Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Kömür madenindeki kanaryalar

Dün Cumhuriyet’in 98. yılını kutladık. Osmanlı’nın yüzyıllara yayılan çöküşü ve 1. Dünya Savaşı ile yok olma noktasına gelişi, ardından Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde ulusal kurtuluş ve bağımsızlık mücadelesinin 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet’in ilanı ile taçlandırılışı. Kim ne derse desin Atatürk çağını aşan bir devrimciydi ve yaptıklarını yapmayı o dönemde aklından bile geçirebilecek bir başka insanın olduğunu sanmıyorum. Yok olan bir devletin küllerinden yepyeni ve güçlü bir devlet yaratıp, tarihin sayfalarına hapsedilmek istenen bir halka bağımsızlığı ile birlikte onurunu ve aydınlık bir gelecek fırsatı veren çok ama çok büyük bir liderdir Mustafa Kemal Atatürk.

Zaman bazen oldukça yavaş akar fakat dönüp geriye baktığınızda çok hızlı geçmiş olduğunu düşünürüz. Geçen zaman tarih olur. Cumhuriyet’in 98 yıllık tarihinde parlak olduğu kadar karanlık sayfalar da bulunmaktadır. Ancak bugünkü kadar karanlık bir sayfa Cumhuriyet döneminde yaşanmış mıdır, bilemiyorum. Artık şu kesin ki, ülkenin bulunduğu karanlık ortamı siyasi görüşü, inancı, yaşı, mesleği, cinsiyeti ne olursa olsun herkes rahatlıkla görüyor ve dahası yakından hissediyor. Bakmayın siz bir kesimin toz kondurmama çabasına. 98’inci yılında Türkiye Cumhuriyeti çok ama çok büyük bir kriz yaşıyor.

Sorun yalnızca ekonomide mi?

Her ne kadar ülkede sorunlar farklı alanlarda ve farklı boyutlarda yaşanıyor, insan haklarından doğal kaynakların korunmasına, eğitimden sağlığa büyük bir çöküş gerçekleşiyor olsa da son günlerin en revaçta konusu liranın yabancı para birimleri karşısındaki değer kaybı. Bununla birlikte işsizlik ve enflasyon gibi makroekonomik göstergeler de hiç parlak değil. Ancak, ben asıl önemli sorunun bu olduğunu düşünmüyorum. Ekonomik kayıplar zamanla telafi edilebilir. Bundan daha önemli olan sorun ise ülkeye her gün daha fazla egemen olan karamsarlık. Kiminle konuşsam derin bir üzüntü ve umutsuzluk girdabına kapılmış durumda. Neredeyse hiç kimse bundan sonra ülkemizde güzel şeyler olabileceğine inanmıyor. Bu büyük bir yanılgı. Ben, çoğunluğun tersine Türkiye’yi güzel bir geleceğin beklediğini düşünüyorum. Üstelik bugünkü durumun olumsuzluğu hakkında pek çok kişiden daha kötü düşünmeme ve bugünkü yönetim anlayışının sorunları ağırlaştırmaktan daha fazla bir şey yapamayacağını biliyor olmama rağmen. Bu düşüncem ‘her gecenin bir sabahı vardır’ gibi beylik sözlere de dayanmıyor.

Başlangıçta da söylediğim gibi Cumhuriyet büyük bir devrimdi. Her devrim gibi bu devrim de bazı kesimleri çok rahatsız etti. Cumhuriyet’in rahatını kaçırdığı bu kesimler daha ilk günden itibaren bir karşı devrim arayışında oldular, Cumhuriyet’i ve kurucusu Atatürk’ü lekelemek için ellerinden geleni artlarına koymadılar.  Bizzat yaşayarak şahit olduğum son 40 yıl bana göre bu arayışların zirve yaptığı dönem olarak tarihe geçti. Elbette özellikle son 20 yıl. Çünkü son 20 yıl aynı zamanda Cumhuriyet’in değerlerine karşı çıkanların ne isterlerse yapabildikleri bir dönemi işaret ediyor. Bakmayın siz devleti yönetenlerin sıkıştıkça topu taca atmalarına, sorumluluğu atacak gerekçe aramalarına. Cumhuriyet’in çatısı altında onun değerlerine savaş açarak gelinen nokta işte tam da burası. Şimdi bu durumu herkes açıkça görüyor. O nedenledir ki son zamanlarda ülkeyi yönetenlerin ağzından tek bir çözüm önerisi, çözüm yolu çıkamıyor. Onun yerine halkın gerçek sorunları ile hiç ilgisi olmayan gündem maddeleri yaratılmaya çalışılarak iktidar koltuğu korunmaya çalışılıyor. O nedenle bu iktidarın son bulmasının ardından ve bu dönemden alınacak derslerle Türkiye’nin güzel ve aydınlık günlere yelken açacağından hiç şüphe duymuyorum. Bu dönemden alınacak en önemli ders ise, kuşkusuz, Cumhuriyet Devrimi’nin Türkiye’ye verdiklerinin bir alternatifinin bulunmadığı ve artık kimsenin gizli ya da açık bir karşı devrim arayışında olamayacağı, olsa bile bu arayışın kitlesel bir nitelik kazanamayacağıdır. Cumhuriyet’in neredeyse 100 yıllık deneyimi elimizdeki tek seçeneğin o olduğunu ve onu geliştirerek ilerlemekten başka bir yolumuzun olmadığını bütün açıklığıyla ortaya koymuştur.

Kanaryalar susuyor mu?

Bir yerde önemli bir sorunun var olduğunu önceden fark edip alarm zillerini çalanlar hep olur. Kömür madenindeki kanaryalar sustuğunda madenciler sorunun farkına varırmış. Kanaryalar şakıyorsa sorun yok. Toplumların kanaryaları gençlerdir. Onlara bakmak lazım. Şakıyorlar mı, susuyorlar mı?

Bir tarafta yandaşlık şemsiyesinin altında bir şekilde kendine yer bulup gününü gün eden bir azınlık (hiç bir nitelikleri olmadığı halde aldıkları yüksek maaşlar ya da ihaleler sayesinde sahip oldukları lüks otomobillerle poz vermekten, kokain partileri düzenlemekten zerre kadar utanmayanları hatırlayın) varken diğer tarafta 98 yıllık Cumhuriyet’in sunduğu bütün kazanımların aşındığını görüp acı çeken, olanları içine sindiremeyen, özgürlük ve adalet aradıkça zulümle karşı karşıya kalan (örneğin Boğaziçi Üniversitesi öğrencileri) geniş bir kitle var. Baskı kimilerini sessizliğe itiyor, kimi kanaryalar susuyor. Kimi kanaryalar şarkı söylemek yerine feryat ediyor. Kimileri de uzaklara, daha özgür diyarlara uçmakta buluyorlar çözümü. Öyle ya da böyle bütün kanaryalar alarm zillerini çalıyor. Toplumun bu sesi duymaktan başka çaresi, bu sesi önemsemekten başka çözüm yolu bulunmuyor. Cumhuriyet’i gençlerimizin şen şarkılar söylediği bir hale getirmek hepimizin boynunun borcu. Türkiye demokratik, özgürlükçü, hoşgörülü, farklılıkları destekleyen, doğa-insan ilişkilerini doğa odaklı olarak yeniden yapılandırmış, adil ve sevgi dolu bir Cumhuriyet’i hak ediyor.

Kategori: Hafta Sonu

Avrupa'da Yeşil DalgaDünyaManşet

Alman Yeşiller Partisi’nin seçim başarısının altında ‘endişeli gençler’ yatıyor

Almanya‘da dün yapılan genel seçimde Sosyal Demokrat Parti (SPD) oyların yüzde 25,7’sini, muhafazakar Hıristiyan Birlik Partileri (CDU-CSU) deyüzde 24,1’ini aldı.

Yeşiller Partisi, yüzde 14,8’lik oy oranıyla üçüncü, Hür Demokrat Parti (FDP) yüzde 11,5’lik oy oranıyla dördüncü oldu. Toplam oyları yüzde 26’yı aşan bu iki parti, hükümeti kurmak için yapılacak koalisyon pazarlıklarında kilit önem taşıyor.

Yeşiller Partisi ve FDP’ye en büyük destek ise 30 yaş altı seçmenden geldi.

Yeşiller, oyunu en fazla artıran parti

BBC‘nin aktardığına göre, seçim kampanyasında, iklim değişikliği ve buna karşı alınması gereken önlemlerin önemli yer tuttuğu Yeşiller Partisi, daha yüksek oranda oy beklentisinde olmakla birlikte yüzde 15’e yakın oy oranı ile tarihi bir zirve yakaladı ve 2017 seçimlerine kıyasla oylarını neredeyse iki katına çıkardı. Yeşiller, tüm partiler arasında oylarını en fazla artıran parti oldu.

Yeşiller Partisi’nin eş başkanı ve başbakan adayı Annalena Baerbock, “muhteşem bir sonuç aldıklarını” söyledi. Baerbock, Almanya’nın yeni bir başlangıca ve “iklim hükümetine” ihtiyaç duyduğunu kaydetti.

Seçim kampanyasında bir ara Yeşiller’in oy oranı anketlerde yüzde 28 civarın yükselmişti. Anketlerdeki bu başarı, parti lideri Baerbock hakkında ortaya atılan bazı “intihal” ve “özgeçmişini süsleme” iddiaları sonrasında gerilemeye başlamıştı. 2009 seçimlerinde ise partinin oy oranı 10’un biraz üstündeydi.

Parti, daha önce de hükümetin küçük ortağı olmuştu ama oy oranları hiç bu seviyeye çıkmamıştı. Bu da iklim değişikliğinin Almanlar için ne kadar önemli bir sorun haline geldiğine işaret ediyor.

Gençler kime oy verdi?

İlk seçim projeksiyonlarına göre 30 yaş altı seçmenlerin oylarının yüzde 40’tan fazlasının Yeşiller Partisi ve FDP’ye oy verdiği görülüyor.  ZDF ve Forschungsgruppe Wahlen‘in projeksiyonlarına göre genç seçmenlerin oy dağılımı şöyle:

  • Yeşiller %22
  • Hür Demokrat Parti (FDP) %20
  • Sosyal Demokrat Parti (SPD) %17
  • Hristiyan Birlik Partileri (CDU/CSU) %11
  • Sol Parti %8
  • Almanya için Alternatif Partisi (AfD) %8

Seçim öncesi yapılan kamuoyu araştırmalarında, özellikle temmuzda çok sayıda kişinin hayatını kaybettiği selin ardından iklim değişikliği ve çevre sorunlarının seçmenin en büyük endişeleri arasında yer aldığı görülüyordu.

‘Değişim isteyen bir kuşağın oyları’

Berlin’de konuşan ve seçim sonuçlarını “muhteşem” olarak değerlendiren parti lideri Annalena Baerbock, daha önce hiç olmadığı kadar iyi bir seçim kampanyası yaptıklarını, ancak bekledikleri kadar iyi bir sonuç alamamada kendi hatasını kabul ettiğini söyledi. “Gelecek için önümüzde net bir görev var” diyen Baerbock, “iklim hükümeti” olarak adlandırdığı hükümetin kurulmasına yardımcı olacaklarını kaydetti.

Yeşiller Partisi’nden Katrin Göring-Eckhardt ise partinin aldığı oyları “değişim isteyen bir kuşağın oyları” olarak niteledi. Partisinin iklim krizine karşı vaatlerini hatırlatan ve Almanya’da kullanılan enerjinin yüzde 100’ünün yenilenebilir kaynaklara dayanması gerektiğini belirten Eckhardt, “Önümüzde seçimlerden daha büyük bir görev duruyor” dedi.

‘Yasaklar Partisi klişesinden kurtulmamız gerek’

BBC’ye konuşan Yeşiller Partisi milletvekili ve partinin dış ilişkilerden sorumlu üyesi Omid Nouripour ise “partinin daha iyi sonuç alabileceğini” ama halkın gözündeki algıları henüz yıkamadıklarını söyledi.

Nouripour şunları söyledi:

“Kampanya sırasında yaşadığımız en komik durum, halkın gelip size yasaklar partisi olduğunuzu söylemesi oluyor. ‘Arabalarımızı, uçaklarımızı, köprülerimizi veya nehirlerimizi elimizden almak istiyorsunuz’, diyorlar. Bu yıkmamız gereken bir klişe. Son haftalarda iyi iş çıkaramadık. Bu daha sonra konuşmamız gereken hatalarımızdan biri. Ama bu klişeler sonsuza dek kalmayacak ve üstesinden geleceğiz.”

Köşe YazılarıManşetYazarlar

Gençler, hükümetlerin iklim değişikliğini durdurabileceğine inanmıyor

Çok sayıda ülkede yaşları 16 ila 25 olan binlerce genç arasında yapılan bir çalışmada, iklim değişikliğinin dünya çapında çocuklarda ve gençlerde sıkıntı, öfke ve diğer olumsuz duygulara neden olduğu görüldü. Nature’de yayınlanan ön makaleye göre çalışmayı yürüten araştırma grubu, gençlerin bu ‘eko-kaygılarının’  günlük yaşamları üzerinde olumsuz etkileri olduğunu ve bu etkinin büyük ölçüde ‘hükümetlerin bir iklim felaketini önlemek için yeterli çaba göstermediğini hissetmelerine bağlı arttığını’ söylüyor.

Türünün en büyüğü olan çalışmada, 10 ülkede 10 bin gence iklim değişikliği ve hükümetlerin buna tepkileri hakkında ne düşündükleri soruldu Sonuçlar, makalenin basımından önce 14 Eylül’de bir ön baskıda yayınlandı. Katılımcıların çoğunun iklim değişikliğinden endişe duyduğu ve yaklaşık % 60’nın ‘çok endişeli’ veya ‘son derece endişeli’ hissettiklerini söylediği görülmüş. Çalışmada genel olarak, katılımcıların % 45’i iklim değişikliği hakkındaki olumsuz duygularının günlük yaşamlarını etkilediğini söylemiş. İklim değişikliğinden ‘çok endişeli’ veya ‘aşırı endişeli’ hisseden katılımcıların oranının en yüksek olduğu ülkeler, iklim değişikliğinden büyük darbe alan Filipinler (%84), Hindistan (%68) ve Brezilya (%67) olmuş. Küresel iklim değişikliğine bağlı orman yangınlarının büyük zarar verdiği Portekizli gençlerin %65’i ‘çok endişeli’ veya ‘aşırı endişeli’ hissediyor ve bu yüksek oranla, Fransa, Finlandiya, Avustralya ve ABD gibi zengin ülkelerin gençlerinden ayrışmışlar.

Çalışmanın belki de en can alıcı kısmı gençlere onlara göre hükümetlerin iklim değişikliğine nasıl tepki verdiğinin sorulduğu bölüm. Gençlerin % 65’i hükümetlerin küresel iklim değişikliğine karşı uyguladıkları politikaları ‘başarısız’ olarak gördüklerini belirtmiş. %64’ü ise hükümetlerin küresel iklim değişikliğini önleme için aldığı önlemler konusunda ‘gerçekleri söylemediğine’ ve %60’ı da küresel iklim değişikliği nedeniyle insanların karşılaştıkları sıkıntılarla ilgilenmediğine inanıyor. Gençlerin sadece %36’sı hükümetlerin bilime göre hareket ettiği ve küresel iklim değişikliğini önlemeye çalıştığını düşünüyor.

‘Bu sonuçlar iklim davalarında rol oynayabilir’

Kaliforniya‘daki Humboldt Eyalet Üniversitesi‘nde iklim kaygısı üzerinde çalışan Sarah Ray, bu gibi çalışmaların sonuçlarının önümüzdeki dönemde, iklim değişikliği sonucu yaşanan afetlerin neden olduğu can ve ekonomik kayıplar için sayılarının daha da artması beklenen ‘iklim değişikliği davalarında’  rol oynayabileceğini söylüyor. Çünkü Ray’e göre çocuklar ve gençler savunmasız gruplardan ve bu çalışmalar onların göreceği zararlardan hükümetleri sorumlu tutabilir.

24 Eylül Cuma günü ülkemizde ve tüm dünyada milyonlarca insan ‘küresel iklim grevi’ için sokaklardaydı. Gerek ülkemizde, gerekse dünyadaki eylemlere yakından baktığımız zaman yukarıda özetlediğim çalışmanın sonuçlarını doğrularcasına milyonlarca iklim eylemcisinin büyük bir kısmını gençler ve çocuklar oluşturuyordu. Büyük bölümü gençlerden oluşan iklim aktivistlerinin talepleri ise tüm dünya benzerdi.  Küresel iklim değişikliğini hiç olmazsa yavaşlatabilecek bu masum talepler dünyanın her köşesinde aynıydı:

  • Küresel sıcaklık artışını sanayi öncesi seviyelere kıyasla 1,5°C’nin altında tutmak.
  • İklim adaletini ve eşitliğini herkes için sağlamak.
  • Paris İklim Anlaşması’nın tavizsiz uygulanması.
  • Fosil yakıt kullanımına ve bu alandaki yatırımlara en geç 2035 yılına kadar son vermek.
  • Küresel iklim değişikliği ile ilgili bilimsel verileri gözlerden kaçırmamak.

Küresel iklim krizinin sıcak dalgaları, aşırı yağışlar ve seller, kuraklık, iklim göçleri gibi yıkıcı sonuçları artık yaşanmaya başladı. Ülkemizdeki son orman yangınları ve seller bunun bir örneği.. Bu nedenle gençler gelecek için umutsuz, önlerinde güvenli bir yaşam beklentisi olmadığını düşünüyorlar. Ayrıca küresel iklim değişikliği konusunda hiçbir sorumluluğu olmayan ülkelerde yaşayan gençler, küresel iklim değişikliğinden sorumlu zengin ülkelerin hükümetlerinin sorunu çözme açısından duyarsızlığı nedeniyle gelecek açısından daha da umutsuz….

Gençlerin iklim kaygılarını ve eko-anksiyetelerini ortadan kaldırmanın yolu ise temel olarak sistemi değiştirmekten geçiyor. Kapitalist sistem ve onun tüketim davranışları ile zengin ülkeler lehine günden güne büyüyen ekolojik eşitsizlik devam ettiği sürece gençlerin küresel iklim değişikliğinin çözümü ile ilgili endişeleri ve eko-anksiyeteleri önümüzdeki birkaç yıl içinde daha çok artacak.

İklim KriziManşet

Her 10 gençten dördü iklim krizi nedeniyle çocuk sahibi olmada tereddüt yaşıyor

On ülkede yapılan ankete göre, her on gençten dördü, iklim krizi nedeniyle çocuk sahibi olmak konusunda tereddüt yaşıyor ve hükümetlerin iklim felaketini önlemek için neredeyse hiçbir şey yapmadıklarını düşünüyor.

İklim kaygısı ve gençler üzerine yapılan araştırmaya göre, yaşları 16 ila 25 arasında değişen her on gençten altısı iklim değişikliği konusunda çok veya aşırı derecede endişeli.

‘Kaygımızın temelinde ihanet duygusu var’

Yaklaşık 10 bin gencin katıldığı anket Avustralya, Brezilya, Finlandiya, Fransa, Hindistan, Nijerya, Filipinler, Portekiz, Birleşik Krallık ve ABD‘deki gençleri kapsıyor.

T24’ün aktardığına göre Filipinler’den 23 yaşındaki Mitzi Tan, “İklim kaygımızın temelinde, hükümetin eylemsizliğinden kaynaklanan derin ihanet duygusu var. Artan iklim kaygımızı ele almak için adalete ihtiyacımız var” ifadelerini kullandı.

‘Rasyonel bir tepki’

Almanya’daki okul grevi hareketinin öncülerinden, 25 yaşındaki iklim aktivisti Luisa Neubauer ise “Biz gençler, iklim krizi hakkında endişelenmenin onu durdurmayacağını fark ettik. Böylece bireysel kaygımızı kolektif eyleme dönüştürdük. Ve şimdi her yerde savaşıyoruz: sokaklarda, mahkemelerde, dünyanın dört bir yanındaki kurumların içinde ve dışında. Yine de, emisyonlar rekor seviyelere yükselirken hükümetler hala bizi hayal kırıklığına uğratıyor” dedi.

Bath Üniversitesi’nden Caroline Hickman da “Bu çalışma, çocuklarımız ve gençlerimiz arasında yaygın iklim kaygısının korkunç bir resmini çiziyor. Çocuklarımızın kaygısı, hükümetlerden gördükleri yetersiz tepkiler göz önüne alındığında tamamen rasyonel bir tepkidir. Hükümetlerin harekete geçmek için daha ne duyması gerekiyor?” dedi.

Kategori: İklim Krizi

Dış Köşe

‘Sıkıcısın, Boomer amca’ – Ümit Kıvanç

Ortadaki manzara, bazı yaşlıların gençlere toptancı tavırlarla sitem veya ukalâlık ettiği, onları hâkir gördüğü, gençlerin de aynı toptancı davranışlarla yaşlı saydıkları herkesi genellikle küstahça aşağıladığı, onlara söz hakkı tanımak istemediği bir itişme-çekişme hali.

En son, galiba bizim kuşaktan bir adam, “bugünün gençleri” gibi bir çuvalda topladığı genç kızlar ve delikanlılar hakkında epey küçültücü sözler etti. Bu tabiî tepki yarattı. Tepkiler, haklı öfkeden başlayarak, “Yaşlılar, susun!” gibi tehditkâr bir nihaî buyruğa ulaştı.

Tabiî ki, “huysuz ihtiyar”ın söylediklerinin bir kısmı, bugünün büyükşehir kültürüyle yoğurulmuş gençlik kuşağının özellikle yoksulluk çekmeyen kesimlerinde karşılığı bolca bulunan şeylerdi. Başka kısmı, bugünle kıyaslandığında daha büyük zorluklar, darlıklar çektiğini düşünen eski kuşakların tarihin her döneminde yeni kuşaklara ettikleri sitemlerdi: kıymet bilmeme, azmetmeme, tembellik, sorumsuzluk gibi. İki kuşak eskilerden bu sözleri işitmemiş genç kuşak mensupları pek azdır. Ancak olumsuz tasvir ve nitelemelerin toplumsal sınıf, şehir, semt, yöre, yaş grubu vs. hiçbir ölçüt ve sınır gözetilmeksizin “gençler” kadar genel ve kaba bir muğlak özelliğe dayandırılması şüphesiz ideolojik saldırı görüntüsü yaratıyor. “Biz kıymetli insanlarız, siz bir halta yaramazsınız!” gibi bir şey söylenmiş oluyor. “Gençler” diye bir kategoriyi her yola gelir açıklama aracı sayıp, ekmek elden su gölden yaşayabilen zengin çocuğuyla iş bulamadığı için bunalıma girmiş varoş gencini bir arada hedef almak, hiçbir şey değilse şuursuzluk. Nitekim sözünü ettiğim ‘gençlere öfke’ mesajlarına verilen karşılıklardan biri, memlekette dört gençten birinin işsiz olduğuna dikkat çekiyordu. O da böylece, hakikatin bir kısmına işaret ederken öbür kısmını yok sayıyordu.

Eskilerin yenilere eleştirilerinde hemen her zaman göze batan bir büyük kusur da, yeni kuşakları kendilerinin gençliğiyle değil, -kimi zaman mecburen- olgunlaşmış, donanmış, başlarından türlü iş geçmiş, bir dolu sorumluluk üstlenmiş halleriyle kıyaslamaları. Haksız kıyas bu. Ben yirmi iki yaşımdayken her şeyi biliyordum, meselâ. Otuz ikide bilmediklerim yoluma dikilmeye başladı. Kırktan sonra, öğrenebileceklerimin sınırı olduğunu kabullenmek zorunda kaldım. Vesaire… Çoğu insan için aşağı yukarı böyledir.

Öte yandan, büyükşehir gençliği arasında yayılan ayrımcılığın bazı huysuz ihtiyarların haksız suçlamalarına ya da her işe karışmasına tepkiden ibaret olmadığını görebilmeliyiz.

‘Hey, eksik insan’

Rahatsız edici olacağının farkındayım, ancak mevzuya şöyle bir yerden girmemiz gerektiğini sanıyorum: “Yaşlı”, bugün şu ya da bu şekilde olumsuz bir sıfat olarak kullanılıyor, değil mi? Bunu tartışmıyoruz bile. Kimse yaşlı sıfatını övgü olarak sarf etmez. Aksine. “Sen yaşlısın, konuşma,” falan dendiğinde, muhatap umursamasa bile, söyleyen karşısındakine olumsuz -hattâ küçültücü- sıfat taktığını bilmektedir. Karşınızdakinin bir bacağının olmadığını bilirken ona “sakat” dediğinizde nesnel konuştuğunuzu iddia edemezsiniz. Yaşlılığın, tanımı gereği, yıpranma, eksilme, becerilerini, işlevlerini yitirme, kapasite düşmesi anlamına geldiğini varsaymıyor muyuz? O halde birine nasıl hiç çekinmeden “Hey, eksik insan!” diye hitap edilebiliyor? Yaşlıya elbette yaşlı denecek. Bu söze olumsuz ve dışlayıcı anlam yüklenmesinde sorun.

Yüklü anlamıyla bunu söyleyebilmeniz, çünkü, ancak umursamazlıkla mümkün. Bu da ikinci bir değersizleştirme adımı. Tekrarlayayım: olumsuz anlamı yükleyen, sözü söyleyen, muhatabını bununla niteleyen. Sorun burada. Dışlayıcı anlamı sezmese sıfatın kendisinden rahatsızlık duymayacak muhatap, sözün başında kendini hiç de eksik hissetmiyor olabilir. Ancak ayrımcılık istisnasız hep hissedilen hava akımıdır. Dolayısıyla muhatap, herhangi bir sözü, davranışı, görüşü, tutumu yüzünden değil, neyse o olduğu için aşağılandığını hissedecektir.

Sorun yalnız bireysel değil. Yaşlı sıfatına sadece bazı becerileri kaybetme değil, bazı haklardan da yoksunluk özelliğinin eklenmesi nasıl kabul edilebilir? Bahsedilen, erken yaşta can vermeyen her insanın istisnasız geçeceği bir yaşam evresi. Ayrıcalık değil, kabahat değil.

Söze yüklenen olumsuz anlam sadece eksikliği, köhneliği değil, haklardan yoksun olmayı içeren bir tür ikinci sınıflığı kapsayınca, meselâ “yaşlılar” diye bir -en az gençler kadar- heterojen insan grubunun bugünün hadiselerine karışması, görüş bildirmesi, tavır takınması men edilebilirmiş gibi duruyor. Dışlayıcının gözü böyle görüyor.

Kapitalizm zemini üzerinde

Yaşlıların susması -devre dışı kalmayla ilgili her şeyi böyle adlandıralım kısaca- talebi, yalnız kategorik noksanlığa değil, bir de somut kabahate dayandırılıyor: gençler, “bugünün kötülüklerinden siz sorumlusunuz” diyorlar. Bunda şüphesiz gerçek payı var. Ancak yine, dünün kötülüklerinin bugüne katlanarak devredilmesinden çıkar sağlamış insan ile kötülüğe karşı mücadele ederken bin türlü bedel ödemiş, ancak başaramamış kişi aynı hak kısıtlamasına mâruz bırakılıyor.

Şüphesiz tarihin bir döneminde genç kuşaklar, yaşlıları kendileriyle ilgili işlere, özellikle toplumun yönetilmesi ve devlet işlerine karıştırmamayı siyaset haline getirebilir, uygulayabilir. Ancak bu ayrımcılık sahiden, nesnel olduğuna da inanılan sebeplerle benimseniyorsa adının konmasında fayda var ki, dışlanacak olanlar da kendilerini -umutsuz çaba da olsa- savunabilsinler. (Bu dediğimin “bak yine gençlere akıl öğretiyorlar” diye karşılanmamasını, sadece fair play gereği sayılmasını temenni ediyorum.)

Bir de, sanırım, şunu unutmamak gerekiyor: Yaşlıları toplum hayatı dışına sürmeyi veya bazı haklardan, imkânlardan yoksun bırakmayı, giderek belki tecrit etmeyi, nihayet ortadan kaldırmayı hedef alan bir eğilimin kapitalizm koşullarında günün birinde baş göstermesi kaçınılmazdı. Hadisenin bu zemin üzerinde cereyan ettiğini kabul etmek, kapitalizmi hiçbir şeyiyle benimsemediğini düşünen gençleri rahatsız edebilir. Ancak yaşlısı genci, böyle bir zemin üzerinde yaşıyoruz. Ve dünyaya hükmeden ideolojik atmosfer içerisinde, onu soluyarak.

Trollerin yeni motifi

Sosyal medyada birkaç farklı türde trol faaliyet gösteriyor. Çok kullanılan kelimeleri art arda dizip anlamsız söz öbekleri yaratan ve yaymayı amaçladıkları hashtag’i bunların arasına katan bot hesapları kenara koyalım. Kanlı canlı trollerden söz ediyorum. Bunların kötü Türkçeyle ezber tekrarlayan kaba saba olanları, doğrudan saldıranları olduğu gibi, anlayışlı ve nazik görünüp sorunu bulandıranları, musallat oldukları insanların hassasiyetlerini kollayıp onları nasıl rahatsız edeceklerini araştıran ve ona göre içerik düzenleyenleri falan var. Son zamanlarda “boomer” aşağılama modasına ilişkin rahatsızlık belirten birkaç tweet attığım için olmalı, bana dadanan trollerden “boomer amca” hitaplı, “sıkıcısınız işte, susun” mealinde mesajlar alıyorum. Bu bence kötü yerlere varabilecek bir eğilim.

İnsan topluluğu, gençlerle yaşlıların birtakım özelliklerinden bir arada yararlanabilirse karşısındaki sorunları, belki, bir ölçüde, aşabilir. Ama yaşlıların işleri bizzat idare etmediği, gerektiğinde tecrübelerinden yararlanılan, buna karşılık kendilerine göre yaşamalarına ve üretmelerine “izin verilen” -çünkü gençler meydan vermezse yaşlılar yaşayamaz- bir hayat tercihi de yapılabilir. Bugünün sorunu, başka handikaplar yetmiyormuş gibi, genciyle yaşlısıyla iyi insanları aynı güzel yolun yolcusu olmaktan alıkoyabilecek ayrımcılığın giderek derinleşmesi tehlikesi.

Kategori: Dış Köşe

ManşetTürkiye

Türkiye’deki gençlerin yüzde 73’ü iş bulamayacağını düşünüyor

Habitat Derneği ve Infakto RW ortaklığı ile gerçekleştirilen Türkiye’de Gençlerin İyi Olma Hali Raporu’nun üçüncüsü yayınlandı.  Türkiye’de 16 ilde, yaşları 18 ila 30 arasında 1230 genç ile yapılan yüz yüze görüşmeler ardından hazırlanan rapora göre gençlerin yüzde 73’ü iş bulamayacağını düşünüyor.

İlki 2017 yılında yayımlanan ve literatüre “ev genci” kavramını kazandıran rapor, 75’e yakın başlıkta gençlerin yaşamdan memnuniyetlerini ve geleceğe dönük umutlarını ölçüyor.

75 başlıkta gençlik değerlendirmesi

Raporda sağlık, maddi durum, eğitim gibi birçok farklı pencereden gençlerin yaşam kalitesi, refah durumu ve memnuniyet beklentileri 2017 ve 2019 yılı sonuçlarıyla karşılaştırmalı olarak değerlendirildi.

Yeni araştırmanın sonuçları, 26 Ocak’ta, Habitat Derneği Yönetim Kurulu Başkanı Sezai Hazır ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Öğretim Üyesi ve Infakto RW’nin Kurucusu Prof. Dr. Emre Erdoğan’ın katılığı çevrimiçi bir toplantı ile kamuoyu ile paylaşıldı. Araştırmadan öne çıkan başlıklar şu şekilde:

  • Rapora göre maddi durumundan memnun olan gençlerin oranı önceki araştırmalara göre büyük bir azalmak göstererek 2017’deki yüzde 61 düzeyinden yüzde 47’ye düştü.
  • İş arayan gençlerin oranı 2019’a göre 5 puan yükselerek yüzde 18’e çıktı.
  • Çalışan gençlerin yüzde 69’u işyerinden çalışmayı tercih ediyor. Esnek çalışma ve uzaktan çalışma biçimlerini tercih ettiğini söyleyenlerin oranı ise sırasıyla yüzde 23 ve yüzde 4.

‘Yüzde 66’sı aldığı eğitimden memnun değil’

  • Araştırmaya katılan gençlerin yüzde 66’sı ise aldıkları eğitimden memnun olmadıklarını ifade ediyor. Gençlerin yüzde 73’ü yüz yüze eğitimi uzaktan eğitimden daha faydalı gördüğünü belirtiyor.
  • Koronavirüs döneminde hane halkı geliri 3 bin TL ve altında olan gençlerin yaklaşık yarısı ödeyemediği kira, elektrik, su gibi masrafları olduğunu ifade ediyor. Yine bu dönemde toplam aylık hane halkı geliri 3 bin TL ve altında olan gençlerin yaklaşık üçte biri bankadan ya da tanıdıklardan borç almış. Ayrıca 3 bin TL ve altı geliri olan gençlerden Koronavirüs döneminde işini kaybetmiş olanların oranı yüzde 26 olarak görünüyor.
  • Başka bir ülkeye yerleşmeyi düşünen gençlerin oranı 2019’da yüzde 25 iken bu çalışmada yüzde 31’e yükselmiş durumda. Bu gençlere sebebi sorulduğunda , birinci sırada yüzde 57 ile yurtdışında daha iyi iş olanaklarının bulunması diyor.

Kategori: Manşet

EmekManşetTürkiye

18-24 yaşlarındaki işsiz gençlerin yüzde 74.3’ü sadece yol-yemek veren bir yerde çalışmaya razı

 
  • Türkiye’nin 26 şehrinde yaşayan, 18 ile 30 yaş arası 1391 katılımcıyla hazırlanan rapora göre gençlerin yüzde 26.2’si işsiz. Yeni mezun gençlerin de yüzde 38’i iş arayışında.
  • İşsiz gençlerin yüzde 25.7’si bir-iki yıl, yüzde 21.4’ü bir-iki ay ve yüzde 17.8’i üç-beş aydır iş arıyor. Yüzde 17.3’ü de iki yıldan fazla süredir iş arıyor.
  • Gençlerin iş bulamama nedenlerinin ilk iki sırasında ise yüzde 37 ile “Türkiye’nin mevcut ekonomik şartları” ve yüzde 20 ile “torpilin olmaması” yer alıyor.
  • İş bulamamak, beklentileri de düşürüyor. Örneğin yüzde 64’lük kesim sadece yol-yemek veren bir yerde çalışmayı isteyebileceğini söylüyor. Bu oran 18-22 yaş arasında ise yüzde 74.3. Diğer yandan çalışanların yüzde 64’ü işinden memnun olmadığını belirtiyor.
  • Gençlerin yüzde 58.3’ü işsizlik sebebiyle aile ilişkilerinin olumsuz etkilendiğini ifade ediyor. Yine iş arayışında olan gençlerin yüzde 78.2’si işşizlik durumlarından dolayı kendilerini arkadaşlarından geri kalmış hissettiğini belirtiyor.
  • Rapor verilerine göre,  gençler girişimcilik konusunda istekli. Katılımcıların yüzde 45.2’si fırsatı ve imkânı olursa girişimci olmaya sıcak bakıyor. Daha önce denenmiş ama başarılı olamamış girişimlerin çoğu (yüzde 19.4) yeme-içme sektöründe yer alıyor. İkinci sırada yüzde 15 ile tekstil sektörü bulunuyor.

‘Gelir adaletsizliği ve küresel salgın ek zorluklar getirdi’

Raporu değerlendiren GYİAD Başkanı Fuat Pamukçu ise şu noktalara dikkat çekti: “Gençlerin potansiyellerinin gerisinde kalmasına sebep olan birçok engel var. Dünya çapında artan gelir adaletsizliğine ek olarak küresel salgın da toplumun en kırılgan kesimlerinden biri olan gençlerin koşullarına ilave zorluklar getirdi. Rapor ayrıca bize, özellikle eğitim ve girişimcilik alanlarında reformist adımlar atılması gerektiğini söylüyor.”

ManpowerGroup’un güncel “İstihdama Genel Bakış Araştırması”na göre ise Türk işverenlerin yüzde 14’ü 2021’in ilk çeyreğinde istihdam artışı beklerken yüzde 11’i azalma öngörüyor ve yüzde 70’i ise değişiklik olmayacağını tahmin ediyor. Yine araştırmaya göre 2021 yılının ilk çeyreğinde işe alım planları 2020’nin son çeyreğine kıyasla yüzde iki, geçen yılın aynı çeyreğine kıyasla yüzde üç puan azaldı.

Türkiye’deki işverenlerin yüzde 28’i, Covid-19 öncesi işe alım seviyelerine bir yıl içerisinde dönmeyi beklediklerini bildirdi. Şirketin Türkiye Genel Müdürü Feyza Narlı şunları söyledi:  “Salgınla mücadele kapsamında, aşı geliştirme çabalarında belirli aşamalara gelinmesi gibi olumlu gelişmeler yaşansa da birçok ülkede istihdam görünümünü etkileyen karantina önlemleri halen yürürlükte. Ülkemizde de bunun etkileri görülüyor olsa da üretim sektörü işe alım beklentilerinde iyimserliğe liderlik ediyor. Restoran ve otelcilik ise en temkinli görünüm sunuyor.” 

Kategori: Emek

Koronavirüs SalgınıManşetSağlıkTürkiye

Türkiye’de koronavirüs: 15 yaşından küçük 12 çocuk hayatını kaybetti

Sağlık Bakanlığı, 24-30 Ağustos tarihlerini içeren haftalık Covid-19 raporunu yayımladı. Rapora göre, Covid-19 nedeniyle vefat eden 6326 kişinin yüzde 62’si erkek, yüzde 38’i kadın. Ölümlerin yüzde 71’ini 65 yaş ve üzeri kişiler oluştururken,   Covid-19 nedeniyle 15 yaş ve altında 12 çocuk hayatını kaybetti.

Raporda, 30 Ağustos itibariyle toplam test sayısı 7 milyon 47 bin 282, toplam yeni vaka sayısı 269 bin 550, ölüm sayısı 6326 olarak kayıtlara geçti. Yedi günlük sürede yapılan test sayısı ise 700 bin 942 olarak gerçekleşti. Testler sonucunda 10 bin 297 kişiye Covid-19 tanısı konuldu. 205 kişi yedi günlük sürede Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti.

Vakaların yüzde 14’ü 15-24 yaş grubunda 

Rapora göre vakaların (toplam yeni vaka sayısı 269 bin 550) yüzde 49’u kadın, yüzde 51’i erkek. Toplam vakaların yüzde 6.9’u (18 bin 563) 15 yaş ve altı çocuklarda görüldü.

Vakaların yüzde 13.9’u (37 bin 456) 15-24 yaş arasında, yüzde 49.9’u (133 bin 78) 25-49 yaş grubunda, yüzde 18.7’si (50 bin 303) ise 50-64 yaş arasında, yüzde 8.7’si (23 bin 358) 65-79 yaş grubunda, yüzde 2.5’i (6791) ise  80 yaş ve üzerinde gerçekleşti. Onaylanan vakaların içinde yaşı bilinmeyen sadece bir vaka mevcut.

İki yaş altı altı çocuk 

Rapora göre  salgının başladığı 11 Mart’tan bu yana 6326 kişi (30 Ağustos dahil) Covid-19 nedeniyle hayatını kaybetti. Bu dönemde Covid-19 kaynaklı ölümlerin yüzde 62’si (3930) erkeklerde, yüzde 38’i (2396’sı) kadınlarda görüldü. Ölümlerin yüzde 71’i (4 bin 491) 65 yaş ve üzeri kişilerde gerçekleşti.

Toplamda koronavirüsten 15 yaş ve altında 12 çocuk hayatını kaybetti. Bakanlığın verilerine göre, iki yaşından küçük altı çocuk, 2-4 yaş arasında bir çocuk, 5-14 yaş arasında beş çocuk, 15-24 yaş arasında 10 genç pandemi sürecinde hayata gözlerini yumdu. 25-49 yaş arasında hayatını kaybedenlerin sayısı ise 397 olarak kayıtlara geçti.

Bölgelerde durum

 

En düşük Hatay, en yüksek Malatya

24-30 Ağustos tarihilerinde 100 bin kişiye düşen yeni Covid-19 vaka sayısı, Orta Anadolu, Batı Anadolu, Kuzeydoğu Anadolu ve Ortadoğu Anadolu Bölgelerinde 15’ten büyük. Malatya 37.6, Kayseri 33.3 ve Konya 31.7 ile büyükşehirler arasında en yüksek son yedi gün insidansına sahip olan iller. Diğer taraftan büyükşehirler arasında son 7 güne ait 100 bin kişiye düşen en düşük yeni Covid-19 vaka sayısı Balıkesir için 2.2, Tekirdağ için 1.1 ve Hatay için 0.9.

Avrupa'da Yeşil DalgaKöşe YazılarıYazarlar

Avrupa’daki ‘Yeşil Dalga’ Türkiye’de yeşillere ne söylüyor olabilir?

Bugün artık demokrasi tamamen ortadan kalkmadan Yeşiller’in tekrar siyasi sahneye çıkması kaçınılmaz bir zaruret olabilir. Avrupa’daki yeni yeşil dalga da bulunmaz bir fırsat.

Geçen hafta yapılan Avrupa Parlamentosu seçimleri gündemimizi birdenbire değiştirdi. Aşırı sağa teslim olmak üzere olduğu varsayılan Avrupa’nın, siyasi yorumcuların görmezden gelmeyi tercih ettiği dinamik gücü Yeşiller, seçimlere damgasını vurdu. Milletvekili sayısını 52’den 69’a çıkaran ve Batı Avrupa’nın hemen her ülkesinde oyunu artıran yeşil partiler iklim değişikliği ve birleşik Avrupa söylemiyle Brexit’in ve aşırı sağın bunalttığı ve gençlerin iklim eylemini sokaklara taşıdığı kıtada belirleyici oldu.

Ülkelere göre bakıldığında tablo şöyle:

  • 28 ülkenin üye olduğu Avrupa Birliği’nde yeşil grup partileri toplam oyların %9,2’sini aldı. Yeşiller grubunun toplam milletvekili sayısı yüzde 33 artışla 69 oldu.
  • Yeşiller oyların %23,8’ini alan 179 sandalyeli Hıristiyan Demokratlar, oyların %20,3’ünü alan 153 sandalyeli Sosyal Demokratlar ve oyların %14’ünü alan 105 sandalyeli Liberaller’den sonra 4. büyük grubu oluşturdu.
  • Seçimlere katılım rekor kırarak %51’e çıktı (2014’te %42,6 idi).
  • Yeşiller grubunda ülkelere göre milletvekili sayısı dağılımı şöyle:
    • Almanya 22 (21 Yeşiller Partisi, 1 Ekolojik Demokratik Parti),
    • Fransa 12 (Avrupa Ekoloji – Yeşiller Partisi),
    • Britanya 11 (7 İngiltere-Galler Yeşil Partisi, 3 İskoç Ulusal Partisi, 1 Galler Partisi),
    • Hollanda 3 (Yeşil Sol Parti),
    • Belçika 3 (Ecolo [Frankofon Yeşiller] 2, Flemenk Yeşiller 1),
    • İspanya 3 (Katalan Blok’tan [ICV dahil] 2, Podemos- Birleşik Sol Koalisyonu’ndan 1),
    • Avusturya 2 (Yeşiller Partisi),
    • Danimarka 2 (Sosyalist Halk Partisi [SF]),
    • Finlandiya 2 (Yeşiller Partisi),
    • İrlanda 2 (Yeşiller Partisi),
    • İsveç 2 (Yeşiller Partisi),
    • Litvanya 2 (Çiftçiler ve Yeşiller Birliği),
    • Lüksemburg 1 (Yeşiller Partisi),
    • Portekiz 1 (İnsanlar-Hayvanlar-Doğa [PAN]),
    • Letonya 1 (Letonya Rus Birliği).
  • Yeşiller Grubu’nda yer alan 69 vekilin 58’i 12 ülkenin (Avrupa Yeşil Partisi üyesi olan) 13 “klasik” yeşil partisinden geliyor (Belçika’dan 2 bölgesel yeşil parti). 5 ülkeden 11 milletvekili ise milletvekillerini yeşil gruba göndermeyi tercih eden klasik anlamda yeşil olmayan partilerden geliyor (Portekiz, Letonya, Litvanya, Britanya, Almanya).
  • Avrupa Yeşil Partisi üyesi olan 28 yeşil partiden 13’ü başarılı olurken, 15’i milletvekili çıkarmayı başaramamış. Bunların çoğu Doğu Avrupa ülkeleri (Bulgaristan, Hırvatistan, Çekya, Estonya, Macaristan, Polonya, Romanya, Slovenya) olmakla birlikte İtalya (2 yeşil parti), Yunanistan, Kıbrıs ve Malta’da da yeşiller seçimlerden eli boş dönmüş. Ayrıca ülkelerinden Yeşiller Grubu’na başka partilerin milletvekili verdiği Portekiz ve İskoçya’daki klasik yeşil partiler de başarılı olamamış.
  • Seçimlerde başarılı olarak milletvekili seçtiren “klasik” yeşil partilerin ülkelerinde aldıkları oy oranları ise yüksekten başlayarak şöyle (parantez içinde milletvekili sayıları da var):
    • Almanya Yeşiller %20,5 (21 MV)
    • Belçika Ecolo %19,9 (2 MV)
    • Lüksemburg Yeşiller %18,9 (1 MV)
    • Finlandiya Yeşiller %16 (2 MV)
    • Avusturya Yeşiller %14,1 (2 MV)
    • Fransa Avrupa Ekoloji Yeşiller %13,5 (12 MV)
    • Danimarka SF %13,2 (2 MV)
    • Belçika Groen %12,4 (1 MV)
    • Britanya Yeşiller %12,1 (7 MV)
    • İsveç Yeşiller %11,4 (2 MV)
    • İrlanda Yeşiller %11,4 (2 MV)
    • Hollanda Yeşil Sol %10,9 (3 MV)
    • İspanya (Katalonya) ICV %10 (1 MV)
  • 5 ülkedeki AYP üyesi olmayan diğer partilerin oy oranları ve milletvekili sayıları ise şöyle:
    • Litvanya Çiftçiler ve Yeşiller Birliği %11,9 (2 MV)
    • Portekiz PAN %5,1 (1 MV)
    • Britanya İskoçya Ulusal Partisi %3,5 (3 MV), Galler Partisi %1 (1 MV)
    • Almanya Ekolojik Demokratik Parti %1 (1 MV)
    • Ayrıca İspanya’da toplam oyu %15,7 olan 2 ayrı koalisyondan 2 MV

Bu tabloyu kısaca özetleyip Yeşiller’in ülkelere göre performansına daha ayrıntılı bakmayı bir sonraki yazıya bırakalım:

  • Yeşil partilerin en başarılı olduğu 11 ülke Almanya, Fransa, Belçika, Hollanda, Lüksemburg, Avusturya, İngiltere, İsveç, Finlandiya, Danimarka ve İrlanda olmuş. Bu listede Fransa ve İngiltere’de Yeşiller’in başarısı sürpriz ve çarpıcı. Avusturya’da ise Yeşiller son genel seçimlerde parlamento dışı kaldıkları halde bu kez önemli bir sıçrama yaptılar. Almanya’da Yeşiller’in tarihi bir rekor kırarak ikinci parti olması da çok önemli.
  • Doğu Avrupa’da demokrasinin aşınması yeşil partileri siyaset dışına itmiş görünüyor. Macaristan ve Polonya otoriterleşen rejimlerin iki örneği ve iki ülkede de yeşil partilerin izi yok. (Macaristan’da Yeşiller %2,1 aldı, Polonya’da ise koalisyon içinde seçime girdiler.)
  • Ancak İtalya’nın durumu daha çarpıcı. Hızla aşırı sağa ve faşizme teslim olan İtalya’da uzun yıllardır Yeşiller yok. İtalya’da Yeşiller bölünüp ortadan kalkmasaydı belki de ülke aşırı sağa kayarken bugün Almanya, İngiltere, Avusturya ve Hollanda’da olduğu gibi bir umut oluşturabilirlerdi. Oysa İtalya’daki iki yeşil parti de seçimlere koalisyonlar içinde girebilmiş ve esamileri okunmamış. İspanya’nın Katalonya dışındaki Yeşilleri de varla yok arasında, ancak orada koalisyondan bir milletvekili çıkarmayı başardılar. Tabii İspanya’nın politik atmosferi İtalya’ya benzemiyor.

Yeşiller’in bu başarılı sonucu almasında ve bugün bir yeşil dalgadan söz etmemizde dört faktör önem taşıyor:

  1. Yeşiller, Brexit’in yorduğu Avrupa’nın birliği projesine sahip çıkarak birliği dağılma noktasına sürükleyen beceriksiz merkez sağ ve sol partilerin prestij kaybetmesinden faydalandı. Tabii aşırı sağ da merkez sağ ve sol partilerin boşalttığı alanı dolduruyor, ancak Yeşiller aşırı sağın yükselmesinden rahatsızlık duyan ılımlı seçmenin de ilgisini çekmeyi başarıyor. Böylece Yeşiller yelpazenin sol tarafını, söylemlerini daha da ılımlı yönde değiştirmeye gerek duymadan doldurmaya başladı. Çünkü seçmen artık değişim istiyor ve solda değişimi Yeşiller temsil ediyor.
  2. Yeşiller gerçek meselelerden bahsediyor: İklim değişikliği, kentlerin yaşanabilir yerler olması, sosyal haklar gibi. Boş laftan, polemikten, popülist zırvalardan yorulan seçmen için modern, ne dediğini bilen, aklı başında bir alternatif oluşturuyor. Üstelik bu konuların bazılarına dair radikal önerilerde bulunsa da bunları büyük ideolojik söylemler içinde sunmuyor. Yeşiller’in başarısında gerçek meselelere ilişkin ayağı yere basan politik alternatifleri yıllarca her gün hiç yorulmadan hem meclislerde ve yerel yönetimlerde hem de sokakta ve halkın arasında dile getirmesinin büyük payı olduğunu düşünüyorum. Tabii bir de özellikle yerel yönetimlerdeki başarısının.
  3. İklim değişikliği, Greta Thunberg’in başlattığı okul grevleri, gençlerin güçlü iklim aktivizmi ve yokoluş isyanının radikal söylemiyle sokakta egemen oldu. İklim değişikliğinden gerçekten ve samimi biçimde bahseden tek siyasi hareket de Yeşiller ve her zaman böyle olacak. Tarihin bu anı yeşiller için büyük bir dönüşüm getiriyor. Almanya’da Yeşiller 1990’da iklim değişikliğinden bahsederek seçimlere girdiklerinde barajın altında kalmışlardı. Bugün %20’yi geçtiler. Bu da artık iklim, yokoluş ve ekoloji söyleminin politik bir talep olarak olması gereken yere geldiğini gösteriyor. Artık insanlar hayatta kalma taleplerini ciddiye alan partileri yönetimde görmek isteyecek. Yeşillerin bu talebin sözcülüğünü yapmaya devam etmeleri gerekiyor.
  4. Gençler sadece dinamizmiyle değil yeni ve aklı başında sözler söylediği için de Yeşiller’e yöneldi. Örneğin Almanya’da ilk kez oy veren seçmenin üçte biri Yeşiller’e oy verdi. Ancak gençler sadece seçmen olarak değil, seçim kampanyasında ve aday olarak da belirleyici rol oynadılar. Yeni gençler hem seçti hem de seçildi. Tabii çocukların başlattığı yeni dalga iklim aktivizminin başarısı da gençlerin yeşil partilerde etkili olmasından ayrılamaz. Pek çok ülkede okul grevlerinin öncülüğünü doğal olarak yeşil gençler yapıyor. Gençler geleceklerini kurtarmanın yolunun, sorunun sebebi olan sağcıları veya konuyu kavrayamayan solcuları ikna etmek yerine, zaten aynı şeyi yıllardır söyleyen yeşiller içinde doğrudan politika yapıp yönetime gelmek olduğunu kavramış görünüyorlar.

Peki bu gelişmeler Türkiye’de birkaç yıldır partisiz kalan yeşiller için ne söylüyor olabilir? Ayrıntılı bir tartışmayı sonraki yazılara bırakarak birkaç saptama yapmak istiyorum.

Demokrasinin olmadığı ya da iyice aşındığı ülkelerde yeşillerin silindiğini Macaristan ve İtalya örneklerinde görüyoruz. (Polonya da öyle, ama orada Yeşiller biraz da kültürel yapı nedeniyle her zaman marjinaldiler.) Türkiye Yeşilleri de İtalya, Yunanistan ve Macaristan’daki gibi bölünme (ve şanssız birleşmeler) nedeniyle zayıfladı. Tabii Türkiye’de siyasetin küçük partilere kapalı yapısı, seçimlere girme yeterliğinin aşılmaz bir engel haline getirilmesi ve Kürt sorununun çözülmemesi nedeniyle oluşan açmaz çok önemliydi.

Ancak bugün artık demokrasi tamamen ortadan kalkmadan Yeşiller’in tekrar siyasi sahneye çıkması kaçınılmaz bir zaruret olabilir. Avrupa’daki yeni yeşil dalga da bulunmaz bir fırsat… Zira ilk Yeşiller Partisi 1988’de Almanya Yeşilleri’nin 1983’te başlattığı rüzgarın etkisinde kurulmuştu. İkinci Yeşiller Partisi de 2002-2008 arasında kuruluş çalışmalarını yaparken Almanya’da ve başka ülkelerde koalisyon hükümetlerinde ve yerel yönetimlerde başarılı olan yeşil partilerin yaptıklarından (ve tabii Türkiye’nin AB adaylık rüzgârından) etkilenmişti. 2019’da başlayan ve gelecek yıllarda genel seçimlere taşınacağı anlaşılan yeşil dalga Türkiye’de de Yeşiller’e yeni bir motivasyon sağlamak için bulunmaz fırsat olabilir.

Bu nedenle Türkiye’deki yeşillerin toparlanmak için harekete geçerken ilk iş olarak Avrupa örneklerini (başarıları ve başarısızlıkları, siyasi, toplumsal ve kültürel benzeşmeleri ve farkları) iyi incelemeleri gerektiğini düşünüyorum.

Avrupa’dakine benzer bir strateji önemli: Yeniden Avrupa perspektifi, iklim değişikliği ve demokrasi. Enerjisini Türkiye’nin kangrenleşmiş ve Yeşiller’in tek başına fark yaratması mümkün olmayan sorunlarına harcamayan, gerçek meselelere gerçek çözümler üreten, gençlerin ön saflarda olduğu yeni bir Yeşiller Partisi büyük bir açılım yaratabilir. Bunun için de yeşillerin ilk iş olarak daha fazla yazıp çizmesi, daha fazla konuşması, eskimiş tartışmalara girmeden alternatif yaratmak isteyen yeni insanlarla ve gençlerle buluşması gerekiyor.

(Yeşil Gazete)

İklim KriziManşet

Dünya gençleri 535 trilyon dolarlık iklim faturası ile karşı karşıya

Gençler iklim değişikliğine karşı protestoda, New York, Eylül 2014. Resim: Thomas Good

Climate News Network’te Tim Radford imzası ile yayınlanan haberi Yeşil Gazete gönüllü çevirmeni Yaren Köse‘nin çevirisi ile paylaşıyoruz

***

Bir sonraki nesil, iklim değişikliği ile baş edebilmek uğruna, ispat edilmemiş ve spekülatif teknolojilere 535 trilyon dolar ödemek zorunda kalacak.

Gençler iklim değişikliğine karşı protestoda, New York, Eylül 2014. Resim: Thomas Good

En tanınmış iklim bilim insanlarından biri, dünyayı yaşanabilir ısıda tutmak ve iklim değişikliği ile küresel ısınmayı kontrol altına almak için geleceğin genç yurttaşlarının karşı karşıya kalacağı ekonomik yükü hesapladı: 535 trilyon dolarlık bir fatura.

Bu tutarın büyük bir kısmı, 2100 yılına kadar atmosferden 1000 milyar ton karbondioksiti çekmek için tasarlanmış pahalı teknolojilere gidecek.

Elbette, sera gazı salınımlarını şu andan itibaren yılda %6 kadar azaltmaya başlarsak, yüzyıl sonunda zorlu görev 150 milyar tonu atmosferden çıkarmak olacak. Earth System Dynamics dergisinde yayınlanan yeni bir makaleye göre, bunun çoğu yalnızca daha iyi bir orman ve tarım yönetimi ile bile erişilebilecek bir miktar.

ABD, Fransa, Çin, Birleşik Krallık ve Avustralya’dan araştırmacıların yazdığı makale iki sava dayanıyor.

Yavaş Başlangıç

Her ne kadar dünya devletleri, Paris 2015’de küresel ısınmayı kontrol altına almak adına ısı artışını 2100 yılına kadar son buzul çağından bu yana hesaplanmış ortalama küresel ısıya oranla 2°C aşağı çekmeye söz vermiş olsalar da, ortak uluslararası tutumun eyleme dönüşmesi yavaş oldu. Devletlerin biri, yani ABD, Paris Anlaşması’ndan çekileceğini duyurdu bile.

Diğer sav ise, insanların gelecek on yıllarda bu zorlu görevi başarsalar bile çok geç kalmış olabilecekleri: atmosferdeki sera gazı yoğunluğu seviyesi öyle bir noktaya erişebilir ki, uzun vadede dünyayı deniz seviyelerinin metrelerce yükseldiği ve beraberinde ekonomik ve insani felaketler silsilesini getirdiği bir döneme mahkum edebilir.

Çalışmayı yürüten Kolombiya Üniversitesi Dünya Enstitüsü’nden James Hansen, ‘Devam eden yüksek fosil yakıt salınımları genç insanları devasa ve çok pahalı bir temizlik problemi ve iklimin artan zararlı etkileri ile yüz yüze bırakacak. Bu hükümetleri daha fazla gecikmeden enerji politikalarını değiştirmeye teşvik etmeli ve yükümlü kılmalı.’ diyor.

Profesör Hansen, ABD uzay ajansı NASA’nın Uzay Araştırmaları Enstitüsü yürütücüsü olarak, 1988 yılında Kuzey Amerika kıtasında yaşanan ciddi kuraklık ve ısı dalgası sonrası yaptığı açıklama ile dünya basınında manşetlerde yer almıştı. O zaman Washington senato komitesine şöyle demişti: ‘Artık boş konuşmayı bırakmalı ve sera gazı etkisinin kendini gösterdiğine işaret eden güçlü kanıtların olduğunu söylemeliyiz.’

Yasal Delil

Bu tek cümle ile Hansen, iklim bilimini politik gündemde süre giden bir madde haline getirdi. Ancak son çalışma aynı zamanda yasal bir tartışmanın da parçası. Bu ifade, Juliana et al, ABD’ye karşı isimli bir davada delil olarak yer alıyor.

Dava son ABD yönetimi sırasında başlamıştı. Ancak, iklim değişikliği kanıtlarını ‘asılsız’ diyerek görmezden gelen yeni ABD başkanı Donald Trump’ın adı da artık davada geçiyor.

Profesör Hansen, tarihi Paris Anlaşması’nın hedeflerinin bile milyonların maruz kalacağı felaketlerin ve göçün önüne geçemeyeceğini savunuyor.

Hansen’e göre, ‘Küresel ısınma limiti hedefini endüstri devrimi öncesi seviyeye ile kıyaslayarak en fazla +2°C olarak koymanın yetersiz olduğunu gösteriyoruz. +2°C Eemian döneminden daha sıcak demektir, ki bu dönemde deniz seviyesi bugüne göre 6-9 metre daha yükseğe ulaşmıştı.’

Düşük CO2

Bu tartışmaların özünde, iklim bilimcilerin karbon bütçesi ve iklim duyarlılığı olarak adlandırdığı ölçülemezler yer alıyor. Bu meselelerin ilki, atmosfere önce sera gazı salan ve sonra da bunu emen  karasal ve okyanussal süreçler. İkincisi ise, karbondioksit seviyelerindeki bir değişimin ortalama küresel ısı açısından gerçekten ne anlama geldiğini hesaplama sorunu.

İnsanlık tarihinin büyük bir kısmında, CO2 seviyeleri 280 milyonda bir seviyesinde seyretti. Bu seviye, iki yüzyıllık fosil yakıt tüketiminin sonucu olarak, geçtiğimiz iki yılda 400 milyonda bire ulaştı. Ortalama küresel ısı yaklaşık 1°C artarken, 2016’da 1.3°C’lik rekor bir ölçüm kaydedildi.

Profesör Hansen ve meslektaşları, atmosferdeki  CO2 seviyelerinin 350 milyonda bire indiğini ve bu yüzyılın sonunda ortalama küresel ısı artışının 1°C ‘den fazla olmayacak bir seviyeye düştüğünü görmek istiyorlar.

Eğer dünya devletleri bunu gerçekleştirmek için iş birliğine giderlerse, asıl zor iş olan havadan karbondioksit fazlasını çıkarma işi, dünyanın büyük ormanlarına bırakılabilir.

‘Açıkça görülüyor ki hükümetler bu problemi genç insanların omuzlarına yüklüyor. Bu ne kolay ne de ucuz olacak.’

Ancak karbon salınımı yılda %2 oranında artmaya devam ederse (ve bu yüzyılda daha bile hızlı arttı) şu anda çocuk olanlar karbondioksitin yakalanıp, sıkıştırılıp yer altında saklanabileceği inancına dayanan, çok pahalı bir teknolojik çözüme teslim olmak zorunda kalacaklar.

Bunu kayda değer ölçüde nasıl yapacağını kimse bilmiyor. Yapılabilse bile, çok pahalı olacak: tahmini 500 trilyon Euro ya da 535 trilyon Dolar.  Hansen, ‘Açıkça görülüyor ki, hükümetler bu problemi genç insanların omuzlarına yüklüyor. Bu ne kolay ne de ucuz olacak.’ diyor. ‘Genç insanlara bırakılan bu yükü rakamlara döktük. ABD hükümetine karşı açılan davanın yanında, diğer hükümetlere de açılabilecek davalarda da destek olmasını istedik.’

 

Haberin İngilizce orijinali  

Muhabir: Tim Radford

Yeşil Gazete için çeviren: Yaren Köse

 

(Yeşil Gazete, Climate News Network)

Kategori: İklim Krizi