ManşetTarım-Gıda

Yediklerimizle Kürt meselesinin ilişkisi: Türkiye’de endüstriyel hayvancılık

0

Toplum Bilim Dergisi’nin Ekolojinin Politikası: Piyasa, Mekân, Gıda başlıklı son sayısında geniş makale olarak ele alınan “Yediklerimizle Kürt meselesinin ilişkisi: Türkiye’de endüstriyel hayvancılık” konusu hakkında Sivil Sayfalar’dan Mehmet Ali Çalışkan’ın Sezai Ozan Zeybek ile gerçekleştirdiği röportajı paylaşıyoruz.

Bu devirde yemek yemek mide ister yazı dizisi için tıklaynız

***

Türkiye’de hayvancılığın geçirdiği evreler, endüstriyel hayvancılık ve hayvancılığın coğrafyası hakkındaki sorularımız üzerine Sezai Ozan Zeybek’le konuştuk. Zeybek yanıtlarıyla “Bu devirde yemek yemek mide ister” adlı gıda dosyamıza katkıda bulunuyor.

-Türkiye’de hayvancılığın yakın zamanlarda büyük bir dönüşüm geçirdiği, endüstriyelleştiği görülüyor. Bu değişim Türkiye hakkında ne anlatıyor?

Bu aslında 30 senelik büyük bir dönüşümün hikâyesi. Bu dönüşümün iki ayağı var. Bunlardan ilki ekonomik. Sermayenin daha az elde, daha hızlı bir şekilde birikmesini hedefliyor. İneklerin, balıkların, tavukların kapalı alanlarda yetiştirildiği, kendi başına çiftleşemediği, kendini besleyemediği endüstriyel hayvancılık ortaya çıkıyor. Bu süreçte üretim ilişkileri tümüyle değişiyor. Diğeri ise Türkiye’nin bilhassa güneydoğusundaki şiddet ortamından kaynaklanıyor, etkileri günümüze kadar devam eden demografik bir kırılmaya sebep oluyor. Hayvancılık özelinde bu iki hattı takip etmek suretiyle hem bir yandan yediklerimizin-içtiklerimizin nasıl değiştiğini hem de Türkiye’deki şiddet sarmalının buna bağlı olarak nasıl tırmandığını analiz etmek mümkün. Diğer bir deyişle, Türkiye’nin yakın tarihine hayvancılığın değişimini takip ederek yeni bir ışık tutmanın imkânları var.

-O hâlde işin önce ekonomik boyutunu konuşalım. Herkesin ilk aklına gelecek soru şu: Endüstriyel hayvancılık daha kârlı ve daha verimli değil mi? Sonuçta sınırlı alanlarda sınırlı kaynaklarla büyük nüfusları beslemek gibi bir zorunluluk var.

Doğru. Ancak bunun için günümüzde uygulanan verimlilik hesabına nelerin katıldığını ve nelerin katılmadığına yakından bakmamız lazım. Şöyle bir örnek vereyim: Şu an devletin ithalât desteği verdiği kültür ırkları (Holstein-Jersey) senede ortalama 5900 litre kadar süt veriyor. Buna mukabil yerli ırklar 1800-1900 litre seviyesinde. Böyle bakıldığında Holstein ineği yetiştirmeye geçmek akla yakın görünür, Türkiye’de yapılan da bu. Oysa ineklerin verimini süt miktarıyla ölçmek, çok sayıda etkeni dışarıda bırakmak anlamına geliyor, çünkü canlının ve yapılan işin kendine has bir mahiyeti var. En basitinden Yerlikara ineği 8-9 tane yavru verebilirken kültür ırkı Holstein ömrü boyunca 2-3 buzağı yavrular. Üstelik ithal edilen ineğin sütü birkaç sene içinde %40 civarında düşer. İneğin süt verimi, yediği proteinli gıda miktarına bağlıdır; yani ineğe saman değil hububat vermek gerekir. Bunun için de dünya ölçeğinde ekilebilir arazilerin yaklaşık üçte biri hayvan yemi üretimine tahsis edilmiştir. Diğer bir deyişle, insanları beslemek için kullanabileceğimiz suyu, araziyi, mısırı, soyayı hayvanlara veriyoruz. Bize karşılığında daha az gıda veriyorlar. Kendinizden düşünün: 70 kiloya ulaşmak için kaç kilo yemek yediniz? Dolayısıyla hayvansal gıdadan elde edilen kalori miktarı, girdiler ve kullanılan arazi büyüklüğü ile beraber düşünüldüğünde bir hayli düşük aslında.

Ayrıca verimliliğin devamı için bu hayvanlara hayvana hormon takviyesi yapılıyor. AB’de kullanımı yasak olan (ama Türkiye’de hâlâ kullanılan) BST isimli bir hormon ineğin enerjisini süt üretmeye yönlendiriyor. Elli yıl öncesine kıyasla bu tasarım harikası inekler artık üç kat fazla süt veriyor. Dolayısıyla süt üretimindeki mucizevî artış (ve kârlılık), endüstriyel yem kullanımı ve bilgisayar destekli beslenme gibi maliyeti bir hayli yüksek tekno-biyolojik araçlarla; petrolle, kimyasallarla ve ucuzlatılmış işgücü ile mümkün.

Oysa ‘verimsiz’ yerli türler uygun koşullarda yol kenarındaki otları yer. Tezeği gübre olur, yakıt olur; toprağı besler, kömür veya doğalgazın yerine geçebilir. Holstein’ın gübresi ise tarlada kullanılamaz; antibiyotiklidir, bitkileri tahrip eder. Çok sayıda hayvanın görece dar bir mekânda kapatılmış olmaları yüzünden dışkılar birikir, toprağın emebileceği hacmi kat kat geçer. Arıtılması gerekir (ki bu da bir maliyettir) yahut Türkiye’de bazen olduğu gibi uzak bir yere götürülüp bırakılır. Bu önemli bir kirliliğe yol açar. Yer altı sularını, nehirleri zehirler.

Verimlilik bu olmasa gerek. Bunun adı tarımın yüksek girdili bir sanayi koluna, sermaye yoğun bir sektöre dönüşmesi. Bu maksatla, girdilere, en başta da tohuma ve hayvanlara küçük çiftçinin yapamayacağı şekilde ilave değer ekleniyor. Böylelikle (tüketici açısından) gıdanın maliyetleri düşse dahi artı değer daha az elde, daha çok miktarda toplanabiliyor.

-O zaman bu verimlilik hesabı üretilen süt miktarını arttırıyor, yatırımcısı için kârlı bir olanak da sunuyor; ancak kaynaklar açısından tahripkâr sonuçlar üretiyor diyebiliriz.

Kesinlikle. Bu tek örnek bile, verimlilik hesabının ne kadar sınırlı bir çerçevesi olduğunu gösteriyor. Süt verimi, et üretimi gibi teknik kıstaslar  ve büyüme, ilerleme gibi normatif söylemler aracılığı ile sektör verimsiz görülen üreticinin aleyhine büyüyor. Adalet, sağlık veya ekolojik hassasiyetler bu normatif düzenin ana eksenlerini oluşturmuyor. Bol süt elde etmek için gereken arazinin alternatif maliyetleri; hayvancılığın tohuma, gübreye, ziraî ilaca, antibiyotiğe ve petrole bağımlı hâle gelmesi yahut kirlenen sular hesaba dahil edilmiyor. Bu tarz üretimin yol açtığı sağlık harcamaları görmezden geliniyor. Örneğin hayvanların dip dibe yaşamasından ötürü daha sık hastalanmaları ve daha çok antibiyotik kullanılması ilaç sektörünü büyütüyor. Bu da ekonomik büyüme olarak telakki ediliyor. Bu yolla yaşanan kamusal zarar bile birinin kârı olarak hesaplara geçebiliyor.

Üstelik bu “büyüme” eşit dağılmıyor. Zengin girişimcilerin yüz binleri aşan meblağlarla sürdürebileceği, birtakım maliyetleri ise başkasının sırtına yıkabileceği bu güya daha kârlı üretim, işte bu tarz yüksek girdi maliyetleriyle ve oldukça sınırlı tutulmuş muhasebe kalemleriyle ortaya çıkıyor.

-Bu anlattıklarınızdan son 30 yılda tarım ve hayvancılık alanında hem başarı kriterlerinin değiştiğini hem de politikanın değiştiğini anlıyoruz. Peki bu durum, bu dönemde nasıl bir seyir izledi, bugüne nasıl yansıdı?

TÜİK istatistiklerine göre, yakın zamanlara kadar Türkiye ihracatının önemli bir bölümü (1957’de %93’ü ve 1970’te %73’ü) tarım ve hayvancılık ürünlerinden oluşurken, 2015’te bu oran %3.7’ye kadar geriledi. 1980-90 aralığında iç piyasanın korunması öncelikli bir amaç olmaktan çıkıp “serbest” ticaretin desteklenmesi, tarım ve hayvancılıkta ihracatın % 24 artmasına sebep oldu. Fakat aynı dönemde ithalât %1440, yani yaklaşık 14 kat arttı. Günümüzde tarım giderek daha uzaktaki üretim ağlarına bağımlı hâle geldi.

-Bu durumun asıl müsebbibi tarımda iç piyasanın korunmasından vazgeçilmesi, onun yerine serbest ticaretin teşvik edilmesi mi oldu?

Bu dönüşümü tek bir kırılma noktası üzerinden açıklamak doğru olmaz. Yine de kriz pazarlıkları esnasında IMF’ye verilen 1999 tarihli niyet mektubunu önemli bir dönüm noktası olarak görüyorum. Buna göre var olan alım-destekleme programlarının ve diğer bütün desteklerin kademeli olarak kaldırılacağı ve yerine fakir çiftçilere yönelik olarak doğrudan gelir desteği (DGD) verileceği taahhüt edildi. Reform paketini destekleyen mazeretlerin başında, piyasada fiyatın serbestçe belirlenememesi ve verilen yardımların küçük çiftçilere değil büyük çiftçilere gitmesi yer aldı. Bunlar ilk anda verimliliği arttırmaya yönelik Türkiye’ye has hamleler olarak gözükse de aslında temel olarak matbu iddialardı. Yani IMF’nin dünyanın hemen her yerinde uygulamaya soktuğu politikalar için aynı gerekçeler ileri sürüldü. Oysa işin mahiyeti gene kendine has bir sürü çetrefil nokta içeriyor. Bir kere uygulanan yöntem Avrupa’da dahi bu şekilde uygulanmadı. Farklı destek araçları orada muhafaza edildi/ediliyor. Türkiye’de DGD’nin tarım desteklerindeki payı %83’e çıkarken AB’de bu oran %30’da kaldı. AB ülkelerinde doğrudan gelir desteğinin yanında girdi desteği, pazar fiyat desteği gibi enstrümanlar “piyasa bozulacak” endişesi olmadan hâlâ kullanılıyor.

Bir diğer husus, verilen DGD’lerin dağıtımında eşitsizliğin devam etmesiydi. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın 2006 yılındaki bir raporuna göre DGD ödemelerinin %51’i 100 hektardan daha büyük toprağı olan %17’lik bir kesime giderken, paranın %49’u çiftçilerin geri kalan %83’ü tarafından bölüşüldü. Mart 2004 tarihli bir Dünya Bankası raporuna göre DGD programı diğer desteklerin kesilmesiyle oluşan net gelir kaybının en fazla %50’sini karşılayabildi. Bu verileri aktaran Oğuz Oyan’a göre programın temel amacı tarımı desteklemek değil, üretimden düşmesi beklenen küçük çiftçilerin toplumsal tepkilerini dizginlemekti. Yani verilen daha ziyade bir sosyal yardımdı. Bu program beş sene gibi kısa bir zamanda sürdürülemez hâle geldi, kısmen rafa kaldırıldı. Bunun haricinde devletin tarımsal sanayi üretiminde doğrudan rol almaması ve sektördeki devlet varlıklarının özelleştirilmesi kararlaştırıldı. Mezbahalar, yem üretim tesisleri, gübre fabrikaları, vb. özel sektöre satıldı, daha doğrusu çoğu sembolik fiyatlar karşılığında devredildi. Bütün bunlar hayvancılığın çehresini ve genel olarak kırsal nüfusun yapısını hızla değiştirdi. Küçük ölçekli üretimi sürdürmek zorlaştı. Kaynaklar daha az bir gruba dağıtılmaya başlandı. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın destek programları buna göre yeniden yapılandırıldı, büyük işletmelerin kurulması teşvik edildi. Örneğin Bakanlık tarafından yıllık kaynağın %40’ının elli-yüz arasında büyükbaş hayvana sahip işletmelere, %60’ının ise yüz baş ve üzerinde kapasiteye sahip işletmelere kullandırılması karara bağlandı. 10 ila 50 hayvan kapasiteli işletmeler ise Kalkınma Ajanslarının kapsamına alındı. Oysa Ziraat Mühendisleri Odası verilerine göre örneğin, süt sığırcılığında var olan işletmelerin %76’sında 10’dan daha az hayvan bulunuyordu, dolayısıyla çoğunlukta olan bu üreticiler iki kurumun da desteğini alamadı.

-Bu neye yol açtı? Küçük işletmelerin tasfiyesine ve kırsal alandaki nüfusun azalmasına mı?

Sonuç bekleneceği üzere büyük üretim tesislerinin sayısındaki hızlı artış oldu. 2002 yılında elliden fazla hayvan barındıran çiftliklerin sayısı 4000 civarındaydı. On senelik bir dilimde %550’lik bir artışla bu sayı 24 bine ulaştı. Buna mukabil bu sürecin sonunda tarımda bir çözülme yaşandı. Yaklaşık 2.5 milyon insan topraklarından koptu. Türkiye’nin ekili tarım arazisi bu on beş yıllık dilim içinde Belçika’nın yüzölçümü kadar azaldı. 4 milyon hektarlık arazi ekilmez oldu. Sertifikalar, hibe programları, faiz oranları, danışmanlık şirketleri, İl Tarım Müdürlükleri ve benzeri araçlar bütün bu yeni üretim ağının kurulmasında etkin bir rol üstlendiler. Sağlık, güvenlik ve verimlilik gibi anahtar kelimeler bu dönüşümün temel payandaları olarak iş gördüler. Birikimin yoğunlaşmasına meşruiyet sağladılar. Hayvanlar kapalı mekânlara alınıp verimlilik arttırıcı çeşitli biyo-kimyasal süreçlere ve disiplin mekanizmalarına maruz kalırken eski model hayvancılık yapan insanlar güvencesizleştiler, yaşam alanlarını kâh ekonomik baskılarla kâh silah zoruyla terk etmek durumunda kaldılar.

-Peki, bu noktaya kadar hayvancılığın ekonomisinden bahsettik. Fakat bunun dışında özellikle Türkiye’nin son 30 yılının en önemli sorunlarından birini oluşturan Kürt meselesinin de bu dönüşüm ile ilişkisi olduğunu ileri sürüyorsunuz. Biraz da bu çerçevede konuşalım mı? Nedir Türkiye’nin hayvancılık politikalarıyla Kürt meselesini bir araya getiren bağlam?

Türkiye’de 90’lar, bilhassa Kürt coğrafyasında önemli bir kırılma ortaya çıkardı. Yıllara yayılan çatışma ortamında PKK’nin lojistik desteğini kesmek için bir yandan zorunlu köy boşaltmaları, diğer yandan güvenliği sağlamak maksadıyla koruculuk sistemi devreye sokuldu. Bu sürecin sonunda Doğu ve Güneydoğu’da ‘güvenlik nedenleri’ ile 1 milyondan fazla insanın göç ettirildiği tahmin ediliyor. Göçün bir kısmı yine aynı bölgedeki şehir merkezlerine yöneldi. Örneğin Hakkâri’nin şehir nüfusu on senede yaklaşık iki katına çıktı. Keza Batman, Kızıltepe, Şırnak gibi yerleşim yerleri kısa bir dönemde büyük şehirlere dönüştü. Bu süreçteki şiddet sadece insanların bedenlerine yönelik değildi; yaşam ağları tahrip edildi. Geri dönüşleri engellemek amacıyla boşaltılan köylerde kimi durumlarda evler yıkıldı, hayvanlar öldürüldü, bahçeler-ağaçlar ateşe verildi, ormanlar yakıldı. Hayvanların bir kısmı ise meraların mayınlanması veya göç gibi süreçlerin sonucunda haraç mezat elden çıkarıldı. Diğer bir kısmı ise insanlarla beraber şehre göç etti. Çeşitli raporlarda şehir merkezlerinde sanki kedi-köpek gibi sokaklarda dolaşan çok sayıda küçükbaş ve büyükbaş hayvanın varlığından söz edilir. O dönem 110 bin insanın yaşadığı Siirt’te 41 bin, 195 bin kişilik Batman’da 83 bin büyük ve küçükbaş hayvan birikmişti. Dolayısıyla savaşlar bir yönüyle de ekolojik ağlara, yani insanları yaşam alanlarına bağlayan unsurlara yöneliktir diyebiliriz. Zorunlu göç anlatılarının derlendiği Malan Barkirin isimli kitapta bu konuda pek çok tanıklık var. Tanıklıklarda hayvanlara yönelik şiddet dile getirilir. Birini aktarayım:

Bir karakol da bizim köyün arkasındaki köyde vardı. Kürtçe adı Cêleka idi o köyün. Köyümüz yakılmadan önce gelip o karakolu basıyorlar, bilmem kaç tane asker şehit oluyor. Sadece bir kişi mi iki kişi mi kurtuluyor. Hepsi ölüyor o karakolda. Hayatta kalanlar da yardım istiyor. Helikopterler, askerler geliyor. Çocuk, kadın, erkek kim varsa o köyde, kaçıyorlar. [Kalan sekiz kişi öldürülüyor]. Sonra [askerler] binlerce hayvanı öldürüp salgın hastalık olmasın diye suya atıyorlar. O kadar hayvan leşi vardı ki suda, su durmuştu, akmıyordu.

(Cemile- Siirt, aktaran Yağız vd., 2012: 165-166)

Bu istisnaî bir uygulama değil. Kolonyal yayılmacılığın ve devletlerin geçmişi, insanların direncini kırmak için işlenmiş hayvan cinayetleriyle dolu. Örneğin Amerika Birleşik Devletleri’nde yerlilerle 250 yıldan uzun süren karşılıklı çatışmalara son veren, yani Beyazların nihaî zaferini ilan etmesini sağlayan, bizonların 19. yüzyılın ikinci yarısında Beyazlar tarafından toplu şekilde öldürülmüş olması. Bugün Türkiye’deki çatışma ortamının benzer bir dönüşüme yol açtığını söylemek mümkün. Üstelik aynen Beyazların yaptığı gibi, yok edilenin yerine bir başka üretim modeli, bir başka hayvan ve üretici geçirilerek… Dolayısıyla belli bir nüfusun çoğaltılması, öncesinde var olan ‘etkisiz’, ‘verimsiz’ ve hattâ ‘tehlikeli’ nüfusu bozmak suretiyle mümkün.

-Türkiye’nin tarım ve hayvancılık politikaları ile Kürt meselesi arasındaki bu ilişkinin izlerini nasıl sürüyorsunuz, hangi göstergeler bu bağı kanıtlıyor?

1990’lardan günümüze yaşanan dönüşümü takip etmeye yarayacak önemli göstergelerden biri yıllara, bölgelere ve türlere göre hayvan sayılarındaki değişim. Bilhassa küçükbaş hayvan sayılarında önemli bir düşüş gözleniyor. 90’ların başına 50 milyondan fazla olan küçükbaş hayvan sayısı 2010’a geldiğimizde 30 milyonun altına inmişti. 2010’dan sonra yeniden yükseliş eğilimi başladı. Bunun ne anlama geldiğini birazdan anlatacağım.

Büyükbaş hayvancılıkta ise toplam rakamlarda bu kadar sert düşüş olmadı. 90’ların başında 12 milyon civarında olan sayı 2010’a gelindiğinde 11 milyon seviyesine inmişti. Ancak hayvan ırkları açısından bakıldığında yerli ırkların yaklaşık 7 milyondan 2 milyona düştüğünü, buna karşılık ithal ırkların 1 milyon civarından 6 milyon civarına çıktığını görüyoruz. Dolayısıyla yerli ırklar %30 seviyesine gerilerken, ithal ırkların % 400’den fazla arttığını görüyoruz.

Bölgeleri kıyasladığımızda ise başka bir fotoğrafla karşılaşıyoruz. Küçükbaşta Güneydoğu Anadolu’da düşüş oranı yaklaşık % 50’den fazlayken, Ege Bölgesinde % 20 seviyesinde. Belirli bölgeler arasındaki genel eğilimlerden açık bir fark var.

Büyükbaş hayvancılıkta da her yer aynı şekilde etkilenmez. Örneğin büyükbaş hayvancılığın eski merkezlerinde (Doğu Anadolu) bilhassa yerli hayvanların sayıları ciddi oranda gerilerken Trakya’da kültür ırkları aynı dönemde dört kat artar; bu bölge büyükbaş hayvancılığın merkezlerinden biri hâline gelir.

Özetle, Türkiye’de büyükbaş hayvancılıkta sayıdan çok hayvan cinslerinde bir dönüşüm yaşanmış, bu da bölgelere eşit dağılmamıştır. Hayvancılığın merkezleri değişmiştir. O hâlde varılacak sonuçlardan biri şudur diyebiliriz: Hem küçükbaş hem de büyükbaş hayvancılıkta 2005 sonrasındaki artış eski düzenin yeniden tesisi değil, yeni bir düzenin kurulmasının sonucudur. Bu yeni üretim şeklinin belki de en büyük emaresi, 2009 tarihli 27402 sayılı yönetmelikle yasal mevzuatı oluşturulan Tarıma Dayalı İhtisas Sanayi Bölgeleridir. Bu bölgelerin temel hedefi, dar alanlarda “güvenli” ve “verimli” üretim yapmak, tarım ve endüstriyi birleştirmektir. Bundan böyle binlerce hayvan kapalı alanlarda endüstriyel şekilde üretilecek, kültür ırklarıyla beraber sermaye ve enerji yoğun üretim yapılacak.

-Bu söylediklerinizden küçük üreticinin tarımdan tasfiye edildiği sonucunu çıkarabilir miyiz? Bu durum onların hayatına nasıl yansıdı peki?

2013’te Diyarbakır Organize Hayvancılık Bölgesi’ne gittim. Yaptığım bir mülâkatta orada işçi olarak çalışan Yahya [gerçek ismini gizliyorum], bana zamanında kendi köylerinin merası olan 2750 dönümlük arazinin üstüne bu tesisin nasıl yapıldığını anlattı. Köylülere istimlâk bedeli ödenmemiş; ancak yapılan uzun pazarlıkların sonucunda köydeki ailelere sanayi bölgesindeki arazi tahsisinde öncelik tanınmış. Örneğin dokuz kardeşli Yahyalara altı dönüm arazinin işletme hakkı verilmiş. Fakat belli bir süre oraya tesis kuramayan ailelerden bu hak geri alınmış. Köylüler arasında organize hayvancılık gibi maliyetli bir işe girebilen olmamış. Zira bu iş için gereken sosyal, kültürel, ekonomik sermaye türlerinin köylülerde bulunması zor. Önce proje çizilecek yahut bir danışman şirkete çizdirilecek, Avrupa Birliği destekli fonlar için bir sürü doküman doldurulacak, yurt dışından bir hayli pahalı hayvanlar ithâl edilecek, soğutma sistemleri ve yem depoları için ayrı ödenekler gerekecek ve ucuza işçi bulunacak. Üstelik bu saydıklarım işin ancak küçük bir kısmı. Yahya koyunlarını satmış, 800 liraya burada işçi olarak çalışmaya başlamış. Ancak bir senedir maaşını alamıyormuş. Sanayi bölgesindeki diğer tesislerde çalışan Suriyeliler gibi o da karın tokluğuna çalışıyormuş. İneklere bu yeni koşullarda nasıl bakılacağını kendisinin de bilmediğini anlattı. Yem başka yerden geliyor, dışkılar vidanjörle çekiliyor.

Yukarda anlattığım süreç bir yanıyla yatırım olarak değerlendirilebilir, ancak bir yanıyla da bütün bunlar Yahya’nın bu işe girmesinin önünde engel teşkil ediyor. Dahası, bu yeni üretim modelinde katedilen mesafeler, dolayısıyla gıdanın karbon ayak izi artmakta; otlaklar işlevsizleşirken bazı diğer coğrafyalarda yoğun kimyasal tarıma geçilmesi gerekiyor. Hattâ bu maksatla hayvanlara vermek üzere genetiği değiştirilmiş (GDO’lu) yem kullanılıyor. Arazi yapısından, iklimden, bitki örtüsünden bağımsız olarak herhangi bir mekânda aynı tür hayvanların üretimi işte ancak bu yolla mümkün. Bu da başta verimlilik üzerine konuştuğumuz gibi, “yatırım” kelimesinin üstünü örttüğü daha fazla kaynak harcaması anlamına geliyor. Oysa başka kriterlerle ele alınan bir verimlilik anlayışı, hangi hayvanın nerede yetiştirilebileceği konusunda oldukça farklı çıkarımlar yapmayı gerekli kılar. Örneğin inek uzun ot ister. Diliyle otu sarar, çekerek koparır. Anatomisi bu şekildedir. Türkiye’de (iklim gereği) birkaç bölge hariç uzun ottan ziyade kısa çayırlar bulunmaktadır. İneğe çok uygun değildir. Daha çok koyuna-keçiye uygundur. Buna rağmen inek ithalâtı (bambaşka bir üretim ilişkisi kapsamında) destekleniyor.

-Bu durumda küçük çiftçiler açısından baktığımızda yeni tarım ekonomisi politikalarında üretici olarak gözden çıkarıldıklarını, üstüne üstlük siyasî meseleler nedeniyle bir kısmının yerinden edildiğini görüyoruz.

Öyle. Bu durum belli açılardan bir taşla iki kuş vurmak olarak değerlendirilebilir belki. Zira hem müteşebbisler için yeni zenginleşme araçları sunulmuş (ve bu maksatla küçük köylünün rekabet etmesi imkânsız hâle getirilmiş) hem de PKK’nin lojistik desteği kesilmiş. Devlet nezdinde bu bir başarı hikâyesidir. Fakat bu süreçte bu yoğun yıkımı yaşayan insanların Diyarbakır’ın Sur ilçesine, Cizre’ye, Silopi’ye, Nusaybin’e, Kızıltepe’ye göç etmek zorunda kaldığı ve uzun süre geçim sıkıntısı çektiği düşünülecek olursa ülkenin fay hatlarını anlamak da kolaylaşır. Dolayısıyla burada anlatılan nüfus politikalarının birbirine bağlı olduğunu görmek gerekir. Bahsi geçen sermaye birikimin arkasında milyonlarca insanı  ve hayvanı etkileyen işte böyle bir tahribat vardır.

-Peki bu durum gıda tüketimi anlamında büyük şehirlerde yaşayanlara nasıl yansıyor?

Bu tarz bir birikimi kurmak kadar sürdürmek de “zor” ister. Sermayenin birikmesi için üretim ayağında insanlar yerinden edilip hayvanlar kapalı mekânlarda hapis hayatı yaşarken, işin tüketim ayağında da milyonlarca insanın yeme rejiminin değişmesi öngörülüyor. Diğer bir deyişle endüstriyel hayvancılığa bir de pazar yaratılması gerekiyor. Et tüketimi konusunda Türkiye önemli bir potansiyel barındırıyor. Organize Hayvancılık yönetmeliğinin yürürlüğe girdiği sene olan 2009’da kırmızı et tüketimi AB ülkelerinde 62 kiloyken Türkiye’de yalnızca 12 kilo idi. Dolayısıyla bu sayının yukarı çekilmesi, herkesin daha fazla et yemeye başlaması (bunun için harcanan enerji, su, toprak hesaba katılmaksızın) kayıtlara “büyüme” olarak geçer. Kasaplar Federasyonu Başkanı Fazlı Yalçındağ Ulusal Kırmızı Et Konseyi’nin bir toplantısında, dünyayı ot yiyenlerin değil et yiyenlerin yönettiğini ileri sürerek milliyetçi/emperyal arzularla et tüketimini buluşturmuştu. İşte böyle hayvanlar üstünden dünyalar yönetilecek güya.

 

(Sivil Sayfalar)

 

Kategori: Manşet

İlginizi çekebilir

Comments

Comments are closed.