Yeşeriyorum

Biyo Etik

KÜRESELLEŞTİRMENIN DAYATTIĞI YENİ KÜRESEL BİLGELİK ARAYIŞLARI.
(İLERLEMENIN ARKA PLANINDAKI ETİK SORUNLAR)

M. Cengiz Güleç

“Yaşantıda yitirdiğimiz yasam nerede?
Bilgide yitirdiğimiz bilgelik nerede?
Haberde yitirdiğimiz bilgi nerede?
Yirminci yüzyılda gokkubbenin katları
Bizi Tanrı’ya değil, toprağa yaklaştırıyor”
T:S: Eliot

26 Haziran 2000 tarihi, biyomedikal teknolojiler ve gen mühendisliği açısından çok önemli bir tarihtir.
Donemin ABD Başkanı Bill Clinton ve İngiltere Başbakanı Tony Blair ,bu tarihte bir basın toplantısı düzenlediler.Dünyanın bugüne kadar bilinen en büyük ve en pahalı projesi olarak bilinen “INSAN GENOMU PROJESI”nin artik bir düş olmaktan çıktığını tüm insanlığa müjdelediler:. Özetle sunu söylediler : ”İnsanoğlunun genetik Kodunun çözülmesi aşamasına gelinmiştir. Bu müjdeyi tüm insanlığa armağan etmek istiyoruz. Galileo gökyüzündeki hareketleri anlamak için matematik ve mekaniği keşfettiğinde kendisini seçkin bir araştırmacı olarak hissetmişti. Tanrı’nın dünyayı yaratırken kullandığı dili öğrenecekti. Bugün biz Tanrı’nın YAŞAM’I yaratırken kullandığı dili öğreniyoruz”

Bu toplantının ardından dünyaca ünlü bilim adamı Dr. John Sulston büyük bir hayranlıkla şunları söyler: “Artik elimizde, insanoğlunun nasıl imal edildiğine ilişkin bir el kitabi var”

Bildiğiniz gibi 21.yüzyılın başlarında gelişen biyo-medikal teknolojiler sayesinde, ozellikle lazer ışınları aracılığı ile tüm canlı varlıkların gen yapısına müdahale etmek mümkün hale gelmiştir.

Gen mühendisliği bizlere hızlı, kolay ve ucuz besin maddeleri üretir olmuştur. Artik kanser, Alzheimer, zekâ geriliği ve benzer iyileştirilemez kronik tıbbi hastalıklar, fetüsün genetik yapısının incelenmesi ile erkenden düzeltilebilir potansiyel bozukluklar olarak değerlendirilmektedir.

Liposection teknikleri ile fazla yağlarımız ve kilolarımızdan kurtulmak, ince plastik cerrahi girişimleri ile fiziksel yapımızda sağlanacak değişikliklerle fiziksel güzelliğimiz arttırılabilir.

İnsanin bedeninden hoşnut olmadığı yerlere yapılan yerinde müdahalelerle fiziksel yapımızla barışmamız sağlanabilir.

Antidepresan ve anti panik ilaçlarla insani kaygılar, çöküntüler ve saplantılardan kurtulmak mümkün. Kısacası bilim ve teknoloji bizi daha mutlu kılacak ve yasam kalitemizi arttıracak gibi görünüyor.

Bunlar yetmez, insan ömrünün uzatılması hatta mümkünse olum genlerimize müdahale ederek ebediyete kadar yasamak mümkün olabilir.

İşte bu tür göz kamaştırıcı ilerlemeler ve keşifler doğal olarak günümüz insanında şu soruların gündeme gelmesine yol açmaktadır.

1. Eğer sahip olduğumuz en değerli şey yaşadığımız bu hayat ise, neden onu olabildiğince uzatmak için elimizden geleni yapmayalım?
2. Tanrılardan Prometheus ateşi çaldı, yaşamın soluğunu da neden biz çalmayalım?
3. Kadim cağlardan kalma bir dogma olarak kabul edilen şu deyişe neden müdahale etmeyelim: ”Yasam ile Ölüm arasındaki atriuma kimse ve hiçbir şey giremez”
4. Madem fikrimiz sorulmadan yaratıldık ve anababalarimiz da bize danışmadan doğurdular, ölüm artik kaçınılmaz bir yazgı olmak zorunda mıdır? Olumu kaçınılmaz kılan genlerimizi yani kaderimizi neden değiştirmeyelim? Neden bizi olumsuz kılacak bicimde kendimizi klonlamayalım?
5. Organ nakillerini daha da geliştirip kök hücre teknolojisini geliştirerek kuracağımız organ çiftliklerinde böbrek, karaciğer, kalp ve beyin gibi hayati önemi olan organları üretip milyonlarca insanin ıstıraplarını dindirmeyelim? Zaten çoktandır varolan ve yasa dışı yollardan büyük acılara ve haksiz kazançlara yol açan organ ve insan ticaretini neden yasallaştırıp kurumsallaştırmayalım?
6. Sonuncu ve en hayati soru: Küreselleşen bu yenidünya düzeninde TALEP varsa ARZ’i kim durdurabilir? Türü her ne olursa olsun tüm insan taleplerini karşılamaya yönelik olarak gelişen ARZ’ı ve hizmetleri engellemeye ve önlemeye kimin gücü yeter? Ayrıca bunu yapma hakkini kim kendinde görebilir?

Sağduyu sahibi tüm insanoğlu ve insan kızına çok makul ve gerçekçi gibi görünen bu soruların altında yatan insan ve yasam anlayışını biraz daha yakından bakarak irdeleyelim.

18 ve 19.yüzyıllarda büyük bir ivmeyle gelişen ve artik 20.yüzyıldan sonra akil almaz ilerlemelerle insanları büyüleyen modern bilim ve teknolojiler gerçi günümüzde iletişim ve ulaşım olanaklarımızı hafsalanin alamayacağı ölçüde geliştirmiştir. Sahip olma ve tüketime donuk yasam biçimlerimizi türlü çekici teknik ürünlerle ve mallarla renklendirmiş ve gündelik yaşamı sözüm ona kolaylaştırmıştır. Dünya nimetleri olarak kabul edilip edilemeyeceği tartışmalı olan bu tur modern hayati yeryüzünde insanlığın yüzde kaçı sürdürmektedir. Bu soruya kısa yoldan cevap vermek gerekirse BATI dünyası diyebiliriz. Başını Amerika’nın çektiği trenin ikinci vagon kafilesi Avrupa ve Japonya gelirken arkalardaki vagonlara atlamaya çalışan yeni dünya ülkeleri içinde Asya’nın kaplanları, kadim Hindistan ve Çin’i sayabiliriz.

Ultra modern bilim ve teknolojileri hangi ülke ve uygarlık yaratmış olursa olsun, bunların yol açtığı küresel sorunlara ve krizlere üç başlık altında göz atmak uygun olacaktır.

1. Modern yaşamın bu her neyse, olmazsa olmaz ön koşulu enerji bağımlılığıdır. Barınma, beslenme, sağlık ve eğlenme bağlamında bakıldığında çağımızın insani enerji kaynaklarına karşı konulamaz bir bicimde bağımlıdır. Öte yandan fosil yakıt ağırlıklı enerji kaynakları da tükenmeye mahkûmdur. Nitekim dünya üzerindeki insanlık dışı büyük çatışmaların ve savaşların nedeni iste bu enerji kaynaklarına sahip olmak o olmazsa kontrolü elinde tutmak olmuştur. Bu konu zaten tüm dünya kamuoyunun önünde yaşanmaktadır. Bunu kısa geçelim.

2.Modern hayatin ikinci temel krizi yerkürenin KİRLENMESİ’dir. Canlılar dünyasındaki çeşitli türlerin yok edildiği malumdur. Doğal yaşamın ve canlılığın zorunlu ön koşulu olan temiz hava, arı su ve kirlenmemim toprak artik yerkürenin hemen hemen çoğu yerinde ortadan kalkmak üzeredir. Daha şimdiden birçok bitki ve hayvan türü yok olmuştur. Özellikle radyoaktivite büyük sorundur. Çünkü diğer cevre kirletici artik ve atıklardan farklı olarak radyoaktiviteyi yok etmenin yolu yoktur. Ne kadar derinlikte toprağa gömerseniz gömün, doğuracağı tehlikelerden arınamazsınız. Nitekim nükleer santrallerin mucidi ve kalkınmada ve ekonomik büyümede bir zamanlar sınırsızca bunları kullanarak dünya egemenliğini ele geçiren BATI bunları dünya üzerinde yasaklamaya kalkmıştır. Hatta nükleer silah üreticisi olma potansiyelini gördüğü ve terörist ilan ettiği üçüncü dünya ülkelerine ambargo koymak olmazsa savaş açmak tehdidi savurmaktadır.

3. İnsanın toplumsal, kültürel ve manevi yaşamı ile ilgili üçüncü kriz, YABANCILAŞMA olgusudur.
Batılı sözde uygar ve modern insanlar artik yaşamlarında bir şeylerin eksik olduğunu ve işlerin yanlış gittiğini sezinlemektedirler. Mutsuzluk, şiddet ve intihar ile madde bağımlılıkları günden güne artmaktadır. Sanki Bati dünyasında ciddi bir anlam sağlığı sorunu yaşanıyor gibidir. Günümüzün egemen ve yaygın yaşama biçimi ve ideolojisi olan, insanın değeri ve yaşamın anlamını ıskalayan LİBERALİZM, bir yandan tüm dünyayı ortak bir Pazar haline getirmeye ve tüm insani-toplumsal değerlerin kesin belirleyicisi olarak PIYASA kavramını hâkim kılmaya çalışırken, bu düzende esenlik, güvenlik ve mutluluk içinde olmadığını da görmektedir. İşte çağımızın en büyük çelişkisi budur.

Bu çatışkılı varolma olgusu cevre duyarlılığı gelişmiş sosyal filozoflar tarafından şöyle temellendirilmektedir.

“Doğal çevreyi saf dışı bırakarak sağlanan sözde ‘toplumsal –kültürel yaşam” insanlık tarihinde ilk kez bu denli ciddi bir ANONİMLEŞME, ATOMLAŞMA VE IZOLASYON yaratmıştır.

Modern teknoloji insanoğlunun bir ürünü olmasına rağmen insan ve doğa için geçerli kurallardan çok farklı ve bunları hiçe sayan kendi ilkeleri ve yasaları doğrultusunda özerk bir biçimde gelişme göstermektedir.

Şöyle ki: Doğa geri beslenim mekanizmalarıyla nerede ve ne zaman duracağını bilir gibi kendini sınırlandırmaktadır. Tüm doğal olaylarda ve canlılık olgularında bir ölçülülük vardır. Bu olguların boyutları, hızları ve şiddetleri adeta bu ölçülülük ilkesi uyarınca ayarlanmaktadır.
İnsanın da parçası olduğu doğal düzen (siz buna kozmik sistem de diyebilirsiniz) kendi kendini dengeleyen, ayarlayan ve arındıran bir eğilimdedir.

Teknolojik ürünleri büyük bir iştiha ile tüketmeye koşullanmış günümüz insani (bunu Bati insani gibi okuyun) artik arzu ve tutkularına hiç gem vurmadan doludizgin yasamak ister gibidir.

Bu eğilimdeki insanoğlu yarattığı bilim ve teknoloji ile doğayı anlamaktan epeydir uzaklaşmış ve O’nu egemenliği altına almaya çalışmaktadır. Bununla kalmayıp Yeryüzündeki tüm insanlığa da egemen olmak istemektedir.

Bu üç krizi veciz bir bicimde özetleyen ünlü filozof Nasr’in sözleriyle bağlayalım: “Çağdaş insan (siz bunu Bati insani diye okuyun) doğayı, kendisinden yararlandığı ama kendisine karşı ayrıca sorumlu da olduğu bir eş gibi değil, bir fahişe gibi görmektedir. Kullanılan, sömürülen ve tüketilen doğanın durumu, günden güne daha fazla gönül eğlendirmeyi imkânsız kılmaktadır”

Simdi de Modern insanin ve yasama tarzının tipik bir örneği olarak ABD’nin öteki karanlık yüzüne bazı göstergelerden kalkarak bir göz atalım.

Küresel ölçekte yürütülen egemenlik yarışında soğuk savaş sonrası dönemde Amerika, tek süper güç olarak ağırlığını ve üstünlüğünü kanıtlamış gibi görünmektedir.

Özgürlükler ve fırsatlar ülkesi olarak bilinen Amerika, dünyanın geri kalan bölümünde bir rüya ülkesi olarak imrenme ve kıskançlıkla karışık bir hayranlıkla izlenmektedir.

Medya destekli “yasam tarzları” ile ve “popüler kültürüyle” Amerika’nın dünyada ulaşmadığı bakir bir yer bulmak neredeyse imkânsızdır.

Karşı konulmaz askeri gücü ve erişilemez finans ve endüstri olanaklarıyla Amerika’nın doğrudan ya da dolaylı olarak etkileyip, yönlendirmediği ülke yok gibidir.

İdeolojik beyin yıkama teknikleriyle bezenmiş “Amerika İmgesi”ni bir yana bırakıp, O’nun çirkin ve insanlık dışı cehresine yakından bir bakalım.

1. ABD Sağlık Bakanlığı verilerine göre,1994 yılında sanayileşmiş ülkelerdeki toplam intiharların % 54’ü Amerika’li gençler tarafından gerçekleştirilmiştir.

2. US Adult Cultur dergisinin verilerine göre, ABD’de 42 milyon yetişkin insan okuma yazma bilmiyor. 52 milyon da okuma biliyor ama okuduğunu anlamıyor.

3. George adli derginin bir anketine göre 1966 yılı itibariyle halkın % 79’u meleklere, %28’i büyüye, %30’u öldükten sonra dirilişe inanıyor. Herhalde 11 Eylül’den sonra bu rakamlar ikiye belki de üçe katlanmıştır,

4. Tüm nüfusun içinde 26 milyon insan ciddi ölçülerde uyuşturucu ve alkol bağımlısı

5. AIDS hastalığının dünyada en yaygın olduğu kent New York kenti

6. 1990’li yıllarda evsiz-barksız olanların sayısı 7 milyon

7. 1993 yılındaki verilere göre,40.000 kişi ateşli silahlarla öldürülmüş.

Bu tur istatistik verileri çoğaltılabilir. Ama biz asil bu ülkede ki gelir dağılımındaki adaletsizliğe de bir göz atalım.

1. Nüfusun % 1’i ulusal gelirin % 40’ina sahip

2. ABD’nin en zenginleri diye bilinen %1’lik kesim, tüm ülkenin finansal servetinin %48’ini elinde tutarken,%80’lik yoksul kesim ise ulusal servetin %6’sina sahip.

3. Bu ülkede pornografik kaset ve yayınlar için yılda yaklaşık 5 milyar dolar harcanıyor. Çocukların % 44’ü marihuanayı, %71’inin de değişik ciddi uyuşturucu maddeleri denedikleri ortaya çıkarılmış.

4. Uluslararası Af Örgüt’ünün 1998 raporuna göre; dünyanın en güçlü ekonomisine sahip olmakla birlikte bu ülkede işsizlik, hastalık ve şiddete dayalı suçlar kol geziyor. Genç siyah nüfus içinde başlıca ölüm nedeni cinayete kurban gitmek. Bunu körükleyen faktörlerden biri de sayısı 200 milyonu bulan ateşli silahlar. Öte yandan ABD, nüfusuna oranla ceza ve tutukevlerinde en çok suçlu kişi bulunduran ülke konumundadır.

Batı kavramı içinde özel bir yeri bulunduğu için Amerika’dan bu kadar söz ettik. Ancak Batili diğer ülkeleri de işin içine katarsak şöyle bir fotoğraf çıkar karşımıza:

Dünyanın 225 en büyük servetine firmaların toplam gelirleri birkaç trilyon dolar civarındadır. Kişiler ve firmalar artik zenginlik ve dolaysıyla politik güç açısından ulusal devletleri geride bırakmaktadır. En zengin 15 kişinin serveti kuzey Afrika kıyısı hariç geri kalan tüm kıtanın (Afrika) toplam gayri safi hasılasını geçmektedir.

“Yeni Yüzyıl” adli kitabında araştırmacı Ignacio Ramonet , Le monde diplomatik dergisinin ocak 1999‘da yayınladığı bir yazısında şunları soyluyor: ” ABD ya da Dünya emperyalizminin çok uluslu şirketleri yoluyla yerküremizi talan etmesi, yeni tip çatışmalar ve tehditlerin ortaya çıkmasına neden olmaktadir. Kuzey ve Güney ülkeleri arasındaki uçurum derinleşirken, en zengin ülkelerde de işsizlik artıyor, gelir dağılımındaki adaletsizlikte dayanılmaz boyutlara erişiyor. Ekonomi globalleşirken uluslar arası sanayi ve finans kuruluşları da dünyanın yeni efendileri olarak boy göstermektedirler.”

“İlerleme ve kalkınma” mitleri ile yerkürenin doğası ve doğal çevresi acımasızca yok edilmektedir. Ekolojik felaketler ve doğurdukları sonuçlar tüm dünya insanlarını ilgilendirmekte ve endişelendirmektedir. Dünya genelinde nüfusun şehirlerde yoğunlaşması, dünyanın önceden yaşamadığı yeni bir takim sosyal-ekonomik sorunların yaşanmasına da neden oluyor. Ayrıcalıklı zengin azınlık zümreler tarafından yasamdan neredeyse dışlanan çoğunluk giderek öfke ve hınç duyguları ile şiddete yönelmektedir.

Bu gerçekler goz önüne alınmadan 11 Eylül faciasının da neden yaşandığı anlaşılamaz.

Son olarak, yazımızın başlığını oluşturan biyo etik konusuna değinerek yazımızı bitirelim.

Kategori: Yeşeriyorum