Ana Sayfa Blog Sayfa 5351

Mahalle baskısının bir adım ötesi: Polis baskısı

Ankara Emniyeti’ne bağlı Çocuk Şube Müdürlüğü ekipleri, Ümitköy Park Caddesi’nde alkollü restoranlara baskın yaptı. O sırada Baro Başkanı Feyzioğlu da mekanda olunca, vahim olay kamuoyunun gündemine taşındı.

Ankara’da Çocuk Şube Müdürlüğü’ne bağlı polisler, Ümitköy Park Caddesi’ndeki lüks içkili mekanlara baskın yapıp, ailelerinin yanında oturmakta olan çocuklar hakkında tutanak tuttu.

Olay sırasında mekanlardan birinde bulunan Ankara Barosu Başkanı Metin Feyzioğlu, yaşananları şöyle anlattı: “Dün (önceki) akşam saat 8.30 civarında Çayyolu Park Caddesi’nde bir aile rostoronına gittik. Buranın nezih bir aile restoranı olduğunu özellikle belirtiyorum. Orada, aileler çocuklarıyla birlikte akşam yemeği yiyorlar. Bu sırada 4 ya da 5 parkalı, ikisi kirli sakallı birileri girdi. Bellerinde silah kabarıklığı, ellerinde telsizler var. Birisi kapının yanında pozisyon aldı. Biri de restoranın arkasında pozisyon aldı. Ondan sonra da yanlarında çocuk olan ailelere giderek tek tek nüfus cüzdanlarını topladılar. Bir tomar nüfus cüzdanı ile dışarda masaya geldiler. Aileler ve çocuklar şok içindeydi.

Polislerin yanına gittim ve avukat olduğumu belirterek kim olduklarını sordum. Bana polis kimliklerini gösterdiler. ‘Çocuk Şubesi’nden geliyoruz’ dediler. Ne yaptıklarını sorduğumda, ‘İçkili mekanda çocuklarının olması, aileleriyle birlikte dahi olsa, yasaktır, işlem yapıyoruz. Turizm işletme belgesi olsaydı olur da belediye işletme ruhsatı olan yerlere çocuklar aileleriyle giremez’ dediler. ‘Bu mantıklı mı? Ben çocuğumla giderken ruhsatın turizm ruhsatı mı belediye ruhsatı mı diye sorar mıyım? Bütün batakhaneler, uyuşturucu satılan polis olarak tahmin ettiğiniz yerler kurutuldu ve asayiş sağlandı da şu anda çocukları ailelerden korumak mı kaldı size?’ dedim. Bunun üzerine ‘Bu sizin işiniz değil’ dediler.

“Bunların hepsi şaka”
Ben de o sırada telefonumla toplanan cüzdanları gösteren bir fotoğraf çektim. Bu sefer polislerden biri telefonuma el koymaya ve kolumu tutarak beni gözaltına almaya cüret etti. Cüret etti diyorum çünkü avukat olduğumu biliyordu. Ben de ‘Bir dakika, bir telefon açayım, sonra götürürsünüz’ dedim. Barodaki arkadaşları arayarak Avukat Hakları Merkezi’ndeki 60 avukatın tamamının restorana gelmesini söyledim. Bunu duyan amir konumundaki polis, kolumu tutmuş ve fiilen beni gözaltına almış olan polise müdahale etti. ‘Öyle şey olur mu, bunların hepsi şaka’ dedi. Ortamı yumuşatmaya çalıştı.

Ben de onlara tuttukları tutanağı sordum. Bana ‘Çocuk teslim tutanağı tutuyoruz’ dediler. Zaten çocuklar içerde travma halinde. Meğer, içkili mekanda bulunan çocukların ailelere teslim tutanağı tutuyorlarmış. Oysa aileler çocukların yanında. Burada yapılan ‘içkili mekana gitme, senin hayat tarzın artık bu ülkede geçerli değil’ demektir. Oradaki aileler şikayetçi olursa, Ankara Barosu olarak tüm hukuki girişimlerinde arkalarında oluruz.

Feyzioğlu, Başbakan Erdoğan’ın sözlerine gönderme yaparak “Hani İzmir korkma dedi? Hadi şimdi İzmir korkmasın” diye ekledi.

Baskın yapılan restoran sahipleri de “Müşterilerimiz oldukça rahatsız oldular. Burası batakhane değil ki. Elbette insanlar, aileleriyle çocuklarıyla buraya gelecekler. Buraya tüm partilerden, bakanlar milletvekilleri de geliyor. Onların da yanında çocukları oluyor. Talihsiz bir olay, çok üzüldük” dediler.

Emniyet Müdürü sahiplenemedi
Ankara Emniyet Müdürü Zeki Çatalkaya, olayın öğrenilmesinin ardından polislerinin kanunen buna hakkı olduğunu belirtip, yapılanın yanlış olduğunu söyledi. Çatalkaya, “Maalesef böyle bir olay yaşandı. Hepimiz böyle restoranlara çocuklarımızla gider otururuz. Gerekeni yaptık ve bu yanlış anlaşılmaya yol açabilecek uygulamadaki arkadaşlarımıza gerekli uyarılarda bulunduk” dedi.

Ankara Emniyet Müdürü, “Bu olay Park Caddesi’ndeki bir restoranda gerçekleşmiş. Küçük yaşta aileleriyle oturan çocukların bulunmasından hareketle ekiplerimiz maalesef böyle bir denetime gitmişler. Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanunu’nun 12. maddesi ile işyeri açmayı düzenleyen yönetmeliğin 37. maddesi aslında hukuken böyle bir denetime hak veriyor. yani hukuka aykırı bir durum yok. Bu maddelerde turistik belgesi olmayan işletmelerde, yanında velisi olsa da çocukların oturamayacağını belirtiyor. Hukuka uygun olsa da turistik belgesi yok diye kendiliğinden bu arkadaşların oraya gitmesini ve bunu yapmasını tasvip etmiyorum. Öncelik verilmesi gereken başka yerler varken bizim önceliğimiz kamuya açık, ailelerin gittiği yerler olamaz. İnsiyatif kullanılacaksa herkesce malum şüpheli bölgeler tercih edilmeli. Uygulama yanlış olmuştur. Ne teşkilatımızın ne de benim, bu tip yerlerde yıldırma amaçlı bir kötü niyetimiz sözkonusudur” açıklamasında bulundu.

“Kayıplar bulunsun, failler yargılansın”

İHD Diyarbakır Şubesi ve kayıp yakınlarının, “Kayıplar bulunsun, failler yargılansın” sloganıyla her hafta düzenlediği oturma eylemi, 96. haftasında devam etti. Koşuyolu Parkı Yaşam Hakkı Anıtı önünde yapılan eyleme, İHD yöneticileri ve kayıp yakınlarının yanı sıra Barış Anneleri İnisiyatifi üyeleri de katıldı. Bu haftaki eylemde 1996 yılında kaybedilen Hamza Güner’in hikayesi anlatıldı.

Oturma eylemi öncesi bir açıklama yapan İHD Diyarbakır Şube Sekreteri Raci Bilici, dün kutlanmaya başlanan İnsan Hakları Haftası’na dikkat çekerek, “Bugün hala ülkemizde ciddi insan hakları ihlalleri yaşanmaktadır. Bunun en bariz örneği Kürt halkının kimliğinin, kültürünün ve dilinin inkar edilmesidir” dedi.

“KÜRT HALKININ HAKLARI KABUL EDİLMELİDİR’

Bölge halkının artık haklarının ihlal edilmesine tahammülü kalmadığını vurgulayan Bilici, şunları söyledi: “Ülkemizde yıllar boyunca insanlarımızın hakları ihlal edildi. İnsanlarımızın en önemli hakkı olan yaşam hakkı başta olmak üzere birçok alanda hak ihlalleri yaşandı. Ancak, artık bu ihlallerin bir son bulması gerekmektedir. Bunun olması için de başta Anayasa değişikliği olmak üzere demokratikleşme konusunda önemli adımlar atılması gerekir. Kürt halkının dili, kültürü ve diğer bütün haklarının kabul edilmesi gerekmektedir. Yaşanan faili meçhul cinayetler, kaybetmeler ve diğer hak ihlallerinin ortaya çıkarılması için Hakikatleri Araştırma Komisyonu’nun kurulması gerekir.”

Bilici ayrıca, İnsan hakları haftası dolayısıyla cezaevindeki insan hakları savunucularının da İnsan Hakları Haftasını kutladı.

Bilici, konuşmasının ardından 11 Eylül 1996 yılında Ağrı ilinde özel hareket timleri tarafından evine yapılan baskın sonucu gözaltına alındıktan sonra kendisinden bir daha haber alınamayan Hamza Güner’in hikayesini anlattı. Güner’in evine yapılan baskın sonrası gözaltına alındığını belirten Bilici, “Ciddi işkencelere maruz kalıyor. Ardından ailesi emniyete başvuruyor, ancak emniyet yetkilileri Güner’in gözaltından kaçtığını iddia ediyor. O günden sonra da kendisinden bir daha haber alınamıyor” dedi.

Konuşmaların ardından grup 5 dakikalık oturma eylemi yaparak, eylemlerine son verdi. (ANF)

İklim için Gerze Bildirgesi: Cancun arkamızda, çağrı hâlâ geçerli

Cancun dünya hükümetlerinin yine çok yetersiz bir insiyatifiyle sonuçlanırken, dünya ile birlikte Türkiye’den de yükselen acil ve mânalı eylem çağrılarından biri olan İklim Adaleti Koordinasyonu’nun Cancun’a doğru yaptığı çağrısını hatırlamakta fayda buluyoruz.

iiklim adaleti

İKLİM ADALETİ İÇİN GERZE BİLDİRGESİ 27-28 Kasım 2010

İklim değişikliği dünyadaki tüm canlılarının en önemli sorunu olarak önümüzde duruyor. Mevcut iklim kaosu, kökleşiyor… İklim değişikliğinin neden olduğu kuraklıklar, kasırgaların yol açtığı korkunç seller, su kirliliği, erozyon ve toprak aşınmaları ve neoliberal saldırının yarattığı çevre felaketlerinin yıkıcı etkileri binlerce insanı yerinden ediyor. Uluslararası Göç Organizasyonu, iklimden dolayı yerinden edilmiş insanların sayısının 200 milyona ulaştığını belirtiyor.

İklim değişikliği, insanların karnını doyuran, sırtını giydiren çiftçilerin yaşamlarını umutsuz kılıyor, onları şehirlere göç etmeye zorluyor.

Gelişmiş ülkeler, sanayileri, gıda üretim ve dağıtım sistemleri ile neden oldukları sera gazı emisyonlarını azaltmamak için her türlü oyuna başvuruyor. Gelişmiş ülkelerin küresel şirketleri, kirletiyor, yanlış çözümler üretiyor ve her şeyin sonucunda kârlarına kâr katıyor. Bu nedenle iklim müzakereleri, gelişmiş ülkelerin piyasa kapışma alanına dönüyor.

BM iklim değişikliği 16. Konferansı (16.COP) görüşmesinin yapıldığı Meksika Cancun’da binlerce insan dünyanın geleceği için sokakları dolduruyor. Bu zirveye Türkiye Hükümeti de katılıyor. Bizler, Gerze’den iklim adaleti isteyen kurumlarla birlikte Cancun sokakları’na sesleniyoruz.

Kyoto Protokolü’nü imzalayan Türkiye’nin kömüre dayalı enerji sistemlerinden, termik santrallerden vazgeçmesi beklenirken, Türkiye önümüzdeki yıllarda 100’den fazla termik santral yapılması için kolları sıvadı. 2000’e yakın Hidro Elektrik Santral (HES) inşaatı için düğmeye bastı. Ülke yüzölçümünün yüzde 54’üne yakın bir alanında maden aranması için şirketlere ruhsat verdi.

Ancak, Türkiye’de bizler enerjinin ekolojik, demokratik şekilde planlanması yoluyla enerji sorununun aşılabileceğini düşünüyoruz. Buradan hareketle Türkiye’nin en önemli halk hareketlerinden biri olan Gerze Termik Santral karşıtı mücadelenin ev sahipliğinde,27–28 Kasım 2010 ‘da Yeşil Gerze Platformu, Bartın Platformu, Yalova Çevre Platformu ve Erzin Çevre Platformu’nun çağrısıyla, Ekoloji Kolektifi, Çiftçi Sendikaları Konfederasyonu, Gerze Belediyesi, GDO’ ya Hayır Platformu, Biga Çevre Platformu, TMMOB Ankara İKK, Çevre Mühendisleri Odası, Ekolojik Yaşam Derneği, Doğa ve Çevreyi Koruma Derneği, Saklıkent Koruma Platformu, Bolkarları Koruma Platformu, Hasangazi Köy Meclisi Derneği, Porsuk Köy Meclisi Derneği, Maden Köyü Çevre Platformu, Tüketici Dernekleri Federasyonu, Kimya Mühendisleri Odası, Amasra Belediyesi, Bartın Belediyesi, Zonguldak/Musul Çevre Platformu, Erzin Gönüllüleri Derneği, Çetko, Çevre Hukuku Derneği, Sinop Platformu, Sinop Çevre Dostları Derneği, Ayancık Çevre Platformu, Karadeniz İsyandadır, Munzur Koruma Derneği’nin desteğinde Gerze’de toplandık. İki gün boyunca tartıştık. Tartışmalarımızın sonucunda taleplerimizi belirledik.

Taleplerimiz:

• Hükümetler, ormanları korumalı. Çölleşmiş orman arazilerini yeniden ağaçlandırmalı. Bunu, köylülerin toprak ve kendi mülkiyetleri üzerindeki özerkliklerini, haklarını veya kontrollerini sınırlamadan yapmalı.

•Şirketlerin monokültür ekim yapmalarına izin verilmemeli. Yerel halkların ve köylülerin mülki ve kültürel hakları tüm iklim anlaşmalarında açıkça tanınmalı.

• Kuraklığa, küresel ısınmaya ve toprağın tuzlanmasına karşı dayanıklılığı arttırdığı savıyla önerilen organik gübre (biochar) ve genetiği değiştirilmiş organizmalar gibi doğayla bağdaşmayan öneriler kabul edilmemeli.

• Küresel şirketlerin daha çok kâr elde etmek adına insanlığın ve yeryüzünün geleceği ile oynamalarına izin verilmemeli.

• Dünya Bankası’nın içinde yer aldığı, iklim değişikliğini kontrol etmek için kullanılan fonlar ve ilgili politikalar reddedilmelidir. Piyasa temelli iklim koruma mekanizmaları yerine, halkların ve doğanın çıkarlarını koruyan adil, paylaşımcı, eşitlikçi ve dayanışmayı esas alan politikalar üzerinde durulmalıdır.

• Küresel emisyonu %75’e kadar azaltabilecek “biyoçeşitliliği arttırdığı bilimsel olarak kabul gören köylü üretiminin desteklenmesi; toprağın organik materyallerinin iyileştirilmesi, endüstriyel et üretimi yerine doğa ile barışık et üretimine geçilmesi, yerel piyasaların genişletilmesi, çölleşmenin durdurulması, entegre orman yönetiminin uygulanması gibi önermeler dikkate alınmalı.

• Köylü tarımı yeryüzünün karbon dengesine olumlu bir şekilde katkıda bulunur, küreyi soğutur. Ayrıca kadın ve erkek, 2.8 milyar insana iş sağlar. Açlık, sağlıksız beslenme ve günümüz gıda krizi ile başa çıkmada en iyi yol köylü üretimidir.

• İnşaat, çimento, katı atık gibi yoğun enerji tüketimine yol açan sanayilerin güney ülkelerine kaydırılmasına karşı ortak mücadele edilmelidir.

• Kentlerde yaşanan her yeni yapılaşma girişimi kırsal alanın tahribini, daha çok enerji ve daha çok kirletici sanayi talebini doğurur. Bu nedenle, konutun bir yatırım aracı olarak kullanıldığı kentleşme biçimi terk edilmeli, yoksulların evlerine göz koyan dönüşüm politikalarından vazgeçilerek, adil, insanca yaşanabilir yaşam çevreleri oluşturulmalıdır.

• Konut açığı yaşanan yerlerde, çalışma alanlarıyla ilişkileri kurularak ucuz kiralık sosyal konut alanları oluşturulmalı; konut açığı bulunmayan yerlerde konut üretimi derhal durdurularak Toki’nin ve özel sektörün elinde bulunan konut stoğu fazlası düşük kira bedelleriyle halka sunulmalıdır.

• Tüketim alışkanlıklarını değiştiren, kentleri kırlardan koparan, alış veriş merkezli yaşam alışkanlıklarının değiştirilmesi için, kent ve kırın uyumunu esas alan enerjide planlama yaklaşımları ön plana alınmalıdır.

•Fosil yakıta dayalı enerji üretim sistemleri ile, tarımsal ürünlerin yakıt haline getirilmesine karşı enerjide köklü dönüşümü esas alan bir uluslararası sözleşme anlayışı için çaba sarf edilmelidir.

• Bölgesel üretim ve tüketim politikaları geliştirilerek, uzun yol kat edecek taşımacılık talepleri azaltılmalı, yolcu ve yük taşımacılığında petrole dayalı sistemler yerine raylı sistemler ve deniz yollarının kullanılması sağlanmalıdır,

• İklim değişikliğine yol açan, tarım, gıda, enerjinin kar için üretilmesine dayalı endüstriyel tarzlar yerine, doğanın ve toplumun yaşamını dikkate alan enerji, tarım, gıda sistemleri desteklenmelidir.

• Toprak hakkı ve mülklerin iadesi, gıda egemenliği, suyun bir canlı olarak hakkını savunma ve koruma ve tohumları kullanma, saklama, satma ve değiştirme hakkı, yerel pazarların artırılması ve teşviki vazgeçilmez koşullardır. Ancak böylece biyolojik çeşitliliği korumaya ve iklim adaletini sağlamaya dönük üretim tarzları dünyayı beslemeye ve yeryüzünü soğutmaya devam edebilir.

• Enerji santrallerinin faaliyete geçememesi durumunda, bu işletmelerin sahibi şirketlere, tahkim anlaşmaları nedeniyle yoksul ülkeler milyarlarca dolar tazminat ödemek zorunda kalmaktadır. Bu uygulamalar mahkemeleri işlevsiz kılmakta, tüm güney ülkelerinin başında demokles’in kılıcı gibi sallanmaktadır. Bu nedenle tahkim anlaşmalarına bir son verilmelidir

• Suyun, havanın, toprağın korunmasını canlıların en temel yaşam hakkı olduğunu kabul ediyoruz. Bu hakların Anayasaların temel hak ve özgürlükler kısmında koruma altına alınması amacıyla gerekli yerel, ulusal ve enternasyonel çaba ve çalışmalar için mücadele edilmesi gerektiğini vurguluyoruz.

• Tüm canlıların yaşadığı dünyayı tehdit eden, sadece şirketlere kâr sağlayan, enerji maskeli HES’ler ve termik santraller ile yerüstü, yeraltı zenginliklerini talan eden ve doğayı dönüşü olmayacak biçimde kirleten maden aramaları durdurulmalıdır. Bu süreci hızlandıran yasaların, uluslararası sözleşmelerin geri çekilmesi gerektiğinin altını çiziyoruz.

İKLİM ADALETİ KOORDİNASYONU

Çanakkale Yeşillerle tanıştı

Yeşiller Partisi ve Yeşil Düşünce Derneği işbirliği ile düzenlenen toplantıda Yeşiller Partisi üyeleri Çanakkaleli turizm sektörü temsilcileri ve önde gelen STK temsilcileri ile buluştu.

“Yeşiller Çanakkale’de”  sloganı ile düzenlenen etkinlikte akademisyenler ve bazı turizm sektörü temsilcileri turizmde çevre, kültür ve sürdürülebilirlik konularını tartıştılar.

Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Turizm İşletmeciliği bölümü öğretim üyelerinden Yrd. Doç. Dr. Ferah Özkök yaptığı ayrıntılı sunumda “ ekoturizm”, “ sürdürülebilir turizm” konuları etrafında son yıllarda dünyada yapılan tartışmaların geniş bir çerçevesini verdi. Öğ. Gör. Ömer Çoban ise ekoturizm faaliyetlerinin yurdumuzdaki ve özellikle Çanakkale’deki kapsamı konusunda bilgi verdi, ekoturizmin ekoterörizme dönüşmesi tehlikesine işaret etti.  Her iki konuşmacı da ekoturizm konusunda son derece dikkatli olunması gerektiğini belirterek turizmin çevre ve sosyo-kültürel hayat üzerinde oluşturduğu tehlikelere dikkat çektiler.

Yrd. Doç. Dr. Haluk Erdem ise konuşmasında turizm, sosyal hayat ve kültür konusuna dikkat çekerek yapılacak turizm faaliyetlerinin bölge insanlarını mutlaka içermesi ve bölge halkına katkıda bulunması gerektiğini vurguladı. Serhat Harmancı ise Kazdağlarında yapılan ekoturizm faaliyetleri hakkında istatistiki verilerle desteklediği konuşmasında çevresel tehditler üzerinde durdu. Ardından söz alan yerel bir derneğin temsilcisi ve Yeşiller Partisi üyesi Haluk Yurtkuran Kazdağı bölgesindeki iyi turizm uygulamalarından örnekler vererek yöre halkının turizm faaliyetlerine katılmasının sağlayacağı faydalara işaret etti.

Çanakkale’de alternatif bir turizm hareketinin mümkün olduğunu savunan katılımcılar panel boyunca etkin bir katılımla kentleri için nasıl bir katılımcı turizm modeli oluşturulması gerektiği hakkındaki görüşlerini dile getirdiler. Akdeniz bölgesinde gelişen ve tüketim anlayışına dayanan kitle turizminin yanlışlıklarından örnek alınması gereği üzerinde mutabakat sağlandı. Çanakkale’nin sanayileşmemiş olmasının bir şans olduğunu belirten konuşmacılar kentin kültür varlıkları, tarımsal zenginliği ve turizm olanakları ile örnek bir alternatif turizm kenti olabileceği konusunda ortak bir görüşe vardılar.

Turizm sektörü mensupları, sivil toplum kuruluşları temsilcileri ve ÇOMÜ turizm bölümü öğrencilerinin ilgi ile izlediği panelin sonunda katılımcılar Yeşiller’in  Yeni Yeşil Düzen politikalarını da öğrenme fırsatı buldular.

( Yeşil Gazete )

Cancun’dan anlaşma çıktı, ama somut hedef yok!

Cancun’da yapılan 16. İkilim Konferansı sona ererken bir mutabakata varıldığı haberleri geliyor. Ne var ki üzerine varılan mutabakat aktivistleri ve iklim değişikliğiden en çok zarar gören ülkeleri tatmin edecek bir yenilik ya da spesifik hedef içermiyor. Bu durumda somut bir anlaşma için umutlar gelecek sene Güney Afrika’nın Durban kentinde yapılacak 17. zirveye kalmış oluyor.

Öte yandan herkesin üzerinde anlaştığı iyi haber, varılan bu mutabakatka Birleşmiş Milletler iklim müzakerelerine geçen sene Kopenhag’da BM dışı müdahalelerle kaybedilen inancın tekrar kazanılmış olabileceği.

Varılan mutabakat, sera gazları salınımlarının önümüzdeki on sene içinde 1990 seviyelerinin %25 ile %40’ı altına çekilmesini içeriyor. Ayrıca, gelişmekte olan ülkelerin iklim değişikliğine adaptasyonu ve salımlarını düşürmek üzere dönüşümleri için yaratılacak fonun çerçevesi üzerinde de anlaşmaya varıldı.

Bağlayıcılıktan uzak ve yeterince kuvvetli tedbirler içermeyen anlaşmaya en kuvvetli itirazlar, halkların ve tabiat ananın haklarını tavizsiz bir şekilde savunan Bolivya delagasyonundan geldi. Kendi tabirleriyle, muhalefetleri “4C derece artışa razı olan bir anlaşma bir anlaşma değildir” noktasından yola çıktı. Bolivya’nın itirazları, geçen senenin aksine, son toplantılarda yalnız bir ses olarak kaldı.

ABD temsilcisi Todd Stern’ün teklifiyle, tam mutabakatten neredeyse tam mutabakat usulüne geçilerek anlaşmaya varıldı. Böylece, oturumların başkanı Meksika Dışişleri bakanı Patricia Espenosa bu destekle anlaşma metnini geçirmek üzere bastırdı. Müzakerelerin başarılı geçtiğine inanan AB tarafı ise, bu mutabakata varılmasında kendi yürüttüğü sessiz diplomasiye büyük bir rol biçiyor.  Malum olan tek şey ise, büyük fosil ekonomilerin müdahaleleriyle, gezegen ve insanlık için gerekenin çok daha altında tedbirler üzerinde mutabakata varılabildiği.

Avrupa Yeşiller Partisi yaptığı açıklamada konu üzerindeki diplomatik temasların hızlandırılmasının gerekliliğine dikkat çekti. “Meselenin aciliyeti gözönünde bulundurulduğunda, bu salyangoz hızıyla ilerleme son derece kaygı verici” diyen Avrupa Parlementosu Yeşil Grup üyesi Satu Hasu mesuliyetin hükümetler, ve özellikle de ilerlemeye defaatle mânî olan ABD gibi ülkeler hükümetlerinde olduğunu söyledi.  Yine Yeşiller Grubu’ndan ve AB emisyon düşürme hedeflerinin artırılması taslağının hazırlayıcılarından Bas Eickhout ise AB’nin BM çerçevesini bir mazeret olarak kullanmadan 2020’ye en az %30 hedefine devam etmesi gerektiğini, bunu ayni zamanda  gelecekteki refah ve istihdamın kaynağı olan yeşil teknolojik değişimi sağlamak için de yapması gerektiğini söyledi.

STK camiasının genel kanısı da bunun ancak bir başlangıç noktası olabileceği. Ayrıca, iklim krizinin toplumsal cinsiyet yansımaları, REDD orman koruma düzenlemeleri ve karbon piyasaları gibi problematik konularda bir gelişme kaydedilmediği hissi hakim.

Anlaşma için her ne kadar prensipte 10 yıl içinde %25-40 sera gazı indirimi hedefinde mutabakata varılmış ise de, bu anlaşma bağlayıcı tedbirler içiermiyor. Şimdilik varılan tek nokta, Kopenhag’da ulusal hükümetler tarafından BM çerçevesi dışında Kopenhag Anlaşması’yla verilen %16 civarındaki vaadlerin BM çerçevesine alınmasından ibaret. Bu maalesef gelecek sene Durban’a çok ciddi bir mesuliyet atıyor.

İklim Fonu yaratılması konusunda da somut bir adım atan anlaşma, İklim Fonu’nun yönetim kurulunda gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerin eşit temsil edilmesini öngörüyor. Ayrıca, fon ilk üç yıl için Dünya Bankası’nın denetiminde çalışacak. Fon başlangıçta yılda 30 milyar dolar iken, zamanla 100 milyar dolara kadar yükseltilebilecek.

Çok fazla detay belli olmamakla birlikte, Cancun Anlaşması ayni zamanda orman kıyımını engellemek için mali tedbirler, düşük karbon teknolojilerinin fakir ülkelere transferi için maddeler, Çin, ABD gibi önde gelen sera gazı salınımı kaynağı ülkelerin ekonomilerinin denetlenmesi, ve beş yıl sonra ilerlemenin bilimsel gözden geçirilmesini içeriyor.

(The Guardian – Al-Jazeera – EGP – Yeşil Gazete)

Gözaltına alınınca intihar etti

Esrar satın aldığı gerekçesiyle gözaltına alındıktan sonra 2 kez ifade veren Onur Yaser Can’ın emniyette işkence gördüğü iddia ediliyor

Genç mimar Onur Yaser Can, 24 Haziran 2010’da yaşamına son verdiğinde henüz 28 yaşındaydı. Resimle, müzikle yakından ilgilenen, hayat dolu bir gencin, kendi elleriyle ölümü tercih etmesi çevresindeki herkesi yıkıma uğrattı.

Orta Doğu Teknik Üniversitesi’nden (ODTÜ) 2009’da mezun olan Onur’ın yaşamını erken ölümle noktalayan süreç, esrar satın aldığı gerekçesiyle 2 Haziran 2010’da Harbiye’de gözaltına alınmasıyla başladı. İstanbul Narkotik Şube Müdürlüğü ekiplerince gözaltına alınan Onur, arkadaşlarına anlattığına göre, emniyette çırılçıplak soyuldu, yüzü duvara dönük uzun süre bekletildi, yere çökertildi, öksürtüldü. Tokatlandı, hakarete uğradı. Ağlama, çığlık sesleri, polislere yalvaran birileri dinletildi. Serbest bırakıldıktan sonra, telefonla aranarak, ikinci kez emniyete çağrıldı. Telefondaki polis, ilk ifadesinde tarih hatasının olduğunu söylemişti. Onur, 4 Haziran günü ikinci kez emniyette gitti. Bu kez ifadesine bazı eklemeler yapıldı.

Emniyet için muhbirlik yapması istendi. Onur, artık bir avukat tutmaya, olanları ailesine anlatmaya karar vermişti. İkinci ifade nedeniyle başının derde gireceğini düşünüyordu. Avukatı, Yaser Onur’un verdiği ifadeyi almaya gittiğinde zorluk yaşadı. Avukata, Onur’ın yeniden ifadesinin alınacağı söylendi. Onur Yaser Can, üçüncü kez ifadeye gideceği günün akşamında, çırılçıplak bir halde, kendisini oturduğu evin balkonundan attı. O sırada evde arkadaşları da vardı. Onur’un düştüğünü ikinci kattaki bir komşusunun down sendromlu çocuğu gördü. Onur ile son konuşan kişiler Ankara’da yaşayan anne ve babası oldu. Babasını saat 20.24 sıralarında arayan Onur, “Başımda adli sıkıntı var. Telefonda konuşamam” dedi. Annesinden de İstanbul’a gelmelerini istedi. Can ailesi yoldayken, Onur’un balkondan düştüğü, hastanede ameliyata alındığı haberi geldi. Aile saat 03.00 sıralarında İstanbul’a ulaştığında ise Onur vefat etmişti. Can ailesi savcılığa başvurarak, Narkotik Suçlarla Mücadele Şube Müdürlüğü görevlileri hakkında “neticesi sebebiyle ağırlaşmış işkence, gö-revi kötüye kullanma, cinsel saldırı” iddiasıyla suç duyurusunda bulundu. Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma ise aradan 5 ayı aşkın bir süre geçtiği halde sonuçlanmadı.

Arkadaşları, Onur’un gözaltına alındıktan sonra yemeden içmeden kesildiğine, ürkek, tedirgin bir halde olduğuna, psikolojisinin bozulduğuna tanık oldu. Arkadaşlarına, “Çırılçıplak uzun süre bekletildim. O şekilde sorgulama yaptılar, küfrettiler” dedi. Başka birileri hakkında ifade vermeye zorlandığını anlattı. Babası ise Yaser’in, ikinci kez ifadeye çağrıldığında loş bir ortama götürüldüğünü, orada acele ettirilerek, korkutularak bütün evrakların yeniden imzalatıldığını söylüyor. “Benim oğlumun bu suç nedeniyle yakalanmasına kadar hiçbir sıkıntısı yoktu. Hayatında polis tarafından sorgulanmamış bir çocuktu” diyen baba, Onur’un üçüncü kez emniyete gitmekten korktuğuna işaret ediyor.

Olanları ağlayarak anlattı

Ölümünden 1 gün önce konuştuğu arkadaşı ise şunları söylüyor: “Bana anlattığına göre 2 hafta kadar önce uyuşturucu ile yakalanmış. Gözaltında çırılçıplak soyulmuş, duvara yaslanması söylenmiş. Bir süre çömeltilerek bekletilmiş. Bu süreçte sözlü olarak aşağılanmış. Polislerin ne söylediğini anlatmadı. Serbest kaldıktan sonra ifadesini alan polislerden biri Yaser’i geri çağırmış. Önceki ifadesinden farklı bir ifade getirilip imzalattırılmış. Muhbirlik yapması söylenmiş. Benimle konuşurken zorlanıyordu, ağlıyordu. Söyledikleri zor anlaşılıyordu. İfadeyi imzalaması konusunda tehdit edildiğini söyledi.” (Cumhuriyet)

http://onuryasercan.wordpress.com

Ajanda 2011 Irkçılığa, Ayrımcılığa ve Nefret Suçlarına Karşı

0

Metis Yayıncılık 2011 Ajandası için “Irkçılık, Ayrımcılık ve Nefret Suçları”nı konu olarak seçti.

Nefret suçlarının yasalarda ayrı bir tanıma kavuşturulması, yasal mevzuatın nefret suçlarına hassas hale getirilmesi için bu konuya dikkat çekmeye çalışan Metis Yayıncılık’ın açıklaması şöyle:
“2011 Ajandası için “Irkçılık, Ayrımcılık ve Nefret Suçları”nı konu olarak seçtik Gerekçesi hepimizin yaşadığı hayatta yatıyor. Türkiye, 20. yüzyıl boyunca ektiklerini biçiyor, ırkçı zihniyetin cenderesinden çıkmayı başaramıyor. Irkçı zihniyetin ürünü olarak uzun süredir bir savaş hali içinde, bir nefret toplumu içinde yaşıyoruz.
Konuyu Metis Ajandalarının mucidi olan araştırmacı arkadaşımız Levent Şensever önerdi ve hazırladı. Nefret söylemi ve nefret suçları, Türkiye’de olduğu kadar dünyada da yeni bir kavram. Nefret suçları, ırkçı ve ayrımcı bir zihniyetin korkularına, inanç kalıplarına, klişelerine dayanıyor. Yani şiddetten, saldırıdan, cinayetten, sokaktaki vurdu kırdıdan önce yanlış inanç, yanlış bilgi, yanlış düşünce söz konusu.
Bu ajanda bir anlamda okurlarımıza bir davet. Nefret suçlarının yasalarda ayrı bir tanıma kavuşturulması, yasal mevzuatın nefret suçlarına hassas hale getirilmesi önemli bir hukuk mücadelesi. Hepimizin bir ucundan tutmamız, desteklememiz gereken bir mücadele. İçerde de alıntıladığımız gibi, evet, yasalar insanların birbirini daha çok sevmesini sağlayamaz ama birbirlerine karşı suç işlemelerini engelleyebilir. En azından bunu umabiliriz.
Kuşkusuz ayrımcılık kolay kolay bitmeyecek: Eşitlikten nasibini almamış hiyerarşik ve otoriter bir toplumda, “ırk”tan vazgeçildiğinde kültüre, oradan inanca ya da inançsızlığa, olmadı cinsiyete, olmadı başka bir farklılığa geçilecek. Çünkü asıl mesele, insanlar arasındaki mevcut farkları tahakküm edebilmek için kullanmak. Bunca eşitsizliğin olduğu bir dünyada ayrımcılıktan tümüyle kurtulmak bir hayal. Ama özlenen, gerçekçi bir hayal. Tarihten öğreniyoruz ki, insanın adalet arayışı da bitmeyecek, hep sürecek.
Güzel, bol kitaplı bir yıl dileğiyle
Metis Yayınları”
Hazırlayan: Levent Şensever
Kapak Tasarımı: Emine Bora
İçindekiler
Nefret suçları nedir?
Nefret suçları teriminin ortaya çıkışı
Nefret suçları diğer suçlardan niçin farklıdır?
ABD ve Avrupa’da nefret suçları mevzuatı
Antisemitizm nedir?
Nefret söylemi nedir?
Nefret söylemi ve medyanın rolü
Türkiye’de yasal mevzuat
Uluslararası hukukta nefret suçları
Irkçılık nedir?
İslamofobi nedir?
Milliyetçilik nedir?
Soykırım
Çokkültürlülük anlayışı
Türkiye’de azınlıklar
Nefret suçları konusunda neler yapılabilir?
Nefret suçlarına karşı mücadelede sorunlar
Sosyal Değişim Derneği
Türkiye’de yürütülen çalışmalar ve kaynaklar
Kısa sözlük
Nefret suçları nedir?, s. 24-25.

Her yıl binlerce kişi hoşgörüsüzlüğün şiddet içeren dışavurumlarının mağduru oluyor. İnsanlar bazı karakteristik niteliklerini paylaştıkları gruplara aidiyetleri nedeniyle tehdit ediliyor, aşağılanıyor ve saldırıya uğruyor. Mezarlıklar, ibadet ve toplanma yerleri veya anıtlar, salt bu gruplarla özdeşleştirildikleri için tahrip ediliyor. Hatta söz konusu gruplara aidiyetleri nedeniyle insanların öldürüldüğü birçok olay ortaya çıkıyor.

Nefret suçu kavramı oldukça yeni. Nefret suçlarına karşı mücadelenin kökleri ABD’de 1960’lı yıllarda gerçekleşen sivil haklar hareketine dayanmasına karşın, kavram yaygın olarak 1980′ lerin ortalarından itibaren kullanılmaya başladı.
Nefret suçları şiddet, marjinalleştirme, yalnızlaştırma, mağdur bırakma ve ötekileştirme gibi birçok sosyolojik ve kriminolojik boyutu kapsamaktadır.
Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT), nefret suçunu şöyle tanımlamaktadır: Mağdurun, mülkün ya da işlenen bir suçun hedefinin, ırk, ulusal ya da etnik köken, dil, renk, din, cinsiyet, yaş, zihinsel ya da fiziksel engellilik, cinsel yönelim veya diğer benzer faktörlere dayalı olarak benzer özellikler taşıyan bir grupla gerçek ya da öyle algılanan bağı, bağlılığı, aidiyeti, desteği ya da üyeliği nedeniyle seçildiği, kişilere veya mala karşı suçları da kapsayacak şekilde işlenen her türlü suçtur.
Bu bağlamda ırkçı saikle işlenen suçların, halkın bir kısmına karşı kin ve düşmanlığa tahrik fiillerinin, “namus” ya da “töre” olarak tabir edilen saiklerle işlenen cinayetlerin veya toplumsal linç girişimlerinin de –tartışmalı olmakla birlikte– nefret suçları kapsamına girdiği söylenebilir.

Nefret suçlarının özelliklerini iyi kavramak, bu suçlara karşı verilecek mücadele açısından son derece önemlidir. Ayrımcılığın en aşırı şekli olan nefret suçlarını diğer suçlardan ayıran en önemli unsurlardan biri, bu tür suçların bir önyargı saikiyle işlenmiş olmasıdır.
Dolayısıyla bir suçun nefret suçu olarak tanımlanabilmesi için şu unsurlar gerekir:
1. Ceza hukukunda tanımlanmış bir suç fiilinin söz konusu olması,
2. Suç teşkil eden fiilin bir kişi veya gruba veya bu kesimlerin mülkiyetine yönelik olması,
3. Failin bu suçu anayasa, ceza hukuku ve diğer özel yasalarla koruma altına alınmış mağduriyet kategorilerine yönelik olarak bir önyargı saikiyle işlemiş olması,
4. Suç teşkil eden fiilin, mağdurların “ırk”, etnik kimlik, ulusal köken, toplumsal statü, eğitim, inanç, toplumsal cinsiyet, cinsel yönelimler veya engellilik gibi karakteristik özelliklerine yönelik seçici bir şekilde işlenmiş olması.

Nefret suçları ayrı bir kategori olmayıp, önyargı ve nefret saikiyle işlenen ve ceza yasası içinde ele alınan suçlar olmakla birlikte, Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) ve birçok uzman tarafından bu suçlara yönelik ayrı yasaların düzenlenmesi önerilmektedir. Nefret suçları fiziksel saldırı, mülkiyete verilen hasarlar, zorbalık, fiziksel veya sözlü taciz, aşağılama, saldırgan duvar yazıları, kundaklama veya nefret söylemi içeren yazı veya mektupların söz konusu olduğu vakalar olabilir.

AÜ Cebeci olaylarının iç yüzü

Öğrencilerin ulaştırdığı bilgilere göre; ülkücü-faşist güruh İletişim Fakültesi’nde yapılmak istenen Öğrenci Temsilciliği seçimlerine müdahale etmek üzere toplandı.

İletişim Fakültesi ÖTK seçimlerinde sol görüşlü 3 adaya karşı ülkücü-faşistlerin de adayları bulunuyordu.

Seçimlere müdahale etmek için İletişim Fakültesi’nde öbekler halinde toplanan ırkçı faşistler, solcu öğrencilerin bir araya gelmesiyle okulu terketti. Gazi Üniversitesi ve Ankara’nın çeşitli mahallelerinden getirdikleri gruplarla Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne gelen 150 ülkücü faşist, burada da büyük bir kalabalıkla karşılaşınca okul dışında bekleyişe geçti.

Kurtuluş civarına geçen 100 kişilik sopalı faşist güruh içinden okula giden öğrencilere sözlü sataşmalarda bulunuldu. Bir öğrenci ise üzerine araba sürülerek taciz edildi.

Gelişmeler üzerine Ankara Üniversitesi öğrencileri toplu çıkış yaparak Yüksel Caddesi’ne yürüdü. Burada açıklama yapan öğrenciler, son dönemdeki öğrenci eylemlerinin manüpile edilmeye çalışıldığını belirtti. Öğrenciler, iktidar medyasının öğrenci tepkilerini sağ-sol çatışması olarak lanse etmeye çalıştığını belirterek, provakasyona hazırlanıyor olabileceği uyarısı yaptı.

Öte yandan İletişim Fakültesi’ndeki ÖTK seçimlerini solcu öğrencilerin adayları kazandı.

7 Aralık’ta Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde AKP’li Burhan Kuzu protesto edilmiş, onlarca yumurtanın kendisine isabet etmesiyle fakülteyi terk etmişti. Protesto sonrasında ise Başbakan ve hükümet cephesi öğrencileri hedef alan açıklamalarda bulunmuştu.

Barcelona’dan rekor forma reklamı anlaşması

Katalan klübü, Katar Vakfı isimli kuruluşla 125 milyon sterlinlik forma reklamı anlaşması yapacağını açıkladı.

Böylece Barcelona’nın para karşılığında formasını satmama geleneği sona ermiş olacak.

Katar Vakfı’yla pazartesi günü imzalanacak anlaşma karşılığında Barselona bir yılda 25 milyon sterlin gelir elde edecek.

Bu miktar, dünya tarihinde görülen en yüksek forma reklam geliri.

Manchester United ve Real Madrid forma reklamından yılda 20 milyon sterlin civardında gelir elde ederken, Bayern Münih 23 milyon sterline forma reklamı satıyor.

Bu arada, Barcelona’nın son beş yıldır destek amacıyla, formasında bedelsiz olarak yer verdiği UNICEF’in logosu Barselona formasında yer almayı sürdürecek.

Her iki reklamın yer alması mümkün olmazsa, öncelik UNICEF’te olacak.

“Dünyadaki en yüksek marka değerine sahip futbol klübü”

Klüp dünyadaki en yüksek marka değerine sahip futbol klübü olduğunu söylese de Barcelona’nın ciddi bir borç yükü altında olduğu biliniyor.

Temmuz ayında açıklanan rakamlar Barselona’nın borcunun 369.5 milyon sterlin olduğunu ortaya koymuştu.

Yorumcular Katar Vakfı’ndan gelecek parayla klübün planladığı bazı transferleri gerçekleştirebileceği yönünde.

Transferleri yönlendirecek Barcelona teknik direktörü Pep Guardiola’nın 2022 Dünya Kupası adaylığı sırasında Katar’ı resmen desteklemiş olması da dikkat çekici bir nokta.

Ticari reklam mı, değil mi?

Barselona futbol takımı tarihinde hiçbir ticari kuruluşun reklamını formasında taşımamış, ancak formasında destek amaçlı olarak, UNICEF gibi kar amaçlı olmayan örgütlerin reklamlarına yer vermişti.

Klüpten yapılan açıklama, Barcelona’ya yılda 25 milyon sterlin ödeyecek Katar Vakfı isimli kuruluşun kar amaçlı olmadığı yönünde.

Katar Vakfı, kendi internet sitesinde “Orta Doğu’da eğitim ve sağlık projeleri yürüten, kar amaçlı olmayan bir yardım vakfı” olarak tanımlanmış.

Vakfın müdürü Sheikha Mozah Bint Nasser Al-Missned, Katar Emir’inin eşi, ve çift Katar’ın kazandığı 2022 Dünya Kupası evsahipliği kampanyasını yürütmüşlerdi.

Londra’da ‘cop yiyen’ öğrenciler ne diyor?

0

İngiltere’de dün Avam Kamarası’nda onaylanan eğitim harçlarını üç katına çıkaran yasa, ülkede son yıllarda görülen en ciddi öğrenci eylemlerini tetikledi.

Dün Londra sokaklarını dolduran, Parlemento’nun önünde seslerini duyurmaya çalışan öğrenciler son bir buçuk ay içinde dördüncü kez sokaklardaydılar.

Taleplerinin dikkate alınmasını isteyen öğrenciler, muhattap bulamamaktan dolayı öfkeliydiler.

Öfkeleri zaman zaman polisle çatışmalarını doğurdu, çok sayıda protestocu ve polis yaralandı.

Middlesex Üniversitesi Felsefe bölümü öğrencilerinden Alfie Meadows başına aldığı cop darbesi sebebiyle beyin kanaması geçirdi.

Alfie’nin üç saat süren bir ameliyat sonunda hastanede müşahade altında olduğu bildirildi.

Bağımsız Polis Şikayet Komisyonu IPCC, iddialar üzerine soruşturma başlattı.

Apolitik gençliğin sonu mu?

Devam eden öğrenci protestoları, yıllardır gençlerin ve öğrencilerin apolitik olduğuna dair genel kanıyı da sarsıyor.

Acaba bu gördüklerimiz 1968’lerin öğrenci aktivizmine bir geri dönüşü mü ifade ediyor, yoksa o dönemin büyük prensiplerinin yerine, sorun bireysel ekonomik kaygılar mı?

Protestolara katılan London School of Economics (LSE) öğrencisi Isla Woodcock’a sorduk:

Woodcock: Orada yalnızca kendi ekonomik kaygılarımız için bulunduğumuz doğru değil.

Çünkü yeni uygulamalardan gerçekten etkilenecek olan öğrenciler aslında biz değiliz.

Etkilenecek olan yeni nesil tabi ki bizim kardeşlerimiz ama biz kişisel olarak etkilenmeyeceğiz.

Ama bundan doğrudan etkilenen kişilerin de protestoda olması ve kızgın olmaları son derece doğal.

Ancak sorun bundan çok daha büyük ve kesinlikle kişisel ekonomik kaygılarla sınırlı değil.

Bu sosyal kaygılar ve eğitimimizin ticarileşmesiyle ilgili bir hareket.

Ve herkes haklı olarak bu konuda çok kızgın.

BBC: Fakat gene 68 kuşağına dönecek olursak, onların kaygıları dünyanın başka bir ucunda yapılan savaşlardı. Bununla karşılaştırınca gene de çok kişisel olduğunu düşünmüyor musunuz?

Woodcock: Bence insanlar başkalarını düşünen öğrencilerden çok korkuyor.

Bununla nasıl baş edeceklerini bilemedikleri için de, olayları kişisel çıkar üzerinden gelişiyormuş gibi göstermeyi tercih ediyorlar.

Herkes bu meseleleri kompartmanlar halinde görmeyi tercih ediyor, bir protestonun yalnızca okul harçlarıyla ilgili olduğunu, bir diğerinin bütçe kesintileriyle ilgili olduğunu söylüyorlar.

Ancak bunların hepsi aynı mücadelenin bir parçası.

Söz konusu olan mevcut hükümetin her şeyi değiştirmek için verdiği ideolojik savaş.

BBC: Ancak sizin mücadeleniz daha çok İngiltere ile ilgili, dünyanın başka yerlerinde olanlarla ilgilenmiyorsunuz. Mesela neden küresel çatışmalara dair protesto düzenlemiyorsunuz?

Woodcock: Bence öğrenci aktivizmi yükselişte, ve bu sadece son birkaç haftada değil, son birkaç yılda olan bir şey.

Benim katıldığım ilk büyük protesto, Irak savaşına karşıydı örneğin.

Ve kesinlikle uluslararası bir boyut var.

İnsanlar noktaları birleştirmeye, eğitim için para yoksa, nasıl Irak ve Afganistan savaşları için var demeye başlıyor.

Paramızı nasıl ve nerede harcadığımız çok ideolojik ve bu da öğrencilerin yalnızca kendilerini düşünmediğini gösteriyor. (BBC)