Ana Sayfa Blog Sayfa 5197

Taliban’ı 10 yıl geriden izleyen Türkiye

Aşağıda iki fotoğraf var. Bir tanesi Afganistan’dan. Bir Buda heykeli. Diğeri ise Türkiye’den. İnsanlık Anıtı. Farklı farklı tarihlerde, başlarına benzer olaylar geldi. Bir tanesi artık yok. Diğerinin kafası 40 cm kesildi. 2001 yılında Taliban, Buda Heykeli’ni yıktı. 2011’de AKP, İnsanlık Anıtı’nı kesiyor.

Tüm Dünya, Afganistan’a tepki göstermişti. Tabii ki o heykelin tarihsel bir değeri vardı. Bu tip eserlerin değerleri kıyaslanamaz ama Afganistan’da hem bir tarih, hem de bir sanat vardı. Bu yüzden de 2001 yılında tüm Dünya Afganistan’a tepki gösterdi. Hatırlıyor musunuz o görüntüleri? Dağın içine oyulmuş Buda patlıyor, toz dumana katılıyor ve Taliban amacına ulaşıyor. Halkını tarihten, sanattan, müslüman olmayan kafirlerin putlarından koruyor.

Peki bize ne oluyor? 2011 yılında bir heykeli yıkmak ne oluyor? Heykelin yıkılış süreci zaten başlı başına bir skandal. Başbakan görüyor, heykeli beğenmiyor. Açıktan bir emir vermiyor ama konuşmasında heykel için bir sıfat kullanıyor. Sonra arkasındaki medya o sıfata sarılıyor. Ucube aşağı, ucube yukarı. Kültür ve Sanat Bakanı işin içine giriyor, tersleniyor ve işin içinden çıkıyor. Sonra heykelin yıkılış süreci başlıyor. Başbakan’ın hedef gösterdiği heykel için belediye tabii ki hemen devreye giriyor. O belediye ki, önceki dönem ne yaptıysa sanat adına, geri alıyor. Heykel yıkmak gibi bir karar alıp, sinema festivalini de iptal ediyor. Kısaca Başbakan vur diyor, belediye öldürüyor.

Peki ne kadara?

200 bin liradan fazla bir ücrete. Bir sanat eserini yıkmanın da bir beledi olmalı değil mi? Kim ödeyecek bu bedeli? Biz. Sonra o heykel yerine tüm Türkiye’de yapılan çirkin yerel heykellerden biri yapılacak (burada çirkinlik kişisel bir durum. Yoksa köfte heykeli, kayısı heykeli, armut heykeli sevenler de olacaktır.) onu da bize ödetecekler. Ya da hiç heykel yapılmayacak, Ankara’daki gibi her yer havuz olacak. Bildiği gibi, AKP ve siyasal geleneği heykel konusunda biraz “takıntılı”.

Sözün özü, yıl 2011, Afganistan’da heykellerin Taliban tarafından bombalanmasından 10 yıl sonra, Türkiye’de bir heykel yok edilecek. Kafasından itibaren kesile kesile. Çok az bir insan ses çıkartıyor buna. Yani kafadan kesile kesile yok edilme belli ki çok öncesinden başlamış ve etkili şekilde devam ediyor bile. Tarihe geçsin.

Afganistan 2001
Türkiye 2011

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yeşil Gazete ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

William S. Burroughs’a muzır neşriyat soruşturması

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, Ocak ayında Sel Yayıncılık tarafından Süha Sertabiboğlu çevirisiyle yayınlanmaya başlayan William S. Burroughs’un “Cut-up” üçlemesinin ilk kitabı olan ‘Yumuşak Makine’ için soruşturma açtı. Soruşturma ile ilgili Sel Yayıncılıktan yapılan açıklama şöyle:

 

Ama Sayın Willam Burroughs Yazmayın Öyle, Burası Türkiye!

Sonunda bu da oldu; yüce Türk yargısı Beat Kuşağı’nın ahlakını da yargılamaya başladı. Yumuşak Makine İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından soruşturmaya uğratıldı, davayı açmak için ise bilirkişi raporu da yine o muazzam Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’ndan alındı.

Kurul yine kitabın orasından burasından “Cut-up” tekniğiyle metinler kopardı ve bunlar Türk toplumunun ahlak yapısına uymaz diyerek cezalandırılmasını istedi.

Savcılığa verdiğimiz ifadede alıntıladığımız bölümler raporun genel yapısı ve kurulun kafa yapısı hakkında yeterince fikir vermesi bakımından yeterince açıklayıcı olacaktır:

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı Basın Bürosunun isteği üzerine Başbakanlık Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu’na incelenmesi için gönderilen William S. Burroughs’un Yumuşak Makine adlı kitabı için adı geçen kurul bir rapor düzenlemiştir. Yetişkinler için hazırlanan ve piyasaya sürülen kitapların ‘çocuk’ kurullarına gönderilmesinde ısrarı anlamak mümkün değil, zira bu pencereden bakarsak televizyonlar, haber bültenleri gibi medya araçları ve binlerce kitap hakkında onlarca rapor yazılabilir.

140 sayfalık kitabın yirmi ayrı sayfasından bazen bir cümle bazen birkaç paragraf alarak “işte bu yazılanlardan dolayı müstehcendir” sonucuna ulaşmak bir edebiyat metnine yapılmış koskoca bir haksızlıktır. Tüm dünyanın okuyup bir öncü yazar olarak kabul ettiği William Burroughs’u Başbakanlığa bağlı edebiyatçı, estet, eleştirmen, çevirmen gibi sıfatlardan yoksun bir kurulun incelemeye kalkması böyle “ucube” bir durumu ortaya çıkarmıştır. Çünkü edebiyat ve karşı-edebiyat metinlerinin hiçbirinde kurulun yazdığı üzere; “konu bütünlüğü”, “anlatım bütünlüğüne riayet” aranmayacağı gibi, “tarihi mitolojik unsurların yaşam tarzlarından örnekler vererek kişisel ve objektif olmayan gerçek dışı yorumlarda bulunmak” ve “argo ve amiyane tabirlerle kopuk anlatım tarzının benimsenmesi” de bir suç teşkil etmez. Bu kurallar ancak resmi yazışmalarda, raporlarda ya da ders kitaplarında dikkate alınabilecek genel kurallardır. Oysa sanat ve edebiyat kavramları bu kalıpların hiçbirine oturtulamaz, böyle yapmayan yazar bir soruşturma konusu haline getirilemez. Kimsenin mitolojik unsurlara dair objektif bir yorumda bulunmak gibi bir zorunluluğu yoktur. “Mezkûr kitabın bu haliyle edebi eser niteliği taşımadığı, okuyucu haznesine ilave katkısının olmayacağı, kriminolojik açıdan da kitapta, insanın bayağı, adi, zayıf yönlerinin işlenmesinin okuyucu üzerinde suça izin verici tavırları geliştirmektedir.” Ayrıca hiçbir yazarın insanın her koşulda güzel yönlerini göstermek gibi bir mecburiyeti olmadığı gibi, okuyucu haznesine katkısının ne olacağının ve edebi nitelik taşıyıp taşımadığının ölçütü de resmi bir devlet kurumu değildir, kitabın okurudur.

Hak ve özgürlükler, özgür bireylerin, edebiyatçıların, sanatçıların, düşünürlerin fikirlerini, eserlerini hiçbir baskı, yasak ve tabunun olmadığı ortamlarda ortaya koydukları zaman gelişir. Yine çağdaş, sorgulayıcı, yaratıcı bireylerden oluşan toplumlar en uç örnekler sayılabilecek edebi metin ve sanat eserlerini okuyarak, görerek oluşur.

Başbakanlığa bağlı bu kuruldaki kişiler bilmiyorlarsa dahi basit bir internet araştırması yapsalardı yazarın “Beat Kuşağı” (Beat Generation) isimiyle anılan bir akımın öncülerinden biri olduğunu göreceklerdi. İkinci Dünya Savaşı sonrası Amerika’da hakim olan statükocu orta sınıf ahlakına bir başkaldırı olarak doğan Beat Kuşağı, her türlü toplumsal hegemonyaya karşın bireysel başkaldırıyı düstur edinen, her türlü kural ve baskının karşısına hem hayat tarzları hem de eserleriyle dikilen, ortaya çıkışlarından bugüne dek bir çok yazarı, müzisyeni, sinemacı ve sanatçıyı etkilemiş bir sanat ve hayat akımıdır. Halen tüm dünyada bu yazarların kitapları sürekli yeni baskılar yapmakta, haklarında inceleme kitapları yayınlanmakta ve filmlere konu edilmektedir.

Yumuşak Makine ise W. Burroughs’un, edebiyat çevrelerinde büyük bir yenilik olarak kabul edilen ‘Cut-up’ ‘Kes-yapıştır’ tekniği ile yazmış olduğu bir kitaptır. Burroughs, yaşam biçimindeki yerleşik kalıplara karşı çıkmakla kalmaz edebiyattaki yazma biçimlerine de bir karşı koyuş geliştirir bu teknikle. Hal böyleyken ve zaten kitabın yazılış amacı, sınırların dışına çıkmak iken “kitaptaki yazıların normal sınırlar içinde kaldığını ve toplumun sosyal normlarıyla çatışmadığını iddia etmek mümkün değildir” gibi ifadelendirme ve suç unsuru aramanın absürtlüğü aşikârdır. Üstelik raporda belirtildiği üzere Milli Eğitim Kanununun “Türk Milletinin milli, ahlaki, insani, maddi ve manevi kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan;” gibi saikleriyle yetişmemiş Willam S. Burroughs’tan bu çerçevede bir metin ortaya çıkartmasını beklemek de anlamsızdır.

Ayrıca belki kurul farkında değil ama Beat Kuşağı’nın Willam Burroughs, Jack Kerouac, Allen Ginsberg gibi temsilcilerinin kitaplarını bu ülkede satın alan, okuyan, hakkında kültür-sanat dergilerinde yazılar yazan, arkadaşına tavsiye eden binlerce insan var. Bu raporda defalarca kez geçen “ahlaki normlarla bağdaşmazlık” ve “halkın ar ve hayâ duygularını incitmek” tabirleri ile bu “halkın” bir kesimine ahlaksız sıfatı yapıştırılmış olmuyor mu? Devletin herhangi bir kurumunun toplumun genel ahlak çerçevesinin sınırlarını çizmek, bu sizin için ahlaklıdır ve bu da değildir gibi bir hüküm vermek, üstelik halkın haberi olmadan onun ar ve hayâ duygusunun incindiğine dair karar çıkartmak gibi görevi mi var? Üstelik böyle bir mantığa toplumsal sorumluluk atfetmeye çalışılarak, nasıl bir mühendisliğe soyunulmaktadır? Küçükleri Muzır Neşriyattan Koruma Kurulu bir edebiyat metni için aşağıdaki tespitleri yaparken cahilliğini göstermekle kalmıyor gülünç de oluyor: “Zira insanlar ilkel hayatlarından bugüne kadar dünyanın her yerinde ve her toplumunda cinsi uzuv bölgelerini kapalı tutmayı ve cinsi münasebetin gizliliğini vazgeçilmez kural olarak uygulaya gelmişlerdir. Bu, toplumumuzda da böyledir. Toplumumuzun ahlak anlayışı ve kuralları ile örf ve adetleri cinsi münasebetin aşikarlığını kabul etmez. Toplumlar varlıklarını koruyabilmek ve toplum organları bizzat bu normlara uymak zorunda oldukları gibi, toplumu bu konuda yönlendirme, ikaz etme, hatırlatma görev ve sorunluluğu ile de yükümlüdürler. Bu görev ve sorumluluk toplumsal niteliktedir. Söz konusu kitapta yayınlanan yazıların bu toplumsal görev ve sorumluluk ile bağdaşması mümkün değildir. Kitapta asıl ağırlığın cinselliğe yöneltilmiş olduğu, kitabın toplumun ahlak yapısıyla bağdaşmadığı ve halkın ar ve haya duygularını incittiği, genel ahlaka aykırı olduğu müşahede edilmelidir. “

William S. Burroughs’un bir kitabını ele alarak orada kelime avına çıkmak bilimsel insan aklının geldiği yere saygısızlık olmaktan öte, bir kuşağa haksızlıktır da. Bireysel hak ve özgürlüklerin sürekli tartışıldığı ve herkesin “kendi düşüncesini ifade etmesi” “başka yollara sapmaması” teşvik edilen 2011 Türkiye’sinde yaklaşık elli yıl önce yazılmış ve edebiyatta öncü bir akım olarak kabul edilen Beat Kuşağı’nın önemli bir temsilcisinin kitabını “halkın ahlakını bozar” düsturu ile yargılamaya kalkmak, “bize özgü” gülünçlüklere bir halka daha eklemekten öteye gitmeyecektir. Ve bu davanın ülkemiz sınırları dışında hiçbir hükmü, saygınlığının olmadığı da çok açık ve nettir.

Biz tüm dünyada sanat ve edebiyat çevrelerinde bir yeri olan bu akımın temsilcilerinin eserlerini Türk okurunun da okumaya hakkı olduğunu düşünen aracı bir kurumuz; sizler bu dava ile yazarın düşüncesini mi, Beat Kuşağı’nın ahlakını mı, bizim faaliyetimizi mi yoksa bu projede sözleşmeli olarak çalışan ve yalnızca kitabı Türkçeye aktaran çevirmenini mi yargılıyorsunuz?

Sel Yayıncılık, yirmi yıldır yerli ve yabancı birçok ünlü yazarın edebi eserlerini okura sunan saygın bir kurumdur. Yine yurtiçinde ve yurtdışında faaliyetlerinden dolayı birçok saygın ödüle layık görülmüştür. Faaliyetlerimizi zora sokan soruşturmalara ve kitapların herhangi bir nedenle yargılanmasına son verilmesini istiyoruz. Saygılarımızla.”

Ntvmsnbc

Dün tarihin kara bir gününü andık – Yıldırım Türker

24 Nisan 1915.
“Nisan en zalim aydır” dizesinin muradı bu değildi elbet. Ama tarihimizde zifiri bir lekesi var bu tarihin.
24 Nisan 1915’te İttihat ve Terakki Hükümeti’nin emriyle İstanbul Ermeni toplumunun önde gelenleri bir bir evlerinden toplatıldı. Siyasetçi, bilim insanı, edebiyatçı, sanatçı idi çoğu.
İttihat ve Terakki’nin 100 yıldır tepemizden eksik olmayan gölgesi, o gün başlatılan ‘çözüm’ ile iyice koyulaştı.
Ermeni toplumunun düşünsel önderlerini yok etmek hedeflenmişti.
Tarihe kirli Türk inkârı, yüzyılın ilk katliamı olarak geçecekti, başlatılan ‘operasyon’. Hemen sonra Anadolu karış karış temizlenecek; Ermeni nüfus, atalarının diyarından, anayurdundan süpürülüp atılacak, kesilecek, aç bırakılacak, yollarda tükenecekti.
İttihatçı zihniyet, şimdikinden farklı değildi elbet. Yordam da artık çoktan alışmış olduğumuz yordamdı. Katliamın fazla gürültü çıkmadan gerçekleştirilebilmesi için sesini sözünü dolaşıma sokabilen Osmanlı Ermeni aydınların aradan çıkarılması gerekiyordu öncelikle. Yoksul halkı silmek, kayıttan düşürmek kolaydı ne de olsa.
24 Nisan, Ermeni aydınlarının imhasıyla başlayan soykırımın ilk adımı işte. İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi, 24 Nisan bildirgesinde şöyle özetliyor o kara gün yaşananları: “… 24 Nisan yalnızca Ermeni ve Süryani soykırımının simgesi değildir. Bir ülke tarihinin yeniden ve yalanlara dayanılarak yazılmasını, bir halkın varlığının, köklü bir uygarlığın bütün tarihsel mirasıyla birlikte tüm izlerinin silinmesini de simgeleyen bir gündür. Türkiye’de kentler sır gibi saklanan bir tarihi gizler. İnsanlar hiç bilmeden birçok ‘suç mahalli’nin önünden geçer. İşte bunlardan biri de, kurtulanların ayrıntılı anılarında geçen Mehderhane, yani İbrahim Paşa Sarayı, yani bugün Sultanahmet Meydanı’ndaki ‘İslam Eserleri Müzesi’dir. Burası, 24 Nisan gecesi evlerinden alınan şair, yazar, gazeteci, doktor, eczacı, hukukçu Ermeni aydınların, Pangaltı Karakolu’nda toplandıktan sonra götürüldüğü ve Haydarpaşa’dan Anadolu’nun içlerine yola çıkarılıncaya kadar tutuldukları Merkez Cezaevi’dir.”

Özür dilemek gerek
Ermeni düşmanlığını ısrarla, ilköğretimden başlayarak yerleştiren, körükleyen devletimizin tebaına seslenmiştik. Sorulacak en hayati soru bellidir.
Haydi şu ‘empati’ kurma meselesiyle pek içli dışlı olamadık. Pekiyi birazcık paranoyaya ne dersiniz?
Hiç düşündünüz mü? Belki gerçekten de hepimiz Ermeniyiz. Hepimizin secere zincirinin bir halkasında gizlenen; Müslüman gibi, Türk gibi davranmaya zorlanmış biri olabilir. Olma ihtimali sandığınızdan çok yüksektir.
Soy sopla hiç ilgilenmemiş, şimdilerde ‘marjinal’ denecek bir aileden geldiğim için şahsen çok geç öğrendim, sülalemdeki Arnavutları. Dedemin Alevi olduğunu. Şimdi düşündüğümde, anneannemin de Ermeni olabileceğinden şüpheleniyorum. Aynı şüpheyi oğlumun anası da kendi anneannesi için dile getirmişti. Bu, benim oğlumu yüzde kaç Ermeni yapar?
Yoksa farkında olmadan, dünyaya durmadan küçük Ermeniler mi getiriyoruz?
Bundan kurtulmanın yolu nedir? Kendimizi yok etmek mi?
Düşmanlığımızdan vazgeçmeyerek, inkârımızdan sıkılmayarak, hakikati sürekli çekiştirip itiştirerek kendimizi yok etmiyor muyuz?
Katlettiğinin üstüne yatarsan, hayatını katliamları inkâr etme üstüne inşa edersen, bir gün bir de bakarsın, katlettiğin kendin olmuşsun. İnkâr, kendini çok ağır ödeten bir insan zaafıdır. Bedeli çok ağırdır. Bir yerden mutlaka patlak verir. Suçunu inkâr eden, zamanla o suç olur. O suçtan kaçmak üstüne kurulur hayatının bütün grameri.
Özür kampanyasının nedeni işte tam da budur. İnkâr ve suskunlukla bana kadar aktarılmış bu suç zincirini kırmak içindir. Bir suçtan kaçmayı bırakıp onunla yüzleşmeye hazır olduğumu ilan etmek içindir.
Canan Arıtman gibiler ortalıkta rahat rahat nefret suçu işleyemesinler diyedir.
Yalan çemberinden çıkabilmek içindir.
Yoksa bir yandan televizyonlarda İstanbul şehrinin kültür şehri olacağı 2010 yılının pırıl pırıl mozaik resmini gösterecek; Ermeni Kirkor’undan, Çingene Fatma’sına bir gökkuşağı masalı anlatacaksın. Öte yandan gasp ettiğin vakıf malları için tazminat ödeyecek, günışığında katledilmiş Ermeni kardeşimin katillerini koruyacaksın.

Örtbas edilen tarih
Hem besbelli akıl fikir vereni çok köy muhtarlarınca Süryanilerin binlerce yıllık Deyrulumur Manastırı topraklarına göz dikecek, hem dünyaya yüzlerce yıldır kardeşçe yaşamanın formülünü pazarlamaya kalkacaksın. Hem laisizme inanacak hem de gayrimüslimlerin üstüne potansiyel düşman çarpısı atacaksın.
Sonunda sadece profesyonel düşman, dünyanın tiksindiği küçük yalancı olacaksın.
Evet, örtbas edilen tarih, yaşadığımız günü kirletiyor. Tabu olan, tabu olarak kabul gören; yaşanagelen ayrımcılıklara ve vahşete de paravan oluyor çünkü.
Şahsen, “Madem ki Türksün, çoluk çocuk senden ürksün” tekerlemesiyle oyun dışı bırakılmak istemiyorum. Dünya anlı-şanlı-günahsız Türk olmak adına es geçilmeyecek kadar geniş, güzel ve öyle çeşitli ki oyun arkadaşları.

 

Yıldırım Türker / Radikal

Nükleer karşıtları Kadıköy’de buluştu

Çernobil faciasının 25. yıldönümüne iki gün kala  NKP’nin (Nükleer Karşıtı Platform) bileşeni olan çeşitli sivil toplum örgütü, sendika ve partilerin katılımıyla “Nükleer santrallere, yaşamı yok eden enerji üretimlerine hayır” mitingi düzenlendi.

Sabahın erken saatlerinde Tepe Natilus Alışveriş Merkezi önünde toplanan binlerce aktivist, nükleer karşıtı sloganlar atarak mitingin yapılacağı Kadıköy  Meydanı’na doğru şenlikli ve gürültülü bir şekilde yürüyüşe geçtiler.

Yeşiller’in mitingdeki en neşeli ve hareketli gruplardan biri olduğu mitingde “Kızım seni Tayyibe vereyim mi / İstemem babacığım istemem / Onun adı Tayyip / Nükleere talip / İstemem babacığım istemem”, “Nükleeri meclisin içine kurun / Atıkları Tayyip’in evine koyun”, “Başka bir enerji mümkün”, “Halkına Frasız kalma nükleer santral yapma”, “Tüpçü Başbakan istemiyoruz”, “Nükleere hayır”, “Akkuyu Fukuşima olmayacak”, “Sinop Çernobil Olmayacak”, “Ne Dünya’da ne Türkiye”de nükleer santral istemiyoruz” gibi sloganlar atıldı, şarkılar söylendi.

Mitinge katılmayanların da alkışlarla destek verdiği yürüyüşte en çok ilgiyi evinin penceresine astığı nükleer karşıtı sembol ile yürüyenlere el sallayarak desteğini esirgemeyen hanımefendi çekti.

“Nükleer değil, Temiz – Küçük – Yenilenebilir, ŞİMDİ”, “Ergene nehri zehir saçıyor”, “Ne termik ne nükleer güneş ve rüzgar bize yeter”, “En tehlikeli gaz Taygaz”, “Loç vadisi darda, Sarı yazma isyanda”, “Toprağını satanı biz beleşe veririz” yazılı döviz ve pankart taşıyan eylemciler, yürüyüş sırasında nükleer sızıntıya dikkat çekmek amacıyla bir süreliğine ölü taklidi yaparak yere uzandılar.

Kadıköy meydanında hazırlanan etkinlik noktasında ise  Elektrik Mühendisleri Odası Yönetim kurulu Başkanı Cengiz Göltaş, KESK Başkanı Döndü Taka Çınar ve TMMOB Başkanı Mehmet Soğancı yaptıkları konuşmalarla Japonya’da meydana gelen deprem ve sonrasında yaşanan Fukuşima Daichi nükleer santralindeki sızıntı sonrasında bile Akkuyu ve Sinop’ta nükleer santral yapma ısrarının anlamsızlığını vurguladılar.

Konuşmaların ardından sanatçı ve müzik grupları konser verdiler.

Fotoğraflar: Mahir Ilgaz

(Yeşil Gazete)

Taksim’de 1915 yası: “Bu acı hepimizin”

1915’de yüz binlerce Ermeni’nin katledildiği tehcir ve katliamın 96. yıldönümü Taksim Meydanı’nda anıldı. Sessiz bir oturma eylemi şeklinde süren anma etkinliğinde 1915 olayları sırasında ölen bazı Ermeni vatandaşların isimleri de okundu.

Ermeni ağıtlarıyla başlayan etkinlikte açılan Ermenice, Kürtçe, Türkçe, Fransızca ve İngilizce ‘Bu Acı Hepimizin’ yazılı pankartın üzerine çok sayıda karanfil bırakıldı, yaşamını yitirenler için mumlar yakıldı.

Sanatçı Zeynep Tanbay’ın “Bu acı hepimizin” başlıklı metni okuduğu anma etkinliğine Arat Dink, AGOS gazetesi yazarları, Ermeni cemaatinin temsilcileri ve aralarında çok sayıda Yeşiller Partisi üyesinin ve tanınmış isimlerin de olduğu bine yakın kişi katıldı.

24 Nisan, Osmanlı İmparatorluğu’nun son yıllarında Anadolu’da yaşayan yüz binlerce Ermeni’nin soykırıma tabi tutulduğu tehcir ve katliamların başladığı tarih olarak kabul ediliyor. Türkiye’de ilk 24 Nisan anma etkinliği geçen yıl yapılmıştı.

Hrant Dink 24 Nisan 1915’te yaşananları  1996’da Agos Gazetesindeki köşesinde şu şekilde aktarmıştı:

“Tarih, 24 Nisan 1915’in şafak vakti. Özellikle İstanbul’daki Ermeni aydınları, yazarlar, sanatçılar, öğretmenler, avukatlar, doktorlar, mebuslar teker teker alınırlar evlerinden, götürülürler… ve bir daha da geri dönmezler. İşte, birkaç gün sonra bütün Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde gerçekleştirilen “tarihsel Ermeni dramı”nın başlangıcıdır bu tarih.”

(Hrant Dink’in 23,5 Nisan yazısını okumak için burayı, yazının Fikret Kuşkan tarafından seslendirilmiş hali için ise burayı tıklayınız)

Bu yıl soykırımın yıldönümü ve Ermeni cemaatinin kutladığı Paskalya bayramı aynı güne denk geldi. Yeşiller Partisi üyesi Filor Uluk anma sırasında Paskalya bayramını hatırlatan bir pankart açtı.

Anma etkinlikleri Irkçılığa ve Milliyetçiliğe Dur De Girişimi tarafından orgaznize ediliyor.

Anma etkinliğinde yapılan basın açıklaması şöyle:

“24 Nisan 1915, asırlardır bu ülkenin diğer halkları ile birlikte yan yana yaşamakta olan Ermeni halkının; kadın, çocuk, ihtiyar, hasta ayırt edilmeksizin, sırf Ermeni oldukları için; yurdundan, evinden, tarlasından, işyerinden, mesleğinden devlet zoruyla koparılıp yüz binlercesinin öldüğü, öldürüldüğü, sürüldüğü ve her türlü zulme maruz kaldığı felaketin başladığı gündür.

O tarihten bu yana devlet ve hükümetler, bu korkunç olayın üstünü örtmeye, olmadı hafifsetmeye, dahası -isyan gibi nedenlerle- meşru göstermeye çalıştı. Oysa hiçbir gerekçenin haklı gösteremeyeceği bu ölümcül sürgün açıkça insanlığa karşı işlenmiş bir suçtur.

Ancak bilinmelidir ki;

Devletin bu suçu inkâra dayalı resmi politikası sürdükçe o tarihten beri bu ülke insanlarının yüreğinde gizli gizli kanayan yara derinleşmekte; aklımızı, vicdanımızı, hak-adalet duygumuzu daha fazla felç etmektedir.

Ama artık buna bir son vermeliyiz. O nedenle, bu ülkenin alnı ve vicdanı ak insanlar ülkesi olmasını yürekten isteyen herkesi çok gecikmiş bir insanlık görevine davet ediyoruz. 24 Nisan‘ın işaret ettiği o ağır suçun, insanlığın asli değerleri temelinde birleşen hepimizin ortak acısı olduğunu ilan etmeye çağırıyoruz.”

Anma etkinliği kapsamında farklı yerlerde de etkinlikler gerçekleştirildi.  İnsan Hakları Derneği İstanbul Şubesi üyeleri, Türk ve İslam Eserleri Müzesi önünde bir araya geldi. İstanbul dışında, Ankara, İzmir, Bodrum ve  Diyarbakır’da da anma etkinlikleri düzenlendi.

(Yeşil Gazete)

Barış Çömlek’le 23 Nisan ve haklar sahnesi üzerine

Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı nedeniyle biz de geleneklere uyup röportaj sayfasını bir çocuğa ayırdık. Şişli Terakki Okularında ilköğretim üçüncü sınıf öğrencisi olan Barış Çömlek aynı okulun Haklar Sahnesi Kulübü üyelerinden… Kendisiyle üye olduğu Haklar Sahnesi üzerine söyleştik.

23 Nisan deyince hangi kelimeler aklına geliyor?
Çocuk, eğlence ve Atatürk
Bir süredir haklar sahnesinde çalışıyorsun ne gibi faaliyetlerde bulundunuz?
Çocuk haklarını öğrenmek için oyunlar oynadık.
Bu oyunlar nasıl oyunlardı anlatır mısın?
Köşe kapmaca oynuyorduk açıkta kalan ortada yazılı cümlelerin doğru mu yanlış mı olduğu üzerine konuşuyordu. Mesela ” kızlar erkeklerden daha zekidir, erkekler kızlardan daha güçlüdür, erkekler kızlardan daha iyi yalan söyler”cümlelerine ”bazen” kelimesi eklenince bu üç cümle de doğru olur.

Tekerlekli Sandalye’de Avrupa Şampiyonluğu

Beşiktaş Tekerlekli Sandalye Basketbol Takımı, Andre Vergauwen Kupası final maçında Köln 99ers’i mağlup ederek Avrupa şampiyonluğunu kazandı.

Siyah-beyazlı kulübün ev sahipliğinde İstanbul’da gerçekleştirilen organizasyonun bugün BJK Cola Turka Arena’da yapılan final maçında Beşiktaş, Köln 99’ers karşısında müsabakanın ilk yarısını 34-30 geride kapatmasına rağmen, ikinci yarısındaki etkili oyunuyla şampiyonluğa ulaştı.

Beşiktaş, geçen yıl İspanya’nın Badajoz kentinde düzenlenen Andre Vergauwen Kupası’nda Avrupa ikincisi olmuştu.

Tekerlekli sandalye basketbolunda İstanbul’da düzenlenen Andre Vergauwen Kupası’nın final maçında Almanya temsilcisi Köln 99ers’i 71-62 yenerek, Avrupa şampiyonu olan Beşiktaş’ta oyuncular büyük sevinç yaşadı.

BJK Cola Turka Arena’da oynanan karşılaşmanın sona ermesiyle birlikte, siyah-beyazlı oyuncular ve teknik heyet birbirine sarılarak, şampiyonluğun mutluluğunu yaşadılar. Karşılaşmayı izleyen Türkiye Bedensel Engelliler Spor Federasyonu Başkanı Mustafa Gülpınar, Gençlik ve Spor İl Müdürü Tamer Taşpınar, Beşiktaş Kulübü Başkanı Yıldırım Demirören’in eşi Revna Demirören ile kulübün yönetim kurulu üyeleri Şeref Yalçın, Necip Sever ve Ahmet Akpınar da siyah-beyazlı takımın sevincine ortak oldu.

Maçın ardından düzenlenen törenle dereceye giren takımlara kupa ve madalyaları verildi. Beşiktaş’ın kupasını Mustafa Gülpınar verirken, madalyalarını da siyah-beyazlı yöneticiler Ahmet Akpınar ve Şeref Yalçın taktı.Bu arada Şeref Yalçın, katkılarından dolayı Gençlik ve Spor İl Müdürü Tamer Taşpınar’a bir plaket verirken, Revna Demirören ise DG Farma Yönetim Kurulu Başkanı ve siyah-beyazlı takımın sponsoru Gökhan Orhun’a plaket sundu.Sultanahmet Rotary Kulübü Başkanı A. Münir Gökmen ise engellilere yönelik çalışmalarından dolayı Revna Demirören’e plaket verdi. Turnuvanın en değerli oyuncusu Beşiktaş’tan Cem Gezinci seçilirken, en skorer oyuncusu da Köln 99ers’ten Patrick Andersson oldu.

Öte yandan, karşılaşmadan önce oynanan üçüncülük maçında Almanya’nın ASV Bonn ekibi, Fransa’nın Toulouse takımını 66-53 mağlup etti. Toplam 8 takımın mücadele ettiği ve Beşiktaş’ın şampiyonluğa ulaştığı kupada, Almanya’nın Köln 99ers takımı 2’nci, ASV Bonn ekibi 3’üncü, Fransa’nın Toulouse takımı 4’üncü, İtalya’nın BADs ekibi 5’inci, İsrail temsilcisi Halochem Tel Aviv 6’ncı, İtalyan Padova Millennium Basket 7. ve İsviçre ekibi Pilatus Dragons 8. oldu. (Ntvspor)

ÖSYM her şeyi yüzüne gözüne bulaştırıyor

ÖSYM, şifre skandalının altından kalkamazken, bugün yapılan ALES ile de yeni bir skandala daha sahne oldu. Üstelik, yine bugün şifre skandalında da büyük bir adım atıldı. YGS’nin sonuçlarının açıklanması durduruldu, LYS tercihleri ertelendi.

Akademik Personel ve Lisanüstü Eğitimi Giriş Sınavı’nda (ALES) İzmir’de soru kitapçığı krizi yaşandı.

Kitapçıklardaki soruların eksik ve sayfa sıralarının karışık olması nedeniyle Manisa’dan yedek kitapçık getirildi ve sınav gecikmeli başladı. İzmir’de Dokuz Eylül Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi’nde yapılan ALES’te sınava giren yaklaşık 500 kişi, hatalı soru kitapçığı yüzünden sıkıntılı anlar yaşadı. Saat 09.30’da başlaması gereken sınav, soru kitapçıklarının hatalı basılması, soruların eksik, sayfa sıralarının karışık olması nedeniyle başlayamadı. Bunun üzerine yedek kitapçıklarla soruna çözüm bulunmak istendi. Ancak eldeki yedek kitapçıklar da yeterli gelmedi. Manisa’daki Celal Bayar Üniversitesi’nden yedek sınav kitapçıkları getirildi.

Bu sayede sınavın bir saat gecikmeyle, saat 10.30’da başladığı belirtildi. Saat 12.30’da sona ermesi gereken sınavın, saat 13.30’da sona ereceği belirtildi. Soru kitapçıklarını, Yükseköğretime Geçiş Sınavı’nda (YGS) şifre iddialarını soruşturan Cumhuriyet savcısının inceleme yaptığı Meteksan firmasının bastığı belirtildi.

ÖSYM Başkanlığı, 25 Nisan 2011 günü (yarın) başlaması planlanan 2011-LYS başvurularının, YGS sonuçlarının açıklandığı andan itibaren başlayacağını ve adayların başvurmalarını sağlayacak kadar süre uzatılacağını bildirdi.

ÖSYM’den yapılan yazılı açıklamada, 27 Mart 2011’de yapılan Yükseköğretim Geçiş Sınavı (2011-YGS) değerlendirme çalışmalarının tamamlandığı ifade edilirken, YGS sınav sonuç değerlendirmeleriyle ilgili olarak kamuoyunda “şifreli soru/cevap” şeklinde yer alan konunun ÖSYM ve adli kurumlar tarafından araştırıldığı ve çalışmaların devam ettiği kaydedildi.

(Yeşil Gazete, Radikal)

İETT’yi öpüşerek protesto ettiler.

0

Sosyal ağlardan örgütlenen genç aşıklar, İETT’yi otobüste öpüşerek protesto etti. Dün gece saatlerinde Taksim’e gelen genç çiftler, Taksim-Sarıyer hattında çalışan bir otobüse bindi. Genç çiftler, 2 sevgilinin otobüste öpüştükleri gerekçesiyle araçtan indirilmesini protesto amacıyla, yolcuların şaşkın bakışları altında öpüşmeye başladı.  Protestocu gençler, daha sonra Gümüşsuyu’ndaki ilk durakta inerken, alkışlarla eylemlerine son verdi.

(AA)

Nükleer karşıtları Ankara’dan ses verdi

Ankara bugün en renkli eylemlerinden birine evsahipliği yaptı. Bilindik eylem ve yürüyüş güzergahlarının aksine Esat Dört Yol’da saat 14.00’te toplanan nükleer karşıtları Tunalı Hilmi Caddesi’ni yürüyerek geçerek, Kuğulu Park’ta nükleer karşıtı bir şenlik gerçekleştirdi.  Yeşiller Partisi, Küresel Eylem Grubu, Greenpeace ve Dsip üyeleri başta olmak üzere nükleer karşıtlarından oluşan yaklaşık 60 kişilik gruba yürüyüş ve şenlik sırasında bir çok Ankaralı da destek oldu.

Kaldırımların kullanıldığı yürüyüşte, destek veren ve merak eden Ankaralılar sayesinde Cadde’de trafik kilitlendi, Ankaralılar da nükleer karşıtlarına alkışlarıyla ve kornalarıyla destek verdi.

Rengarenk kostümlerle, balonlarlarla, lolipoplarla sloganlar atıp düdük çalan nükleer karşıtları yürüyüşün sonunda Kuğulu Park’a ulaştı. Burada grup adına bir basın açıklaması yapıldı ve “İnsan yaşamını tehdit eden, yaşamı tehlikeye atan teknolojik harika olarak bize sunulan nükleer santralleri istemiyoruz. Şimdi nükleer kazaları ‘tüp gazla, televizyon ekranlarıyla, bilgisayar ekranlarıyla karşılaştıran hükümete, başbakana sesleniyoruz. nükleerle ilgili yalan söylüyorsunuz. Nükleer santrallerin risklerini, tehlikelerini minimalize ederek insan yaşamını tehdit ediyor ve doğanın yok olmasına göz yumuyorsunuz” denildi.

Açıklamanın ardından Park’ta bulunan Ankaralılarla nükleer karşıtı bir şenlik başladı. Pandomimle başlayan şenlik, Batuhan Öztürk’ün Kazım Koyuncu ve gökdelenlerle ilgili sergilediği iki kukla gösterisiyle devam etti. Şenlik çocuklarla birlikte yapılan origami atölyesi ve nükleer karşıtı balonların dağıtılmasıyla sona erdi.

-Filiz Özdemir-