Dış Köşe

Savaş veya barış – Berrin Karakaş

Zweig’ın uğruna ölüme gittiği emaneti barışı beklemeye devam ediyoruz.

Bugün Türkiye ve senelerdir yavrumuz olmasından dolayı bize benzemiş KKTC için Barış Günü. Dünyanın geri kalanı, bu Barış Günü’nü 21 Eylül’de barışa özel moda şovlarından kurabiye standlarına Anneler Günü, Babalar Günü, Sevgililer Günü kıvamında kutluyor. Biz henüz o derece bir ‘banş’a ulaşamadığımızdan, ibret olsun diye Hitler’in 1939’da, 2. Dünya Savaşı’nı başlatan Polonya işgal tarihinde kutluyoruz. Sendikalar ve sivil toplum kuruluşları, yurdun çeşitli yerlerinde barış için yürüyorlar bugün. İHD Diyarbakır şubesi canlı kalkan eyleminde askerlerce öldürülen Yıldırım Ayhan için yürüyor. Akşam haberlerinde barışın kaç kişiyi daha öldürüp kaç kişiyi yaraladığı, büyük bir şevkle anlatılacak. Ardından da büyük ihtimal yenilenen ve yine bugün halka açılan Topkapı Sarayı Silah Seksiyonu haberleri girilecek.

 

Sarayda görücüye çıkmış, paslarından küflerinden arındırılmış pırıl pırıl silahları, kılıçları sergiye hazır edenler, silahların ‘Barışı temsil edecek şekilde, özel mıknatıslarla havada dik tutulduğunu’ söylüyor. Bu kavraması zor ayrıntıyı belirttikten sonra da “Osmanlı’nın üç kıtaya yayılması LED bilgisayar teknolojisiyle yedi büyük savaş üzerinden gösterilecek” diyorlar.

Savaşlara böyle kahramanlık gözüyle baktıkça, elbette ki bu gözler daha uzun zaman barış yüzü görmeyecek. Bu  gerçeği bir kez daha anlamak, Barış Günü ilan ettiğimiz 1939’da ve öncesinde yaşananlan kavramak, günümüzle benzerliklerini yakalamak ve yakalamamak için ne yapmak gerektiğini düşünmek adına büyük hümanist Stefan Zweig’ın ‘Dünün Dünyası’ ve ‘Yarının Tarihi’ isimli kitaplarını okursanız hayra geçecektir.

İki büyük savaşı da yaşamış Zweig, 1942’de, Brezilya’da sürgündeyken ‘Artık güneşin doğmasını bekleyecek gücü kalmadığını’ yazmış ve kansıyla birlikte intihar etmişti. Giderken geride kalanların beklemeleri gerektiğini de özellikle
belirtmişti. Beklerken okuyuverin.

Dünyayı yıllarca karartacak savaş günlerinin başladığı o ışıltılı 1939 yazı için, “Çoktan unutulup gömüldü sanılanın, eski biçimi ve görünüşüyle yine karşımıza çıkması kadar ürkütücü bir şey yoktur hayatta” diye yazıyor Zweig. Bu
ürkünçlük bir yerlerden tanıdık geliyorsa, başlayın hatırlamaya; haksızlıklara, zorbalıklara alışmanın insanlığa neler ettiğini, bir ulusun nasıl da ‘banş’ sevdasıyla canavara dönüştüğünü, savaştan ekmek yiyen yazarların kalemlerine nasıl sarıldığını, Birinci Dünya Savaşı’yla başlayan yabancı korkusu hastalığının ikincisinde büyük bir hızla nasıl da geri geldiğini…

Günümüzde Zweig gibi kalemlere rastlanmıyor pek. Kimse savaşı Tolstoy gibi uzun uzun, her yönüyle, insanlık gözünden anlatmıyor. ‘Savaş ve Barış’ gibi tuğla kitapları kimse okumuyor. Neyse ki yazmasalar da, ‘Dikkatli olun’ uyarısı yapacak kalemler var hâlâ. Okumasa da dinleyecek kulaklar. Uzundur ‘Neden ses vermiyor’ diye beklediğim Orhan Pamuk, nihayet Rakel Dink, İshak Alaton gibi isimlerle birlikte barış talep etti geçenlerde. “Savaşmakla, çatışmakla, bastırmakla, sindirmekle, yok etmekle olmaz; barışmakla olur! ” dedi. Bayram sonrası çıkacak yeni kitabı ‘Saf ve Düşünceli Romana’yı sabırsızlıkla beklediğim Orhan Pamuk, keşke kitabı oluşturan konuşmalan Harvard Üniversitesi’nde değil Türkiye’de yapabilseydi. ‘Türkiye’de 1 milyon Ermeni, 30 bin Kürt öldürüldü’ sürgünü olmasaydı buralarda ders verir miydi bilmiyorum ama verseydi genç yazarlar için büyük bir kazanım olacağını biliyorum. Bunu anlamak için ‘Monsieur Flaubert benim’ konuşmasının metnini okumanız yeterli. Barış için attığı imzayı daha iyi anlamanız için de ‘Manzaradan Parçalar’ kitabından ‘Saddam-Bush-Erdoğan’ ve ‘Ezilenlerin Siyaseti’ makalelerini okuyabilirsiniz. Bayram şekeri olarak ‘Ezilenlerin Siyaseti’nden bir küple yazarak veda edeyim. Söz konusu Batı’yı ve İslam âlemini nasıl okuyacağınız size kalmış: “Bugün Batı’nın sorunu yalnızca hangi teröristin hangi çadırda, hangi mağarada, hangi ücra şehrin hangi sokağında gizlenmekte ya da yeni bombasını hazırlamakta olduğunu bulup onun kafasına yeterince bomba atmak değil, dünyanın Batı dünyasının dışında kalan yoksul, aşağılanmış, ve ‘haksız’ çoğunluğunun maneviyatını da anlamaktır. Oysa savaş çığlıkları, milliyetçi nutuklar, alelacele başlatılan askeri harekatlarla bunun tam tersi yapılıyor. Schengen ülkelerinde alınan yeni vize tedbirleri bütün bir İslam âlemini terör ve fanatizmle dünyayı her geçen gün barıştan ve soğukkanlılıktan uzaklaştırıyor.”

 

Berrin Karakaş- Radikal

Kategori: Dış Köşe