Günün ManşetiHafta SonuHaftasonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

6/7 Eylül pogromu ya da devletin sekülerleşememe krizi 

‘Kötülük bir kere ortaya çıktı mı, tekrarlanan dalgalar halinde devam eder. Sorgulanamayan, konuşulamayan, korkutucu, sahipleri tarafından dahi yönetilemeyen bir gerçeklik olarak toplumlara musallat olur.’

6/7 Eylül pogromunun 64. yılına geldik. Bu vahşetin, kırımın suçluları, sorumluları hiç bir zaman ortaya çıkarılmadı. Hesap sorulmadı. Bu tür olayların. kırımların, katliamların faillerinin ortaya çıkarılmamasının nedenleri biliniyor. Bu olaylar dönemin hükümetinin bilgisi dahilinde, “Özel Harp Dairesi” tarafından örgütlendi. Bu rezaletin arkasında devlet iktidarını kullanan birtakım ayrıcalıklı sivil güçlerin, basının,  olduğu açık. Absürd bir soru olacak ama sorayım: Böyle bir saldırıyı yapan(lar), düzenleyen(ler) normal koşullarda cezalandırılmaz mı? Hele hele bu saldırı anayasayı ve hukuksal düzeni ilga etmek, kargaşa yaratmak, saldırganları kışkırtmak, vatandaşların bir bölümünün yaşam haklarını ellerinden almak için gerçekleştiriliyorsa? Bu üstelik örtbas edilemeyecek bir insanlık suçu değil midir? Cevap: Hayır, bu işi yapanlar cezalandırmadığı gibi ödüllendirilir.

Olaylara katılmış, failleri arasında yer almış yaşlı bir adam şöyle anlatıyor:

“Balyozları emniyet müdürü verdi. Saldıracağımız yerleri belediyenin kamyonu projektörü ile aydınlattı. Cahildik, bilgisizdik… bizden ne istenirse onu yaptık…”

Bu arada da eliyle bir takım binaları gösteriyor. Söylediğine göre saldırganların, tecavüzcülerin çoğu mahalledeki Rumların mallarına el koymuşlar. Kendisi de bu arada, bir Rum’un mülkünü ele geçirmiş, katlara bölmüş, yaşlılıkta kirasıyla geçiniyor. Söylediğine göre komşuları Rumları korkutarak kaçırmışlar, evine geri gelmek isteyen bir Rum’un ailesinin, çocuklarının gözü önünde nasıl dayak yediğini anlatıyor. Ama bir taraftan da sorgulamayı ihmal etmiyor:

“Bu insanların yaptıkları nedir ki? Bir binaya el koymak… Asıl siz devlet büyüklerinin yaptıklarına bakın. Onlar nelere el koydular.”

 

Kötülük, yüzleşilmedikçe bir “eyleyen” olarak süreçlere katılır, etkide bulunur

İstanbul gibi şehirler, her zaman çok kültürlü olmuş şehirlerdir. Şehirlerin nüfus kaybı, yapılarının zorla değiştirilmesi, şiddet her zaman bir sorun olarak geleceğe taşınır. Şiddetle, kayıpla yüzleşilmediği zaman yarattığı acılar da hiç bir zaman dinmez, devam eder.

Kötülük bir kere ortaya çıktı mı, bir “eyleyen” olarak süreçlere katılır, etkide bulunur. Yüzleşilmedikçe, kötülük sarmalının içinden çıkılamaz. Bu vahşetin, rezilliğin hesabının sorulmamış olması, bunları yaratan koşulları sorgulamaya kalkanlara gene aynı derin ilişkilerle, yöntemlerle saldırılması, bu sürekliliği gösterir.

Şiddet kimi zaman Gayrımüslimlere yönelir, kimi zaman diğerlerine…

Tarih boyunca farklı inançların merkezi olan topraklarda 20. yüzyılda neredeyse hiç Gayrımüslim kalmadı. Neredeyse hepsi ya kırıma uğradılar ya da tehcir edildiler. Kürtler, ayrımcı kimliğe dahil edildikleri için kalabildiler. Ancak onların da siyasal varlığı, temsil sahnesinde bulunmaları her zaman bir sorun olarak görüldü. Ortadaki tek gerçek her zaman kamusal sistemin ayrımcılık üzerine kurulduğu, şiddet gören, haklarından mahrum bırakılanların olduğu.

Buna karşılık Türkiye, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’ni ilk imzalayan ülkelerden biri. Gene Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ni ilk imzalayan ülkelerden.

Buna karşılık 64 tehcirinde zorla gönderilenler resmi ideolojinin bir iftihar vesilesi olarak kabul ettiği Lozan’da “Etabli” (Yerleşik) statüsünde, varlıkları güvenceye alınmış vatandaşlar. Bu sözleşmeleri ilk imzalayan devletlerden biri olmasına rağmen, Türkiye 2. Dünya Savaşı öncesindeki devletleri andırıyor. Devlet etno-dinsel bir kimlik taşıyor ve politikalarını toplulukları tasarlama idealleri motive ediyor.

Kötülüğün nedenleri nerede aranmalı?

Kötülüğün nedenleri insanların, yöneticilerin mizacında mı aranmalıdır? Yoksa onu üreten koşullar da mı?

Demek ki kötülüğün nedenlerini mizaçların, niyetlerin ötesinde aramak gerekiyor: Bu saldırıya katılanlar iğrenç, kötü insanlar mıdır? Ya da bütün çabalara rağmen medenileşememiş, ilkel topluluklar? Ya da ülke saldırıları, şiddeti örgütleyen kötü niyetli yöneticilerin elinde midir? Bu tertibin içindeki insanları tek tek alınsa, böyle bir sonuca varmanın zor olacağı tahmin edilebilir. Meseleye bu sorular üzerinden bakılabilir.

Bir taraftan dostluk, işbirliği, birlikte var olma istenci, diğer tarafta düşmanlık, ayrımcılık, şiddet… Bu ikisinin birlikte nasıl olabildiği üzerinde düşünülmesi gereken bir konu.

Üstelik kötülük bir kere ortaya çıktı mı, tekrarlanan dalgalar halinde devam eder. Sorgulanamayan, konuşulamayan, korkutucu, sahipleri tarafından dahi yönetilemeyen bir gerçeklik olarak toplumlara musallat olur.

Bunun göstergelerinden biri, kamuoyunun kolayca manipüle edilmesi.

Bugün de basının ve sivil toplumun iktidara bağımlı olması önemli bir sorun. Bu bağımlılık elbette ki tek yönlü değil. Modern siyasal yapılar her şeyden önce özerk bir entellejansiya, sembolik sermayenin bağımsızlığı üzerine kurulur. Bunların karıştırılması ayrımcılığa, imtiyaz alanlarının oluşmasına yol açar ve kamu gücünü eline geçiren elit, şiddet kullanarak bu ayrıcalıklarını yeniden üretir. Yargının devlet iktidarı alanı içinde yer alması da, bunu destekler. Sivil toplumla devlet iç içe geçer. Bugün de sorun sembolik sınıfın devlet iktidarı içinde yer alması. Devlet iktidarını kullanan imtiyazlı sınıf, sivil toplumla iç içe. Bu sayede kamuoyu çok yönlü olarak oluşmuyor. Yargı bağımsız değil, iktidarın bir alanını oluşturuyor. Basın iktidar tarafından yönlendiriliyor. Sivil toplum güdümlü…   Basına, sivil toplum alanına bakılırsa, burada siyasal sembolik alanın devlet iktidarını merkez aldığını görülüyor. Devlet sekülerleşmediği için farklılığı ötekileştirmeye çalışıyor: Bu kimin vatandaş sayılıp, kimin sayılmayacağı gibi radikal bir kimlik siyaseti uyguluyor. Bu da ulus-devleti bir kimlik çatışması alanı haline getiriyor ve “beka sorunu” ile ima edildiği gibi özgürlükleri sınırlandırmadan ayakta kalması imkansızlaşıyor. Bu nedenle örtük bir iç savaş hali yaşıyor ve yaşatıyor. Üstelik bunu içinde bulunduğu coğrafyaya yaymaya çalışıyor.

Kamusallık krizi aynı zamanda bir sekülerlik krizi

Bu aynı zamanda çağdaş anlamıyla bir ulus-devlet olamama krizidir. Siyasal partilerin, aralarında görüş farklılıkları olsa da, sistemin içinde yer almaları bunu gösterir. Devlet iktidarı, siyasetle din, etnisite, kültür gibi alanların birbirine karıştırıldığı bir alandır.

Seküler olmayan devlet, travmatik bir silme aygıtıdır. Temsil ettiği de dahil herkesi işaretsizleştirir. Sekülerleşmemek eleştirel gibi gözüken bir çok hareketin iktidar alanı içinde kalmasını sağlar. Çünkü sekülerleşmemiş bir kamusal alan imtiyaz alanları yaratır. Bu kurumların eylemselliği ile üretilen bir anlam dünyası. Bu anlam dünyasının içinde temsil edilmeyenler, mağdurlar sorunu aynı şiddet aygıtları içinden görülürler. Sembolik sermaye, bilişsel alandaki eylemsellikler imtiyaz alanlarını korumak için devletin sekülerleşmesine direnirler. Bu nedenle krizler, sorunlar onu dönüştüremez.

Bu nedenle şiddet üreten bir iktidar aygıtına karşı ancak radikal bir eşitlik ilkesiyle direnilebilir. Şeyleştirilmiş bir düzen içindeki insanların faili oldukları ya da maruz kaldıkları şiddetin yarattığı travma kimi zaman bu sistemin nasıl işlediğini görmeyi perdeleyen bir kötücülleştirme biçimine dönüşebilir.

Kötülüğün daha sonraki süreçte etkinliği bulunan silseler halini alması, karşı konulamaz hale gelmesi de üretimiyle ilgili bir takım özelliklerle, maddi koşullarla, pratiklerle ilişkili olduğunu gösterir. Bu yüzden iyileşmek için her zaman kötülükleri yöneticilerin, toplulukların mizaçlarına bağlayan kolaycı yaklaşımlar yerine nasıl üretildiğini, nelere bağlı olduğunu araştırmaya ihtiyaç bulunur. Kötülüğe karşı çıkmak için edilgin bir şekilde kalmamak, onu üreten koşulları değiştirmek  için çaba göstermek gerekir. Devletin kamusal nitelik kazanması ancak o zaman mümkün olur.

(Yeşil Gazete)