Dış Köşe

Aşureden ders almak – Levon Bağış

“Hicret senesinin başı olan Muharrem ayının onuncu gününden başlamak üzere Muharrem sonuna kadar İstanbul’un bütün evlerinde iki kase de olsa aşure pişirmek uğur ve bereket sayılırdı. Her sınıftan kimseler buna özen gösterir ve özellikle onuncu gün pişirmeye özen gösterir ve özellikle onuncu gün pişirmeye dikkat ederlerdi. Aşure pişirilmesi Nuh Peygamber’in sünneti olarak da herkesçe kabul olunmuş ve İslam’ın ortaya çıkmasından sonra da buna uyulmuştur”

Abdülaziz Bey, ‘Osmanlı Âdet, Merasim ve Tabirleri’ (Tarih Vakfı Yurt Yay., 1995)

Aşureyi diğer tatlılardan hatta tüm yemeklerden ayırmak gerekir. Herhalde, üzerine bu kadar anlam yüklenen başka bir yiyecek yoktur.

Kendi adına bir günü var örneğin: Eski takvimle Muharrem ayının 10. günü yani ‘Aşure Günü’. İslam inancına göre, Adem Peygamber’in Cennet’te yasak elmayı yedikten sonra ettiği tövbenin kabul edilmesi, Nuh Peygamber’in gemisinin tufandan kurtulması, Yunus Peygamber’in bir balığın karnından çıkması, İbrahim Peygamber’in ateşte yanması, İdris Peygamber’in diri olarak göğe çıkarılması, Yakup Peygamber’in oğlu Yusuf Peygamber’e kavuşması, Eyüp Peygamber’in hastalıklarının geçip iyileşmesi, Musa Peygamber’in Kızıldeniz’den geçip İsrailoğullarını firavundan kurtarmasının hep bu günde olmuştur.

Rivayet odur ki, Tufan sırasında Nuh ve ailesi karaya çıktığında ellerinde kalan son malzemelerle bir yemek yaparlar; işte o yemek aşuredir.

Aynı zamanda Hz. Ali’nin oğlu İmam Hüseyin’in öldürüldüğü tarih 680 yılının 10 Muharrem’i yani ‘Aşure Günü’dür. Aleviler ve Bektaşiler hâlâ bu acı olayın yasını tutar ve bu nedenle, Muharrem ayının birinci gününden 12. gününe dek oruç tutarlar. Bu oruç boyunca su içilmez, sulu yemekler yenir, hayvan kesilmez, gülünmez, yeni kıyafetler giyilmez. Muharrem ayının 10. gününde ağlanır, 12. gününün akşamında oruç biter ve yastan çıkmanın ritüeli olarak aşure dağıtılır.

Yılbaşında yapılıp dağıtılan Ermeni tatlısı anuşabur da aşurenin bir cinsidir. Yeni yılın bereketli geçmesi için yapılır ve dağıtılır. 19. yüzyılda Aznavuryan ailesinin aşçısının el yazısı Ermenice harfli Türkçe tariflerinde bu tatlıya rastlarız. Tarifte kuru fasulye, nohut ve kuru incir yer almasa da, “dövülmüş buğday, keşkeklik tabir edilen” buğday mutlaka kullanılır.

Kuru ve bakliyatsız olsa da, Rumların yaptığı ve genelde cenazelerde dağıtılan ‘koliva’yı da bir çeşit aşure sayabiliriz.

Evliya Çelebi biraz daha abartıp, Adem ile Havva’nın Cennet’te bu yiyeceği yediğinden bahseder.

‘Aşure’ sözcüğünün, Arapçada ‘on’ anlamına gelen ‘öş’ten geldiğine inanılır. Yahudilerin ‘aşur’ sözcüğünden, bir başka Semit halk olan Araplara geçtiğini de düşünebiliriz.

Herkesin sahiplendiği, kutsallaştırdığı bu yiyeceğin en önemli noktası buğday. Çeşitli tarifler ve âdetler olsa da, hepsinin içinde buğday mutlaka var. Belki de herkesi birleştiren unsur, bu buğday. Jared Diamond’un ‘Tüfek, Mikrop ve Çelik: İnsan Topluluklarının Yazgıları’ adlı kitabında (çev. Ülker İnce, TÜBİTAK Yay., 2013) medeniyeti kurmamızı sağlayan madde olarak geçen buğday, binlerce yıldır bu topraklarda yetişiyor.

İnancı, milleti, aidiyeti ne olursa olsun bu topraklarda yaşayan herkesin ortak noktada buluşturabilen bir yiyecek, aşure. Hiç tanımadığımız, belki yolda görsek selamlaşmayacağımız komşumuzdan gelen aşure, başka türlü bir dünyanın mümkün olduğunu hatırlatabilir bizlere. Uzlaşmaz, bir araya gelmez gibi görünen malzemeler bir tencerenin içinde eriyip, lezzetlerini birbirlerine karıştırıp, şahane bir yiyeceğe dönüşüyorken, aşureden ders almak çok mu zor?

Levon Bağış – Agos.com.tr

Kategori: Dış Köşe