Köşe YazılarıManşetYazarlar

Türkiye demokrasisinin mustarip olduğu ‘güç reflüsünün’ çaresi: Diyalog ve demokrasi üzerine ‘örtüşen görüş birliği’- 3

Birinci yazı için tıklayın
İkinci yazı için tıklayın

*

III. Diyalog

Gezi’de, Türkiye coğrafyasının neredeyse tüm renklerini barındıran, çok renkli, çok çeşitli, ‘çok parçalı’ bir vatandaş topluluğundan ortak bir politik irade, etkili bir politik güç çıkmış ve bu politik güç hükümete verilen desteği, 2011 yılındaki genel seçimlerde aldığı %47’lik oy oranından, %25-30 bandına geriletmişti.

Bir önceki yazımda, böylesine çok parçalı bir vatandaş topluluğundan, böylesine etkili bir politik güç çıkmış olmasını, bu vatandaşlar arasında, John Rawls’un tarif ettiği türden bir örtüşen bir görüş birliğinin mevcudiyetine, daha açık bir deyişle, bu vatandaşların Gezi’de, barışçı eylemcilere uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlış olduğuna ilişkin bir vicdani kanaatte, kendilerine özgü farklı düşünsel veya itikadi gerekçelerle, ortaklaşmış olmalarına borçlu olduğumuzu anlatmıştım.

Onlara, aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen, Taksim Meydanı‘nda ve Türkiye’nin 79 ilinde buluşarak, bu ortak vicdani kanaatlerini eylemli olarak ifade etme cesareti veren şey ise ne o veya bu siyasi parti liderinden aldıkları bir talimattı ne de hükümetin inanmamızı istediği gibi, arkalarını kollayan, adresi belirsiz bir takım ‘iç ve dış mihraklara’ duydukları güvendi. Değildi, çünkü Gezi’nin ‘kedi sürüsünü’ andıran, özgür ve özerk eylemcilerini tek elden yönlendirmek, herhangi bir siyasi partinin, iç veya dış mihrakın harcı olabilecek bir şey değildi. Onlar bu cesareti birbirlerinden, aralarındaki örtüşen görüş birliği sayesinde buluştukları ortak eylemlilikten, bu eylemlilik içindeki birlikteliklerinden, yani tüm çoğulluklarıyla birbirlerinden almışlardı.

Gezi eylemlerinin içinde yer almış olanlarımız hatırlar ve bilir, hatırlamayanlara ve bilmeyenlere de ben anlatayım: O günlerde adına “örtüşen görüş birliği” demiyorduk ama “polisin uyguladığı orantısız şiddettin yanlış olduğu” kanaatini hepimizin paylaştığımızın, hepimiz de pek ala farkındaydık. Hepimiz, aramızda çok ciddi düşünsel ve itikadi farklılıklar olduğunun da farkındaydık ancak Gezi eylemlerinin harala gürelesinin içinde, aynı vicdani kanaatte buluşmuş olmamıza ‘öteki’ farklılıklarımızdan daha çok değer veriyor, dolayısıyla birbirimizi bu ‘öteki’ farklılıklarımızla kabul ediyor ve onlara rağmen birbirimize güveniyor ve yardım ediyorduk. Yani, Gezi’den doğan o çok etkili politik gücü, tüm farklılıklarımıza rağmen, aramızda mevcut olduğunun farkında olduğumuz bir vicdani ortaklaşma sayesinde, el birliği ile biz inşa etmiştik.

* * *

Peki politik kimliklerini, aidiyetlerini, farklı farklı düşünsel ve itikadi geleneklerle tanımlayan, aralarında bu farklılıklardan kaynaklanan derin görüş ayrılıkları hatta geçmişten gelen husumetler bulunan, bu nedenle de pek yan yana gelmeyen, gelemeyen bu insanlar — yani, biz, hepimiz aramızda ‘Gezi’de uygulanan orantısız polis şiddetinin yanlış olduğu’ kanaati üzerinde ‘örtüşen bir görüş birliği’ bulunduğunu nasıl fark edebilmiştik? Nasıl olmuştu da, laikçiler ile islamcılar, Türk milliyetçileri ve/veya ulusalcıları ile Kürt milliyetçileri, liberaller ile sosyalistler, hatta Fenerbahçeliler, Beşiktaşlılar ve Galatasaraylılar, aynı konuda, aynı vicdani kanaate sahip olduklarını fark edebilmişlerdi?

Bu sorunun kısa cevabı çok basit ve açık: Birbirleriye konuşarak. Birbirlerinin düşüncelerini öğrenmek için birbirlerine sorular sorarak. Sorulan sorulara cevaplar vererek, verilen cevapları dinleyerek, anlamaya çalışarak. Birbirlerini ikna etmeye çalışarak, tartışarak, uzlaşarak. Kısaca, aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklara rağmen, birbirleriyle insanca iletişim kurarak…

İktidarın Gezi’den aldığı ders: Bölme, kutuplaştırma

Nitekim Gezi protestolarının hemen ardından, tökezlediğini, iktidarının sarsıldığını hisseden hükümetin aldığı önlemlerden ilki, toplumun farklı kesimlerinden insanların birbirlerinden doğrudan haberdar olmalarına, birbirlerinin güncel olaylar karşısında gösterdikleri tepkileri yine birbirlerinin ağzından, doğrudan öğrenmelerine, birbirleriyle görüş alışverişlerinde bulunmalarına yani kamusal alanda birbirleriyle insanca politik iletişim kurmalarına olanak sağlayan sosyal medya mecralarını ‘zapturapt’ altına almaya çalışmak, ikincisi ise “toplumun %50’sini evde zor tutuyorum” diyerek kutuplaşma ve sivil şiddet tehdidi savurmak olmuştu. Bunlar, Gezi protestolarının ardından, hükümetin totaliteryenizm bataklığına giden yolda, vatandaşların birbirleriyle doğrudan politik iletişim kurduğu kanalları tıkamak, ‘muhalif görüşlerin’ kamusal alanda ifade edilmesini engellemek ve kamuoyunu tek elden, kendi kontrolünde biçimlendirmek için attığı, deneme mahiyetindeki ilk adımlardı.

Aradan geçen sekiz yılın sonunda, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek Türkiye kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabalarında ulaştığı nokta ise malum: Türkiye bugün ‘Cumhur ittifakı’ ile ‘Millet İttifakı’ arasındaki siyah – beyaz kutuplaşmaya sıkışmış bir görüntü veriyor ve toplumun ‘Cumhur ittifakı’ yarısı ile ‘Millet ittifakı’ yarısı arasındaki kamusal ve sivil iletişim hatları öyle ağır hasar görmüş durumda ki, farklı kamplara savrulmuş vatandaşlar, bırakın birbirleriyle  insanca iletişim kurabilmeyi, korkularından göz göze bile gelemiyorlar. Seçilmiş belediye başkanları görevden alınmış, dokunulmazlıkları kaldırılmış milletvekilleri hapse atılmış, sivil toplum örgütleri kapatılmış, gıklarını çıkartsalar terörist veya terör destekçisi diye yaftalanıp yargısal tacize maruz kalan Kürt vatandaşlardan ise, bu ittifakların ikisi de gözlerini kaçırıyorlar!

Neyse, lafı fazla dağıtmadan, tartışmamıza kaldığımız yerden devam edelim. Yukarıda, aralarında derin düşünsel veya itikadi görüş ayrılıkları olan, hatta Türkiye’nin çalkantılarla, kavgalarla, çatışmalarla, idamlarla, suikastler ve katliamlarla örülü siyasi tarihinde, bu görüş ayrılıkları nedeniyle aralarına kan bile girmiş insanların, aralarında bir örtüşen görüş birliği olduğunu nasıl fark ettiklerini sormuş ve bu soruya kısaca ‘birbirleriyle konuşarak’ cevabını vermiştim, hatırlarsanız. İşte bu kısa cevap, doğru ve önemli olmakla birlikte, sorduğumuz soruyu yanıtlamaktan çok, farklı bir biçimde yeniden sormamızın önünü açmak dışında bir anlam ifade etmiyor aslında.

Şu şekilde mesela: Nasıl olmuştu da bu insanlar kendilerini ait hissettikleri düşünsel ve itikadi geleneklerin ortak hafızalarında yer alan birbirleriyle ilgili tüm acı hatıralara rağmen, birbirleriyle konuşmaya başlamışlardı? Nasıl olmuştu da, mesela daha önce hiç tanışmamış bir solcu ile bir liberal karşılaştıklarında birbirlerinden gözlerini kaçırıp ayrı yollara gitmek yerine, birbirlerine selam vermiş, hal hatır sormuşlardı? Ya da bir laikçi ile bir islamcı karşılaştığında? Ya da bir Türk ile bir Kürt karşılaştığında? Hani ‘laf lafı açar’ derler ya, İşte aralarında bunca farklılık, bunca görüş ayrılığı, hatta husumetler olan insanlar arasında ‘lafı açan ilk laf’ nasıl edilebilmişti?

* * *

Ben bu sorunun yanıtını da adı konmadığı için kavramsal farkındalık düzeyine çıkamamış başka bir ‘örtüşen görüş birliğinde,’ bulabileceğimizi düşünüyorum. Daha açık bir deyişle, ‘lafı açan ilk lafın’ benim birileri daha iyisini düşünene dek adına ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliği’ demeyi önerdiğim şey sayesinde edilebilmiş olduğunu söylüyorum.

Bundan kastım ise tam olarak şu: Farklı düşünsel ve itikadi inanç sistemlerini benimseyen, bu nedenle aralarında derin politik görüş ayrılıkları bulunan insanlar arasında insanca bir iletişim kurulabilmesinin ön koşulu, bu insanların birbirlerinden bağımsız olarak ve kendilerine özgü farklı düşünsel veya itikadi gerekçelerle, ‘kendilerinden farklı gördükleri öteki insanlarla, bu farklılıklarına rağmen, insanca bir iletişim kurmanın iyi bir şey’ olduğuna ilişkin vicdani bir kanaat sahibi olmaları; dolayısıyla aralarında farklı gerekçelerle de olsa bu ahlaki yargının, doğru olduğuna ilişkin bir ortak bir kanaatin, yani bir “örtüşen görüş birliğinin” bulunmasıdır.

Yani ancak, kendilerine özgü düşünsel veya itikadi gerekçelerle, farklı olan ‘öteki’ ile diyalog kurmaya açık olan insanlar, aralarındaki düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen, birbirleriyle konuşmaya başlayabilirler ve ancak birbirleriyle konuşabilen insanlar, örneğin ‘güçlünün, sırf güçlü olduğu için zayıfı ezme hakkını kendinde görmesi doğru değildir’ gibi başka ahlaki yargılar üzerinde, aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen ortaklaşabileceklerini fark edebilirler.

Lafı açan ilk laftan önceki görüş birliği

İşte ben ‘Gezicileri’ aralarındaki tüm düşünsel ve itikadi farklılıklara rağmen ‘Gezici’ yapan, yani hükümeti tökezleten çok parçalı ama çok etkili bir politik gücün paydaşları olarak onlara “ortak” bir politik kimlik kazandıran şeyin, son kertede, aralarında mevcut bulunan bu türden bir ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliği’ olduğunu düşünüyorum. Yani, Gezi’de İslamcılar, Laikçiler, Türkler, Kürtler, Feministler, LGBTİ+ bireyler ve kendilerini nice nice başka kimlik belirleyenleri ile özdeşleştiren yüzbinlerce, milyonlarca insan arasında ‘lafı açan ilk lafın’ öncesinde ‘diyalog’ üzerine yukarıda tanımlandığımız türden bir ‘örtüşen görüş birliği’ bulunduğunu; bu insanların tüm farklılıklarına rağmen ortak bir eylemlilikte buluşarak, hükümeti tökezleten etkili bir politik güç oluşturabilmelerini, birbirleriyle insanca iletişim kurabilmelerine, bunu da aralarındaki diyalog üzerindeki bu örtüşen görüş birliğine borçlu olduklarını söylüyorum.

* * *

‘O Gezi’de öyleydi, şimdiki durum çok başka’ derseniz haklısınız. Ancak ben, diyalog üzerine böyle bir örtüşen görüş birliğinin Türkiye kamuoyunu oluşturan vatandaşların önemli bir çoğunluğu arasında hala mevcut olduğunu ama hem adı konmadığı için kavramsal bir farkındalık düzeyine çıkamadığını, hem de aradan geçen sekiz yılda, hükümetin güç ve yetki akışını tersine çevirerek kamuoyunu tek elden biçimlendirme çabaları sonucu görünürlük kazanmış başka bir örtüşen görüş birliğinin karanlık gölgesi üzerine düştüğü için, onun mevcudiyetinden kuşku duyar hale geldiğimize inanıyorum.

Daha açık bir deyişle şunu söylüyorum: Türkiye sosyolojisinin tabanında, tüm farklılıklarına rağmen ‘birbirleriyle diyalog kurmaya açık’ insanlar hala çoğunlukta ama hükümet vatandaşların birbirleriyle insanca politik iletişim kurmasına olanak tanıyan kanalları muhalif kesimlere yönelik yoğun karalama kampanyalarıyla, polisiye önlemlerle, yargısal tacizlerle bilinçli ve sistematik bir şekilde tıkadığı için, bu diyalog fiilen kurulamıyor, dolayısıyla tabanda mevcut olan ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliği de’ kamusal alanda fiilen görünürlük kazanamıyor. Onun yerine ise, ‘çatışma’ üzerine yine tabanda mevcut olan başka ‘bir örtüşen görüş birliği’ belirginlik kazanıyor ve Türkiye kamuoyunun tamamında, Türkiye’nin tek gerçeği oymuş gibi bir algı yanılsaması yaratıyor.

* * *

Benim adına ‘çatışma üzerine örtüşen görüş birliği’ dediğim bu şey de yine vatandaşların ‘vicdani kanaatleri’ arasındaki bir ortaklaşmaya işaret ediyor. Kısaca tanımlamam gerekirse, insanların birbirleriyle çatışırken dahi, tümüyle kendilerine özgü, farklı düşünsel ve itikadi gerekçelerle, aynı ahlaki yargılar üzerinde ortaklaştıkları, ama  ahlaki düzlemdeki bu ortaklaşmanın, politik düzlemde onları birleştirmediği, tam aksine aralarındaki ayrışmayı derinleştirmek yönünde işlevselleştiği bir durumdan bahsediyorum.

Somut bir örnek vereyim: 2021 yılında Türkiye’de yaşayan iki ‘sıradan’ vatandaş tahayyül edelim.

Bunlardan birisi 15 Temmuz Darbe girişimini planlamakla uzaktan yakında ilgisi olmayan bir solcu olmasına rağmen OHAL döneminde bir KHK ile ‘sivil ölüme’ mahkum edilmiş, terörist de terör destekçisi de olmamasına rağmen bu suçlamalarla hapse atılmış ve haklı olarak tüm bu haksızlıkların müsebbibi olarak gördüğü hükümetin ‘yandaşlarına’ ‘muhabbet’ beslemekte güçlük çeken, dolayısıyla ‘Millet İttifakı’ saflarına savrulmuş bir vatandaş olsun. Diğeri ise, hükümetin yoğun karalama kampanyalarıyla, yargısal tacizleriyle, yaftalamalarıyla gözleri boyanmış, kafası karışmış olduğu için, ‘Millet İttifakını’ destekleyen vatandaşların, kendisinin de benimsediği ‘yerli ve milli’ değerleri tehdit eden dış düşmanların terör destekçisi uzantıları olduğuna inanan ve bu nedenle ‘Cumhur ittifakı’ saflarına savrulmuş, Müslüman bir vatandaş olsun.

‘Diyalog’ ve ‘çatışma’ya dayalı görüş birliği arasındaki fay hatları

Biri solcu, diğer Müslüman bu iki sıradan vatandaşın, örneğin “bir insanın varlığıyla varlığını tehdit eden ‘öteki’ insanlara karşı kendisini savunması, gerektiğinde onlara direnmesi ve hatta onlarla fiilen çatışması iyi bir şeydir,” gibi bir ahlaki yargı üzerinde, tümüyle kendilerine özgü düşünsel veya itikadi gerekçelerle ortaklaşmaları ve birbirleriyle itişip kakışırken kendilerini ‘vicdanen’ rahat hissetmeleri, pekala mümkündür. Elbette bu durumda, farklı siyasal kamplara savrulmuş vatandaşlar arasındaki bu ‘örtüşen görüş birliğinin’ onları ‘vicdan huzuruyla’ sürükleyeceği istikamet, sağlıklı ve iyi işleyen, çoğulcu, eşitlikçi ve özgürlükçü bir demokrasi olmayacaktır. Tam aksine bu vatandaşlar kendilerini şu anda yaşadığımız türden siyah – beyaz bir kutuplaşmaya sıkışmış, totaliteryenizm yolunu yarılamış bir halde bulacaklardır.

* * *

İşte ben, Türkiye’de Cumhur ve Millet ittifakları arasında yaşanırmış gibi görünen politik kutuplaşmanın daha derininde, ‘diyalog’ ile ‘çatışma’ üzerindeki bu iki “örtüşen görüş birliği” arasından geçen fay hattı bulunduğuna  inanıyorum. Dahası vatandaşların vicdani kanaatleri düzeyindeki bu daha derin fay hattının,  Cumhur ve Millet ittifaklarının arasındaki kutuplaşmayı belirleyen politik sınırlar ile örtüştüğünü de düşünmüyorum. Yani aralarında diyalog üzerine örtüşen görüş birliği olan Türkiyeli vatandaşlar ile aralarında çatışma üzerinde örtüşen görüş birliği olan Türkiyeli vatandaşlar diye iki farklı küme tanımlayabilecek olsak, bu iki farklı kümenin, Cumhur İttifakı’na oy veren seçmenler ile Millet İttifakı’na oy veren seçmenler kümelerine bire bir karşılık geleceklerini sanmıyorum.

Sanmıyorum, çünkü Cumhur İttifakı’nın saflarında ‘öteki’ kamptaki vatandaşlarla diyaloğa açık insanlar olduğu gibi, Millet ittifakının saflarında da ‘yandaşlarla’ diyalog kurmaya ‘zinhar’ karşı çıkan insanlar olduğunu, olabileceğini düşünüyorum. Ama her halükarda, Türkiye siyasetinde rüzgarın demokrasiden yana mı yoksa totaliteryenizmden yana mı eseceğini son kertede belirleyecek şeyin, Cumhur İttifakı ile Millet İttifakı’nın liderlik kadroları arasında yaşanan itiş kakışlardan çok, daha derindeki bu fay hattındaki kaymalar, kırılmalar olacağı kanaatini taşıyorum.

Totaliteryenizm bataklığına giden yoldan dönebilme umudu

Nitekim, İBB seçimleri vakasının da, vatandaşların vicdani kanaatleri

düzeyindeki böyle bir kaymaya işaret ettiğini düşünüyorum. Ekrem İmamoğlu‘nun birinci seçimleri küçük bir farkla, ikinci seçimleri de oyunu arttırmış olarak kazanarak, hükümet cenahına yaşattığı sarsıntının son kertede, ‘diyalog üzerine örtüşen görüş birliğinin’ ‘çatışma üzerine örtüşen görüş birliğine’ baskın çıkmasıyla sonuçlanan bir zemin kaymasından kaynaklandığını söyleyebiliriz pekala. İlk yazımda da belirttiğim gibi, bu düşüncemi destekleyen somut olgusal kanıtlar sunmam maalesef mümkün değil.

Değil, çünkü verili bir zaman aralığında sosyolojik tabanın dinamiklerinde, çatışma ve diyalog üzerindeki bu ‘örtüşen görüş birlikleri’ ile tanımlanan iki farklı eğilimden hangisinin hangisine, hangi oranda ağırlık kazanmakta olduğunu belli hata payları içinde hassasiyetle ölçmek mümkün olsa da, Türkiye siyasetini bu kavramlar aracılığı ile okumak ve yorumlamak pek alışıldık bir şey olmadığı için, bu konuda yapılmış niceliksel kamuoyu araştırmaları veya niteliksel saha çalışmaları ya yok ya da yapılan araştırmalarda da bunu ölçmeye yönelik, bu kavramsal çerçeve ile hemhal olmuş sorular sorulmuyor.

Ancak, niceliksel çalışmalarla ölçülememiş, niteliksel saha araştırmalarıyla değerlendirilememiş olsa da, benim Türkiye’nin totaliteryenizmin dipsiz bataklığına giden yolun yarısından geri dönebileceğine ilişkin umudum, ‘diyalog üzerine örtüşen bir görüş birliğinin’ tabanda mevcut olduğuna ilişkin çok önemli ipuçlarını, hem Gezi hem de İBB seçimleri vakalarında bulabiliyor olmamızdan kaynaklanıyor.

Dahası, Türkiye sosyolojininin psiko-politik derinliklerinde, belli bir oranda mevcut olduğunu sezdiğimiz ‘diyalog üzerine’ bu ‘örtüşen görüş birliğinin’ kavramsal bir farkındalık düzeyine taşınabilmesinin bizzat kendisinin, ‘çatışma üzerine örtüşen görüş birliğinin’ ona düşen karanlık gölgesini geriletebileceğini, yani hükümetin toplumun farklı kesimleri arasında insanca bir politik iletişim kurulmasını engelleme çabalarını bir ölçüde boşa düşürebileceğini ve bu yönüyle Türkiye’nin sosyolojik tabanından demokratikleşme yönünde ortak bir iradenin yükselmesine katkı yapabileceğini de düşünüyorum.

Ne diyeyim, umarım yanılmıyorumdur.

Devam edecek…