şüpheli. Gezegendeki diğer türlerin çoğunun imha edildiği bir ortamda insanların hayatta kalacağını düşünmek de bir o kadar zor.”9

Şimdi tekrar soralım: Masters’ın sözünü ettiği o “üstün gayret”i gösterebilecek miyiz? O gücümüz var mı? Bilinmez. Dünyanın efendileri, her yerde siyasi liderleri de yedeklerine alıp o sınır tanımaz kâr hırsları, gözü dönmüşlükleri ve kibirleriyle doğayı, insan hayatını ve tüm canlılar âlemini târumar ediyor. Kültür eleştirmeni Julien Benda’nın 1927 tarihli “Aydınların İhaneti” risalesini hatırlamadan edemiyor insan. Demokrasinin ve medeniyetin geleceği, entelektüellerin cesaretine bağlı. Okumuş yazmış takımı, kendi çıkar kaygılarını, pratik hayat hesaplarını bir yana bırakır, muktedirlerin çıkarlarına ve gücüne karşı direnme cesaretini gösterebilirlerse, ancak o zaman, toplumun vicdanı ve “ıslah edicisi” rolünü oynayabilirler.10

“Gezegen Elden Gidiyor…” Manifestosu (Mart 2013)

Hatırlayalım. 2013 Mart ayı sonunda, Türkiye’nin önde gelen kamu entelektüellerinden 22’sinin imzasıyla duyurulan bir manifesto, olanca alçakgönüllüğü içinde tam da böyle bir rolü üstlenmeyi amaçlıyordu. “Gezegen Elden Gidiyor, Buna Razı Gelemeyiz!”11 başlıklı metin, Türkiye’de belki de ilk kez görülen geniş bir yelpazeyi bağrında barındırmayı başardı: Çevre ve ekolojiden insan haklarına, inanç temsilcilerinden demokrasi kuruluşlarına, sanat kurumlarından sağlık örgütlerine, kadın hakları kuruluşlarından çocuk hakları temsilcilerine, gençlik hareketlerinden meslek örgütlerine uzanan 55 kuruluş imzacı olmuştu.

Metinde şöyle deniyordu: “ İklim değişiyor ve sosyal adaletsizliği kat be kat artırıp derinleştiriyor. Toprağın sağlığı ve suyun saflığı, yeryüzü toplumlarının ayakta kalıp kalamayacağını gösterecek olan son ölçüler artık… Gezegen sürekli uyarıyor. Ama gözler kör, kulaklar sağır kalmaya devam ederse, kibir denen şeyin ne büyük bir felaket olduğunu yakında hepimiz öğreneceğiz… İşte onun için, vicdanı olan tüm yurttaşlarımızı, elde hâlâ çözüm imkânı varken, gezegeni kurtarma seferberliğinde kendi payına düşeni yapmaya, bu büyük sorumluluğu paylaşmaya çağırıyoruz.”

Ardından, TBMM Başkanı’na hitaben bir imza kampanyası başlatıldı.12 Bugüne kadar 9 bini aşkın sayıda aktif ve bilinçli Türkiye yurttaşının katıldığı kampanyanın ana talebi şöyleydi: “Vakit çok geç olmadan, imzalarımızla hem toplumu, hem de karar alıcıları ekonomik, siyasi ve kültürel bakımdan güçlü bir değişikliğe doğru yönlendirmeliyiz. Meclisten ve siyasi karar alıcılardan yenilenebilir enerji kaynakları konusunda tutarlı ve istikrarlı politikalar belirlemesini, bu yönde toplumun önüne somut hedefler koymasını ve bunları süratle hayata geçirmesini talep ediyoruz. Ve ancak o zaman, hayattaki tek evimiz olan bu gezegeni kurtarmak için bir şansımız olabilir.”

Evet, talebe şu âna kadar yaklaşık 9 bin kişi katıldı. 75 milyonu aşkın bir nüfus için “devede kulak” denebilir. Ama, tarih bize böyle bakmamak gerektiğini gösteriyor. Bir kere, hiçbir doğrudan karar alınmasını gerektirmeyen “soyut” bir talebin toplumda 9 bin kişi tarafından sahiplenilerek dile getirilmesi, “sürpriz” denecek kadar yüksek bir katılımı işaret ediyor.

“Ekoloji Mücadelesi, Demokrasi Mücadelesinin Ta Kendisi”

İkincisi, “3 -5 ağaç” için “sekiz-on kişinin protestosuyla başlayan, 2’si hariç Türkiyenin tüm illerine bir bozkır yangını gibi yayılarak –resmi açıklamaya göre– 2 milyonu aşan katılımcı sayısıyla Türkiye tarihinin gördüğü en büyük kitle hareketine dönüşen Gezi direnişinin ilk sloganlarından biri “bu daha başlangıç, mücadeleye devam!” idi, hatırlanacağı üzere. Uzun sürmüş Gezi yazının ardından ülkenin dört bir yanında ekolojik mücadele olanca hızıyla devam ediyor.

Gezi direnişi, hayli öncesinden başlamış kırsal merkezli sayısız yerel ekoloji direnişinin ve sivil itaatsizlik uygulamasının (Sinop-Gerze, Muğla-Yuvarlakçay, Büyük Anadolu Yürüyüşü, Kastamonu Loç vadisi, Erzurum Aksu Vadisi, Hopa, Artvin, Munzur, vb. eylem ve hareketlerinin) kesintisiz bir devamı niteliğindeydi.

Yazar ve aktivist Ümit Şahin’in dediği gibi, “ekoloji mücadelesi, demokrasi mücadelesinin ta kendisi” zaten. Ve böyle olmasının “bir nedeni de AKP hükümetinin sürdürdüğü gibi çevresel ve sosyal bedellerin gözardı edildiği, (Batı’da 1970’lere kadar uygulanabilmiş) hızlı ve agresif kalkınma anlayışının demokratik mezanizmaların işlediği yerlerde artık mümkün olmaması… AKP’nin demokrasiyi tahrip etmesi sadece kendi muhafazakâr, çoğunlukçu yönetim anlayışının ve iktidarını ilelebet sürdürme gayesinin göstergesi değil, aynı zamanda iktidarı sağlama almak için vazgeçilmez gördüğü, bedeli ne olursa olsun hızlı ekonomik büyüme politikalarının ancak demokrasinin yok edildiği bir ortamda mümkün olduğunu bilmesidir.”13

Çevre, ekoloji ve demokrasi mücadelesinin, yakında iklim mücadelesiyle bütünleşip, hepsinin tek ve büyük bir harekete dönüşmesi şart görünüyor. Bu, zorunlu olduğu gibi, pekâlâ mümkün ve muhtemel de. “Hasım” da tek ve büyük çünkü.

Aslında, yeryüzünün hemen her yanında olduğu gibi Türkiye’de de yönetime tek bir “dünya görüşü” egemen: Yazar ve aktivist Naomi Klein’ın deyişiyle, dünyadan durmadan almaya, asla geri vermeden almaya dayalı bir yönetim anlayışı bu. Kimi zaman “kazıp çıkarmacılık” (“extractivism”) diye adlandırılıyor. Kimi zaman neoliberalizm. Kimi zamansa, düpedüz kapitalizm. Klein tarifi şöyle açımlıyor: “Almaya sınır yokmuş gibi, işçi bedenlerinin bir dayanma haddi yokmuş gibi almaya devam etmek; işleyen bir toplumun ya da yaşayan bir gezegenin kaldırabileceği bir had hudud yokmuş gibi almaya, gene almaya, sadece almaya dayalı bir anlayış.”14

“Hafriyatçılık İdeolojisi”

İlaveten, biz de bir terim yaratmayı deneyebiliriz belki: Hafriyatçılık. Hani, bütün o sayısız termik santralleri, HES’leri, 3. Köprüyü, kesilen Kuzey Ormanları’nı, 3. Havalimanını, Kanal İstanbul’u, Ilısu’yu, Munzur’u, Aliağa’yı, Bozcaada’yı, Çanakkale’yi, taş ocaklarını, maden ocaklarını, kazılan bütün o maden ve inşaat çukurlarını, ve daha pek çoklarını düşünürsek… ‘hafriyatçılık’ diyemez miyiz buna? Pekâlâ diyebiliriz. Sonu gelmeyen bu ekonomik büyüme fetişizmi, bu hafriyatçılık insanlığı bir bütün olarak umutsuzluğa doğru sürüklerken, ortada yaşanabilir bir çevre bırakmıyor ve her yerde toplumun sadece küçücük bir kesimini zengin etmeye yarıyor.

Demokratikleşme paketleri açıklanırken doğa’nın bir hak öznesi olmak tanınması şöyle dursun, doğa’nın esamisi bile okunmuyor. Paketle eşzamanlı olarak yeni yollar, yeni köprüler, kömür yakıtlı termik santraller, “kayagazı”, “sıcak kayagazı”, “kayapetrolü”, “hidrolik çatlatma”, “çatlatmalı üretim operasyonları”, Shell ile dikey ve yatay kuyu açma operasyonları”nın haberleri şen şakrak veriliyor. Yeni ve konvansiyonel dışı fosil yakıt hafriyatına ilişkin yeni proje haberlerinden geçilmiyor hafriyatçı medyada. Kısa bir tarama sonucunda hepsinde ortak kelimenin MÜJDE! olduğunu görüp, insanda intiharı çağrıştıran bu absürdite konusunda ne düşüneceğinizi ve ne diyeceğinizi şaşırıyorsunuz.15

Ama, bunun böyle gitmeyeceği apaçık. Dünyanın nasıl yürütüldüğü ve ebediyen yürütüleceği konusundaki bu başat ve bayat hikâyenin sonunun geldiği apaçık.

Yepyeni Bir Ekonomik Modele Doğru

“Dünyanın nasıl yürümesi gerektiği konusunda bizim yeni bir hikâyeye, kendi hikâyemize ihtiyacımız var,” diyor Naomi Klein ve ekliyor: “İklim değişikliği, başımıza gelecek dertleri sayıp döktüğümüz bir liste değil. Medeniyete dönüş çağrısı…. Bu çağrı, adalet ve sürdürülebilirliğe dayalı yepyeni bir ekonomik modele ihtiyacımız olduğunu anlatır. Ve şunları söyler: Aldığın zaman vermen gerekir, aşamayacağımız limitler vardır … Geleceğimiz, durmadan daha derin çukurlar kazmak değil, kendi iç derinliklerimize dalmaya bağlıdır – ki, hepimizin kaderinin birbirine bağlı olduğunu anlayabilelim.” Klein’a göre iklim değişikliği –olası tüm ekonomik ve ahlakî sonuçları kavrandığı zaman– eşitlik ve sosyal adalet mücadelesi veren ilerici insanların elindeki en güçlü silahtır.16

“Muharebe hatları hiç bu kadar açık ve net olmamıştı,” diyor Klein ve ekliyor: “Şirketlerin serbest ticaret adı altında yürüttükleri düzene karşı giriştiğimiz savaşta iklim değişikliği argümanı, tüm öteki argümanları bastırır. Yani, kusura bakmayın ama dostlar, toplumlarımızın ve gezegenimizin sağlığı, sizin o tanrı vergisi müstehcen kârlarınızdan azıcık daha önemli. Ve bunlar, aslında bizim kazanacağımız ahlakî argümanlar… Amacımız da ekonomiyi eşitlik ve sosyal adalet ilkeleri üzerinden temelli değiştirmek, demokrasiyi onarıp güçlendirmek ve çevre açısından ayakta kalabilecek bir gelecek inşa etmek.”17

İklim yıkımına karşı dünya çapındaki mücadelenin en önemli isimlerinden ve 350.org kurucularından Bill McKibben da aynı fikrin izini sürüyor: İklim değişikliğinin gelecekteki en yıkıcı etkilerini defetmeyi uman herhangi bir hareketin, insan hakları ve sosyal adalet alanlarında mücadele eden doğal müttefikleriyle birleşmesinin zorunlu olduğunu söylüyor. Hareketin çok daha geniş bir alana yayılıp büyümesi gerektiği aşikâr. “Daha ikna edici bir dâvâ olamazdı,” diyor. Gezegenin ateşi, o gezegende ikamet edenlerin mini minnacık bir yüzdesinin kârı için, gene o bir avuç insan tarafından hızla yükseliyor. Bu böyleyse eğer, varlığımıza ya da bizatihi adalet kavramına yöneltilmiş daha açık ve net bir tehdit olamaz demektir.”18

Buna karşılık, bu felakete bizi sürükleyen o müthiş eşitsizlikleri ve güç konsantrasyonlarını hedef almayan bir hareketin, iklim yıkımının başımıza açtığı ve açacağı müthiş belalara karşı gerçek bir çare olamayacağı da açık.

Ülkemizde uzun sürmüş bir yazın deneyimlerinden tonla ders çıkartmak mümkün. Bunların en önemlilerinden biri de şudur: Gezi direnişi bize çok açık gösterdi ki, olup bitenler –üç – beş ağacın başının altından çıkmakla birlikte– son tahlilde, kat’iyen bir çevre kavgası falan değildi. Bu, haysiyet, demokrasi, güç, eşitlik, açlık ve gelecek (yeryüzündeki tüm canlıların geleceği) konusunda çok kapsamlı bir kavganın işaretiydi. Gezi’den hemen sonraki dönemde, şehrin çeşitli parklarında yapılan forumlarda da, şekillenmesi istenen yeni dünyanın temelleri üzerinde kapsamlı tartışmalara başlandı ve bunlar devam ediyor.

Yerel, Yatay, Yavaşça & Yerel, Ulusal, Küresel

Daha önce de yazmaya çalışmıştık. Dünyada da, Türkiye’de de yeni bir hareket gelişiyor. Yerel, yatay ve yavaşça.19 İklim gerginlik ve baskısının giderek artacağı önümüzdeki zamanlarda, McKibben’ın işaret ettiği gibi, yeni türden topluluklara (cemaatlere) ihtiyacın artacağı kesin: Dirençli, esnek ve gayet ademi merkeziyetçi topluluklar bunlar, ama aynı zamanda birbiriyle derinlemesine bağlantılı. Yanıbaşında ikinci bir eksen daha var: Bu hareket aynı zamanda yerel, ulusal ve küresel nitelikte olmak zorunda.

“Önümüzdeki yıllarda, gezegende şimdiye kadar görülmemiş miktarlarda paralara ve kârlara karşı duracak büyüklükte bir hareket yaratmak bizim görevimiz,” diyor McKibben.20 Böyle bir hareketin, termometresi bulunan her yere yayılması gerektiğini ilave ediyor. Bu hareketin petrol boru hatlarının döşenmesini, kömürlü termik santrallerin inşa edilmesini engellemesi gerek. Ve onların yerini rüzgâr güllerinin, güneş panellerinin almasını sağlaması: Bu hareketin az zamanda çok işler yapması, kısacası, dünyayı yeniden kurması bekleniyor.

Olamaz mı? “Tek bir şekilde olabilir ancak,” diyor McKibben, “İyice dört bir yana yayılmış ama derinlemesine iç bağlantıları olan ‘enterkonekte’ bir hareketle olur ancak,” diye de ekliyor. Bu yolu kendilerine dert edinmiş, yeni tür yurttaşların hareketiyle. Gezi Parkı’nda kurulan komünde ilk girişilen işlerden birinin bostan olması, bu bakımdan anlamlı bir göstergeydi.

Küresel ölçekte de öyle işliyor zaten. “Çatılardan çatılara uzanan yeni bir dünyayı hedefliyoruz,” diyor McKibben. “İnsanların kendi toplulukları içinde küçük ama önemli ölçekte üretim yaptıkları, yenilenebilir enerjiyle dönen bir dünyayı. Bizi bu yeni dünyaya taşıyacak hareket de bu tür bir enerjiyle çalışıyor olmalı.”21

İklim yıkımı gibi korkunçlukları ne zaman konuşmaya başlasam, sorulmasa da her zaman akıllarda olan bir soru oluyor: “Peki ama çok geç kalmadık mı?” sorusu. “Umut nerde?” Söyleyeyim: 2013 yazında Türkiye’nin genç kuşağı bu sorunun cevabını verdi. Umut, Kaf Dağı’nın ardında değil, buradaydı işte – gözümüzün önünde! Lideri filan olmayan, tabanda kendiliğinden, spontane örgütlenen, gençliğin omuzlarında yükselen, yerelden küresele uzanan bir ekoloji hareketi. Bundan daha umut verici ne olabilir ki.

Bir de “bonus”umuz var üstelik: Genç, yaşlı, kadın, erkek, lezbiyen ya da gey farketmez. Yeryüzü Versiyon 2013 teknesi22 herkese açık; güverteye atlayıp yelkenleri fora etmek için daha ne bekliyoruz?

Dedik ya, anlatılan bizim hikâyemiz.

İstanbul, 2013

[1] “Climate Change? Try Catastrophic Climate Breakdown,” http://www.theguardian.com/environment/georgemonbiot/2013/sep/27/ipcc-climate-change-report-global-warming

2 “Our Planet Is Like ‘Overweight Smoker with a Heart Condition’: An IPCC Report Q&A,” https://www.commondreams.org/view/2013/09/27-0

3 http://www.rtcc.org/2013/09/30/un-carbon-budget-talks-are-urgent-warns-lord-stern/

4 “Oceans Face ‘Deadly Trio’ of Threats, Study Says,”

http://www.reuters.com/article/2013/10/03/us-climate-oceans-idUSBRE99208K20131003;

ayrıca bkz.: “ ‘Inhospitable Oceans’ Acidifying at Rate Unseen in 250 Million Years (or Ever),” https://www.commondreams.org/headline/2013/08/26-0

5 “Aşırı Sıcaklar Geliyor,”

http://www.dw.de/a%C5%9F%C4%B1r%C4%B1-s%C4%B1caklar-geliyor/a-17022631

6 Climate Change on Pace to Occur 10 Times Faster Than any Change Recorded in Past 65 Million Years,” http://news.stanford.edu/news/2013/august/climate-change-speed-080113.html

7 Bkz.: http://www.theatlantic.com/international/archive/2013/09/william-polk-on-syria-what-now/279707/

ayrıca bkz.: Gwynne Dyer: 2013, İklim Savaşları (çev. Füsun Özlen), Paloma, passim.

8 “Dünyanın Lanetlilerini Katletmek,” http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=32019

9 “An Old Story, but Useful Lessons,” http://www.columbia.edu/~jeh1/mailings/2013/20130926_PTRSpaperDiscussion.pdf

10 http://www.answers.com/topic/julien-benda

[1]1 “Gezegen Elden Gidiyor, Buna Razı Gelemeyiz!”, http://www.acikradyo.com.tr/default.aspx?_mv=a&aid=31150&cat=100

[1]2 http://www.change.org/tr/kampanyalar/gezegeneldengidiyor-buna-raz%C4%B1-gelemeyiz-iklim-i%C3%A7in-h%C3%A2l%C3%A2-%C3%A7%C3%B6z%C3%BCm-m%C3%BCmk%C3%BCnken-siz-de-imzalay%C4%B1n

[1]2 “Gezi Direnişi: Bir Demokrasi ve Ekoloji Mücadelesi,” Üç Ekoloji dergisi (Yaz 2013), s.20-21.

[1]4 “Overcoming ‘Overburden’: The Climate Crisis and a Unified Left Agenda,”

https://www.commondreams.org/view/2013/09/04

[1]5 Birkaç örnek için bkz.: http://yenisafak.com.tr/ekonomi-haber/sicak-kaya-gazi-mujdesi-20.6.2013-533931; http://finans.mynet.com/haber/detay/ekonomi/kaya-gazi-mujdesi/89337; http://ekonomi.bugun.com.tr/3-ilimize-kaya-gazi-mujdesi-haberi/223437

[1]6 Bkz.: yukarıda 15 no’lu dipnotu.

[1]7 Ibid.

[1]8 “Movements Without Leaders,” http://www.tomdispatch.com/blog/175737/

19 http://www.baskahaber.org/2013/07/lutfen-devam-bu-daha-baslangc.html

20 Bkz.: yukarıda 18 no’lu dipnotu.

21 Ibid.

22 Rebecca Solnit, “… A Movement for a New Planet,” http://www.tomdispatch.com/blog/175737/

Kategori: Dış Köşe

DünyaManşet

Dünyadan Kısa Kısa – 18 Eylül

BM raporu gaz saldırısının Esad güçlerinin bulunduğu bölgeden geldiğini gösteriyor

Birleşmiş Milletler tarafından Suriye’deki gaz saldırısını incelemekle görevlendirilen heyetin raporundaki detaylar saldırının Esad güçlerinin yapıldığını ortaya koydu. Raporda saldırının kimin tarafından yapıldığı açık bir şekilde söylenmezken, detaylı incelemeler ve yön hesapları saldırının Esad’a bağlı Cumhuriyet Muhafızları ve Suriye ordusunun 4. Bölüğünün bulunduğu yönden yapıldığını gösteriyor.

Ünlü iklim bilimci James Hansen’dan yeni uyarı

NASA Godard Enstitüsü eski başkanı iklim bilimci James Hansen ve arkadaşları yeni bir çalışma yayınladı. Makaleye göre yeryüzündeki fosil yakıtların tümü tüketilirse kara sıcaklıkları ortalama 20 santigrat derece, kutuplar ise 30 derece ısınacak. Bu, pratikte dünya üzerinde insan (ve bir çok digger canlının) yaşamasının imkansız hale gelmesi demek.

Brezilya Devlet Başkanı Roussef, ABD gezisini erteledi.

Edward Snowden’ın Roussef’in üst düzey danışmanlarıyla olan mesajlarını ve telefon konuşmalarını dinlediğini açıklamasının ardından Latin Amerika’nın en zengin ve en güçlü ülkesinin cumhurbaşkanı Roussef, ABD gezisini süresiz olarak erteledi. Devlet başkanlarının önceden planlanan gezileri iptal etmeleri ender rastlanan bir durum.

ABD Dış İstihbarat Denetleme Mahkemesi, telefon verilerinin toplanmasına arka çıktı.

ABD’li yetkililer programın El-Kaide ve diğer militan grupların saldırılarını önlemede yardımcı olduğunu ve veri tabanının uluslararası terörist örgütleri araştıran eğitimli personelle sınırlı olduğunu söyledi. Dış İstihbarat Denetleme Mahkemesi Savcısı Claire Eagan, programın Amerikalıların temel yaşam haklarını ihlal etmediğini ve Vatanseverlik Yasası olarak bilinen 2001 yasasına göre geçerli olduğuna hükmetti.

Doğal gaz ve petrol için kayagazı çıkarmak besi hayvanları için ciddi tehdit oluşturuyor.

Profesör Robert Oswald, Amerika’da çiftlik hayvanlarının ölümleri ve deformasyonlarının İngiltere’nin de “etkisi anlaşılana dek” kaya gazı çıkarımlarını durdurmasını gerektirecek sayıda olduğunu söyledi.

BP’nin kazası işçilerin sağlığını tehdit ediyor

Amerikan Tıp Dergisi’nde yayımlanan bir makaleye göre, 2010’da Meksika Körfezi’nde yaşanan ve 5 milyon varil petrolün denize akmasıyla sonuçlanan büyük petrol felaketi sırasında temizleme çalışmalarına katılan 170.000 işçinin kanser ve diğer hastalıklara yakalanma riskinin arttığı ortaya çıktı. Petroldeki benzen maddesi etkili bir kanserojen olarak biliniyor.

Çin’den elektrikli otomobillere teşvik

Çin, artan hava kirliliği ile mücadele önlemleri kapsamında 2015 yılına kadar tümüyle elektrikli araçlara yönelik araç başına 10.000 dolarlık bir teşvik sistemi başlatıyor.

Venezuela’da hapishane dehşeti

Venezuela’nın Maracaibo kentinde bir hapishanede rakip çete üyesi mahkumlar arasında çıkan kavgada 15 mahkum öldü. Venezuela’da hapishanelerin büyük bölümü kapasitelerinin çok üzerinde mahkum bulunduruyor. Ülkede her yıl ortalama 500 mahkum hapishanelerdeki şiddet sonucu ölüyor.

Time’ın yeni sorumlu yazı işleri müdürü, Nancy Gibbs.

Gazetenin doksan yıllık tarihindeki ilk kadın yazı işleri müdürü olan Gibbs, Time için herkesten çok kapak haberi (174) yaptı.

Occupy Wall Street ikinci yılında.

Ekonomideki eşitsizliği protesto ederek “%99 biziz” sloganıyla dünyadaki benzer hareketlere ilham kaynağı olan Manhattan merkezli halk hareketinin ikinci yılı, New York Borsası önündeki protesto ve Birleşmiş Milletler binasına yapılan yürüyüşle kutlandı.

Yunanistan’da komünistlere saldırı sonrası protestolar sürüyor

Yunanistan’daki siyah tişörtlü, bazısı aşırı sağcı Altın Şafak partisinin logosunu taşıyan elli kişi, komünistlere saldırdı. Sivri cisimlerle öldüresiye dövülen ve ağır yaralanan kişilerden dokuzu hastaneye kaldırıldı, bir kişi beyin travması geçirdi. Bu hafta ikincisi düzenlenen barışçı protestolarda “Faşistler dışarı” sloganı atıldı. Öte yandan, Yunanistan hükümet sözcüsü Simos Kedikoglou, saldırıyı kınadı ve “Altın Şafak’ı “iç savaş çıkartmaya çalışmakla” suçladı.

Vivienne Westwood: Daha az alın!

Londra Moda Haftası’na “İKLİM DEVRİMİ” yazılı tişrtlerle katılan tasarımcı Westwood şunları söyledi: “Daha az alın. İyi seçin. Önemli olan nicelik değil, nitelik. Herkes ihtiyacından çok kıyafet satın alıyor. Altı parça şey almaktansa, gerçekten sevdiğiniz tek bir şey alın. Laf olsun diye alışveriş yapmayın. İnsanlar dünyaya yatırım yapmalı. Paranızı modaya değil, dünyaya yatırın.” Öte yandan, bu açıklamayı Yeşil Gazete’ye değerlendiren tekstil sektöründen Gizem Hasırcıoğlu, “4-5 avroya malolan bir tşörtü 50 avroya satarak tüketim eleştirisi yapmak samimi değil.” diye konuştu. Hasırcıoğlu ayrıca Westwood’un nükleer enerjiye destek verdiğine de dikkat çekti.

Colorado’da sel

ABD’nin Colorado eyaletindeki büyük selde ölenlerin sayısı 8’e çıkarken kayıp sayısı 1200’den 600’e düştü.

Britanya’da İtfaiyeciler grevde

Britanya’da İtfaiye Teşkilatı Sendikası (FBU), emeklilik maaşları konusundaki anlaşmazlık sebebiyle İngiltere ve Galler’deki itfaiyecilerin 25 eylülde dört günlük greve gideceğini doğruladı.

Kabala Merkezi’nin kurucusu 86 yaşında hayatını kaybetti.

Los Angeles’daki Kabala Merkezi’nin kurucusu Philip Berg hayatını kaybetti. Ortodoks Yahudi liderler tarafından yüzeysel olmakla suçlanan Berg, 13. yıllara uzanan Yahudi mistisizmini new-age fikirlerle desteklemesi ve Madonna, Demi Moore, Gwyneth Paltrow gibi ünlüleri Kabala’ya çekmesiyle tanınıyor.

Haber Merkezi

Kategori: Dünya