Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Tırnağın varsa başını kaşı

“Umut sadece kelimelere dayanmamalı, eylemlere dayanmalı” demişti iklim aktivisti Greta Thunberg. Geleceğe dair umutları çoğaltmanın tek yolu ‘eylem’ çünkü. Atılan imzaların, verilen sözlerin hiçbir değeri yok…

İnsanoğlu[1] on yıllardır yapıyor bunu. En son örneğini de Glasgow’da  gördük. COP26 geri dönülmez noktaya gelmeden son çıkıştı. Ülke temsilcilerinin, yani karar verecek ve isterlerse uygulamaya geçirecek olanların neredeyse hepsi zaten yaşları nedeniyle dünya yok olma noktasına gelmeden çoktan mevta olacaklar. Bu yaşayan ölüler tabii yine havanda su döverken, (bizim karar vericilerinin elinde bir havan bile yoktu) aldıkları kararlarla kaderleri belirlenecek, iklim krizinin mağdurları olacak nesil, okul boykotu eylemini sürdüren binlerce genç, dışarda protesto yürüyüşü yapabildi sadece..

Bütün bunları bilen ama karar  vericilerden umudu kesenler ise “tırnağın varsa başını kaşı” hesabı “bireysel olarak ne yapabiliriz”in peşine düştüler. Bu aslında hiç de azımsanmayacak sonuçlar doğurmaya başladı bile:

Sıradan insanların mücadelesi

Miyawaki yöntemiyle ormanları çok hızlı büyütenler, çiftçilerimizin çoğu  hala gübre fiyatlarının artışından yakınırken “toprağı nasıl iyileştirip verimli kılarız”ın peşine düşenler, dünyada azımsanmayacak kadar çoğaldı.

İklim değişikliği ve etkileriyle mücadele etmek için küresel bir eylem olarak başlayan ekosistemin restorasyonunu için sıradan insanların bozulmuş toprakları restore etmek ve yeryüzüne özen göstermeye dahil olmaları gerekiyor. Bu amaçla birçok ülkede “ekosistem yenileyici kamplar (ecosystem restoration camps) kurulmaya başlandı.

“Ekosistemi eski haline getirmek ve yenileyici uygulamaları başlatmak için birlikte çalışarak ve hükümetleri ve büyük şirketleri beklemek yerine eyleme geçerek bozuk sistemi değiştirebiliriz ve gezegenimizin hayatta kalmasını sağlayabiliriz” diye çıkıldı yola…

Bu amacın güzel örneklerinden birini de  ülkemizde Ebru Baybara Demir, “Kuraklığa Karşı Biyobozunur Atık Yönetimi Projesi” ile başlattı.

2017 yılında susuz tarım yapmak için iki ton sorgül buğdayını toprakla buluşturan gastronomi şefi Baybara Demir, doğayla aramızdaki dengeyi yeniden kurmak için yola çıktı. Bu arayıştan “Topraktan Toprağa Biyobozunur Atık Yönetimi Projesi” doğdu.

Kariyerine turist rehberi olarak başlayıp şef olarak devam eden Ebru Baybara’yı, 2000’li yılların başlarında tanıdım. Bütün Türkiye’yi karış karış dolaşarak hazırladığım “Sesimi Duy” adlı belgeselimin, Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesini kapsayan bölümlerinde, daha yolun başındayken sadece kendisi için değil, Mardin’li kadınların  ayaklarının üzerinde durup bağımsız birey olabilmeleri için, bir kadın olarak nasıl zorluklarla yılmadan savaşarak mücadele ettiğini onun anlatımıyla belgelemiştim:

“Benim işim sadece lezzetli tabaklar yapmak değil, bu tabakların kaç kişinin hayatına dokunduğu ile ilgileniyorum.”

Onun kırılma noktası, beş yaşındaki kızının beyin tümörü oldu. Doktorlardan bu vakaların temelinde sağlıksız gıda olduğunu öğrendiğinde, “Üç çocuk annesi ve her gün yüzlerce insanın karnını doyuran bir şef olarak, gelecek nesillere karşı bir sorumluluğum olduğunu hissettim” diyerek sağlıklı gıda üretmenin peşine düştü. “Topraktan Tabağa” projesi bu dönemin ürünüdür.

İyi tarım için gerekli olan yerel gıdalara ulaşmak amacıyla çıktığı yolda, ülkemizdeki kötü tarım politikaları sonrası toprağını terk eden yerel üreticilerin geri dönmesini de sağladı. Proje bununla da kalmayıp mültecilerin özellikle kadın mültecilerin entegrasyonuna destek oldu. Suriyeli kadınlardan geleneksel tarımla toprağı temizlemeyi ve sağlıklı tarımı öğrenirken onlara okuma-yazma eğitimi verildi. 70 kadınla başladıkları “Sorgül Projesi” [2] 350 kadına sürdürülebilir istihdam sağladı.

Kuraklık kapıdan içeri girince…

Neredeyse her gün televizyonlarda maliyetlerden yakınıp gübre fiyatlarından söz açan çiftçilere çıkış yolu gösterecek bir tarım politikamız yok ne yazık ki. On yıllardır toprağı suni gübre ve tarım zehriyle öldüren çiftçiler, artık gübresiz verim alamıyor. Ayrıca kuraklık nedeniyle gübreleri olsa bile verim gittikçe düşüyor. Çünkü iklim krizi kapıyı çalmıyor, içeri girdi.

Ülkemizde, iklim krizine karşı da bir tarım politikamız olmadığı için artık tırnağı olan başını kaşıyor.

Ebru Baybara Demir bu konuda da örnek bir uygulamayı hayata geçirdi. “Topraktan Toprağa Biyobozunur Atık Yönetim Projesi”nin temeli kompost. Aslında birçoğumuzun bildiği, küçük bahçelerimizde bile uyguladığımız, meyve sebze artıklarının çürümesiyle oluşan ve doğal gübre olan kompostun, toprağın ihtiyacı olan organik maddeyi karşılayacak maliyetsiz gübre oluşu.

Diyarbakır’ın Kayapınar ilçesinde başlatılan pilot çalışmada, belediyenin organizasyonu ile pazara giren ve çıkan meyve sebze oranlarını karşılaştırdıklarında, her gün 10 ton meyve ve sebzenin girdiği pazarlarda günde üç tonluk atık kaldığı, bunun yüzde 10’nun ise kullanılabilir olduğunu görmüşler. Böylece bir ton atık, kompost olarak geri dönüyor. Diyarbakır’da kurulan sekiz pazar düşünüldüğünde, günlük yaklaşık 30 ton atık söz konusu. Hedeflerinin diğer illerde de bu uygulamayı başlatmak olduğunu söyleyen Baybara, projenin sürdürülebilirliği için kurdukları “Topraktan Toprağa Üretim ve Pazarlama Kooperatifi” ile istihdam da yaratıyor.

Pazardan toprağa

Kompost hem toprağın ihtiyacı olan mikroorganizmaları karşılıyor hem de toprağın nemli kalmasını ve  havalanmasını sağlarken, verimini ve su tutma kapasitesini artırıyor. Bu uygulamanın bir de İstanbul, Ankara ve İzmir’de  yapıldığını düşünün. Türkiye nüfusunun  üçte birini barındıran bu kentlerden çıkan binlerce ton meyve-sebze atığından yine binlerce ton kompost, yani doğal gübre elde edilmesi olanaklı. Çiftçilere sağlanacak bu destek belki de onların gübre fiyatlarından yakınmaların önüne geçer. Toprağın yenilenmesi de cabası….

*

[1] Burada cinsiyetçi bir dil olmasına rağmen özellikle ‘insanoğlu’ dedim. Çünkü binyıllardır karar vericiler hep erkek oldu.
[2] Sorgül, Mezopotamya ovasında yetişen, bilinen en eski buğday türü.

“Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok karanlık zamanlarda ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt) 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıKültür-SanatManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Müziğiyle tarihe şerh düşen besteci: Fazıl Say

Piyanist-besteci Fazıl Say’ın eserleri, yorumları hakkında sayfalar dolusu yazılabilir, hatta kitaplar yazılır. Ama onun belki de hepsinin üzerinde yaptığı en önemli şeyin, besteleriyle Türkiye tarihine ‘şerh’ düşmek olduğunu söylemek abartılı olmaz. Çünkü müziğiyle “sesli tarih” yazarıdır aynı zamanda.

Yüzyıllardır erki elinde bulunduranların şekillendirdiği tarih, ‘sözlü tarih’ kavramıyla evrilirken, aslında tarihe gerçeklik damgasını vuran asıl şeyin sıradan insanların yaşadıkları olduğunu öğrendik. Say’ın besteleriyle, hepimizi derinden etkileyen toplumsal olayların, müzikle anlatımının da  tarihe damgasını vurabileceğini gördük. ‘Say Plays Say’ albüm serisinin üçüncüsüyle, sözlü  tarihten sonra “sesli tarih” kavramını yerleştirdi sözlüğümüze..

Bestecinin kendi eserlerini çaldığı ve bir seriye dönüştürdüğü albümü “Say Plays Says”ın ilki 2013’te çıkmıştı. İkindi albümde “Truva Sonatı” ve “Yürüyen Köşkü kaydetti.

Gezi Parkı: Masumiyetin katledilmesi 

Albümde yer alan eserlerden ikisi; “Gezipark Sonatı” ve Ankara Garı’ndaki terör olayını anlatan “In Memoriam”, Türkiye’nin yakın tarihinde yaşanan iki dramatik olayın, en gerçekçi ve çıkarsız anlatımı.

GeziPark Sonatı, ‘İstanbul Sokaklarında Direniş Geceleri’, ’Gaz Bulutunun Sessizliği’, ‘Suçsuz Çocuk Berkin Elvan’ başlıklı bölümlerinden sonra bize ‘Umutlar Tükenmez’ diyor. Böylece erki elinde bulunduranlar ne kadar uğraşsalar da gerçekliğin üzeri örtülemeyecek ve yüzlerce yıl sonra da ölmez bir eserin bölüm başlıklardan biri olarak suçsuz bir çocuğun katledilişini haykıracak bize…

AKM, 98’nci yılında Cumhuriyet’i utandırdı

İlk defa bir yere Atatürk’ün adının tekrar verilmesine üzüldüm. Eminin O’nun ruhu da sızlamıştır. Ve yine eminim ki hayatta olsaydı adında Atatürk bulunan ve İstanbul’un tek önemli kültür merkezini, Fazıl Say’ın “İstanbul Senfonisi”yle  ya da 10 Kasım nedeniyle sosyal medya ve televizyonlarda sık sık gösterilen ve  ağaca olan saygısını, sevgisini anlatan ’Yürüyen Köşk’ adlı eseriyle açardı.

2010 yılında Avrupa Birliği tarafından İstanbul’un “Kültür Başkenti” olması nedeniyle , dünyada ilk kez seslendirilmesine “izin” verilmeyen sürgündeki eser ‘İstanbul Senfonisi’ni, besteci Almanya’nın Dortmund kentindeki konser salonunun siparişi üzerine yazmış ve Türkiye için ne utançtır ki, dünya prömiyeri de orada yapılmıştı.

Dünyanın birçok ülkesi onu onurlandırmak için adeta yarıştı, hala da yarışıyor. Ünlü Salzburg Festivali, Say’ın eserleri ya da yorumlarıyla açılırken, Japonya adına festival yaparken, Fransa ve Almanya’da özel konser günleri düzenlenirken; onlarca uluslararası ödül alan, Avrupa Komisyonu’nun 2008 de kültürlerarası diyalog çalışmasında ‘Ambassador’ (elçi) ünvanıyla görev yapan, doğuyla batı arasında sanatıyla köprüler kuran piyanist-besteci Fazıl Say’a değil, Sibel Can’a yer verdi salonlarında AKM…

Her çağda ve her coğrafyada , erki elinde bulunduranların zulmüne karşı muhalefet eden gerçek sanatçılar gibi Fazıl Say da iyilikten yola çıkarak daha eşit, adil ve kardeşçe bir yaşamın herkes için mümkün olmasını istedi sadece.

En trajikomik olan da; AKM yönetimi ve karar vericilerilerin, salonlarında bir yapay zeka piyaniste yer verip, gerçek bir piyano zekası ve dahisi olan Fazıl Say’ı dışlamasıydı.

Sonuçta AKM halkın, çünkü onların parasıyla yapıldı ve inanıyorum ki bu halk bir gün o salonları, Say’ın eserleriyle, piyanosunun tınılarıyla onurlandıracak. Ben AKM’yi tabii ki gidip göreceğim orası bizim, ama  konser salonları bu onuru yaşayıncaya kadar, hiçbir konsere gitmeyeceğim.

*

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt)   

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Doğanın dini yok

Geleneksel Karadeniz mimarisini ve yerleşim şeklini bozup dere yataklarına ucube kasabalar kuran yönetimler, iklim değişikliğinin  sonuçlarını kat ve kat yaşamaya başladı.

Yumurta kapıya dayandı artık. Yumurtanın gelişi engellenemez  ama kapı sağlamlaştırılabilir. Oysa kapıyı sağlamlaştırmak yerine her seferinde gösteriş ve oy uğruna, sadece kapı kolu değiştirilip yerine altın yaldızlı olanı takılıyor. Altın gözleri kamaştırsın ki kapının çürüklüğü anlaşılmasın.

Yeni altın yaldızlı bir kapı kolumuz daha oldu, adı da “%21 Büyüme!”.. Meğerse o kadar  yangın, sel ve pandemide  biz büyümüşüz de haberimiz yok! Çocuklar bile artık eski masallara inanmayıp gariplikleri sorgularken, büyükleri  “büyüme” masalıyla uyutmak hala mümkün  görülüyor demek ki.

“Kara büyüme” buram buram fosil yakıt, beton, gıda zehiri,  müsilaj, kısaca iklim krizi kokuyor.

Yorgan gitti kavga bitti mi?

İklim krizinin sonuçlarının daha yüzde birini bile yaşamamışken yangınlar, seller, fırtınalar, hortumlar  unutuldu, yeni masallar anlatılmaya başlandı. Karar vericiler iklim değişikliğine karşı ne yapacaklarını değil, kapı kollarını nasıl yaldızlayacaklarını anlatmaya başladılar bile. Genelgeler, eylem planları, kalkınma planları, cumhurbaşkanlığı yıllık programı, dizim dizim dizildi ama laf çok eylem yok, hedef hiç yok…

Büyük bir sabırla bu metinleri okumaya çalıştım. Çalıştım diyorum; çünkü acaba bir iki tane ayakları yere basan; 2030 yılına kadar fosil yakıtlar tedavülden kalkacak ya da 2030 yılında artık denizleri kirleten hiç bir işletme, fabrika olmayacak veya 2040 yılına kadar benzinli arabalar yok edilecek….ya da 2030 yılına kadar elektrik üretiminin en az yarısı yenilenebilir olacak…..gibi bir kararlılık görebilmeyi ummuştum.

Havanda su döven cümle yığınlarından başka umutlanacak hiçbir şey yok ne yazık ki. Sadece, “planlıyoruz ….öngörüyoruz…. tebliğ hazırlanacaktır….gerekli mevzuat çalışmaları amaçlanmaktadır….” denilmekte.

Bu büyümenin, kalkınmanın yeşili hangi yeşil?

Yeşil deyince sadece renk olarak bir yeşil ve tabii paranın yeşili algılanıyor olmalı ki, Avrupa Birliği’nin “Yeşil Mutabakat” metni yayımlandıktan sonra Ticaret Bakanlığı‘nın liderliğinde hazırlanan “Yeşil Mutabakat Eylem Planı 2021″de paçaları tutuşturan en önemli şey,  Yeşil Mutabakat uygulandığında birliğe ihracat yapamama korkusu. Kuraklık ve su sorunu da kapıya dayanmışken bu neyin telaşı acaba?

Garabetlikler bununla da bitmiyor tabi, eğer 60 sayfalık eylem planını okumaya sabrınız yeterse, yıllık program ve kalkınma planını saymıyorum bile, biz hangi gezegende yaşıyoruz acaba diye derin bir düşünceye dalabilirsiniz.

Hukuk, sukuk olunca…

Bütün garabetlikleri anlatmak sabrınızı zorlayayacağı için bir tek zurnanın zırt  dediğini yazıyorum.

Eylem Planı hdeflerinde önce şu cümleye rastlıyorsunuz:

Türkiye’nin uluslararası yeşil finansman ve yeşil yatırımlardan alacağı payın artırılması ve bu doğrultuda ülkemizde yeşil finansmanın gelişimini sağlayacak ekosistemin güçlendirilmesi, sürdürülebilir, kaynak-etkin ve yeşil bir ekonominin gelişiminin desteklenmesi için önem taşımaktadır.”

Sonra da iklim krizi için yapılması gerekenlerin başına konan “yeşil” kelimesinin farklı bir rotasının da olduğunu görüyorsunuz. Çoğunuz belki de hepiniz  aşağıdaki paragrafı okuduğunuzda hiçbir şey anlamayacaksınız:

“…..Bu kapsamda, Cumhurbaşkanlığı Finans Ofisi tarafından hazırlanacak olan Yeşil Sukuk Çalışma Raporunda, başta yeşil sukuk olmak üzere dünyada kullanılan İslami yeşil finans ürünlerinin tanıtılması; dünya genelinde ve seçilmiş ülkelerde İslami yeşil finansa yönelik artan ilginin kaynakları ile bu yerlerde İslami yeşil finansın gelişim potansiyeli; Türkiye’de katılım yeşil finans ve yeşil sukukun arz ve talep potansiyeli; İstanbul Finans Merkezi projesinin yeşil sukuk arz ve talebine yönelik etkileri; mevcut yeşil sukuk mekanizmaları ayrıntılı olarak incelenerek, Türkiye için yeşil sukuk modeli önerileri, dünyada ve Türkiye’de yeşil sukuka ilişkin mevcut mevzuat ile Türkiye’de mevzuatın geliştirilmesine yönelik önerilerin yer alması planlanmaktadır.”

Evet ben de“yeşil sukuk” terimini ne olduğunu bilmiyordum, ilk kez duydum ve tabii araştırdım. Size bulduğum en akademik anlamını açıklıyorum:

“Yeşil sukuk, bir yandan çevresel amaçlara hizmet ettiğinden ve bir yandan da Şeriat’a uyumluluk gösterdiğinden oldukça geniş kapsamlı bir yatırım alanını kapsamaktadır. Bu  anlamda yeşil sukuk tanımlanırken bu iki husus  yani  çevreye duyarlılık ve  Şeriat’a uyumluluk vurgulanmakta,  bir  arada ele  alınmaktadır.”(*)

Çevresel amacın nasıl bir şeriat özlemi olabilir bilmiyorum, tek bildiğim doğanın dini değil, doğanın bilimi var.

İklim krizi herkese; müslümanına, hıristiyanına, musevisine de aynı sonu yaşatacak!

*

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt) 

(*)Mehmet ElaOsmaniye Korkut Ata University

 

 

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

Suyu adil paylaşıyor muyuz?

Bodrum Belediye Başkanı haklı olarak isyan ediyor. Malum Bodrum büyükşehir statüsünde değil ama gerek pandemi gerekse tatilciler nüfusu kat ve kat arttırdı. Ne elektrik ne de su yetmiyor artık. Zaten kuraklık nedeniyle gittikçe azalan su miktarı sık sık suların kesilmesine neden oluyor. Ama bu su kesintisi sadece konutlar için geçerli. Sahillerdeki, otel, motel ve plajların suyu hiç kesilmiyor. Havuzları su dolu..

Hatta o kadar kesilmiyor ki, denizden çıkanlar duşun altında dakikalarca yıkanıyor ve bir daha denize girip yine dakikalarca yıkanıyor, bu bir günde en az on kez tekrarlanıyor. Çocukları saymıyorum bile, anne-babaların vurdum duymazlığı çocuklarından adeta fışkırıyor. Duşun altında oynayan, günde en az 30 kez denize girip çıkan, iskelelerden atlayan çocuklar her seferinde duş alıyor ve çok azı hariç (genellikle yabancılar) ebeveynler asla çocuklarını uyarmıyor, bu konuda en ufak bir eğitim çabaları yok. Gerçeği görmemekte o kadar ısrarlılar ki sanki kuraklığı, pandemiyi, deniz salyasını biz değil, uzaylılar yaşıyor. Sanırım hükümet de öyle sanıyor ki, uzaylıları bu konuda eğitmek için “füze”yapıyor.

Belediye isyan etmez, çözüm üretir

Bodrum  Belediyesi ve Muğla Büyükşehir Belediyesi’ni defalarca aradım. Bu aramalar şikayetten öte nasıl çözüm ürettiklerini öğrenmek ve gerekirse el vermek içindi. Bunun için de belediyelerin çağrı merkezlerine ulaşıp, bilgi almak istedim ama nafile. Bu yazıyı yazmadan önce tekrar arayıp haksız bir suçlama olmasın diye meramımı anlatmak istedim:

“Muğla Belediyesine hoş geldiniz, kalite standartlarımız için yaptığınız görüşmeler kayıt altına alınmaktadır”… Bu cümleyi çok iyi bilirsiniz, bir çok kamu ya da özel kuruluşa telefonla ulaşmak istediğinizde ilk duyduğunuz cümle budur. Tabi ki telefona çıkan çağrı merkezi çalışanları karar verici ve çözüm üretici olmadığından, yani yetkisiz olduklarından siz sadece derdinizi bir makineye söylersiniz ve cevap alamazsınız.

Zaten bayramlarda hiç aramayın, bu bayramda da görevliler kurban peşinde kaçanları kovalıyor olmalı ki Muğla Su ve Kanalizasyon İdaresi‘nde (MUSKİ) ulaşacağınız hiç bir yetkili yoktu, çağrı merkezindekiler ise papağan gibi aynı şeyi tekrarladı. Ulaşabilseydim çok basit bir soru soracaktım: “Artık su kıtlığı çekiyoruz farkında mısınız, eğer farkındaysanız ne gibi önlemler aldınız?”

Çok merak ediyorum acaba bu kayıtları dinleyip değerlendirme yapılıyor mu, yani hizmet ettikleri ve sonrasında oy isteyecekleri halkın ne şikayetleri var, en çok ne için aranıyor? Bugüne kadar bu konuda yapılmış bir araştırma ya da istatistiki bir çalışma duymadım, duyan varsa lütfen yazsın.

Su akmasa da havuzlu villa, çim sulama serbest

Yerel yönetimler  şarkılı türkülü şov yapmaz, bilgi ve deneyime dayalı çözüm üretir. Zaten Amerika’yı yeniden keşfetmeleri ya da uzaya füze fırlatmaları gerekmiyor. Sadece medeni ülkelerde nasıl çözümler var, nasıl başarmışlar ve bunları bünyemize nasıl uydururuz, bu kadar basit.

Bünyemiz derken, halkımızın özelliğine göre nasıl farkındalık yaratıp , uygulamaya dahil edeceğimiz meselesini kastediyorum. Malum, cebimizden para çıkmadan çoğumuz  anlamıyor. Yüzde 99’u Müslüman olduğu söylenen ülkemizde, aynı yüzde 99 arabasını bir ağaç gölgesine koymak istiyor ama ağaçların kesilmesine karşı çıkmıyor. Su tasarrufu için camiye gelenleri aydınlatması gereken imam, suları akmayan mahallede cami önünü hortumla belediyeye yıkatıyor…Belediye de o suyu, kurumasın diye üç-beş bitki ya da ağaca vermek yerine taşları yıkıyor. Batılı ülkelerde ağaçları keserek kanal açmak  yerine, gemilerin geçeceği bir üst geçitle sular birbirine bağlanırken, burada sularınız akmasa da hala havuzlu villalar yapmak, etrafını yeşil betonla (çimen) donatmak , arabaları yıkatmak serbest!

Tasarruf edenleri aptal yerine koyan sistem

Yıllardır mutfakta kullandığım suları, sebze yıkama, çaydanlık, demlik çalkalama gibi , bitkilerimi sulamakta kullandım, kullanıyorum. Bu duyarlı olmak kadar aileden başlayan bir eğitim,. Sevgili annemin ilerleyen yaşına ve sık sık bel tutulmalarına, diz ağrılarına rağmen, çamaşır sularını gidere vermek yerine kovalara doldurup sifon suyu olarak kullanmasını hiç unutmam. Kartlı su uygulaması olan evinde, suyun tazyikini mümkün olduğu kadar kısarak, gereksiz su akmasını engellerdi. Suyun çoğunu bedenin dışına akıtan duş sistemini kullanmaz, kovaya doldurduğu suyla arınacak kadar su dökerdi. Bugünleri görse  “kıyamet yakın kızım” derdi…..

Bir damla suyu israf etmemek için çevremdeki herkesi uyarırken biliyorum ki çoğu kişi içlerinden “sen işine bak, bize ne karışıyorsun” diyordu. Oysa  komşum Gürbüzatik çifti, aynı duyarlılıkla ve bir adım daha ileri giderek , bitkilerine “Cimri sulama” adını verdikleri bir sulama yapıyorlar.

Şimdi sahillerde sorumsuzca su kullananlar, çok sayıda kuyu açıp herkesin hakkı olan suyu  harcayanları görmeyen yerel yönetimler, karar vericiler, duyarlı vatandaşları cezalandırmıyor mu?

*

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut DA vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt) 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Enerji oyunları…

İklim krizinin sonuçları gün ve gün kafamıza balyoz gibi inerken, baş sorumlu fosil yakıtlar yöneticilerin baş tacı. Siyasi partiler, kısır döngüde yapay gündemlerin esiri olurken iklim kriziyle, yani geleceğimizle ilgili en ufak bir plan, program yok ortada. Bu konuda en tutarlı bilgiyi ve yönetim biçimini hayata geçirme kapasitesi olabilecek Yeşiller Partisi‘nin kurulmasına ise hala izin verilmedi.

21 Eylül 2020 tarihinde, gerekli belgelerin tümü İçişleri Bakanlığı‘na teslim edildi, ama siyasi partiler mevzuatına göre bakanlığın vermekle yükümlü olduğu “alındı belgesi”, hiç bir gerekçe göstermeden dokuz ayı geçkin bir süredir teslim edilmediği için kuruluş sürecini yasal olarak tamamlanamadı.  Nedensiz, açıklamasız. Sümen altı olma olasılığı sizce ne kadar?

Türkiye’nin tercihi kimden yana?

“OECD Çevresel Performans İncelemeleri  Türkiye 2019” raporunda, şu saptamalar yapılıyor:

Güçlü ekonomi ve nüfus artışının, gelir seviyesindeki yükselişin ve karbon yoğunluklu yakıt karışımına sürekli bağlı kalmanın itici gücüyle Türkiye’nin sera gazı (GHG) emisyonları son on yılda ciddi ölçüde arttı. Yine de 2020 için iklime dönük hafifletme taahhüdünde bulunmayan tek OECD üye ülkesi olmaya devam ediyor….

….Türkiye bazı sürdürülebilir kalkınma hedefleri bakımından ilerleme kaydetmiştir ancak yeşil büyüme doğrultusunda bir kalkınma modeline geçiş için çevresel hedeflere daha çok çaba harcanması gerekmektedir. Atılan adımların hızlandırılmaması durumunda hava kirliliği, su kıtlığı ve kalitesi ile iklim değişikliğinin etkileri, giderek büyümeyi kısıtlayıcı bir unsur olacaktır. Türkiye, tüm sektörlerde yerli eko-inovasyonu destekleyen politika önlemlerini daha üst bir düzeye taşımadan çevre ile ilgili ürünler pazarının sunduğu fırsatı kaçırma riskiyle karşı karşıya olduğu”…

OECD ardından 2017 yılında Türkiye’nin, Fransa ve Meksika tarafından başlatılan “Paris Yeşil Bütçeleme İşbirliği’nden yararlanabileceğini belirtiyor. .

Yani  ezcümle, karar vericilerin geleceğimizle ilgili hiç bir taahhütü ya da planı, programı, projesi bulunmamakta. “Saldım çayıra mevlam kayıra” kafasının, bize daha çok pandemi yasakları, deniz salyası göstereceği ve  kuraklığın gittikçe önlenemez boyutlara ulaşacağı ise kesin.

‘Temiz enerji efsaneleri’ne dikkat

Sadece rakamdan ibaret olan, insana dokunmayan, hiçbir derdine çare olamayan ekonomik büyüme masalıyla “iyi uykular” halindeyiz . Temiz enerjiye geçiş, iklim değişikliğiyle mücadelenin anahtarı olmasına rağmen, şehir efsaneleri dolanıp duruyor ortalıkta. Efsanenin temelinde iki varsayım var: Birincisi, yenilenebilir enerjinin kaynaklarının güvenilir olamayacak kadar kesintili olması ve ikincisi de hükümetlerin tüm ekonomilerini, temiz enerjiye çevirme maliyetlerine katlanamayacağı. Eğer ‘üç maymunu’ oynamıyorsanız gerçeklerin  ne kadar farklı olduğunu görmemek olanaksız.

Küresel enerji sisteminin %80’inin hala fosil yakıtlara dayandığını, enerji tüketimi ve üretiminin iklim değişikliğine neden olan emisyonların üçte ikisine katkıda bulunduğunu ve 30 yıl öncesiyle de aynı olduğunu bilirsek,  iklim değişikliklerinin ana nedeni hakkında bir fikrimiz olur. Türkiye Ekonomisini Karbondan Arındırma Projesi (*) kapsamında hazırlanan raporda, efsaneyi çürütecek önemli saptamalar yer alıyor:

“Türkiye, OECD ülkeleri arasında enerji talebi ve emisyon artış hızı en yüksek olan ülkedir. Buradaki temel mesele, talep artışını yerli kaynaklardan karşılamaktır. Türkiye, bu talebi karşılamak için fosil yakıtlara dayalı bir enerji sistemini sürdürmeye devam edebilir ya da büyük ölçekli verimlilik uygulamalarının yanı sıra sürdürülebilir ve yenilenebilir kaynaklara dayalı bir enerji sistemi için karbonsuzlaşma gündemi belirleyebilir….

…Enerji sektörü, Türkiye’nin sera gazı emisyonu kaynakları açısından en önde gelen sektördür. Toplam sera gazı emisyonları 2018 yılında, 1990 seviyelerine göre %137 artmıştır ve enerji sektörünün payı 2018’de %72 olarak kaydedilmiştir.

….Türkiye’nin kömür bazlı enerji projeksiyonu, yenilenebilir kaynaklar ve fosil yakıt yatırımları arasındaki fiyat farkında hızlı bir düşüş gösteren piyasa gerçeklerinin görmezden gelindiğini göstermektedir. Kömür yakıtlı üretim, sübvansiyonla faaliyet gösterebilen ve yüksek fiyatlı siyasi ve piyasa riskleri nedeniyle giderek ekonomik olarak elverişsiz bir hale gelmektedir. Daha da önemlisi, talep ve üretimdeki büyümesine rağmen  kömür, küresel olarak pazar payını kaybetmektedir, çünkü artık maliyet açısından rekabetçi değildir. Türkiye’nin linyite olan bağımlılığının arttırılması, daha uygun maliyetli ve finansal olarak elverişli alternatiflere geçiş yapan ülkelerle rekabet gücünü azaltmaktadır….

…Elektrik üretiminin karbondan arındırılması, çevresel ve sağlık açısından sağladığı faydaların yanı sıra, yatırımların artması sonucu istihdam ve ekonomik faaliyet fırsatları yaratmaktadır. Bu durum enerji ithalatında gerçekleşecek düşüşe bağlı olarak cari açık üzerindeki baskıyı azaltmaktadır. Avrupa Yeşil Düzeni, raporda tartışılan karbondan arındırma yol haritalarının sosyo-ekonomik yönlerini kapsayan önemli bir politika çerçevesi sunmaktadır….

….Avrupa Komisyonu Başkanı Ursula Von der Leyen, Aralık 2019’da AB’yi iklim değişikliği ile mücadelede küresel bir lider haline getirmeyi ve aynı zamanda istihdam yaratmayı ve yeni iş kollarını teşvik etmeyi amaçlayan yeni Avrupa Yeşil Düzeni teklifinin genel hatlarını açıklamıştır. Avrupa Yeşil Düzeni, 2050 yılına kadar AB’yi ekonomik büyümenin kaynak kullanımından ayrıldığı ve hiçbir bireyin geride kalmadığı, net sıfır sera gazı emisyonu olan, modern, kaynak-verimli ve rekabetçi bir ekonomiye dönüştürmeyi amaçlayan yeni bir vizyon ve büyüme stratejisi sunmaktadır…

…AB ve ABD genelinde yayılan bir dalgada 268 GW kömür santrali kapatıldı. 213 GW’lık bir miktarın da kapatılmasına karar verilmiş durumda ve İngiltere ve Almanya da dahil olmak üzere dünyanın 80 kömürle enerji üreten ülkesinden 19’u bu yakıtı tamamen devre dışı bırakmayı planlıyor. 2015’ten bu yana, AB’deki 15 ulusal hükümet kömürü tasfiye etme niyetlerini açıkladı: Avusturya, Belçika, Danimarka, Finlandiya, Fransa, Almanya, Yunanistan, Macaristan, İrlanda, İtalya, Hollanda, Portekiz, Slovakya, İsveç ve İngiltere 2030 yılına kadar elektrik karışımında kömür olmamasını sağlama planlarını tartışıyorlar. Avrupa genelinde 82 kömür yakıtlı elektrik santrali hali hazırda kapanmış durumda veya kapatılacaklarını duyurmuştur.”

Raporda belirtildiği gibi, “Türkiye’nin enerji sektörü bir yol ayrımındadır: Verimliliğe yatırım yaparak ve düşük karbon teknolojileri kullanarak karbonsuzlaşma yönünde bir yol mu izleyecek ya da bundan sonraki 20-30 yılda enerji sektörüne yatırım potansiyelini kilitleyecek atıl varlık riskli yüksek-karbon teknolojilerine dayalı mevcut durum senaryosunu mu devam ettirecek?”

Yani ezcümle, iklim değişikliğini görmezden gelip yönetme sorumluluğunu üstlendiği kamunun çıkarının, her şeyin üstünde olduğunu unutup bir grup sermaye sahibinin çıkarlarını mı gözetecek! Üstelik iklim değişikliğinin sonucunda herkes bundan payını alacakken.. Oysa büyüdüğü sanılan ekonominin tek ya da çift haneli rakamları yok hükmünde olacak.

Yeşil ekonomiden yana bir hükümet için

Bizim hayatımız hakkında karar vericileri seçerken hala şaşalı hayatlara, saraylara övgüler düzüp altın ve dövizin ne kadar olduğunu sorgulayıp uzaya çıkma masalının uykuya dalmak için en iyi masal olduğunu düşünüyorsanız ve her gün şahit olduğunuz sonuçlarıyla iklim değişikliğinin nedenlerini sorgulamıyorsanız; deniz ürünü yiyemediğimiz, mavi sularda yüzemediğimiz, pandemi aşıları için hiç bitmeyen kuyruklarda geçireceğimiz, şakır şakır akan suyla duş alamayacağınız hatta içme suyu bulamayacağınız bir Türkiye için  hazır olun.

Çocuklarımıza bırakacağımız mirasın, geleceğin hala ev, araba, tarla, para, altın, arazi olduğunu düşünenler için  son söz:

Çocuklarınız için canınızı verseniz de faydası olmayacak, çünkü yaşayabilecekleri bir Türkiye olmayacak….

*

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt)  

(*)Avrupa İklim Eylem Ağı (CAN Europe), Güney Doğu Avrupa İklim Değişikliği Ağı (SEE Change Net), Türkiye Ekonomi Politikaları Vakfı (TEPAV) tarafından “Türkiye 2050 Hesaplayıcısı: AB Düşük Karbon Patikası Aracı Kullanılarak İklim Politikası Diyaloğunun Oluşturulması” (Contract no. TR2015/DG/01/A5-02/147) projesi kapsamında hazırlanan politika dokümanı.)

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Gıda terörüne karşı: Yerli üretim/ yerel ekonomi

Köy Koop İzmir Birliği Başkanı Neptün Soyer bir çağrı yaparak “Yerli üretim seferberliği başlatılsın” dedi. Koronavirüs salgını nedeniyle alınan ekonomik tedbirlerde yerel üretime desteğin ve yeni bir “tarım” anlayışı olmaması, üreticiler kadar tüketicileri de feveran ettirdi. Pazarda alışveriş yapan milyonlarca insanın hiç “altın alamıyorum, pırlanta alamıyorum, yat alamıyorum, ev, araba vb .alamıyorum artık,  çok pahalı” diye yakındıklarını duydunuz mu? Duyamazsınız, çünkü bunlar pazarlarda satılmaz, karın doyurmaz, pandemilere çare olmaz.. Alamadıkları şey, sağlıklı bir  hayat sürmeleri için gerekli olan  meyve ve sebzeydi. Bu kadar masum ve basit..

Yıllarca suni gübre ve tarım zehiri dayatılan çiftçiler tam bir çıkmazda. Çünkü üretim maliyetlerini en çok arttıran  mazot, gübre ve zirai zehir. Suni gübre ve zehirlerle fakirleşen topraktan başka türlü verim alamıyorlar ,daha doğrusu alamayacaklarını düşünüyorlar. Topraklarını iyileştirerek, suni gübre zehirsiz ürün alabileceklerini onlara öğreten, bunun için maddi destek ve bilgi sağlayacak bir kamu politikamız da yok çünkü. Ne yazık ki  öngörü kıtı karar vericiler bu konuda hiç bir politika geliştirmiyor ya da yapmak istemiyor. Demek ki “aynı gemide “değiliz!

Aynı gemide değiliz ama yeni gemiler inşa eden “birkaç iyi insan” misali yerel yönetimler de var. İzmir ,İstanbul ve Tunceli bu konuda başı çekiyor. Yerel üreticiye üretiminden pazarlamasına kadar destek veren bu yerel yönetimler aslında yerli üretim ve yerel ekonomi için bir rol model oluşturuyorlar. İstenirse yapılabilirliğini kanıtlıyorlar, üstelik kıt mali kaynaklarıyla.

Gıdanın dağıtılmasında yıllarca hal sistemini sistemini dayatan merkezi yönetim anlayışı, tüketicinin ucuz gıda alabilme şansını, kabzımal denilen kişilerin eline bıraktı. Üreticisinin değil de aracıların bağıra çağıra satış yaptığı pazarlarda, üst tarafa iyi ürünleri koyup alttan kötü sebze meyveyi  vererek tüketiciyi kandıranlar da feveran etti bu pandemide. Medyada , çürüyen ürünlerini çöpe atma gösterisi yaparken, tüketici yoksa ,   kendilerinin de olamayacaklarını gördüler. Büyük kent dayatması bu tür pazarları aracısız, üreticiden direk tüketiciye ulaşan yerel pazarlara dönüştürmek için merkezi yönetimin sadece finansal destek sağlayıp yerel düzeyde politikaların oluşmasına  karışmadığı yerel yönetimlerim ihtiyacımız var. Onları seçmek de bizim elimizde..

Bağışıklık sistemimiz pandemilere hazır mı?

Yüzlerce, binlerce kilometre öteden gıdanın taşınması, maliyeti artıran önemli unsurlardan biri olmanın yanı sıra özellikle sebze ve meyvede  gıdaların besin değerlerinin azalmasının da nedeni. İthal ettiği meyve ve sebzeyi daha sınırlarından girmeden sıkı bir denetime tabi tutarak, en ufak bir zirai zehir  kalıntısında ürünü geri gönderen, halkının sağlığını gözeten ülkelerden biri değiliz ne yazık ki. Hal’e giren meyve sebze de bile bu kontrolü yapmayan bir yönetimin halkın sağlığını her şeyin önünde tuttuğunu, tüketicinin sağlıklı gıdaya ulaşma hakkını gözettiğini söyleyebilir miyiz?  Bu nedenle bireysel olarak yapabileceğimiz tek şey, bağışıklık sistemimizi güçlü tutmak.

Yerel üreticinin bahçesinden, tarlasından en fazla bir gün önce çoğu kez aynı gün sabah serinliğinde topladığı ürünleri  semt pazarından alabiliyorsak ne mutlu bize. Bağışıklık sistemimiz için en doğru seçimi yapmış oluruz. Çünkü özellikle enfeksiyon hastalıklarında ve tabii  pandemilerde bağışıklık sistemimiz ne kadar güçlüyse o kadar hayatta kalma şansımız olur.

Yaşadığımız yüzyılda gerek iklim krizi gerekse doğaya verdiğimiz geri dönülmez zararların bir sonucu olarak  bu tür salgınlardan kurtulamayacağımız kesin. Sağlıklı gıdaya ulaşmanın her bireyin hakkı olduğunu unutmadan taleplerimizi yükseltmeliyiz.

Yerel üreticiyi en çok da her şeye rağmen zehirsiz üretim yapmayı sürdüren çiftçilerimizi desteklemek için pazarlarda fiyat farkına bakmadan, onları tercih etmeliyiz .

Kendimiz ve çocuklarımız için yapabileceğimiz en iyi getirisi olan yatırım bu…

Kırsal alana uyum sağlamak, yerel halkın çevrelerinde gelişmeleri için fırsat vermekle olur. Bu yapıldığında çok sayıda insanın, çiftçinin şehirlere taşınması engellenir. Göçlerin en büyük nedenlerinden biri de kırsal çevreye yatırım yapılmamasıdır.

*

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt)

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] 8 Mart’larda hatırlanan yüzde 50

1975’den bu yana feminist olarak sürdürdüğüm kadın hakları aktivistliği süresince, her yıl özellikle muhafazakar kesimde aynı söylem  yinelenirdi.  ”Kadınlar fıtratları nedeniyle eşit değildir”, “Kadın her şeyden önce annedir, eştir”, “Kadının yeri evidir” diyerek, eşitliği bedensel algılayan akıllar bile kutladı bu günü, kutlanacak ne varsa..

Balık hafızamızı bir yoklayalım. 

1975 yılında İlerici Kadınlar Derneği (İKD) ile başlayan kadın hareketindeki aktivistliğim, kadına karşı şiddetle mücadele için 1991’de kurulan ve  Türkiye’de ilk sığınma evini açan Kadın Dayanışma Vakfı‘nın 2000 yılında kurulan İris Eşitlik Gözlem Grubu‘nun kurucu üyesi ve MEDİZ‘in (Medya İzleme Grubu) bir üyesi olarak, bugüne kadar kaç arpa boyu yol gittiğimizin, eşit haklar konusunda elde edilen başarıların, feminist kadın örgütlerinin büyük çabası ve asla geri adım atmayan iradeleriyle kazanıldığının birebir şahidi olarak yazıyorum.

Medeni Kanun değişikliğinden Pembe Otobüs’e

AKP daha iktidara gelmemişken, kadın hareketinin yıllarca süren mücadelesi sonucu Medeni Kanun’da kadınlar için devrim sayılacak köklü değişiklikler yapılmıştı. AKP iktidarda henüz yeniyken, 2004’te Ceza Kanunu değiştirilip 2005’te yürürlüğe girdi. Kadını bir birey olarak görmeyen, eşitliğe aykırı birçok madde her iki kanundan çıkarıldı veya değiştirildi. 2012 yılında ise kadına karşı şiddet için Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair Kanun yürürlüğe girdi. CEDAW(*) gibi TC hükümetlerinin imzaladığı uluslararası sözleşmeleri saymıyorum bile..

Diyeceksiniz ki bu kadar yasa varken ve Anayasa’da bile kadın-erkek eşitliğine yönelik pozitif ayrımcılık öngörülmüşken, 2021 yılı 8 Mart’ına geldiğimizde hala her gün en az bir kadın katlediliyor, binlercesi ekonomik, psikolojik, fiziksel  şiddet görüyor. Çocuklar taciz edilip evlendiriliyorlar. 

Kanunlar, uygulanmak ve uygulanmasının en iyi şekilde denetlenmesiyle anlam kazanır ve hayata dokunur. Sadece kağıt üzerinde kalmaması için  siyasi irade ve kararlılık gerekir. Oysa en az 15 yıldır bu kararlılık ve iradeden eser kalmadı. Üstüne üstlük eşitliği Pembe otobüslere indirgeyerek, kadını toplumdan soyutlayıp eşitsizliği pekiştiren uygulamalara imza atıldı.

Aile içine hapsedilen kadın 

Adaletin yokluğu, yargı sistemine güvensizliği pekiştiren bir çok uygulama yaşandı. Yargıda bile kadına karşı ayrımcılık, kadına karşı şiddete cezasızlık ya da tutuksuz yargılamalar, ağır tahrik ve iyi hal indirimleri şiddet uygulayan erkekleri cesaretlendirdi. “Ahlak ve namus kavramları”, Demokles’in  kılıcı gibi sadece kadınların tepesinde sallandı.

Muhafazakar söylem, kadınları eve hapsedip aile kavramını yüceltirken, ailede kadına karşı şiddet “kol kırılır yen içinde kalır” sözleriyle pekiştirildi. İktidarın bir bakanının, Adalet Bakanı Bekir Bozdağ’ın Nisan 2016 da söylediği; “Aile içi şiddetin, kadınla erkek arasındaki uyuşmazlıkların, devletin bu kadar polisiyle, askeriyle, hakimiyle, psikoloğuyla ,sosyal çalışmacasıyla, uzmanıyla bu kadar kadınla erkeğin arasına girmesi ne kadar doğru?” şeklindeki açıklaması, bugünkü noktaya nasıl geldiğimizin açık beyanı .

2011’de dönemin başbakanı AKP için “Biz muhafazakar demokrat bir partiyiz” itirafıyla “Kadın” kelimesini ilgili bakanlığın bile adından çıkardı, kadını ailenin içine hapsetti.

Kadın ve erkeğin “geleneksel” rolleri, Sünni İslam referanslarıyla, bu rollerine uygun davranmasını sağladı. Kadınlar eşit ve bağımsız  bireyler olarak görülmediğinden, aileden bağımsız olarak kendi hayatlarını kurduklarında “uygunsuz” bir davranış kalıbına sokulunca, erkekler bu kadınlara her türlü eziyeti ve şiddeti , boşanmak isteyen, boşanma davası açan kadınları öldürmeyi kendilerine hak gördüler. Kadın katliamlarında bugün, en çok boşanan  ve boşanma davası açan kadınların olması sizce neden?

Erkek zihniyetli kadın vekiller

Zurnanın zırt dediği yer, geçtiğimiz günlerde AKP’nin bir “kadın” milletvekilinin yaptığı “kadınlara yönelik şiddetin abartıldığı hatta erkeklerin kadınlardan daha çok şiddet gördüğü” şeklindeki  traji-komik açıklamasıydı.

2020 yılında 300 kadının erkek şiddeti sonucu katledilmesi, demek ki abartılmamalı. Bu açıklamayı yapan ya da bu düşüncede olan muhafazakar  görüşteki bir “kadın” vekilin, bir erkeğin yerine mecliste olması sizce fark yaratıyor mu?

Yıllarca önce Kadın Adayları Destekleme DerneğiKA-DER’in kuruluş çalışmalarını yaparken bir  toplantıda bu düşünceyi dillendirdiğim için neredeyse afaroz edilmiştim. Oysa bunu söylememin nedeni, KA-DER in kurulmasına yol açan, rol modeli olan Emily’s List’in (**) kurucusu ile ABD’de yaptığım görüşmede -ki o sırada kendisi senatördü- bana söylediği; “ Emilys’t List’in sadece sosyal demokrat kadınlarla yola çıktığı, bunun muhafazakar kadınlarla olamayacağı” gerçeğiydi.

Olduğun gibi görünmek ya da göründüğün gibi olmak 

AKP, kadın erkek eşitliğine inanmayan bir siyasi parti olarak göreve geldiği ilk yıllarda, kadın hareketi ve AB sürecinin etkisiyle, asıl düşüncesini açığa vurmadı, söylemlerine niyetini yansıtmadı. Ancak 2010’dan sonra görünür bir şekilde kadın erkek eşitliğine inanmadığını beyan etti. Parti mensupları, kamu görevlileri, artık gerçek düşüncelerini söylemekten öte, Sünni İslam’a uygun olduğu savunusuyla hukuk devleti  olduğumuzu unutup, bu söylemi haklı göstermeye çalıştılar.

2016 yılında kurulan “Aile Bütünlüğünü Olumsuz Etkileyen Unsurlar İle Boşanma Olaylarının Araştırılması için Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırma Komisyonu”nun raporu, bu komisyonun kurulma nedenindeki ana niyetini kısa süre sonra ortaya çıkaran kararlara imza attı:

Aile içinde şiddet vakalarında zorunlu danışmanlık ve arabuluculuk uygulaması aslında “kocandır döver de sever” anlayışının bir anlamda modern versiyonuydu. Bu rapordan sonra, aklıma geldiğinde bugün bile kanımı donduran AKP’nin meclise getirdiği (2016) TCK’nın “çocukların cinsel istismarı başlıklı” 103. maddesinin değiştirilmesine yönelik verilen bir önerge vardı ki bu düşüncenin sonuçlarını hep birlikte gördük yaşadık. Neydi bu önerge hatırladınız mı?

”Çocuklarla cinsel ilişkide “rıza” aranabileceği ve böyle durumlarda istismara uğrayan çocukların istismar edenle evlendirilmeleri durumunda failin cezasının ertelenmesi ve beş sene sonra düşmesine” dairdi ve kadın örgütlerinin mücadelesiyle yasalaşması engellenmişti.

‘Toplumsal değerlere uygun’

Aynı rapor için MHP’nin “Aile müessesesini güçlendirmek için” verdiği araştırma önergesinde şu cümleler yer alıyordu:

“Ülkemizde giderek sosyal bir sorun halinde gelen evlenme oranındaki azalış buna karşın aile içi şiddet ve beraberinde getirdiği boşanma oranlarındaki artış bizleri bu konuda daha duyarlı olmaya ve bu sorunların nedenlerini araştırmaya, çözüm önerileri geliştirmeye itmektedir.

Medeni Kanun başta olmak üzere uygulanmakta olan kanunlar (örneğin: Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin önlenmesine Dair ’20 Mart 2012 tarih ve 28239 sayılı Kanun’ ve diğer yönetmeliklerin yeniden gözden geçirilerek kendi toplumsal değerlerimize uygun hale getirilmesi gerekmektedir.”

“Toplumsal derken herhalde “erkek” değerleri kastediliyordu ve nalıncı keseri hep erkeklerin elinde olduğu için bu “değerlerin” gereği olarak kadınların katli vacip oluyordu.

Yaşadıklarım ve şahit olduklarım dışında bu örnekleri o kadar çoğaltabilirim ki ansiklopedi olur ve bu ansiklopedinin her sayfasında bir kadının ölüm ilanına rastlarsınız. 365 günde 300 kadının katli ilanı!

Erkek pandemisi için aşı çalışmalarını ilan edip uygulayacak  siyasi kararlılığın özlemiyle….

*

*CEDAW: Kadınlara Karşı Her türlü Ayrımcılığın Önlenmesi Sözleşmesi (Kadınların Anayasası olarak anılır)
**Emily’s List: Demokrat kadın adayların seçilmesine yardımcı olmayı    amaçlayan bir Amerikan siyasi eylem komitesidir (PAC).1985 yılında Ellen Malcolm tarafından kurulmuştur.

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt) 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] İkiyüzlü hayırseverlik

1994 yılında oluşturulan Birleşmiş Milletler Çölleşmeyle Mücadele Sözleşmesi (UNCCD), çevre ve kalkınmayı sürdürülebilir arazi yönetimine bağlayan, yasal olarak bağlayıcı tek uluslararası antlaşma. 2021 Ocak ayında UNCCD resmi sayfasında yer alan  basın açıklamasında şu ifadeler yer alıyordu:

“Sözleşmenin İcra Sekreteri İbrahim Thiaw, Kanada Hükümeti’nin Arazi Bozulması Tarafsızlık (LDN) Fonu’na 55 milyon Kanada doları yatırım yapacağının duyurusunu memnuniyetle karşılıyor. Fon, bozulmuş ekosistemleri eski haline getirmek ve yeşil ekonomilere uyum sağlamak için sürdürülebilir arazi yönetimi tekniklerini kullanan gelişmekte olan ülkelerde özel sektör projelerini desteklemektedir.”

Kanada Başbakanı Justin Trudeau, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron‘un BM ve Dünya Bankası işbirliğiyle ev sahipliğinde 11 Ocak Pazartesi günü Fransa’nın Paris kentinde düzenlenen One Planet Biyoçeşitlilik Zirvesi‘nde taahhüdünü açıkladı.

Kanada yatırımının özellikle uygun bir zamanda geldiğini belirten Thiaw, sözlerine şöyle devam ediyordu:

“Finansman, düşük ve orta gelirli ülkelerdeki projeleri hedefleyen sürdürülebilir arazi yönetimi için ek kamu ve özel sektör kaynaklarından yararlanacak. Bu, Covid-19 salgınından yola çıkarak, kırsal alanlardan yeni ekonomik faaliyetlerin ve değer zincirlerinin ortaya çıkmasını sağlayacaktır. LDN Fonuna yatırım yapmak, karasal ekosistemlerin ve yerel popülasyonların geri dönmesine yardımcı olmanın etkili bir yoludur.”

Rockefeller’in fonladığı arazi yönetimi

“Tek Gezegen Zirvesi”, doğayı koruma konusunda harekete geçmek için ivme oluşturmayı ve Covid-19 salgınından sonra gezegenimizi daha iyi bir şekilde yeniden inşa etme potansiyelinin altını çizmeyi amaçlıyor. 

LDN Fonu ise bir etki yatırım fonu. Fon, özel sektör tarafından uygulanan sürdürülebilir arazi yönetimi ve arazi restorasyon projeleri yoluyla arazi bozulumunun tarafsız olmasını desteklemek için kamu, özel ve filantropik (uzmanlığını veya  kaynaklarını kamu yararı gözeterek gönüllü olarak sunması yani hayırseverlik) sektörlerin kaynaklarını harmanlamayı  amaçlıyor. Bu fonun ortakları arasında Rockefeller Vakfı da var. 

Aynanın bu yüzünden bakınca Kanada alkışı hak ediyor. Ancak ‘yeni ekonomik faaliyet ve değer zinciri’  tanımlaması, aklıma nedense altın aramalarını getirdi. Çünkü aynanın öteki yüzünde, Türkiye’nin en önemli biyo çeşitliliğine sahip bin pınarlı Kaz Dağları‘nı ve Artvin‘i  altın çıkarmak için mahvedecek olan Kanadalı şirketler var. Peki Kanada hükümeti , şirketlerinin  altın aramak için, verimli toprakları, biyoçeşitliliği, siyanürle yok edeceğini, bozulmamış ekosistemi nasıl bozacağını bilmiyor mu acaba? Yoksa üç maymunu mu oynuyor? Büyük bir ikiyüzlülükle , bozulmuş ekosistemi eski haline getirme “masalını” anlatıyor bize, üstelik Birleşmiş Milletler’in övgüleriyle. Aynı Birleşmiş Milletler’in dört kuruluşu, geçmişte Kanada’yı, maden şirketlerinin yurt dışı faaliyetlerinden sorumlu tutmaya çağırmışken!

Bu masal  Türkiye dahil birçok ülkede anlatılıp duruyor:

“Bir varmış bir yokmuş,
Kanada’lı  şirketler ,dünyanın dört bir yanında
Altın aramaya başlamış.
Siyanür ekosistemi altüst etmiş, toprakları öldürmüş,
Kanada görmemiş, duymamış, konuşmamış,
Kanada az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş,
Bir de bakmış ki ; şirketleri ve ülkesi zenginleşmiş ama
Gezegenimiz fakirleşmiş..

Aaa bir de ne görsün o da aynı gemideymiş,
Anlamış ki dokundukları her şey bir gün altın olacak,
Altın, yenilmez, içilmez, pandemilere aşı olmaz
Hemen bir bilene başvurmuş,
Bilenin adı Rockefeller’miş
İki yüzlü hayırseverlikten en iyi o anlarmış….”

Masalın bundan sonrası daha da heyecanlı, çünkü işin içine giren ana ‘kahraman’ Rockefeller Vakfı’nın yaptıkları saymakla bitmezmiş. Kahramanlık öykülerini biçimlediği, “az gelişmiş” ülkelerden biri olarak Türkiye de, taa 1950′ lerde ‘nüfus ve tarım’ politikasını uygulama ülkelerinden biri olarak, yerini almış. Günümüze yansıyan sonuçları ise, GDO ve tarım zehirleri olmuş. İlaç sektöründekileri anmıyorum bile!

Modern sömürgecilik 

Merkezi Kanada’da olan dünyanın en büyük altın madenciliği şirketi, Barrick Gold; Arjantin, Avustralya, Kanada, Şili, Dominik Cumhuriyeti, Papua Yeni Gine, Peru, Suudi Arabistan, Tanzanya, ABD ve Zambiya’da, madencilik faaliyetlerinde bulunuyor. LDN fonunun yönleneceği ülkeler arasında başı çekenin Afrika olması, yüzyıllardır Afrika kıtasının  topraklarını sömüren ,değerli madenlerini çıkarmak için topraklarını öldüren, biyo çeşitliliğini bozan batılı ülkelerin iki yüzlülüğünü getiriyor akla. Dünyadaki yeraltı zenginliklerinin %30 unu barındıran Sahra Altı Afrika’daki altı ülkenin, başta altın ve elmas olmak üzere, madenlerini talan eden şirketlerin hepsinin  yabancı olması, sömürgecilik anlayışının hala sürdüğünü gösteriyor.

Altın, platin, kömür, demir ve elmas madenlerine sahip Afrika kıtası yalnızca Kanadalı şirketlerin değil, ABD’li, Fransız hatta Çinli şirketlerin de rekabet sahası artık…

Binyıllardır oluşan ekosistem, 55 milyon Kanada dolarıyla veya on yıllardır   az gelişmiş ülkelerin tarım politikalarını yöneten Rockefeller Vakfı’nın LDN fonu destekçisi olmasıyla, tarım zehirlerinin şirketlere her yıl milyarlarca dolar kazandırmasıyla onarılır mı?

Peki ya Türkiye? 

Karar vericilerimiz iklim krizi için  boş vaatler sıralarken, bozulan toprak ve ekosistem için hala hiçbir önlem ve kararlılık yok. 

Her köşesinde taş ocağı açılan Şile‘nin ormanları can çekişiyor. Erzincan ve Tunceli illerinin %52’si, meralarının %66’sı madenlere ruhsatlı. Artvin‘in koruma alanlarının  ve tarım alanlarının %47’si, doğa alanlarının %57’si madenlere ruhsatlı….Bunlar sadece bir kaç örnek.

Torba yasalarla insanların sağlığı yerine maden şirketleri  korunuyor.

Arazi Bozulması Tarafsızlığı (LDN) temel bir hedef; ülkelerin üretken toprak kaybını durdurmak, önlemek ve tersine çevirmek için birlikte çalıştıkları uluslararası bir taahhüt. Türkiye LDN sözleşmesine “gönüllü” taraf ve üstelik  ulusal hedeflerini de açıklamış. Bu ikiyüzlülüğün adını da siz koyun!

Arılar ölürken insanlar yaşar mı? 

Adana’da arıların toplu ölümü görüntüleri yerine karar vericilerin gözünde hala altın ve dolar işaretleri var. Ekosistemimiz yok olurken, kimse ekonomik nedenler martavalı okumasın. Daha uzun yıllar birçok pandemi göreceğimiz ülkemizde insanlar binlerce ölürken, zamanında alınmamış kararların ve uygulanmamış önlemlerin sorumluluğu olmayacak mı?

Toplu arı ölümleri gibi, tarım zehirleri  daha bir çok böceğe  zarar veriyor. Dünya Sağlık Örgütü’nce glisofat gibi ,son derece tehlikeli olduğu açıklanan tarım zehirleri ülkemizde hala kullanılıyor. Almanya bu nedenle “Böcekleri Koruma Kanunu’ hazırladı, glifosat kullanımını da 2023 de sonlandıracak.

Son yirmi yılda dünyadaki böcek nüfusu %24 azaldı. Unutmayın, insanlar yok olursa, böcekler yok olmaz ama böcekler yok olursa insanlar yok olur.

*

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt)                                            

 

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Hiç bitmeyen pandemi: Şiddet

Binyıllardır devam eden şiddet pandemisi sadece erkekler arasında yayılıyor ve sadece erkekten erkeğe bulaşıyor. Erkek çocuğun yüceltilmesiyle başlayan bu pandemi, penislerinden bir deri parçası koparıldığında şahlanıyor ve “erkek olma” tanımını perçinleniyor. Babaların çoğu erkek çocuklarına toz kondurmayıp, “o erkek ama…” cümlelerini çoğaltırken, erkek çocuklar sokakta birbirlerinin “analarına” küfrediyor. Analara küfretmenin neredeyse bir gelenek olduğu ülkemizde ne yazık ki bir hükümet yetkilisinin annesine de bu davranış sosyal medyadan yönlendirilince kızılca kıyamet o zaman kopuyor. Böylece her “anne”nin de eşit olmadığını anlıyoruz.

Şiddetin kaynağı “erkeklik” kavramında yatıyor. Erkekliği yücelten bütün söylemler, rol modelleri, kadınlık üzerinde yoğunlaşan küfürler kadını değersizleştirirken erkeğin kadın üzerinde baskı kurmayı bir hak olarak görmesini meşrulaştırıyor.

‘Sesimi duy’

Kadın ve erkeğe doğduğu anda biçilen “kız çocuğu”, “erkek çocuğu” ayrımında vücut bulan “kadınlık” ve “erkeklik” kavramları (toplumsal cinsiyet), o andan itibaren beyinlere nakış gibi işleniyor. Dinsel söylemler de bunun tuzu biberi oluyor. Kadın bedenini saçından bileğine kadar bir günah nedeni olarak yorumlayan ve kendilerine “din adamı” diyen cehaletin temelinde yatan  “erkeklik” kavramı da bu aslında…

“Sesimi Duy” adlı belgeselimde, kocasından öldüresiye şiddet gören bir kadının neden bu şiddete katlandığıyla ilgili,  kızının söyledikleri hala kulaklarımda:

“Anneme, niye katlanıyorsun bu şiddete ayrıl dediğimde, Allah’ın onun sabrını sınadığını  ve bunun kaderi olduğunu söylemişti!”

Kader’e ölesiye inanan bir toplum olarak bunun  kadınlar için ne demek olduğunu anlamak zor değil.

Evlilik kurumu kadın için bir SGK mı?

Kadınların en büyük çıkmazı evlilik kurumunun onlara bir sosyal güvenlik kuruluşu gibi sunulması oldu. Birey olmak değil “eş” olmak öğretildi kız çocuklarına. Kendi ayakları üzerinde durmayı öğrenmek yerine, erkeğin sırtında bir yük oldukları düşüncesiyle boyun eğdiler, her türlü zorluğa katlandılar. Evlilik onlar için bir kaderdi, çok geç olmadan da evlenmeleri gerekirdi. Bu düşünce toplumda o kadar işlendi ki sonunda bir hukuksuzluğun da nedeni oldu.

Geçtiğimiz günlerde medyaya  yansıyan onlarca iş kazalarından bir olan ve ölümle sonuçlanan bir davada işçinin ölümüne mi yoksa  tazminat kararının gerekçesine mi üzülsek bilemedik. Ölen işçinin ailesine istenen tazminat uygun bulunmadı, çünkü tazminattan yararlanacak olan işçinin kız evladının  beş-altı yıl sonra, en geç 25 yaşında evleneceği öngörülerek, yani bakımını “kocası üstlenecek” diye fazla bulunmuştu. Bilir”kişi” raporunda böyle yazmıştı çünkü. O çok bilen kişinin, bir kız çocuğunun kaderinin eninde sonunda evlenmek olduğunu, hatta büyük bir öngörüyle 25 yaşında evleneceğini bilecek kadar “bilir”liği vardı. Bilir “kişi”nin bu kararına hakim de o kadar isabetli bulmuş olmalı ki tazminatı kuşa çevirmişti. Genç kadının cevabı ise trajikomikti: “Bari bir de koca gönderseydi!”

Yine aynı adalet yıllarca kocasından şiddet ve işkence gören, çocuklarını korumak için çıkan arbedede kocasını onun av tüfeğiyle öldüren kadını müebbet hapse mahkum etti. Kadın tutuklandığında gördüğü işkence ve şiddetin hunharca izleri hala yüzünde ve vücudundayken üstelik. Yani hakim dedi ki kadınlara: Kocanızın sizi öldüresiye dövse de işkence yapsa da hatta çocuklarınızı  gözünüzün önünde öldürmeye kalksa da o suçlu değil, eğer onu öldürürseniz siz suçlu olursunuz.

Bu adalet sisteminde bir karşılığı yokken, sizce erkekler şiddetten vaz geçer mi?

*

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt)      

Kategori: Hafta Sonu

Hafta SonuKöşe YazılarıManşetYazarlar

[Cadı Kazanı] Sağlıklı yaşamak artık bir lüks

Plastic Soup Foundation, Aralık 2020 de bir haber paylaştı, başlığı şöyleydi: “Avrupa Plastik Lobisi BPA Yüzünden Davayı Kaybetti”.

Plastik Eurapa, Bisfenol A‘nın( BPA ), Avrupa Birliği Adalet Divanı nezdinde  üç kez “çok derin endişe verici maddeler” listesine alınmasını  engellemeye çalıştı, ama sonunda başarılı olamadı. Daha önceki davalarda erteleme taktiğini kullanarak, dava devam ettiği sürece (BPA) ve alternatif maddeleri kullanmaya devam edebilmişti. Bu sefer de karara itiraz edecektir şüphesiz. Çünkü BPA’nın en önemli kullanıcısı plastik endüstrisi…

Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) ve UNEP (Birleşmiş Milletler Çevre Programı) 2012 yılında ”Endokrin bozucu kimyasallar” başlığıyla bilimsel bir rapor yayınlamıştı. Sekiz yıl önce yayınlanan bu rapordan çoğumuzun haberi olmadı, ama çok önemli bir rapordu.

BM, bu raporu karar vericilerin  okuma zahmetine girmeyeceğini düşünmüş olmalı ki, bir özetini “Karar vericiler” için 2013 de yayınladı. Bu konuda bugüne kadar ülkemizdeki karar vericilerden ses çıkmadığına göre bu özetten de haberleri yok herhalde. Bu durumda bana horozluk yapmak düşüyor; öterek onları uyandırmalı! Uykularının çok derin olduğunu biliyorum ama ben yine de görevimi yapayım.

Endokrin bozucu Bisfenol 

Endokrin bozucu olduğu kanıtlanmış en önemli kimyasal olan BPA, 2017’den beri Avrupa’da tehlikeli bir madde olarak kabul edilmiş durumda ve  bu nedenle de “çok derin endişe verici maddeler” listesinde..

Türkiye Endokrinoloji ve Metabolizma Derneği resmi sayfasında endokrin sistemini şöyle açıklıyor:

“Endokrin sistem iç salgı bezlerinin oluşturduğu bir sistemdir. İç salgı bezleri hormon sentez ve salgısı yapan organlardır. Hormonlar vücudumuzdaki değişik aktiviteleri kontrol eder.  Hormonların farklı tipleri, üreme, metabolizma, büyüme ve gelişmeyi kontrol eder. Hormonlar ayrıca çevremize verdiğimiz tepkiyi de kontrol eder ve vücudumuzun fonksiyonları için gerekli uygun miktarda enerji ve besini sağlamaya yardımcı olurlar. Endokrin sistemi oluşturan salgı bezleri, hipotalamus, hipofiz, tiroid, paratiroid, pankreas, yumurtalıklar (kadında overler, erkekte testisler), böbrek üstü bezi (yağ dokusu, endotel (damar iç duvarını döşeyen hücreler)dir.”

Sözün özü sistemimizin orkestra şefi …Bu şefe herhangi bir zarar geldiğinde oluşacak hastalıklar saymakla bitmez ki bunlar arasında, tiroid, metabolik  bozukluklar, diyabet hipertansiyon, kısırlık, obeziteyi sayabiliriz.

Tüm insanların vücutlarında izlerine rastlanıyor

BPA’nın hem insanlarda hem de hayvanlarda endokrin bozucu etkisi çeşitli çalışmalarda kanıtlanmış. Diğer zararlarının yanı sıra, bu madde doğurganlık sorunlarına neden oluyor ve kanser ve obezite dahil düzinelerce hastalıkla ilişkilendiriliyor. Araştırmalarda hemen hemen tüm insanların vücutlarında BPA izlerine rastlandığı belirtiliyor. 2012’de Dünya Sağlık Örgütü (WHO ), BPA dahil olmak üzere endokrin bozucu kimyasalların (EDC’ler) halk sağlığı için küresel bir tehdit olduğu sonucuna vardı (*)

Toplanan bilimsel kanıtlar Europen Chemical Agency  (ECHA) tarafından 2017’de yayımlanan bir makaleyle açıklandı. Başka raporlarla da dile getirilen kaygılar, burada da bilimsel verilerle desteklenirken şu ifadeler kullanıldı:

“BPA’nın üreme fonksiyonunu, meme bezi gelişimini, bilişsel fonksiyonu metabolizmayı, genellikle östrojenik regülasyonun bozulmasını içeren yollar aracılığıyla etkilediği gösterilmiştir. Dişi üreme işlevi üzerindeki etkiler, hem gelişimsel hem de yetişkin maruziyetlerinden sonra kistik yumurtalıkların indüksiyonunu, uterus morfolojisindeki değişiklikleri, doğurganlık parametrelerinin değiştirilmesini ve östrus döngüsü bozukluğunu içerir. 2017’de REACH (Kimyasalların Kaydı, Değerlendirilmesi, Yetkilendirilmesi ve Kısıtlanması) kapsamında çok derin endişe konusu olan maddeyi nitelendirmeye sevk etti.”

AB ve Türkiye’de bebek ürünlerinde yasaklandı

Plastik endüstrisinde çokça kullanılan BPA, plastik şişeler, elektronik eşyalar, oyuncaklar ve hatta makbuzlar gibi birçok plastik üründe yer alıyor. 2011’de Avrupa Birliği ülkelerinde ve Türkiye’de bebek ürünlerinde yasaklandı. Fransa ise tüm gıda ambalajlarında ve temas eden malzemelerde, BPA’yı tamamen yasakladı.

Buna rağmen, Plastic Europe proaktif olarak tüm REACH yükümlülüklerine uyduğunu iddia ediyor. Bu kapsamda ECHA’nın (Avrupa Kimyasallar Ajansı) BPA’yı REACH Ek XIV’e dahil etme kararına karşı üç dava açtı. Bu listeye dahil edilmesi, yetki verilmediği sürece üretim, ticaret ve kullanımın yasak olduğu anlamına geliyor.

Ticari çıkarlar, insan sağlığının önüne geçtiği için BPA’nın plastik endüstrisi tarafından güvenli olarak sunulması şaşırtıcı değil tabi ki! Plastics Europe’un sitesinde hiçbir şeyin yanlış olmadığı ve bu maddenin güvenle kullanılabileceği  mesajını verilirken, bilimsel veriler de tamamen göz ardı edilebiliyor.

Ticari birlik, Adalet Divanı’nın kararına rağmen, ECHA’nın listesine dahil edilmesi için yeterli kanıt sağlamadığını da öne sürüyor.

Bu durumda, mahkemenin kararları büyük önem taşıyor. Sadece endüstrinin BPA’yı kullanmaya devam etmesini zorlaştırmakla kalmıyor, aynı zamanda ECHA’nın listelediği diğer endokrin bozucu maddeleri çok endişe verici olarak nitelendirmesinin önünü de açıyor. Bunlar da genellikle BPA ile aynı kimyasal gruba ait olan – Bisfenol S, Bisfenol F ve Bisfenol BHPF gibi, potansiyel olarak eşit önem taşıyan maddeler.

‘Plastik Çorba’dan kaçınmanın yolları

Hatırlarsanız DDT  kullanımızda da aynı şey yaşanmıştı. Yıllarca zararsız olduğu ileri sürüldü, inanılmaz yıkıcı zararı 22 yıl sonra anlaşıldı. Yasaklandı,  ama 1975’ten bu yana etkileri daha düşük oranlarda tespit edilse de hala  devam ediyor.

Yani soru şu ki, harekete geçmek için ne zaman uygundur, yeterli veri var mı? Belki de bunun tek cevabı var: Daha çok tedbir alınmalı. Bir kimyasalın zararı ile ilgili eksik veri bulunsa bile, maruziyeti erkenden azaltmak için “yasaklama veya kısıtlama” en etkin yol. Üstelik plastik her yerdeyken; yediğimizde, içtiğimizde, hatta anne karnında bebeğin plasentasında!

Alternatif ve çözüm her zaman var. Önemli olan insan sağlığını ticari kazanç kaygısının önüne koymak. Hükümetler aslında bunun için var ve bu konuda talepkar olmalıyız.

Plastic Soup Foundation, plastik kirliliğine  dikkat çekmek için oluşturulmuş bir kuruluş. İsmi de oldukça manidar: Plastik Çorba. Mikroplastiklerden oluşan bir küresel çorbaya dönüştüğümüzü anlatıyor ve aslında çözümsüz olmadığımızı ve her şeyin bizim elimizde olduğunun altını çiziyor:

“Plastik problemi o kadar büyük ki, kolayca cesaretinizin kırılmasına neden olabilir. Neredeyse bir şey yapmak için çok büyük görünüyor. Ancak insanların becerikli olduğunu unutmayın. Siz de okyanuslara, gezegene ve kendinize yardım etmek için düşündüğünüzden çok daha fazlasını yapabilirsiniz! Öyleyse harekete geçin ve bir fark yaratın!”

  • Plastik yerine cam ürünleri tercih edin.
  • Plastiklerin etiketlerini incelemeyi alışkanlık haline getirin. Özellikle BPA ve DEHP içermeyen plastikleri tercih edin. Kullanılması şart ise de BPA 3 ve 7 olanlarından kesinlikle uzak durun.
  • Hem gıda hem kozmetik alanında en az koruyucu ve renklendirici içeren ürünleri satın alın.
  • Mutfakta kesme doğrama işlemleri için kullanılan yüzeylerde plastik yerine tahta olanları tercih edin.
  • Gıdalar için kullanılan tek kullanımlık ürünleri almayın. Yüzeyi hasar gören plastikleri atın. Plastik kaplarda ısıtma, dondurma işlemleri yapmayın.

*

(*) State of the science of endocrine disrupting chemicals – 2012

Olanca kötülüğün, karanlığın içinde her şeye rağmen ışık vardır ve ışığa zaten en çok ‘karanlık zamanlar’da ihtiyaç duyarız. Her doğum bir mucize, her insan yeni bir başlangıçtır ve insanlar bir araya gelip ortak eylemde bulunabildikleri sürece umut da vardır. Dünya sevgisini mümkün kılan, içinde yaşadığımız dünya için sorumluluk alıp ortak eylemde bulunma yetimizdir.” (Hannah Arendt) 

 

Kategori: Hafta Sonu