Yeşeriyorum

Toplumların Geçmişleriyle Yüzleşmesi

Geçmişle yüzleşme, artık günümüz siyasi tartışmalarında, sorunları olan ya da hastalıklı yönleri bulunan bir toplumun sağaltılmasına ilişkin bir yöntem olarak öneriliyor. Şiddetle baş edemeyen, şiddetin olağanlaşmasına seyirci kalan bir toplumun sağlıklı olduğunu düşünmek hiç mümkün değil. Bununla birlikte psikoloji ve psikiyatriden ödünç alınan kavramlar ve yöntemlerden, kavrayışımızı kolaylaştırmak dışında toplumu dönüştürecek mucizeler beklememek gerekir. Toplumu dönüştürmenin yolu hala siyasetten, siyasi mekanizmalara aktif katılımdan geçer.

Geçmiş yaşantıların bütünü, aynı zamanda bireyin ve toplumun kendisini de oluşturur. Diğer bir deyişle, geçmişle yüzleşme aynı zamanda bireyin ve toplumun kendisiyle yüzleşmesi anlamına da gelir. Kendisiyle yüzleşemeyen bir toplumun ”olmasından”, “olgunlaşmasından” söz etmek mümkün olmaz. ”Olmayan” bir toplumun bağımsız davranma, karar verme yetisi yoktur. Dolayısıyla (içinde yaşadığımız toplumda da olduğu gibi) bu toplumların ortak yaşamlarının her alanında tekinsizlik hâkim olur. Bu hal, günlük yaşamımızın her yanına sinmiş olan iktidarı mecburiyete dönüştürür; iktidarın zaten var olan hâkimiyetini tartışmasız hale getirir. Bu durumdan da kolaylıkla anlaşılacağı gibi, toplumların kendileri ve geçmişleriyle yüzleşmeleri yönetici elitlerin yararına değildir.

Geçmişiyle ve kendisiyle yüzleşme, kuşkusuz bir seferlik yaşanıp sonlandırılacak bir süreç değildir. Çünkü yaşam sürüyor ve yaşıyor olmanın kendisi, hem birey hem de toplumlar için kaçınılmaz başarısızlıkları, çelişmeleri ve düş kırıklıklarını birlikte getiriyor. Yüzleşmeden beklenen bir katar sis halidir ki bu, boşalıp rahatlama, bir tür arınma durumu olarak tanımlanabilir. Birbirleri ile ve kendi içlerinde konuşan toplumlar, geçmiş yaşantılarındaki travmaların bir tür canavara dönüşen etkilerini dışarı atabilirler. Metaforik olarak karanlıkta büyüyüp şekil değiştiren bu canavarlar, gün ışığına çıktıkça ve sözle tarif edildikçe küçülüp evcilleşirler. Bellekte kayıtlı travmaları gün ışığına çıkarmanın bilinen en etkin yolu dildir; konuşmaktır. Demek ki boşuna değilmiş ülkemizdeki iktidar sahiplerinin ifade özgürlüğüne engel olmak için ellerinden geleni yapmaları!

Toplumların sağaltımına örnek oluşturacak ve en çok bilinen katar sis törenleri, Antik Yunan’da yapılan Dyonisos şenlikleridir. Belli günlerinde Antik Yunan Tiyatrosu’nun ilk örneklerinin de sergilendiği bu şenlikler, şarap tanrısı Dyonisos’a adanmıştır. Bu şenliklerde toplum, tiyatronun kendine tuttuğu ayna aracılığı ile kendisi ve geçmişiyle yüzleşir ve ortak belleğini oluştururdu. Şenlik süresince tüm toplumsal yasaklar unutulur, şarabın verdiği esrime haliyle toplumu oluşturan bireyler içlerinde taşıdıkları acıyı, öfkeyi, şiddeti ortaya döker, toplum tarafından sınırlandırılmadan cinselliklerini yaşarlardı. Günümüzde de benzer törenler karnaval adı altında yapılmakta olup her geçen gün biraz daha turistik ve ticari hale gelerek toplumlarda katar sis yaratma işlevini artık yerine getiremez olmuşlardır. İktidarı güçlü ve tartışılmaz kılan ulus devlet projeleri, toplumların belleğini değiştirerek, çok kültürlü yapılarını olabildiğince ortadan kaldırmıştır. Değişen bellekle birlikte, travmalara karşı toplumları koruyan kadim bilgiler de silinmiştir. Sanayileşme ile başlayıp endüstrialist tüketim toplumu olarak devam eden tarihsel süreçte modern toplumların en büyük travması, doğa ile bağlarının tamamen koparmalarıdır. Bu travmayla yüzleşip hesaplaşmayan modern toplumların, sağaltım şansları da yoktur.

Ne yazık ki tarih, çarpıtılmaya en uygun bilimlerden biridir. Tarih, sadece yazılmaz; aynı zamanda yapılır da… Dolayısıyla da özellikle uzak geçmiş, egemen çevrelerce kolaylıkla gerektiği gibi oluşturulabilir. Peki ya yakın geçmişin travmaları, toplumu oluşturan bireylerin bizzat yaşadığı ya da tanıklık ettikleri, nasıl kolaylıkla toplum bilincinin ötesine itilip kayboluyor? Beş yüz bin kişinin gözaltına alınıp on binlerce insanın işkence gördüğü 12 Eylül’ü daha yeni yaşadık. Yirmi yılı aşkın bir süredir ülkemizin sınırları içinde bir savaş yaşanıyor. Susurluk ve Şemdinli olaylarını ise neredeyse unuttuk. Yakın tarihinde bu kadar çok ve şiddetli travmalar yaşamış bir toplumun sağlıklı kalması mümkün mü? Asıl ilginç olan, yaşadığı travmalarla yüzleşemeyen, yüzleşmesine izin verilmeyen toplumumuzun nasıl olup da hala ayakta kaldığıdır. Galiba sihirli sözcükler, “görmezden gelmek” ve “hızla unutmak”. Aslında görmezden gelinen de, unutulan da var olmaya, acıtmaya devam ediyor. Öyleyse iktidara karşı direnişin de, toplumumuzun normalleşip demokratikleşmesinin yolu da kendisi ve geçmişiyle yüzleşmesinden geçer. Aksi takdirde içinde yaşadığımız olumsuz süreç ve bu süreci yaratanlar gelecek kuşakların belleğinde yüzleşmeleri gereken karanlık sayfalar olarak yerlerini alacaklardır.

Kategori: Yeşeriyorum