Ana Sayfa Blog Sayfa 5316

Tunus’tan kaçan İbn Ali Suudi Arabistan’da

Dün hükümetin feshine sebep olan halk ayaklanmasının durulamaması üzerine, Tunus Cumhurbaşkanı Zeynülabidin bin Ali ülkeyi terk etti. Riyad’dan alınan son haberlere göre Suudi makamları ibn Ali’nin ülkeye vardığını teyid ediyorlar.

İbn Ali’nin ülkeyi terketmesinin ardından Cuma günü, Başbakan Muhammed

Muhammed el-Gannuşi
69 yaşındaki Muhammed el-Gannuşi ekonomi bakanlığı kökenli

el-Gannuşi yapılacak seçimlere kadar geçici olarak cumhurbaşkanlığı görevlerini devraldığını açıkladı ve ülkede olağanüstü hâl ilân etti. Kendisi bu davranışının anayasanın 56. maddesi dahilinde olduğunu iddia etse de, vekâletin Meclis Başkanı’na devrolması gerektiği ve el-Gannuşi’nin cumhurbaşkanlığı yetkilerini devralmasının anayasaya aykırı olduğu savı da çokça telaffuz ediliyor.

Protestolar Bitmiyor:

İbn Ali’nin ülkeyi terk etmiş olmasına rağmen protestoların dinmediği naklediliyor. Dün de hükümet binalarına karşı talanlar devam etti. Dün gece uygulanan sokağa çıkma yasağına rağmen, Tunus şehir merkezinin kutlamalar ve de yağma ile geçen bir gecenin ardından bomboş olduğu aktarılıyor. Şu anda ise, olağanüstü hâl dahilinde üç kişiden fazla bir topluluğun bir araya gelmesi yasak ve kolluk kuvvetlerine ateş açma yetkisi verilmiş durumda.

El-Gannuşi, bu duruma karşı enflasyon ve işsizlik problemleriyle, tamamen İbn-Ali’nin açıkladığı program çerçevesinde mücadele etmeye devam edeceğini söylüyor. Londra’daki Economist İstihbarat Birimi’nden Ayesha Sabavala ise Al-Jazeera English’e verdiği bir reportajda  protestoların sakinleşebileceğini, ancak durmasının tek yolunun geçici hükümetin protestoları tetikleyen sebeplere karşı bir an evvel ciddi tedbirler alması olduğunu söylüyor.

protestocular Tunus sokaklarında
Tunus'ta protestolar sonlanmadı

Bir aylık bir vak’a:

Olaylar 17 Aralık’ta pazarda sebze satmasına mani olan polisi protesto etmek için kendini yakan bir üniversite mezunu, Muhammed ebu Sazizi’nin ölümü üzerine başlamıştı. İşssizlik, artan fiyatlar ve yolsuzluğu hedef alan, gittikçe yaygınlaşan protestoları bastırmak için hükümet kolluk kuvvetlerine ciddi derecede şiddet kullandırmıştı. Hükümet, 24 Aralık’ta bir protestocunun vurulması üzerine 28 Aralık’tan itibaren tüm ülkeye yayılan protestoları 8-10 Ocak arasında kanlı bir şekilde bastırmaya çalıştı. Tam rakam verilmemekle birlikte, tüm süreç içinde düzinelerce protestocunun öldürüldüğü biliniyor.

12 Ocak’ta İçişleri bakanı görevinden alındıysa da, olaylar yatışmadı ve 13 Ocak’ta İbn Ali 2014’te görevden ayrılmak dahil birçok vaadde bulundu. Protestoların dinmemesi üzerine dün, 14 Ocak’ta, büyük olaylar çıktı. Kolluk kuvvetleri İçişleri Bakanlığı etrafında ibn Ali’nin istifası talebiyle toplanan protestoculara karşı gaz bombaları attı, jop kullandı, ancak protestocular ibn Ali’nin istifası gelmedikçe ayrılmayacaklarını açıkladılar. İbn Ali önce hükümeti ve parlementoyu feshetti, ardından ise kendisi de görevden ayrıldı.

Suudi Krallığı İbn Ali’yi kabul etti:

Suudi Tahtı tarafından yapılan bir açıklamada Tunus’daki olayların “istisnai koşulları” takdir edilerek, İbn Ali ülkeye gelişine hoşgeldiniz mesajları iletiyor. Sakıt cumhurbaşkanının ülkeden ayrıldıktan sonra nereye gidiyor olduğu Suudi açıklaması gelinceye kadar bilinmiyordu, ve Fransız Cumhurbaşkanı Nicolá Sarkozy’nin, el-Gannuşi ile müzakere ardından, İbn Ali’yi ülkeye kabul etmeyi reddettiği de bildirilenler arasında. Havalimanlarının kapatıldığı Tunus’tan gelen raporlara göre ise, İbn Ali’nin ve eşinin aile mensubları ülkeden ayrılmaya çalışırken tutuklandılar.  Daha önce de Pakistan’ın darbeci lideri Müşerref gibi isimlerin sığındığı Suudi Arabistan, Arap ve İslam ülkelerinin birçok devrik liderinin tercihi sürgün mekanlarından biri. İbn Ali, Tunus’u 1987’de kansız bir darbe ile iktidarı eline geçirdiğinden beri idare ediyordu.

(Yeşil Gazete, el-Ahram, Al-Jazeera English, BBC)

HES’lere karşı açılacak davalar için kritik karar

0

Yeşilırmak üzerinde yapılması planlanan HES’ler hakkında açılan davalar sonucunda Türkiye’nin diğer yörelerindeki HES projeleri açısından da emsal oluşturulacak bir hukuksal sonuç elde edildi.

Danıştay, hakkında şimdiye kadar dava açılmamış HES’ler için de içtihat oluşturacak kritik bir karar verdi. Danıştay’ın bu kararıyla, Türkiye’de hakkında şimdiye kadar dava açılmamış olan yüzlerce HES aleyhine artık dava açılabilecek.

Amasya ve Tokat’ın ilçelerinde iki yıldan beri HES’lere karşı mücadele yürüten Yeşilırmak Çevre Platformu’nun çalışmaları sonucunda Taşova’ya bağlı Umutlu Köyü’nde yapılmak istenen “Umutlu HES Projesi” hakkında Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından 2007 yılında verilen “ÇED Gerekli Değildir Kararı” aleyhine 2009 yılında dava açılmıştı.

Taşova Ziraat Odası, Umutlu Köyü Muhtarlığı, Gemibükü Köyü Muhtarlığı, Çılkıdır Köyü Muhtarlığı, Çılkıdır Köyü Sulama Kooperatifi ve yüze yakın yörede yaşayan köylü tarafından açılan davada, Samsun 2.İdare Mahkemesi, Belediye Başkanlığı ve Kaymakamlık tarafından “ÇED Gerekli Değildir Kararı” nın anons edildiği ve duyurulduğu, aynı şekilde HES projesinin bulunduğu Umutlu Köyü Muhtarlığı tarafından da kararın köyüm ilan panosunda duyurulduğu gerekçesiyle 60 günlük idari dava açma süresinin geçtiği değerlendirmesini yaparak davayı süre yönünden reddetmişti. Temyiz başvurusu üzerine Samsun 2.İdare Mahkemesi’nin bu kararı, Danıştay tarafından bozuldu.

Danıştay kararında 7201 sayılı Tebligat Kanunu’na göre davacı yöre yurttaşlarına “ÇED Gerekli Değildir Kararı” ile ilgili bir tebligat yapılmadığından dava açma süresinin HES projesinden yurttaşların haberdar olmasıyla başladığı kabul edildi.

Yeşilırmak Çevre Platformu tarafından bu karardan sonra yapılan basın açıklamasında, şu ifadelere yer verildi:

“Yeşilırmak ve kolları üzerinde yüzden fazla HES yapılması planlandığını duyuyoruz. Ama bu HES’lerle ilgili bizlerin görüşleri alınmadığı gibi, üzerinden yıllar geçtikten sonra ve ancak iş makineleri köylerimize gelince ne olup bittiğinden haberdar oluyoruz. Projeler hakkında Çevre ve Orman Bakanlığı’na yaptığımız bilgi edinme başvurularına, “işletmeci firmanın ticari faaliyetine zarar vereceği” gerekçesiyle yanıt verilmiyor. Belediye ya da köy camiinin hoparlöründen duyuru yapıldığı ileri sürülerek projelerden haberdar olduğumuz kabul ediliyor ve açılan davalarımız süre yönünden reddediliyordu. Bu şekilde dava açma hakkımız elimizden alınıyordu. Vatandaş daha “ÇED ne demek?”, “HES ne demek” diye sorarken, bir anonsla bu projeleri bilip öğrendiği, haberdar olduğu kabul ediliyor. Bu şekilde bizleri nasıl bir felaketin beklediği gözlerden kaçırılmaya çalışılıyor.

Devlet ve kamu kurumları, şirketleri korumak adına gereken bilgiyi halktan esirgiyor. Bizler, ancak çeşitli panellerle bilim insanlarını köylerimize konuk edip işin iç yüzünü anladıktan sonra ÇED’in anlamını, HES’lerin bölgemizde yol açacağı zararları daha iyi öğrenebildik. Daha kaç tane HES belasıyla uğraşacağımızı bilmiyoruz. Ama yaşam kaynağımız olan suyumuzu canımız pahasına da olsa sermayeye yağmalatmayacağımız bilinsin.

Şirketler, halkın tepkisinden korktukları için projelerine üç yıldır ellerinde izinleri olmasına rağmen başlayamadılar. Köylülere iş vaadinde bulunarak, rüşvet dağıtarak buradaki halk hareketini zayıflatmaya çalıştılar. AB’den fon alan ve HES şirketleriyle işbirliği içinde olan bazı kendine “çevreci” diyen insanlarla buralarda köylülerin kafasını karıştırmaya çalıştılar. Biz, bu oyunların hepsini boşa çıkarttık. Derelerin Kardeşliği Platformu’nun bileşeniyiz ve Türkiye’nin diğer yörelerindeki çevre direnişleri ve emek örgütleriyle birlikte antikapitalist bir mücadele hattını örüyoruz. Sermayeye yeni kar alanları açmak için sularımızı ticarileştiren, köylüleri daha da yoksullaştırarak toprağımızı elimizden alan neoliberal politikalara direniyoruz.”

Yeşilırmak Çevre Platformu sözcüsü Fazlı Kuru Danıştay kararının yörede büyük sevinçle karşılandığı belirtilerek HES’lerin zararlarını, bu projelerle ilgili izinler verildikten çok sonra öğrendik. İnşaatı daha önce tamamlanan HES’ler, Yeşilırmak’ı yok etmeye başladı. Özellikle bu sene yaz aylarında toplu balık ölümleri yaşandı. HES inşaatları Yeşilırmak üzerinde başlı başına bir kirlilik yaratıyor. Ormanlık alanlarda binlerce ağacımız kesildi.” dedi. Yeşilırmak ve kollarından yörede tarımsal sulama açısından istifade edildiğini ve özellikle yöre tarımının HES’ler nedeniyle çok ciddi zarara uğrayacağını gözlemlediklerinin altını çizen Fazlı Kuru,  “yöremiz mikro klima özelliğine sahip, Karadeniz Bölgesi’nin meyve ve sebze ihtiyacının önemli bir kısmını karşılıyoruz. HES’lerle akarsuların yatakları değiştiriliyor ve köylünün yıllardır kullandığı suyu kanallara hapsediliyor ya da çitlerle çevriliyor. Bu projeler yapılırsa burada artık yaşama ve geçimimizi insanca karşılama olanağımızın kalmayacağının bütün köylüler farkında” değerlendirmesini yapıyor ve soruyor: “Bütün bunlar kimin için?”

Davanın avukatı Ankara Barosu üyesi Av.Mehmet Horuş ise mahkeme kararı ve bundan sonraki hukuksal süreçle ilgili müvekkillerini bilgilendirerek; “Danıştay’ın bu kararı özünde yurttaşların adalete erişim hakkı önündeki önemli bir engelin kaldırılması anlamına gelmektedir” dedi.

Derelerin Kardeşliği Platformu’nun bu son gelişmeyle ilgili açıklaması ise şöyle:

“Şimdiye kadar hakkında dava açılan HES’ler ile ilgili davaların tamamına yakınını kazandık ve izinleri iptal ettirdik. Bu kararla süre sorunu nedeniyle dava dışı kalan diğer yüzlerce HES projesi için verilen izinler de dava ve iptal kapsamına girmiştir. Çevre ve Orman Bakanı yapılması planlanan iki bine yakın HES projesi için tek tek dava açmamızı ve verdiği izinleri iptal ettirmemizi bekliyorsa, bunu da yaparız. Ama bu kadar yargı kararı ortada dururken ve açılan her davada HES’lerin doğaya ve yaşam hakkımıza zararlı olduğu ortaya çıkarken, mevcut HES projelerinin tamamının gözden geçirilmesi gerekmez mi? Bir kez daha Çevre ve Orman Bakanlığı’nı gerçek bir hukuk devletinde olması gerekeni yapmaya; Türkiye’deki bütün HES projelerini durdurmaya çağırıyoruz!”

(Yeşil Gazete)

Tunus’ta hükümet feshedildi, olağanüstü hal ilan edildi

0

Tunus’ta bir aydır yayılarak süren yönetim aleyhtarı eylemler sonucu hükümet feshedildi.

Gelişme, bugün geç saatlerde devlet başkanı Zeynel Abidin Bin Ali tarafından duyuruldu.

İbn Ali yeni hükümetin belirleneceği genel seçimlerin ise en geç altı ay içinde düzenleneceğini belirtti.

Bu arada, Tunus devlet televizyonundan yapılan açıklamda ülkede olağanüstü hal ilan edildiği bildirildi.

Açıklamada, ülkenin tümünde üç kişiden falza bir araya gelmenin yasaklandığı ve bu akşamdan itibaren sokağa çıkma yasağının geçerli olacağı söylendi.

Ülkedeki güvenlik güçlerine ise yasaklara uymayanlara karşı silah kullanma yetkisi verildi.

Tunus’ta bir ay önce başlayan protesto gösterileri, yüksek işsizlik ve yöneticilerin karıştığı yolsuzlukları hedef almıştı.

Son olarak dün akşam göstericiler ve polis arasında yaşanan çatışamlarda 12 kişi hayatını kaybetti. (BBC)

Erdoğan’ın alt metni

Sabah kahvaltısında yaptığım haber okuması sırasında Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın Kuveyt ve Katar gezilerinin dönüşünde uçakta gazetecilere verdiği röportaja rastladım. Güncel konularla ilgili gazetecilerin sorularını cevaplamış. Yaptığı açıklamalar bende büyük bir endişe yarattı. Artık Erdoğan’ın açıklamalarını endişesiz bir şekilde okuma yeteneğimi mi kaybettim yoksa içimdeki AKP öfkesi şartlı refleks mi yarattı bilemiyorum ama sanki Erdoğan’ın her cümlesinde felakete gidiyormuşuz düşüncesi bir kat daha perçinlendi. Açıklamalarıyla ilgili düşüncelerimi yazayım, bakalım sadece ben miyim böyle düşünen…

Heykel

Erdoğan’ın açıklamalarında ön plana çıkan konu Kars’taki heykel aslında ama o konuya girmeyeceğim. Çünkü çok konuşuluyor ve ben de işin ayrıntılarını bilmiyorum. Mesela Tabiat ve Kültür Varlıklarını Koruma Kurulu’nun “yıkılsın” kararı varmış. Erdoğan’ın lafına değil ama en azından bu kararın gerekçelerine bakmak lâzım. Ama ben o heykeli zamanında beğenmiştim, hâlâ da beğeniyorum. O yüzden yıkılmasına üzülürüm.

Hizbullah

Başbakan, Hizbullah üyelerinin tutukluluklarının 10 seneyi geçmiş olması nedeniyle salıverilmesinin sorulmasına “Neden Hizbullah’a takılıp kaldık?” diye serzenişte bulunuyor. Yani onun için 183 kişinin katillerinin yaptıkları bir yasal düzenlemeyle henüz ceza almadan salıverilmesi “takılınılan” basit bir konu. “Takmayın kafaya, boş verin” demeye getiriyor. Çünkü bu konuda sorumluluğu var, biliyor. Zaten kendisi de zımnen kabul ediyor 1-2 cümle sonra: “Geçmişte Yargıtay’ın ve Danıştay’ın talepleri vardı, onları yerine getireceğiz. İstinaf mahkemelerini de devreye sokunca yükleri azalacak.” Bu şu demek: “O konuda suç bizde; o yüzden fazla kurcalamayın, uslu gazeteciler olun.”

Mecelle

Konu böyle kapansa iyi ancak kendine toz konduramayan Erdoğan, az önce sorumluluğu kabul eden kendisi değilmiş gibi Yargıtay’ın da hatalı olduğunu Mecelle’den örnek vererek ortaya koymaya çalışıyor. Bir daha yazıyorum: Mecelle! Kural şuymuş: “Ehemmi, mühimme tercih olunmalı.” “En önemli olan, önemli olana tercih edilmeli” demekmiş. N’oldu şimdi biliyor musunuz? Ben 2011 yılında “Mecelle” kelimesini yeniden hatırlamış oldum, üstüne üstlük içindeki kurallardan birini de öğrendim. Yarın karşıma yeniden çıksa “bu neydi ya?” demem artık. Kanıksarım, “geçen gün de bahsedilmişti” derim. Bu kavram giderek günlük hayatıma girer, sonra da bir parçası olur. Suyu ısıtılan kurbağa misali…

19.yüzyılda kalması gereken bir hukuk kavramının 2011’in yargıçlarına hatırlatılmasına biz ileri demokrasi diyoruz artık. Bahsedilen kuralın içeriğini tartışmıyorum –kaldı ki kurala da katılmıyorum, kime göre, neye göre en önemli?- burada vurgulamaya çalıştığım Erdoğan’ın Mecelle’nin Yargıtay üyeleri tarafından bilinmesi ve uygulanması gerektiği düşüncesi. Onun dünyasında adalet, Mecelle’ye göre dağıtılmalı, onun kuralları uygulanmalı çünkü modern kanunlarımız değil orada yazan kurallar daha doğru.

Kürt Sorunu

Erdoğan Kürt Sorunu’yla ilgili seçime doğru gerilimin yükselip yükselmeyeceğine dair bir soruya topu taca atarak cevap verirken de bir dil kullanıyor ki, röportajı yayınlayan internet sitesi bazı kelimelerin yanına Türkçe karşılıklarını koyma gereği duymuş. Aynen alıntıyorum: Erdoğan’a göre “bunlar bizim zenginliğimizdir. Kesrettir. (Çokluk) Tek bayrak, tek dil, tek vatan üst kimliğinde vahdettir. (Birlik)” Erdoğan, dine referans veren bu kelimeleri olağan bir röportajda kullanarak bunların günlük hayatta bizim de kullandığımız kelimeler olmasına çalışıyor anlaşılan. Düşünün, ben o uçaktaki gazetecilerden biri olsam Başbakanı anlamayacağım. E o zaman n’apmam gerekir? Eve gidince bu kelimeleri araştırmam, nasıl kullanıldıklarını öğrenmem gerekir. Bu noktada belki şu noktayla da bağlantı kurmak lâzım: Erdoğan’ın en büyük yeteneklerinden birisi, bildiğiniz bir kelimenin içini boşaltıp ona kendi istediği anlamı yüklemesi ve toplumda bir anlam kargaşası yaratması kanımca. Örneğin demokrasi kelimesi. Erdoğan ağzından bu kelimeyi düşürmüyor. Peki ona göre içeriği ne? TBMM’deki milletvekillerinin çoğunun verdiği oy demokrasi ona göre. Halbuki öyle değil. Demokrasi dediğimiz kavramın içinde tabii ki halk tarafından meşru ve yasal seçimlerle seçilmiş temsilcilerinin iradesi var ancak buna “Parlamento iradesi” denir. Demokrasi, bundan ibaret değildir. Bu iradeye azınlık haklarının, temel hak ve özgürlüklerin, yasa yapımına halk katılımının, basın özgürlüğünün ve sivil toplum kuruluşlarının da eklendiği çok daha karmaşık bir yapıya denir. Ama sokaktaki vatandaş şu anda demokrasiden ne anlıyor? Erdoğan’ın tanımını yani Meclis’in iradesini. Bu bir başarıdır. Şimdi Erdoğan ikinci aşamaya geçmiş gözüküyor. Kendi dilini topluma dayatmaya başlıyor. Eskiden “çokluk” veya “birlik” kelimesini kullanmıyor muydu? Kullanıyordu. N’oldu da artık eski dildeki hallerini kullanmaya başladı? Üstelik Mecelle’den bahsettikten hemen sonra…

Başörtüsü

Başbakan, başörtüsünün üniversitelerde fiilen çözüldüğünü söyleyen bir gazetecinin başörtülü mezunların kamuda istihdamına ilişkin sorusunu “er ya da geç bir noktaya varılacak” şeklinde yanıtlıyor. Öncelikle, daha önceki sorulara “neden oraya takıldınız?” veya “bunlar zenginlik, kesret, vahdet” şeklinde yanıtlar veren Erdoğan’ın başörtüsü konusunda kesin bir cevap vermesi dikkat çekiyor. Bunun batıda bir hak olduğunu söyledikten sonra “ABD’de var, Japonya’da var, Avrupa’da var” diyerek yine içi boş bir söylem geliştiriyor. Nitekim Avrupa’da yok. İnsan Hakları Avrupa Mahkemesi’nin Dahlab kararı ilkokul öğretmeninin başörtüsü takamayacağı yönünde. Aynı şekilde İtalya’da da sınıflarda haç bulunması İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi’ne aykırı bulundu. Kamu hizmetlerini sunan kişilerin devleti temsil etmesi nedeniyle laik/seküler ülkelerde bunların dinlerini belli etmemeleri gerektiği genel bir kabul görüyor. Ama Erdoğan için önemli değil. Ona göre “Avrupa’da var”. O kadar. Yoksa da fazla karıştırmamak lâzım, başbakanın sözüne biat etmek lâzım.

Yeni Anayasa ve kadın

Gelelim son konuya: Başbakan yeni Anayasayı anayasacıların değil, halkın yazacağını buyurmuş. Senelerden beri ağzımızda tüy bitti böyle olması gerektiği konusunda. Güney Afrika örneğini vermekten anamız ağladı. Kapalı kapılar ardından Anayasa mı yazılır dedik; halktan kaçırılarak nasıl toplum sözleşmesi hazırlanır dedik. Ama o zaman nelerle suçlanmıştık: Demokrasi karşıtlığı, statükoculuk, derin devletçilik… Daha bir sürü laf. Muhalefet partilerinin sert karşı çıkışı olmasaydı bugün yazımına zerre kadar katılmadığımız bir Anayasa’yla yönetiliyor ve muhtemelen halkın katılımıyla yazılacak yeni bir Anayasa peşinde koşuyor olurduk. Ha peki Ergun Özbudun’a ısmarlanan Anayasa’dan beri ne değişti? Değişen şu: Artık AKP’ye göbekten bağlı onlarca STK var. Muhtemelen Erdoğan’ın da kafasında bir “al gülüm, ver gülüm” çalışması yatıyor. Bu yandaş STK’lerin söyledikleri/hazırladıkları ön plana çıkartılarak Anayasa taslağına şekil verilecek. Zaten büyük bir olasılıkla bu yüzden Erdoğan hâlâ “uzlaşma”dan bahsetmiyor. “STK’lerle yapılacak” diyor. Ne muhalefeti işin içine katıyor, ne sendikaları. Bu yazıyı okuyanların üye olduğu STK’lerin de ya bir şey hazırlamaya zamanları olmayacak ya da hazırladıkları dikkate alınmayacak. Ama görüntüde Anayasayı STK’ler yazmış olacak.

Ha zaten başbakan “Anayasayı halk yazacak” dedikten sonra içeriğini dikte etmekten de geri kalmıyor; sanki “halkın aklını okumuş” gibi… Neymiş, “yeni Anayasa kadın haklarını teminat altına alacakmış; aile yapımızı teminat altına alacakmış”. İşte burada Erdoğan’ın bilinçaltı çok açık şekilde ortaya çıkıyor. Kadın’ı aileden bağımsız olarak düşünemiyor başbakan. “Kadın’ın yeri aile ve o aile de Anayasa’da geleneklerimize uygun şekilde tarif edilecek, hiç merak etmeyin” demeye getiriyor.

Ben Erdoğan’ın röportajını okurken işte bunları düşündüm… Belki beynim artık gündelik hayat haline gelen “AKP haberi oku-sinirlerini boz” ritüeli yüzünden tahrip olmuştur ve sağlıklı düşünemiyorumdur. Ama belki de hâlâ sağlıklıyımdır ve bu nedenle sinirlenebilmeyi başarıyorumdur… Hangisinin doğru olduğunu –eğer AKP karşıtı sağlam bir muhalefeti hep beraber kuramazsak- gelecek gösterecek…

Tunuslular başkent caddelerini doldurdu

0

Tunus’ta bir aydır yayılarak süren yönetim aleyhtarı eylemler, Cumhurbaşkanı Zeynel Abidin Bin Ali’nin tansiyonu düşürme girişimlerine rağmen sürüyor.

Göstericiler başkent Tunus sokaklarında yürüyüşler düzenlerken, sendikalar bugün bir günlük genel greve gidilmesi çağrısında bulundu.

Yaklaşık beş bin eylemci İçişleri Bakanlığı önünde toplanarak sloganlar attı.

Ülkenin 55 yıl önceki bağımsızlıktan bu yana ikinci Cumhurbaşkanı olan Zeynel Abidin Bin Ali, dün halka seslenerek 2014’te görevden ayrılacağını söyledi.

Bin Ali, 23 yıl önce bir sivil darbe ile iktidara gelmiş, 2009’daki son seçimde oyların yüzde 89,2’sini alarak görevde yeni bir döneme başlamıştı.

Ülkenin güneyinde başlayıp bu hafta başkente ulaşan ve en az 23 kişinin yaşamına mal olan eylemler, Bin Ali’nin iktidarının en zorlu dönemlerinden birini oluşturuyor.

İnsan hakları grupları, eylemlerde can kaybının 60’ı bulduğunu öne sürüyor.

Bin Ali dün gece televizyonlardan yayınlanan ve uzlaşmacı olarak nitelenen konuşmasında daha açık ve demokratik bir toplum sözü verdi.

Ayrıca güvenlik güçlerine, protestoculara karşı gerçek mermi kullanmama emri verdiğini açıkladı.

Ulusal birlik hükümeti mi?

Muhalefet açıklamaları olumlu karşıladı.

En büyük muhalif grup olan Demokratik İlerleme Partisi lideri Necip Şebbi açıklamaların ‘çok iyi’ olduğunu ancak somut ayrıntılara ulaşmayı beklediğini belirtiyor.

İş ve Özgürlük için Demokratik Forum partisinin lideri Mustafa Bin Cafer de konuşmanın ‘yeni olanakların önünü açtığını’ söyledi.

İnsan hakları savunucularından Muhammed Abbu ise Cumhurbaşkanı’nın “Tunusluları yarını olmayan vaatlerle kandırdığını” öne sürdü.

Bu arada Dışişleri Bakanı Kamil Murcane, muhalefeti de kapsayacak bir ulusal birlik hükümeti kurulması olasılığını gündeme getirdi.

Fransa’nın Europe 1 radyosuna açıklamalarda bulunan Murcane, erken genel seçimi de olasılıklar arasında saydı.

Taviz adımları

Cumhurbaşkanı daha önce de eylemcilere şiddet kullanılmasından sorumlu tutulan içişleri bakanını görevden almış, önümüzdeki iki yılda 300 bin kişiye istihdam yaratılacağını söylemişti.

Ayrıca, yolsuzlukları soruşturmak üzere de bir komisyon oluşturulması talimatı vermişti.

Dünkü konuşmasında da Tunus’ta ömür boyu cumhurbaşkanlığı diye bir şey olmadığını savunan 74 yaşındaki lider, anayasada adaylık için yaş sınırı getiren maddeleri değiştirmeyi düşünmediğini, bu nedenle 2014’te aday olmayacağını belirtti.

Olaylardan başlangıçta ‘terörist’ dediği grupları sorumlu tutan Bin Ali, son açıklamasında ise eylemlerde sivillerin ölümünden derin bir üzüntü duyduğunu kaydetti.

Bin Ali, güvenlik kuvvetlerinin meşru müdafaa hariç silah kullanmayacağını, son haftalarda dört kat artan gıda fiyatları konusunda da önlemler alınacağını ifade etti.

Bin Ali’nin açıklamaları ardından, taraftarları bayraklar ve cumhurbaşkanının resimleri ile sevinç gösterileri yaptı; araçlarının kornalarını çalarak başkent sokaklarını turladı. (BBC)

Başbakan’dan inciler: ‘Bunlar entelektüel despotlar; alsınlar Karşıyaka’ya diksinler’

Başbakan Tayyip Erdoğan, il başkanları toplantısında çeşitli konulara ilişkin değerlendirmede bulundu.

Ucube tartışmalarına değinen Erdoğan şunları kaydetti: “Heykel için ucube derken, kralın da çıplak olduğuna işaret ettim. İçlerindeki despotizmi yıkamayanlar krala da çıplak dedirtmek istemiyorlar. Gözü olan herkes güzelle çirkini estetikle ucubeyi birbirinden ayırır. Bunun için sırça saraylarda büyümüş olmaya gerek yoktur. Oraya gittim ve o heykeli ve çevresini gezdim, dolaştım. O zamanki belediye başkanına bunu yapmamasını söyledim. Fakat kararlıydı. 2006 yılının sekizinci ayında bunun olamayacağına karar verildi. Üç ay sonra ise yapılacağına yönelik karar çıktı. Heykelin hemen altında kalacak şekilde tarihi eserler var. Bir tarihi eser var diye İstanbul’da yıllarca Tarih Tabiat Varlıkları Kurulu bizim metroyu Unkapanı’nda durdurdu. Nereden bakarsan bak 10 yıl kaybettik. Burada ise bunu rahatlıkla yapıyor. 48 metre yüksekliğe çıkıyor. Camiler onun gölgesinde kalıyor.

GÜZEL SANATLARI BİTİRMEM GEREKMİYOR
Bu işlere yorum yapabilmek için illa güzel sanatlar fakültesini bitirmek zorunda değilim ki. Görsel medya yolda giderken beğendiniz mi diye sorar. Vatandaş beğendim ya da beğenmedim der. Böyle bir eser inşa edecekseniz, o çevreyle uyumlu olmasına bakacaksınız. İzmir Karşıyaka belediyesi talip olmuş, ne kadar güzel. Gelsin alsın Karşıyaka’da diksin. Çok da heyecanlı, eyvallah yapsınlar.” (Ntv)

Başbakan’dan inciler: Tıksırıncaya kadar içiyorlar

Başbakan Tayyip Erdoğan, il başkanları toplantısında çeşitli konulara ilişkin değerlendirmede bulundu.

İçki tartışmalarına değinen Erdoğan şunları kaydetti: “Son tartışmalar doğal akışı içinde giden tartışma değil. Açık açık kampanyadır. Hükümet aleyhine yürütülen zorlama kampanyalardır. Bu her seçim öncesinde yapılan malum tezgahlardan birisidir. AK Parti muhafazakar demokrat bir partidir. Bizim için aile çok önemlidir. Mahremiyet çok önemlidir. Başkasının kutsal değerlerine hakaret etmediği sürece her türlü fikrin serbestçe ifade etmesini savunuyoruz. En geniş özgürlükleri savunan bir partiyiz. Sekiz yıldır bizim bu noktada samimiyetimiz test edildi. Sekiz yıldır hangi özgürlüğü kısıtladık? Sekiz yıldır kimin yaşam tarzına müdahale ettik. Kimin giyimine kuşamına müdahale ettik. Ne kadar viski, bira tüketiyosun dedik mi? İsteyen istediği kadar içiyor. Aksırıncaya, tıksırıncaya kadar içiyorlar. Sekiz yıldır biz yaşam tarzlarına yönelik neyi yasakladık? Mahalle baskısı diyorlar. Hükümete, bakanlara atılan iftiralar bugüne kadar hangi partiye bu boyutta yapıldı? (Ntv)

Karadeniz’in TEMA isyanı

Karadeniz İsyandadır Platformu (KİP) bugün yaptığı basın açıklamasında TEMA’nın politikalarını ve vakfın yapısını eleştirdi. Makina Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Toplantı Salonu’nda yapılan basın toplantısında açıklamayı KİP aktivisti Aysun Paksoy okudu. Basın açıklamasının ardından sorulara yanıt veren Paksoy TEMA’yı “sözde çevre kimliği”ne sahip bir örgüt olmakla eleştirdi.

TEMA Vakfı’nın büyük bir Truva atına benzetildiği basın açıklamasında TEMA’nın mevcut siyasal sistemin kendi muhalefetini üretme ihtiyacından doğduğu belirtildi. TEMA mütevelli heyetinin aralarında devlet  temsilcilerinin de olduğu Cem Boyner,  Aydın Doğan, Faruk Eczacıbaşı, Rahmi Koç, Halis Komili, Osman Kavala, Mustafa Balbay, Sabri Ülker, Fikret Evyap, Hüseyin Özdilek, Asım Kocabıyık, Nihat Gökyiğit gibi isimlerden oluştuğunun ve bu isimlerin TEMA’nın işleyişine kendi çıkarları doğrultusunda müdahale ettiğinin iddia edildiği açıklamada TEMA Vakfı doğa sevgisini suistimal etmekle suçlandı. Açıklamada vakfın yüz binlerce gönüllüsünü paravan olarak kullanarak fidan  ve meyve çekirdeği kampanyaları ile mevcut sistemin yaratmak istediği muhalefeti oluşturduğu belirtildi.

TEMA mütevelli heyeti üyeleri içinde en çok gözden kaçan ismin Loç Vadisindeki hidroelektrik santrali projesini yürüten ORYA enerji şirketinin kurucusu Orhan Yavuz olduğunu söyleyen KİP sözcüsü Paksoy,“Orhan Yavuz’un TEMA’sı” diye nitelendirdiği vakfın hidroelektrik santraller hakkında net bir duruşunun olmadığı, hatta destekleyici açıklamalar yaptıklarını iddia etti.

Açıklamada şöyle dendi:

“İşte bu da TEMA’nın kendi gönüllülerini ve kamuoyunu nasıl çarpık bilgilerle doldurduğunu ortaya koymaktadır. Çünkü HES’ler  enerji politikaları içerisinde uygulanan projeler değil, suyun ticarileştirilmesini, su havzalarının ve toprakların şirketlere devredilmesini amaçlayan projelerdir. TEMA HES’leri kasten bir enerji sorunu içerisinde ele alarak bu gerçeğin üstünü örtmeyi amaçlamaktadır”.

KİP aktivistleri bu nedenle TEMA ile 24 Ocak yapılacak olan “Anadolu’yu Vermeyeceğiz” yürüyüşünde ve başka hiçbir etkilikte yan yana olmayacaklarını belirterek 24 ocak’ta gerçekleşecek yürüyüşü “katiller ve kurbanlar yan yana  gelmiş olacak”  diye değerlendirdiler.

Basın toplantısında söz alan KİP aktivistleri ayrıca TEMA’nın tabiatı koruma yasasını engellemeyi amaçlayan bir yürüyüşe katılmasını anlayamadıklarını belirterek “TEMA bu yasanın geçmesini engellemek istiyorsa mütevelli heyetini  devreye soksa yeterli olacaktır” dediler.

(Yazgül Yeşil – Yeşil Gazete)

Nusaybin’de 5 dilli yaşam

Belediye binasındaki tüm tabelalar Türkçe, Kürtçe, Arapça, Süryanice ve İngilizce yazılırken, ilçe merkezindeki parklar ve yön tabelaları da 5 dilde yazıldı.

MARDİN’in Nusaybin İlçe Belediyesi’nde hizmetlerin 5 dilde verilmesi amacıyla Türkçe, Kürtçe, Süryanice, Arapça ve İngilizce yazılı birim tabelaları asıldı. İlçe merkezinde bulunan tüm parkların adları Türkçe ve Kürtçe olarak yeniden düzenlenirken, esnaf da işyeri tabelalarını Türkçe ve Kürtçe olarak yazmaya başladı.

BDP’li Nusaybin Belediyesi, 5 dilli yaşama resmen geçti. Belediye binasındaki tüm tabelalar Türkçe, Kürtçe, Arapça, Süryanice ve İngilizce yazılırken, ilçe merkezindeki parklar ve yön tabelaları da 5 dilde yazıldı.

‘DİLLER ÜLKELERİ BÖLMEZ’

Nusaybin Belediye Başkanı BDP’li Ayşe Gökkan, BDP ilçe Başkanı Süleyman Çiftçi, TZP-Kurdi üyeleri, Kurdi-Der Nusaybin Şube temsilcilerinin katıldığı bir törenle Musa Anter Parkı’na (Seyrangeha Musa Anter) 5 dilde hazırlanan tabela asıldı.

Belediye Başkanı Ayşe Gökkan Kürtçe yaptığı konuşmada, çok dilli hizmet için 2 yıldan beri hazırlık yaptıklarını belirtti. Gökkan şunları söyledi:

“Bizler halkımızın talepleri doğrultusunda hizmet anlayışımızı geliştiriyoruz. Halkın hizmet alma dili olarak tercihlerini göz ardı etmemiz mümkün değildir. Çünkü bu insanın temel haklarının başında gelmektedir. Belediyeler, belediye meclisleri ve belediye çalışanları, halkın istemlerini gerçekleştirmektedir. Hiçbir kanun, dilleri kendine göre yasaklayamaz. Bizler de Nusaybin Belediyesi olarak yıllardır çok dilli hizmet veriyoruz. Bugüne kadar ne Süryaniler, ne Kürtler, ne Araplar, ne Yezidiler ve de diğer halklar, ‘Neden bu şekilde hizmet veriyorsunuz?’ dememiştir. Dillerin ülkeleri böleceği, sadece iktidarların düşüncesidir. Her ne kadar Kürtler’in yoğun olduğu bir şehirde olsak da hiçbir şekilde diğer halklar ayrı görülmemiştir. Çok kültürlü bir coğrafyada çok dilli ve kültürlü bir yaşamı birlikte sürdürüyoruz.”

TABELACILAR YETİŞTİREMİYOR

Başkan Gökkan ve beraberindekiler, daha sonra yön tabelalarını kentin önemli noktalarına monte etti. Kürtçe, Türkçe, İngilizce, Arapça, Süryanice hazırlanan yön tabelaları yerleştirilirken Nusaybin’in çeşitli yerlerinde esnaf da tabelalarını Türkçe ve Kürtçe olarak değiştirdi. Nusaybin’de reklam tabelaları hazırlayan Abdulsamet Alpaslan adlı esnaf, Türkçe-Kürtçe ve diğer dillerdeki yön tabela siparişlerini yetiştirmekte zorlandığını söyledi. Alpaslan, “Kendi firmamızın adını da Nudem (Yeni dönem) Ajans olarak değiştirdik.” dedi.

’29 HARF YASASI DÜZELTİLMELİ’

Nusaybin Ticeret ve Sanayi Odası Meclis Başkanı Adnan Müfit Yumuşak, 5 dilli yaşamın desteklenmesi gerektiğini belirterek şöyle konuştu:

“500 yıldan beri bu bölgede Türkçe, Kürtçe, Arapça, Süryanice ve Yezidice olarak hayatın akışında konuşulan diller oldu. Türkçe alfabesinde w, x harfleri yasal değil ama kullanıyoruz. O zaman bizim konuştuğumuz Türkçe de yasal değil anlamına geliyor. Bizim halk eğitim merkezleri şu anda 70 dilde kurs verebilmektedir. Halk eğitim merkezlerimizde Kürtçe eğitim verilse, ‘ülke bölünür mü’ diyorsanız, bence daha birleştirici olur. TRT Şeş bile şu anda yasal değil. Alfabe içersinde 29 harf tan başka harfler kullanılamaz diye yasa var. ’29 harten başka kulnılamaz’ yasasının düzeltilmesi gerek” diye konuştu.

Mehmet Ali BULUN / NUSAYMİN

Yargıtay ‘İmza atmayanları tutuklayın’ dedi ama…

Yargıtay 9. Ceza Dairesi Başkanvekili Ekrem Ertuğrul, 10 yıllık tutukluluk sürelerini aştıkları gerekçesiyle adli tedbir şartıyla tahliye edilen sanıklardan, imzaya gitmeyenlerin tekrar tutuklanmasına karar verildiğini açıkladı.

Ertuğrul, Yargıtay’da gazeticelere konuyla ilgili yaptığı açıklamada şöyle konuştu: “12 ocak 2011 günü Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca, aynı tarihli yazısıyla dairemiz tarafında tahliye edilen haklarında adli kontrol kararı verilen sanıkların ikamet yerine en yakın jandarma ya da polis karakoluna her gün düzenli biçimde başvuruda bulunma yükümlülüğüne uymadıkları yazıyla bildirilmesi üzerine dairemiz heyeti toplanıp bu konu da adli kontrol kararı veren Yargıtay’ın bu kontrole uymayan sanılar hakkında bir karar vermesi gerektiği görüş ve düşüncesine ulaşmış ve olayın aciliyeti nedeniyle de aynı gün geç saatlerde adli kontrol tedbirine uymayan tüm sanıkların bu yükümlüğe uymamaları nedeniyle saklanacakları veya kaçacakları şüphesinin olduğunu da göz edilerek CMK’nın 112’inci ve 100’uncü maddelerinin amaç kapsam ve gerekçesi de nazara alınıp, anılan maddeler uyarınca tutuklanmalarına karar verilmiş ve aynı anda kararlar ve müzakereleri infaz için Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığına gönderilmiştir. Söz konusu kararın infazının sağlanabilmesi açısından dairemizce gizliliğe uyulmuştur.”

HİZBULLAHÇILAR KAYIPLARA KARIŞTI
CMK’un 102’inci maddesinin yürürlüğe girmesinin ardından Hizbullah’ın aralarında üst düzey yöneticilerinin de bulunduğu 12 kişi Diyarbakır ve Batman’da tutuklu bulundukları cezaevlerinden 4 Ocak 2011 gecesi denetimli serbestlik yasası kapsamında serbest bırakıldı. Tahliye olan Hizbullah’ın üst düzey yöneticileri Cemal Tutar, Edip Gümüş ile Abdulkerim Kaya, Fuat Balca, Şeyhmus Kınay ve Mustafa İpek Diyarbakır’da, M.Emin Varol, Kemal Gülşen, Sinan Yakut, Muhmut Demir, Lütfü Sertkaya ve Bilal Taş da Batman’da ikamet gösterdi. Ancak Diyarbakır’dan tahliye olan sanıklar, adres gösterdikleri yerlerin polis merkezlerine gidip bugüne kadar hiç imza vermedi. Batman’da ikamet gösterenler ise son 3 gündür polis merkezlerine gitmedi.  Tutuklama kararının ardından Diyarbakır ve Batman Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şube Müdürlüğü ekipleri, Hizbullahçıların gösterdiği adresler ve bulanabilecekleri yerlere operasyonlar düzenledi. Ancak, operasyonlarda hiç bir Hiçbullahçının izine rastlanmadı. Ortadan kaybolan Hizbullahçıları bulmak için polisin operasyonlarının sürdüğü belirtildi. (dha, anka)