Yeşeriyorum

“Bebekler kime emanet?” Anne sütü, mama endüstrisi ve cinsiyetçi ayrımlar – Sezai Ozan Zeybek

Ozan Sezai Zeybek

Bebeklerin emzirilmesine dair İngiltere’den bir istatistikle başlayalım: Doğum yapan her 10 kadından 8’i bebeğini anne sütüyle beslemek istiyor. Ancak doğumun üstünden bir hafta geçtiğinde kadınların yalnızca yarısı bebeklerine sadece anne sütü vermeye devam ediyor. Bu sayı bebek 40 günlük olduğunda %20’ye, 4 aylık olduğunda %7’ye, 6 aylık olduğunda ise %1’in altına düşüyor (1). Diğer bir deyişle, doğumdan sonra kadınların büyük çoğunluğu çocuklarını emzirmek istediklerini söylese de pek azı bunu gerçekleştirebiliyor.

Benim tahminim, emzirme oranlarının Türkiye’de hâlâ daha yüksek olduğu yönündeydi; yanılmışım. Unicef’in verilerine göre Türkiye’de ilk altı ayda sadece anne sütüyle beslenen çocukların oranı yalnızca % 1.3. (2) Uzman Doktor Füsun Çelikkol’un internette dolaşan bir yazısı Türkiye’de doğumdan sonra ilk bir saat içinde bebeklerin %50’sinin, 0-3 aylık bebeklerin ise ancak %9.4’ünün sadece anne sütü ile beslenmekte olduğunu söylüyor. (3) Eğer öyleyse durum İngiltere’den çok farklı değil. Demek ki Türkiye’de de kadınların emzirmeye devam etmesinin önünde ciddi engeller var. Bu yazıda, bu engeller üstünde duracağım.

Evvela, kızım Azade doğduktan sonra yaşadığımız süreci paylaşmak istiyorum. Mama şirketlerinin, bizim iznimiz olmadan sürece nasıl dahil olduklarından bahsedeceğim. Azade, Kadıköy’de Medical Park Hastanesi’nde doğdu. Hastanenin adını bilhassa veriyorum; zira onlar da bizim özel bilgilerimizi, mesela telefon numaralarımızı, iznimiz olmadan birtakım şirketlere paslamakta beis görmediler. Doğumdan hemen sonra, büyük uluslararası şirket Danone’nin mama markası olan Bebelac, bize cep telefonu mesajları göndermeye başladı. İlk mesajlar rahatsız edici değildi. Bebek için anne sütünün gerekli olduğunu yazıyorlardı. “Ancak” diyordu mesajların devamı, “bebeğinizin yeterince beslenemediğini düşünüyorsanız Bebelac’ın danışma hattını arayabilirsiniz”. Tuhaflık belki de burada başlıyor: Bebeğin beslenmesiyle ilgili bir sıkıntı yaşadığımızda neden bir mama şirketinin danışma hattına yönlendiriliyoruz?

Biz gene de ilk zamanlar mesajları okuyup geçtik, üstünde durmadık. Zaten ilk 2 hafta gelen mesajlarda “mama” lafı bile geçmiyordu. Birtakım temel bilgiler ve tavsiyeler gönderiliyordu sadece. Üstelik mesajların bir kısmı gerçekten faydalıydı. Bebelac, sanki bir tür sosyal hizmet görevi ifa ediyordu. Sonra durum elbette değişti. Üçüncü haftadan itibaren şirket kendi mamalarını pazarlamaya başladı. İşin en kötü tarafı, şirketin temel pazarlama stratejisi, kadınlara kendilerini “yetersiz” hissettirmekti. Gelen mesajlardaki “endişe”, “sorun”, “az beslenme” vurgusu arttı.

Zaten doğum sürecinde bilhassa kadınlar son derece kıyıcı bir endişeye maruz kalıyorlar. Herkes ama herkes mutlaka bir endişesini dile getiriyor: aile büyükleri, gelen misafirler, doktorlar, yoldan geçenler… Mama şirketleri de işte bu endişeyi kullanmayı hedefliyor: “Ya çocuk yeterince doymuyorsa!”

Özel hastaneler de aynı oyunun içinde. Yeni doğum yapan kadınların bilgilerini mama şirketlerine peşkeş çekmekle kalmıyor; aynı zamanda kendileri de bu korku ve endişe kültürünü yaymaya devam ediyorlar. Daha Azade’nin doğumunun üstünden 24 saat geçmeden Medical Park’ın doktorları Azade’ye bebek maması vermemizi, çünkü çocuğun iyi beslenemediğini söylediler. Azade’nin sarılık değerlerinin yüksek olduğunu söyleyerek bizi korkuttular. Hemşireler ellerinde mamalarla odamızı bastı. Sonra başka bir hastanede riskin onların bizi korkuttuğu kadar büyük olmadığını öğrendik. Üstelik hemen her bebekte görülen fizyolojik sarılığın düzelmesinde bebeğin kilo alması kadar etkili başka yöntemler de mevcut.

Kısaca mama şirketleri, anne sütü ile rekabet ediyor ve kendi ürünlerini pazarlayabilmek için doktorlarla, özel hastanelerle, devlet kurumlarıyla ve hatta uluslararası sağlık örgütleriyle bağlantılı şekilde çalışabiliyor. Pekçok ülkede anne sütü neredeyse “demode” olma noktasına geldi. Dünya Sağlık Örgütü yakın zamanda duruma el atıp bebeklere 6 ay sadece anne sütü verilmesini ve emzirmeye en az bir yaşına kadar devam edilmesini tavsiye eden kararlar yayınladı. Ancak görünen o ki şirketlerin bu çok kârlı sektörden vazgeçmeye niyetleri yok. Çeşitli şekillerde kadınların en baştaki emzirme niyetlerini bozguna uğratmayı başarıyorlar. En azından sayılar böyle söylüyor.

Güya geri kalmış İran bu konuda çok daha başarılı bir örnek sunuyor bize. Bebek mamaları marketlerde-pazarlarda değil, eczanelerde doktor reçetesiyle satılıyor. Daha önemlisi, bebek mamalarının ambalajları standart; yani ürünler markasız. Bu sayede, bebeklerin beslenmesi şirket rekabetine, piyasa müdahalesine kapalı tutulmuş oluyor. Burada bir noktanın altını çizmek gerekiyor: Ekonomik ilişkiler serbest piyasa dışında başka pekçok biçim alabilir. İran’da bebek mamasının ticareti yapılıyor mu? Evet, yapılıyor. Ama ufak bir düzenleme ile hayati önemdeki bir mevzunun şirketler tarafından istismar edilmesi engelleniyor. Bebeklerin beslenmesi, önceliği kâr etmek olan şirketlere teslim edilmemiş oluyor.

Emzirmenin önünde daha pekçok engel var. Bunların bir kısmı çalışma koşulları ve şehir düzenlemesiyle ilgili gayet somut engeller. Önce çalışma koşullarına bakalım: İş kanunundaki düzenlemelere göre kadınlar, doğumdan önce ve sonra sekizer haftadan toplam on altı hafta doğum izni alabiliyorlar (İş Kanunu Md. 74). Yani çalışan kadının çocuğunu emzirmesi için verilen süre toplam 2 ay. Eğer kadın isterse doğumdan 3 hafta öncesine kadar çalışmaya devam edebiliyor, çalıştığı süre izin olarak doğum sonuna ekleniyor. Bu takdirde doğum sonrasındaki süre 13 haftaya çıkıyor; yani 3 aydan biraz fazla. İsteyenler bu sürenin sonunda 6 ay daha ücretsiz izne çıkabiliyor; ancak pekçok özel şirket bu duruma hoş bakmıyor. 6 ay daha çocuklarıyla kalmak isteyen annelerin kariyeri belirsizliğe yuvarlanıyor.

Yasada öngörülen süt izni ise şöyle: “Kadın işçilere bir yaşından küçük çocuklarını emzirmeleri için günde toplam (1,5) bir buçuk saat süt izni verilir. Bu sürenin hangi saatler arasında ve kaça bölünerek kullanılacağını işçi kendisi belirler. Bu süre günlük çalışma süresinden sayılır” (İş Kanunu Md.74).

Kağıt üstünde harika! Ancak mesela benim çalıştığım kurumdaki (İstanbul) hiçbir anne bu iznini kullanamamış; çünkü zaten eve gidip gelmek için trafikte geçen süre bir buçuk saat.  Bebekler günde 4-5-6 kez emebiliyor; öyle düşünün!

Anneler, özellikle ilk yıllarda kariyerleri/geçimleri ve bebekleri arasında bir seçim yapmaya zorlanıyor. (Pekçok erkek için bu konu gündeme bile gelmiyor elbette!) Şirketlerin ve devletlerin ağızlarından düşürmedikleri “insan odaklı kurumlar/ yaklaşımlar” konu bebek olunca unutuluyor belli ki…

Şehir düzeni ve kültürel teamüller emziren anneler için ayrı bir sorun. Bir kere, Türkiye’de emziren kadınların dışarı çıkması hiç kolay değil. Pekçok mekanda emzirme odası yok. Sokakta emziren kadın görmek ise zaten mümkün değil; emzirmek sanki kuytu bir köşede, gizlice yapılması gereken bir faaliyet. Oysa bu, mesela diğer bir “geri kalmış” ülke olan Suriye’de böyle değil. Oranın kadınları emzirmekle barışık; emziren kadının göğsü bir utanç kaynağı olarak telakki edilmiyor. Sokakta, otobüste, parkta bebeğini emziren birçok kadın görmek mümkün. Kadınlığın bazı hallerine Suriye’de daha fazla müsamaha gösterildiğini, kadınların en azından bu anlamda daha “özgür” olduklarını söyleyebiliriz.

Güzellik/cinsellikle ilgili sektörler kadınlar üstünde ayrı bir baskı kuruyor. Göğüslerin sarkması, kadının daha az talep edileceği korkusunu yaratıyor; çünkü bugün hemen her toplumda çocuksuz, zayıf kadın bedeni son derece erotize edilmiş durumda.

Dildeki ufak değişimler, alışkanlıklar ve semboller bile son derece önemli; çünkü mama reklâmları tam da bu alanları istila ederek işe başlıyor. Bebek gıdası denince anne sütünü değil mamayı çağrıştıracak birçok sembolle kuşatılmış durumdayız. Şöyle bir düşünün: Bebek beslemenin en çok kullanılan sembolü bir biberon. Mağazalarda, havaalanlarında, devlet kurumlarında “biberon” figürü görüyoruz hep. Başka bir sembol düşünülemez mi? Kucağında bir bebek taşıyan anne mesela… Amaç, bebeği beslemenin asli şekli olarak biberonu değil anne sütünü vurgulamak.

En baştaki istatistiğin gösterdiği gibi, İngiltere’de çocuğunu sütle beslemeye niyetli kadınların oranı %80; ancak hemen hiçbiri bu niyetini gerçekleştiremiyor. Juno dergisinde yazan Jane Woodley’e göre kadınların sütten vazgeçmelerindeki en önemli sebep, sütün bebek için hayati önemi konusunda yeterince bilgili olmamaları (1). Türkiye’de durum bundan farklı değil: Aile Sağlık Merkezleri’nde emzirmeye dair kapsamlı bir bilgi verilmiyor. “Bebeğinizin büyümesi için…” gibi genel cümleler ediliyor. Oysa anne sütü, bebek için gerekli besin maddelerini sağlamanın yanında, bebeğin bağışıklık sisteminin gelişmesinde en önemli rolü oynuyor. Anne sütü ile beslenmeyen çocuklarda ölüm oranları beslenenlere göre 4-6 kat daha fazla. Bunun neden önemli olduğunu anlatmak, (bıkmadan usanmadan anlatmak) çok ama çok önemli.

Pekçok anne, doğumdan sonra yaşadıkları sıkıntılara dayanamayıp emzirme konusunda pes etmek zorunda kalıyor. Emzirmek ilk zamanlar çok can yakıcı olabiliyor, üstelik yeterince süt gelmeyebiliyor. Anneler bu dönemde, biraz da hissettikleri kaygı sebebiyle mamaya geçiyorlar. Kadınların emzirmeye devam etmesi için  gerekli sosyal, manevi desteği sağlamak, sütün önemi konusunda kadınları ikna etmek elzem. Suçluluk hissettirmeyen, kadınları daha fazla baskı altına sokmayan yaklaşımlar gerekiyor bunun için. Hiç değilse, başta yaşanan zorluklar karşısında mama şirketlerinin danışma hatlarının devreye girmesinin engellenmesi, anneleri kuşatan endişe kültürünün azaltılması şart.

Bunun bir yolu, deneyimlerin paylaşılması olabilir. Mesela Aile Sağlık Merkezleri, annelerin ve doktorların bir araya geldiği toplantılar için seferber  edilebilir. Böylelikle anneler kendileriyle benzer sorunlar yaşayan kadınları görür, bütün süreç boyunca destek görmeleri sağlanmış olur. En azından bu toplantılarda şu bilgi aktarılabilir: Zorlukların belki hepsi değil ama büyük bir bölümü geçici ve anne sütü çocuk için gerçekten çok önemli.

Karşımızda büyük bir mesele var. Bir tarafta kızım Azade’yi, bebekleri ve çocuk sahibi olan herkesi hedef alan mama şirketleri ve doymak bilmeyen zenginlik hırsı var. Diğer tarafta ise her yere sirayet etmiş cinsiyetçi ayrımlar; çocuklar-bebekler-anneler düşünülmeden kurulmuş yaşam alanları… Anne sütüyle ilgili dile getirdiğim bu sıkıntılar bile yaşadığımız toplumun nasıl büyük bir izansızlık içinde olduğunu gösteriyor. Hayatı değil parayı kutsayan ayrımcı bir toplum, yeni doğmuş bebeklerin bile hayatını dar ediyor.

 

(1)   Jane Woodley. Juno: a natural approach to family life, Issue 25, Autumn 2011.

(2)   http://www.unicef.org/turkey/ir/_mc29.html

(3)   Füsun Çelikkol. http://ailetip.com/makale/yenidogan-bebeklerde-meme-basi-saskinligi-9.htm

 

 

Sezai Ozan Zeybek

 

ozanoyunbozan.blogspot.com/

 

 

Kategori: Yeşeriyorum