Yeşeriyorum

Anayasa yaparken – Burcu Akgül

Türkiye halkları yıllardır demokratik bir anayasanın özlemini duymakta; 1982 anayasasının antidemokratik uygulamalara imkân veren maddelerinin revize edilmesi bir tarafa; çağa uyum sağlayacak tamamen yeni bir anayasanın ihtiyacını hissetmektedir. İçinde bulunduğumuz süreçte de yeni; çağdaş ve demokratik bir anayasaya sahip olma konusunda herkesin hemfikir olduğu görünüyor.

Yeni anayasa istemine cevap vermenin kaçınılmaz olduğu bu süreç doğrultusunda yeni anayasa hazırlıklarına da başlandı. Ancak oluşturulacak anayasanın meşruluğu; içeriği; hazırlık çalışmalarında izlenen yol ve yöntemler konusunda akademik; hukuki ve siyasi tartışmalar devam ediyor.

Görüş ayrılıklarının ilki; hazırlanacak yeni anayasanın temeli yani hukuki meşruiyetiyle ilgili. Bir grup hukukçu; şu anki mevcut anayasanın; meclise, asli kurucu iktidar yetkisini vermediği ve tam tersine zaten, meşruiyetini mevcut anayasadan alan bir parlamentonun; bu anayasayı ortadan kaldırmasının hukuksuzluk olacağı görüşünde. Bu görüşten hareketle yola çıkılacak olursa; halkların demokrasiye duyduğu özleme kavuşma umutları da ancak devrim; darbe vs olağanüstü koşullarda meşruiyet kazanabilecek bir anayasayla başka bahara kalıyor. Olağanüstü koşullarda da halka söz hakkı verilip verilmeyeceğinin muallâk ( Türkiye tarihinde verilmemiştir) olmasından dolayı; demokrasi ütopya haline geliyor. Buna istinaden bir grup hukukçu da çağımızda demokratik bir anayasaya kavuşmanın ancak modern yöntemlerle olacağı; devleti ve hukuku kutsamadan; önceliğin toplumun ihtiyaçlarında olması gerektiği görüşünde. Bu görüş hukuki meşrutiyetini ‘kurucu referandum’a dayandırıyor.

Modern görüş daha etkili gibi görünse ve yeni bir anayasa oluşturmanın kaçınılmazlığıyla çalışmalar devam etse de; anayasa çalışmalarının nasıl ve hangi yöntemlerle olacağı konusu da yeni tartışmalar doğuran önemli bir nokta. Resmi olarak işleyen süreçte TBMM’de temsil edilen dört partinin (AKP; CHP, MHP ve BDP) her birinden üçer üyenin oluşturduğu Anayasa Uzlaşma Komisyonu toplantılara başlamış ve çalışma esasları belirlenmiş bulanmakta. 15 madde halinde belirlenen çalışma esasları arasında en tartışmalı olanı ise; komisyon kararlarının oybirliği esasıyla alınacağını içeren 6. madde. 15. madde de herhangi bir partinin komisyondan ayrılması durumunda komisyonun dağılacağı yönündeki hükmü içeriyor. Bu durumda ‘kırmızı çizgileri’ olan partiler; bu kararların komisyonda alınmasını sağlayamayıp komisyondan çekilirse komisyon kilitlenmiş oluyor ve karar alamıyor. Söz konusu siyasi partilerin ise, her kararda uzlaşması pek mümkün görünmüyor. Komisyonun dağılması halinde gelinecek nokta ise şimdiden ‘demokrasi’ adı altında tartışılmakta. Örneğin tek bir partinin uzlaşmak istemediği bir karar nedeniyle; diğer siyasi partilere temsil yetkisi vermiş olan halk; çoğunlukta olmasına rağmen ‘antidemokratik’ bir biçimde komisyonda kararını geçiremiyor. Böyle bir durumla karşılaşıldığında ve komisyon dağıldığında anayasanın nasıl hazırlanacağıysa merak uyandırıyor. Modern sistemlerde oy çokluğuyla karar alınarak demokrasiye ulaşıldığını savunan görüşler; çalışma esaslarının bu yönde değiştirilmesi görüşündeler. Bu şekilde bakacak olursak da oy çokluğu esasına dayanan komisyon kararları neticesinde bir partinin ‘kırmızı çizgileri’ nedeniyle komisyondan çekilmesi sonucu diğer partilerin uzlaşısıyla alınacak ya da alınamayacak kararların demokrasiyle bağdaştığı garantisini kimin verebileceği sorusu fevkalade bir önem taşıyor.

Yeni anayasanın toplumun her kesiminin istek; ihtiyaç ve görüşlerini içermesi düşüncesiyle, sivil toplum kuruluşları; siyasi partiler; üniversiteler; sendikalar vs. yapılanmaların da sürece dahil olması bekleniyor ve bunun önü açılıyor. Ancak örneğin BDP milletvekili ve anayasa komisyonu üyesi Prof. Büşra Ersanlı’nın tutuklanması; anayasanın ilk üç maddesinin kati olarak değiştirilememesi bir yana bunun tartışmasız olduğu vurgusu gibi gelişmelerse bahsi geçen ‘toplumun her kesimi’ ibaresine daha en başta çelişki getiriyor. Bu gelişmeler; yapılacak anayasanın Türkiye’nin en önemli sorunlarından biri olan Kürt sorununa dair köklü bir çözüm getiremeyeceğinin ipuçlarıysa böylece toplumun önemli bir kesimini tatmin etmeyen bir anayasa; bu biçimiyle yeni ve umutla beklenen bir anayasa olmaktan uzak kalıyor ve en fazla reforme edilmiş oluyor.

Yeni anayasa çalışmalarının henüz başında olunmasına ve içeriğiyle ilgili çalışmalar yoğunlaşmamasına rağmen her gelişmenin yeni tartışmalar doğurduğu görünmektedir. Anayasa hazırlamak tartışmasız zor ve önemli bir iştir. Fikir ayrılıklarının olması da bu bağlamda normaldir ve hatta gereklidir. Ancak bu yoğun tartışma ve fikir ayrılıkları belirli çevrelerde sınırlı kalırsa demokrasi şiarıyla yükselen yeni anayasa çalışmaları büyük hayal kırıklıklarıyla sonuçlanacaktır. Halkların umutla beklediği yeni anayasa ancak halkların fikirleriyle şekillenirse bekleneni karşılayabilir. Akademisyenlerin; siyasetçilerin dile getirmeyi çok sevdiği ‘çoğulculuk’ ‘demokrasi’ kavramlarının özüne; halkın içine girmeden ulaşılamaz. Halkın içine girmeden, halk bu partilere oy vererek temsil yetkisi vermiş olsa dahi partilerin hazırladığı anayasa; söz konusu partiler yüzde kaç oy almış olursa olsun, ‘toplum sözleşmesi’ niteliğinde olmaktan uzak kalacaktır.

Toplumun birebir görüşünün alınmasına herhalde kimse karşı çık(a)maz. Buna imkân vermek adına internet yoluyla herkesin görüş bildirimine açık bir yapılanma da oluşturulmuştur. Ancak bu görüşlerin manipüle edilebileceği yönündeki endişeler bir yana internet aracılığıyla halklara ulaşılamayacağı, bahsi geçen sitenin tıklanma sayısından da anlaşılmaktadır.

Komisyonların çeşitli görüşleri almak üzere örgütlenmesi; sivil toplum kuruluşlarına vs katılım imkânı sağlanması elbette önemlidir; ancak yeterli değildir. Daha ileri bir adım olarak ‘kurucu meclis’ meslek örgütlerinin; üniversitelerin, demokratik kitle örgütlerinin; inanç içerikli örgütlerin ve siyasi partilerin temsilcilerinden oluşturulabilir. Halklarla birebir iletişime geçmek de sanıldığının aksine teknik olarak çok zor değildir. Yerel yönetimler aracılığıyla mahalle mahalle; köy köy toplantılarla; medya desteğiyle herkese isteği; fikri sorulabilir; sorulmalıdır. Yakın tarihe kadar ülkemizde nüfus sayımlarının dahi hane hane dolaşılarak yapıldığı göz önünde bulundurulursa ‘tolum sözleşmesi’ diyebileceğimiz bir metnin oluşturulması için mahalli alanlarda çalışmalar yapmak sanıldığının aksine imkânsız değildir aksine zorunludur. Bunun için uygun çalışma grupları oluşturularak başlatılacak süreç mevcut anayasa tamamlanma sürecini olsa olsa 1 yıl uzatır. Yıllardır demokrasi bekleyen halklar gerçekten demokratik bir düzene kavuşmak için 1 yıldan feragat etmeye zaten razı olacaktır. Ancak halk çalışmalarından sonra sıra uzman ekibe gelebilir; içeriğini halkın belirlediği anayasa, hukukçular; akademisyenler tarafından şekil ve usul yönünden doğru teknikle bilimsel; hukuki bir metin haline getirilerek gerçek bir ‘toplum sözleşmesi’ halini alır.

Bu halde Rousseau’yu anmamak hoş olmaz. En hoş son da onun söylemiyle olur: “Düzenin tüm devinimleri herkesin mutluluğundan başka bir yere yönelmesin diye, yöneticinin çıkarlarıyla halkın çıkarlarının tek ve aynı olduğu bir toplumda yaşamak isterdim.”

Kategori: Yeşeriyorum