Ana Sayfa Blog Sayfa 5170

Almanya Yeşiller’in nükleerden çıkış kararına geri döndü

Almanya’da hükümet, ülkedeki tüm nükleer santralleri 2022 yılına kadar aşamalı olarak kapatma kararı aldı. Japonya’daki Fukuşima nükleer faciası ve artan kamuoyu baskısının ardından gelen karar, revize edilmeyecek.

Hafta sonunda 20 kentte düzenlenen nükleer karşı gösterilere yaklaşık 160 bin kişi katılmıştı. Hrıstiyan Demokratlar ve liberal Hür Demokrat Parti’den oluşan koalisyon hükümeti, Pazar günü yaklaşık 7 saat süren nihai müzakerelerin ardından, nükleer enerjiye veda etme kararı aldı. Almanya, gelecek 10 yıl içerisinde kademeli olarak tüm nükleer santrallerini faaliyet dışında bırakmayı planlıyor.

Çevre Bakanı Norbert Röttgen, “Kararımız kesin. Son üç nükleer santral için de son tarih 2022. Bu kararımızın tekrar revize edilmesi söz konusu değil” dedi.

Koalisyon hükümetinin aldığı karar uyarınca, Japonya’daki nükleer felaket sonrasında, güvenlik kontrolleri amacıyla geçici olarak faaliyet dışı bırakılan 8 nükleer reaktör, tümüyle kapatılacak. Diğer 6 nükleer reaktörün 2021 yılında, en yeni 3 reaktörün de 2022 yılı sonunda faaliyetlerine son vermesi öngörülüyor.

Almanya halen elektrik enerjisinin yüzde 22’sini nükleer santrallerden karşılıyor. Çevre Bakanı Norbert Röttgen, nükleer enerjiden vazgeçme kararının ülkeyi sıkıntıya sokmayacağını vurgularken, alternatif enerji planları konusunda ayrıntı vermedi.

Merkel hükümetinden ‘U dönüşü’

Angela Merkel liderliğindeki koalisyon hükümeti geçtiğimiz yıl nükleer enerji konusunu masaya yatırmış ve Almanya’nın enerji güvenliği için nükleer santrallerin faaliyet sürelerini 2030’a kadar uzatmıştı.

Ancak Japonya’daki Fukuşima nükleer faciası sonrasında Alman kamuoyundan yükselen tepkiler hükümeti zora soktu. Nükleer enerjiye karşı çıkan muhalefetteki Yeşiller, son eyalet seçimlerinde büyük başarı yakalarken, Merkel liderliğindeki CDU büyük oy kaybına uğradı. CDU geleneksel kalesi Baden-Württemberg eyaletinde Mart ayında yapılan seçimlerde iktidarı kaybederken, 23 Mayıs’ta Bremen’de yapılan seçimlerde de Yeşiller’in gerisine düşerek, üçüncü parti oldu.

Nükleer enerji konusunda Alman kamuoyunda artan muhalefet ve bunun sandığa yansıması Hrıstiyan Demokratları politika değişikliğine zorladı. Koalisyonun küçük ortağı liberal Hür Demokrat Parti (FDP), nükleer santrallerin faaliyetlerine son verme konusunda kesin bir tarih belirlenmesine uzun süredir karşı çıkıyordu. FDP, enerji konusunda yaşanabilecek olası krizlere karşı en az iki nükleer reaktörün rezervde tutulması gerektiğini savunuyordu.

Almanya’da hafta sonunda 20 kentte düzenlenen nükleer karşı gösterilere yaklaşık  160 bin kişi katılmıştı.

Nükleerden çıkış yasası 1998 yılında kurulan ilk SPD-Yeşiller Partisi koalisyonu için Yeşiller’in şartı olarak gündeme gelmiş ve uygulamaya konmuştu. Ancak iktidardaki sağcı koalisyon karardan geri adım atmıştı. Hükümetin dün yağtığı açıklamayla Almanya Yeşiller’in koalisyon ortağı olduğpu zamanki nükleerden çıkış kararına geri dönmüş oldu. Fukuşima kazasından sonra 8’i durdurulan 17 nükleer reaktöre sahip olan Almanya, Avrupa’nın en büyük, dünyanın  dördüncü büyük ekonomisi. (Deutsche Welle Türkçe, Yeşil Gazete)

Üç kadınla medeniyetler buluşması – Selami İnce

Her kim Türkiye’de özgürlüklerden ve liberalizmden bahsediyorsa Sabine Leutheusser-Schnarrenberger adını bir yere yazmalı. Hele bunlardan söz eden kişi televizyonlarda ahlak dersi veren ileri demokrat bir kanaat önderi, kibirli liberal köşe yazarı, onurlu milletvekili, ahlaklı bakan, sorumlu parti yöneticisi ve hatta başbakan ise, bu ismi sürekli aklında tutmalı. En azından, ülkemizde her insan hak ve özgürlüklerinden, parlamentonun onurundan, liberal düşünceden falan bahsedildiğinde utançla bu uzun isim hatırlanmalı.

Kasetlerin, telefon dinlemelerin ayyuka çıktığı, dört kadın almanın faziletlerinin anlatıldığı, internet yasaklarının gündemde olduğu, iktidardan farklı düşünmenin ‘terör suçu’ sayıldığı bu günlerde bir ülkede, bildiğiniz bir liberal olan bu Alman parlamenter ve Adalet Bakanı Sabine Leutheusser-Schnarrenberger’i hatırlamak neye yarar? Bu soruya cevap vermek yerine, Sabine Hanım’a dair birkaç anekdot anlatayım, gerisine isterseniz siz karar verin:

DEVLET ÖZEL HAYATA GİREMEZ

Almanya’da 1995 yılı sonlarına doğru, 14 Aralık günü öğleden sonra televizyonlarını açanlar, haberlerde parlamentoda bir kadının ateşli ateşli bir süre konuştuktan sonra ağlamaya başladığını ve ortalığın biraz tuhaflaştığını gördü. Aynı kadın, kısa bir aradan sonra kendini topladı ve 18 Mayıs 1992’den beri sürdürdüğü Adalet Bakanlığı görevinden istifa ettiğini açıkladı. Meclis başkanının kendisine son birkaç söz daha söylemesine izin vermesini istedi ve şunları söyledi:

“İnsanların özel hayatlarını gözetlemeye ve konuşmalarını dinlemeye izin veren bir hükümette görev alamam. Savunduğum liberal düşünce asla, kişilerin özel hayatlarının sere serpe göz önüne serilmesine müsaade etmez. Nedeni ne olursa olsun, devlet bireyin özel hayatına giremez, girilmesine müsaade etmez. Bu karar Almanya’nın faşist döneminden sonra aldığı en acı, en karanlık kararlarından biridir. Almanya bu karardan sonra yas tutmalıdır. Ben bu karardan dolayı kendi adıma utanç içindeyim…”
Bu sözler o yıllarda televizyonlarda defaten gösterildi. Sabine Leutheusser-Schnarrenberger, yasa gereği, yaklaşık bir ay sonra, 17 Ocak 1996’da bakanlıktan ayrıldı. Partisi, liberal Hür Demokrat Parti (FDP) iktidarda kalmasına, muhafazakâr Hıristiyan Demokrat Parti (CDU) ile koalisyonu sürdürmesine rağmen Sabine Leutheusser-Schnarrenberger istifa etmişti, neden?

SOL LİBERAL-SAĞ LİBERAL

Almanya, 16 yıl süren Helmut Kohl’ün başbakanlığı döneminde 1980’li ve 90’lı yıllarda ‘suçla mücadele’ adı altında bir hayli histerik kararlara imza attı.  Özellikle yabancı suçlularla mücadele, uyuşturucu kaçakçılığı gibi konularda hükümet, Meclis’ten şüpheli telefon dinleme, şüpheli evi ya da büroyu gözetleme veya ortam dinleme yasası çıkartmak isteyince, koalisyonun küçük ortağı FDP’deki bir avuç liberal, liberal düşünceye göre bunun asla mümkün olmaması gerektiğini savunmaya başladı.

Leutheusser-Schnarrenberger, bu düşünceyi savunanların başını çekiyordu ve parti sağ liberallerle-sol liberaller olarak bu konuda ayrıştı. Konu üyelere soruldu ve üyeler yasaya evet demek gerektiği yönünde oy kullandı. Leutheusser-Schnarrenberger’in ağladığı oturumda da tasarı Meclis’e geldi,   teknik düzenleme için liberallerin oyuyla komisyona gönderildi. Tasarıya kendi grubu evet oyu verdi. Peki, tasarı bizdeki gibi, polise istediği anda ve her zaman kılıfına uydurarak dinleme hakkı veriyor muydu? Ortam dinleme veya gözetleme hakkı kimlere veriliyordu ve hangi durumlarda bu hak kullanılabilecekti?

DİNLEME İNSAN ONURUNU ZEDELER

Bir avuç liberalin önlemek için canla başla savaştığı yasa aslında, bizim öpüp başımıza koyabileceği bir yasaydı ve yasa daha çok ‘nasıl dinlenilemez, nasıl gözetlenilemez’ konusunu düzenliyordu. Ama buna rağmen, mahkemeye yasayla belirlenmiş bazı ciddi durumlarda dinleme ve gözetleme hakkı veriyordu. Ne okyanus ötesine ne de berisine asla dinleme veya gözetleme hakkı vermediği gibi; mahkeme, sadece suçla veya soruşturmayla ilgili kısımları sadece dava süreci boyunca kullanmayı da karara bağlıyordu. Savcı ya da hâkim kararı değil, mahkeme kararıydı aranan.

Bütün bunlara rağmen, Sabine Leutheusser-Schnarrenberger, gözyaşları içinde ‘evrensel liberal ilkeleri’ hatırlattı ve yasakçı zihniyet altında bakan olma onursuzluğunu taşıyamayacağını bildirdi. Bu yasayı çıkaracak hükümetten istifa etti. Asla, başka gerekçelerle hükümetinin kararını savunmaya kalkmadı. Yasa tasarısının her görüşüldüğü oturumda partisi ve hükümet aleyhinde, tasarı aleyhinde canla başla konuşma yaptı.

Tasarı 1998’de hükümet çoğunluğu ile yasalaştı. Leutheusser-Schnarrenberger, kendisi gibi sol liberal olan parlamenterler Gerhart Baum ve  Burkhard Hirsch  ile yasa aleyhine Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. Mahkeme 2004 yılında, bu üç kişinin taleplerini haklı buldu ve yasanın yer yer ‘insan onurunu zedelediğine’ ve bu anlamda “Anayasa’ya karşı olduğuna” karar vererek yasayı iptal etti.

Sabine Leutheusser-Schnarrenberger, “Önemli olan hükümet ya da bakanlık değil. Önemli olan evrensel prensipler ve insan onuruydu” diye açıklama yaptı. Buna ‘varan bir’ diyelim.

KENDİ BAKANLIĞINA KARŞI DAVA

Şimdi ‘varan iki’ye bakalım. Varan iki biraz daha ilginç gibi görünüyor. 2007 yılında bu sefer hükümette sosyal demokratlarla–muhafazakârlar koalisyonu vardı ve yine hükümet ‘suça karşı mücadele’ adı altında bir yasa çıkarmıştı. 2007 Kasım ayında çıkan yasa, telefon konuşmalarının ve internet bağlantı izlerinin 6 ay saklanmasına, gerekirse bu arşive polisin mahkeme kararıyla uzanabilmesine imkân veriyordu. Kısaca, ‘veri saklama yasası’ diyebileceğimiz yasaya karşı da bu üçlü Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu. (Bizde verilerin bırakan 6 ay saklanılmasını adeta sonsuza dek saklandığını ve isteyen herkesin bu verilere ulaşabildiğini hatırlayalım.) Mahkeme başvuruyu görüştü ve geçen Mart ayında kararını verdi. Bu yasa da iptal edildi.

2 Mart 2010 tarihindeki karar duruşmasında Adalet Bakanlığı’nı Anayasa Mahkemesi’nde kim temsil etti dersiniz? Tabii ki, Sabine Leutheusser-Schnarrenberger. Çünkü Leutheusser-Schnarrenberger bu arada liberallerin ortaklığında kurulan Merkel hükümetinde 28 Ekim 2009’dan beri Adalet Bakanı’ydı. Yani 13 yıl sonra tekrar aynı göreve gelmişti. Peki, daha önce karşı olduğu, Adalet Bakanlığı aleyhine Anayasa Mahkemesi’ne gittiği yasayla ilgili olarak duruşma günü ne tutum aldı? Herkes, kendisinin gitmesine gerek olmadığını, hatta başka başvurular da olduğu için, zaten davanın görüleceğini ve şikâyetini geri çekmesini önerdi. Leutheusser-Schnarrenberger elbette, bizzat mahkemeye gitti. Elbette davadan vazgeçmedi ve kendi bakanlığına karşı açtığı davada, kendisine karşı muhalefette olduğu zamandaki tutumunu sürdürdü. Yasa iptal edildi. Olay biraz karışık gelmiş olabilir ama şöyle düşünün: Prensip diye bir şey var. Muhalefetteyken başka, iktidardayken başka düşünmüyorsunuz. İnsan onuru ve özgürlükler de var.

ÇOCUK PORNOSU RİSKİ OLSA BİLE

Daha bitmedi. ‘Varan üç’ de var, hatta ‘varan dört’ de. Bu ‘varan üç’ bugünlerde bizde de yürütülen ‘internet engelleme’ ile ilgili. Almanya’da koalisyon hükümeti bir yılı aşkın bir süredir, internette çocuk pornosuna karşı alınacak önlemleri ve çıkarılacak yasayı tartışıyor. Koalisyon protokolünün de maddelerinden biri bu konuda. Olayı kabaca anlatmak gerekirse durum şöyle: Koalisyonun hemen bütün tarafları, çocuk pornosu ile ilgili internet adreslerinin filtrelenmesini ve bu sitelere ulaşımın engellenmesini savunuyor. Hükümetin aldığı karar da bu yönde. Tabii ki Adalet Bakanı Sabine, bu karara da itiraz ediyor.

Sabine Leutheusser-Schnarrenberger diyor ki, “Böyle bir yasa olur da, böyle bir karar alırsak peki, polis kafasına göre çocuk pornosu dediği ya da sandığı başka adresleri de server’ları de engellemez mi? Leutheusser-Schnarrenberger böyle bir yasa çıkarsa, bu engellemenin önüne geçilemeyeceğini savunuyor. Elbette böyle bir yasa çıkarılmayacağını, insanların iletişim ve bilgilenme özgürlüğünün ‘toplumu koruma’ adı altında engellenemeyeceğini ileri sürüyor.

Leutheusser-Schnarrenberger’e göre, internet engelleme zaten çocuk pornosuna karşı bir yöntem olamaz, çünkü çocuk pornosu web üzerinden değil, bazı özel kanallar üzerinden yayılıyor ve çocuk pornosunu engelleyeceğim diye web kontrolü yapılamaz. Tabii bütün bunları ‘prensip gereği’ savunuyor. Leutheusser-Schnarrenberger’in önerisi, genel filtreleme değil, mahkeme kararıyla ‘tehlikeli’ bulunan adreslerin iptal edilmesi. Aslında bu konuda geçen yıl çıkan bir yasa da var Almanya’da ve uygulama sürüyor.  Hatta Leutheusser-Schnarrenberger, Almanya’da bütün çocuk pornosu adreslerinin iptal edildiğini de rakamlarla kanıtlıyor, bu durumda internet filtrelemeye gerek olmadığını vurguluyor.

İNTERNET FİLTRELEMEYİ DE İPTAL ETTİRDİ

Ve bu yılın Nisan ayı başında Adalet Bakanı Leutheusser-Schnarrenberger, istediğini elde etti ve yasayı hükümet gündeminden kaldırmayı başardı. Bunun hiç de kolay olmadığı ortada. Örneğin koalisyon ortağı CDU’nun Aşağı Saksonya Eyaleti İçişleri Bakanı Uwe Schünemann’ın Leutheusser-Schnarrenberger hakkında söylediklerine baksanıza: “Adalet Bakanı ideolojik tutumu yüzünden, pedofili ve teröristleri koruyor ve bu blokaj tutumu nedeniyle ülke için kendisi bir güvenlik sorunu haline geliyor…”

Leutheusser-Schnarrenberger, Frankfurter Allgemeine Zeitung’a geçtiğimiz günlerde yazdığı bir makalede tutumunu şöyle savunuyor: “İnternet kullanıcısının sörf tutumunu yerleşik ahlaki açıdan değerlendirmek devletin görevi olamaz. Çok sesli bir toplum, bireyin özgürlüklerinin korunmasını sağlar ama bu teorik olarak değil, bireyin haklarını ve imkânlarını sınırsız kullanmasıyla ortaya çıkar. Medya kullanımında sadece ulusal yasal sınırların oluşturulması önemli değildir, aynı zamanda bu sınırların kişisel hakların kullanımını kısıtlama tehlikesine ve kişisel verilerin kaybolmamasına da dikkat edilmelidir. Bu ‘tehlikeyi’ dikkate almadan atılmış her adım, kişisel haklara yönelik baskıdır. Bir toplumsal internet sözleşmesi hazırlama tartışması ‘yasaya’ indirgenemez. Dijital dünya öncelikle yeni bir yasal düzenlemeye ihtiyaç duymuyor, dijital dünya genel geçerliliği olan bir dijital değerlere ihtiyaç duyuyor…” Bu düşüncelerin geçen hafta düzenlenen G- 8 zirvesinde de gündeme geldiğini hatırlayın.

BİREYİN AHLAKI OLUR, YASALARIN DEĞİL

Leutheusser-Schnarrenberger Almanya’da pornografinin her türlüsünün yasaklanmasını savunan bir kadın inisiyatifinin destekçileri arasında. Nasıl oluyor bu? Kişisel olarak pornografiye karşı olabileceğini, bunu savunabileceğini ama bakan olarak asla böyle bir yasağı savunamayacağını söylüyor. Etiğin kişisel olduğunu, devletin herhangi bir etiğinin olmayacağını, yasaların etiğinin olmayacağını vurguluyor. Ne toplumun değerleri, ne örf adetler ne aile kurumunun korunması, ne de dinimize uygun olup olmadığı gibi kıstasların yasa koyarken anlamlı olmadığını hatırlatıyor.

5 Nisan 2011 tarihli internet filtrelemesine izin vermeyen hükümet kararının Leutheusser-Schnarrenberger’in eseri olduğunu söylemeye gerek yok ama daha önce bu yasasının çıkması için uğraşan muhafazakâr sağcıların ve dindarların sessiz kalmasını neyle açıklayabiliriz?

Belki de, tam da bu çocuk pornosu tartışmasının kızıştığı dönemde kiliselerdeki ve dini kurumlardaki ortaya çıkan ‘çocuk tacizi’ olaylarında Leutheusser-Schnarrenberger’in aldığı tutumun korkusuyla açıklamak mümkün olabilir. Leutheusser-Schnarrenberger, 23 Şubat 2010’da katıldığı bir televizyon programında, herkesin çocukları korumadan, ahlaktan, toplumu korumaktan falan bahsettiğini ama kilisenin bile kendi içindeki ‘çocuk tacizinin üstüne gitmediğini’   söylemişti. Kilise ayaklanmış, sözlerini geri almasını istemiş ama Leutheusser-Schnarrenberger “sözlerimi geri alamam” demişti.

BAKAN OLUNCA MÜCADELE BİTMİYOR

Sabine Leutheusser-Schnarrenberger’ın ‘demokrasi ve prensip’ uğruna mücadelesi bitmiyor. En son geçen hafta, Almanya’da ‘üç gizli istihbarat servisi’ olduğunu ve bunların ihtiyaçtan çok fazla olduğu için en azından birinin kapatılması gerektiğini açıkladı. Hükümetin bir bakanı olmakla insan hakları ve demokrasi mücadelesinin sona ermediğini hatırlatmaktan da geri durmadı bunları açıklarken.

Sabine, askeri istihbarat servisi MAD’ın kapatılması gerektiğini gerekçeleriyle şöyle anlattı: “Gizli istihbarat hizmetlerinin ülke genelinde üç ayrı koldan yürütülmesi gereksiz bir çifte yapılanmaya neden olmaktadır. Ama daha önemlisi, bu üç ayrı koldan sürdürülen çalışma, saydamlığı engellediği gibi, temel hak ve hukuku engellenmiş birinin bilgi paylaşımı nedeniyle üç kez haksızlığa uğraması tehlikesi de doğmaktadır…”  Geçen Çarşamba günü Reuters ajansına verdiği bir demeçte de ülkede anti terör yasası çerçevesinde önlemlerin artırılmasına karşı olduğunu da açıkladı.

Leutheusser-Schnarrenberger, 11 Eylül 2001 İkiz Kuleler saldırısından sonra Almanya’da çıkarılan anti terör yasasının özellikle izleme, dinleme ve veri depolama kısmına karşı çıkıyor. 2012’de geçerliliğini yitirecek bu yasanının yerine yeni yasa koymaya çalışan hükümet Leutheusser-Schnarrenberger’in itirazlarıyla baş edemez hale geldi. Geçen Salı akşamı İçişleri Bakanı muhafazakâr Hans-Peter Friedrich ile tekrar yasa hakkında görüşen Leutheusser-Schnarrenberger’in ikna edilemediği açıklandı. Muhafazakârlar, yasanının olduğu gibi tekrar uzatılmasını ya da ağırlaştırılmasını savunurken,  Leutheusser-Schnarrenberger tamamen gözden geçirilmesini ve çoğu maddelerinin iptal edilmesini istiyor. Leutheusser-Schnarrenberger, polis ve gizli servis çalışmalarının hepsinin sürekli parlamento denetiminde olması gerektiğini ve saydamlık konusunun daha da açıklığa kavuşmasını savunuyor.

Araba süren kadına hapis

Her neyse, Almanları Almanya’da bırakalım ve bölgemize dönelim. Evet, sözü ‘oraya’ ya da ‘oralara’ getireceğim. Almanya’da bir kadın bunları yaparken, Suudi Arabistan’da Manal El Şerif adlı bir kadın sırf araba kullandığı için hapse atıldı. Türkiye’de Fatih ve Eyüp Belediyesi danışmanı Sibel Üresin adlı Müslüman bir kadın, erkelerin çok eşliliğini savundu. Rosa Parks ABD’de, otobüste sırf bir beyaza yerini vermediği için 1 Eylül 1955’te hapsedilmişti. ABD’de ırkçılık yasayla düzenlenmişti ve bu siyah kadını yasa hapsediyordu. Ama hâlâ Suudi Arabistan’da kadınların araba kullanamayacağını düzenleyen bir yasa bile yok.  Manal El Şerif yasadışı tutuklanıyor, Bildiğiniz, keyfi olarak hapse atılıyor. “Şaka gibi” diye bir laf var ya, insanın bu lafı kullanası geliyor.

Belki de, zaten kamusal alanda hiçbir zaman olması düşünülemeyen kadınlar aleyhine yasa çıkarmak kimsenin aklına gelmemişti. Kadın hakları açısından yarım asır öncesi ABD’deki ırkçılıktan daha geri bir durumdaki bir ülkede herhalde kadınların haklarını yasayla düzenlemek bayağı lüks olurdu. Evet, bu lafı da edeceğim: Ulema varken, yasaya ne gerek var ki? Suudi Arabistan’da kadınların araba kullanmasına dair aleyhte bile yasa olmadığı bir zamanda belki de, Alman Bakan’ın “yasaların ve devletin ahlakı olmaz” sözünün ne kadar önemli olduğu şimdi daha iyi anlaşılıyor.

Dört kadınla evlenen erkeklerin yasa çıkarmaktan daha mı önemli işleri var hep? Peki, Erdoğan’ın ‘medeniyetler buluşması’ dediği şey böyle böyle mi gerçekleşecek?

Bir şey daha var: Yazının başlarında “iktidardan farklı düşünmenin ‘terör suçu’ sayıldığı bu günlerde” demiştim, işte yorumsuz örneği: Tutuklu Gazeteciler Dayanışma Platformu (TGDP) Sözcüsü Necati Abay ‘yasa dışı MLKP terör örgütü üyesi olduğu’ gerekçesiyle 18 yıl 9 ay hapis cezasına çarptırıldı.

(Birgün, 29.05.2011)

İspanya’da isyan sürüyor

Barselona’da Cuma günü direniş çadırlarının belediye temizlik işçileri tarafından zorla sökülmesi sırasında polisin olağanüstü sert tedbirler uygulamasına rağmen barışçı eylem kararlılıkla devam ediyor. Barselona’nın en merkezi noktası olan Katalunya meydanını dolduran binlerce öğrenci meydanın kontrolünü tamamıyla ele geçirmiş durumda. Polis neredeyse hiç görülmüyor.

Cumartesi gecesi Barselona- Manchester United arasında Londra’da oynanan şampiyonlar ligi finali esnasında bile öğrenciler meydanı terk etmediler. Barselona’da final maçı sırasında şehirde hayat neredeyse durmuşken Katalunya meydanı eylemcilerle cıvıl cıvıldı.

Bugün de pazar olmasına rağmen eylem bütün canlılığıyla devam etti,  gece yaklaşırken meydanda oturan binlerce genç bir şenlik havası içinde geçen konuşmaları izlerken geceyi meydanda geçirmeye hazırlanıyorlar. Meydanın dört bir yanına direniş çadırları kurulmuş, ateşler yanıyor, hatta bazı göstericiler meydandaki ağaçlara tahta kulübeler yapmışlar ve sanki yıllardır orada yaşıyormuş rahatlığı içindeler.

Katalunya meydanında süren eylemin en belirgin özelliği barışçı niteliği. Direniş sürerken ne yüksek sesle atılan sloganlar, ne de öfkeli haykırışlar var. Öğrenciler tam bir örgütlülük içinde eylemi koordine ediyorlar. Meydanın girişinde bir enformasyon çadırı kurulmuş, meydanın krokisi çizilmiş ve eyleme katılan değişik grupların yerleştikleri alanlar gösterilmiş. Feministler, anarşistler, zen Budist gruplar kendi aralarında toplanmışlar. Her köşede küçük gruplar hararetle tartışıyorlar. Bir köşede iletişim çadırı var, burada onlarca bilgisayar internet yoluyla bilgi ve destek akışını kontrol ediyor. Bir köşede orta yaşlıların da aralarında olduğu bir grup mutfak kurmuş, göstericilere ücretsiz yemek dağıtıyor. Ortalıkta tam bir komün ruhu hâkim. Göstericiler çok genç, fakat hepsi çok önemli bir iş yaptıklarının farkındalar.

15 Mayıs’ta, İspanyol genel seçimlerinin arifesinde Madrid’de başlayan öğrenci hareketi hiç bir partinin kendilerini temsil etmediğini düşünerek kendi seslerini duyurmaya çalışıyor. Toplumda radikal bir değişim için eylemde olduklarını, Kahire, Rejkjavik ve Madrid’den çok şey öğrendiklerini söylüyorlar. Hak ettikleri dünya için barış içinde ve kararlılıkla direnişi sürdüreceklerini ve mücadelelerini tüm dünyaya yaymayı hayal ettiklerini söylüyorlar.

Yeşil Gazete

Documentarist: “Belgesele bakışınız değişecek”

DOCUMENTARIST İstanbul Belgesel Günleri, 31 Mayıs – 5 Haziran 2011 tarihleri arasında  belgeselseverlerle 4’üncü kez buluşmaya hazırlanıyor. Festivalin bu seneki programında dünyanın önemli festivallerinden seçilmiş 80’den fazla film yer alıyor.

40’ı aşkın ülkeden 80 film, 40 konuk

Hollanda Kraliyeti Başkonsolosluğu, Çek Cumhuriyeti Başkonsolosluğu, Finlandiya Elçiliği, Dimitrie Cantemir Romen Kültür Merkezi, Akbank Sanat, Fransız Enstitüsü, Goethe Institute, Yunan Başkonsolosluğu, Danimarka Başkonsolosluğu, İsveç Başkonsolosluğu, Anadolu Kültür ve Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nün desteğiyle gerçekleşen DOCUMENTARIST‘in bu yılki programı; Tükettiğimiz Dünya, İnsan Manzaraları: Portreler, Uluslararası Panaroma, Post-Komünizm Dönemi, Focus Romanya, Arap Dünyasından, Antropoloji-Belgesel, Müzik Filmleri temaları altında yer alan ve geniş bir yelpazeye uzanan filmleriyle dikkat çekiyor.  Türk belgeselcilerin filmleri SİYAD Seçkisi ve Türkiye Panaroma başlıkları altında DOCUMENTARIST kapsamında izleyiciyle buluşacak.

 

31 Mayıs – 5 Haziran 2011 tarihlerinde gerçekleşecek festivale dünyanın dört bir köşesinden yönetmen, yapımcı, festival temsilcisi, proje sahipleri ve eğitmenlerden oluşan 40’a yakın yabancı konuk katılacak.

Helena Třeštíková Seçkisi ve Sinema Dersi

 

Yaşayan en önemli belgeselcilerden olan Çek sinemacı Helena Třeštíková, Akbank Sanat ve Çek Cumhuriyeti Başkonsolosluğu’nun işbirliği ile festivalin onur konuğu olacak. Usta yönetmenin çekimleri 15 yıl gibi uzun sürelere yayılan insan portreleri de dahil olmak üzere en bilinen filmlerinden geniş bir seçki sunulacak. Třeštíková’nın DOCUMENTARIST kapsamında gösterilecek filmleri arasında yönetmenin çekimlerini 20 yıl boyunca sürdürdüğü ve Avrupa Film Akademisi tarafından 2008 yılında En İyi Belgesel Ödülü’ne layık görülen filmiRene”,   genç kızken ‘farklı olmak için’ uyuşturucuya başlayan Katka’nın trajik öyküsünü anlattığı “Katka”, zengin bir Yahudi ailenin çocuğu olarak doğan ve evlendikten kısa bir süre sonra toplama kampına gönderilen Heda Margolius-Kovaly’nin öyküsünü anlatan “Hitler, Stalin ve Ben”, opera dünyasının perde arkasını ve büyüsünü yansıtan “Carmen Hikayesi”, Zuzana ve Stanislav’ın evlilik serüvenlerinin başlangıcını anlatan “Evlilik Hikayeleri: Zuzana ve Stanislav” ve bu evliliğin 20 yıl sonra geldiği noktayı konu eden filmi “Evlilik Hikayeleri Yirmi Yıl Sonra: Zuzana ve Stanislav” bulunuyor.  Třeštíková ayrıca 4 Haziran Cumartesi günü bir sinema dersi verecek.

Asen Balikci’nın Filmleri İlk Kez Türkiye’de

Türkiye’deki belgeselseverlerle ilk kez buluşacak olan, Kanada’nın önemli antropologlarından ve görsel antropolojinin öncülerinden  Asen Balikcinin Alaska’dan Bulgaristan’a çeşitli coğrafyalarda çektiği filmlerden bir seçki DOCUMENTARIST programında yer alıyor.  Kışın en şiddetli zamanlarında, köpekleriyle seyahat eden Netsilik Eskimoları’nın yaşamlarından kesitler sunan ve iki bölümden oluşan “Deniz Buz Kampında Kış”, Asen Balikci seçkisinin en göze çarpan filmleri olarak dikkat çekiyor. Bulgaristan’daki hayat pahalılığını yaşlı bir çiftin gündelik yaşamı üzerinden sergileyen “Ephtim D.’nin Yaşamında Bir Ay” ise seçkide yer alan bir diğer film. Görsel antropolojinin duayenlerinden olan Balikci, 3 Haziran Cuma günü, Türkiye’de Kozavisual adı altında bu alanda çalışmalar yapan bir grup belgeselciyle ortaklaşa bir atölye gerçekleştirecek.

 

Festival Programının Ağırtopları

Bu seneki DOCUMENTARIST programında gösterilecek filmler dünya festivallerinde ses getiren belgesellerden seçildi. Bu çarpıcı filmlerden en dikkat çekeni, Erik Gandini’nin yönettiği ve Venedik Film Festivali’nde gösterildiğinde büyük tartışmalara yol açan “Videocracy”. Film, son otuz yıldır İtalya’da medyayı kontrol eden Silvio Berlusconi’nin yarattığı medya imparatorluğuna girerek izleyiciye içeriden portreler sunuyor.

 

Geçen yıl Cannes Film Festivali’nin resmi bölümünde gösterilen ve yönetmenliğini Andrei Ujica’nın yaptığı “Nikolay Çavuşesku’nun Otobiyografisi”, bir adamın diktatör olarak (oto)portresini anlatıyor. 20 yıla yayılan arşiv görüntüleriyle beslenen ve sırf Rus hükümetinin işlediği suçlar hakkında sözünü esirgemediği için malum odaklar tarafından 48 yaşında öldürülen basın kahramanı Anna Politkovskaya’nın çarpıcı bir portresini çıkaran “Özgürlüğün Acı Tadı”, dünyada ve ülkemizde basın özgürlüğü kavramının sıkça tartışıldığı bugünlerde gözden kaçırılmaması gereken bir yapım.

 

Festivalin bir diğer ağırtopu ise, Romanya’nın en önemli belgeselcilerinden Alexandru Solomon’un 1989’daki rejim değişikliğinden sonra içinden geçtiği ekonomik süreci bir grup işadamının hikayesi üzerinden irdelediği son filmi “Kapitalizm: Geliştirilmiş Formül”. Allan Sekula & Noel Burch’un yönetmenliğini üstlendiği ve büyük kargo gemilerinin, limanların doğaya, insanlara verdiği zararları anlatan “Unutulmuş Evren”, tam da İstanbul’da gerçekleştirilmesi planlanan çılgın projelerin arifesinde mutlaka izlenmesi gereken filmler arasında yer alıyor.

 

Yönetmenliğini Marjoleine Boonstra’nın yaptığı “Atlar ve Erkekler Arasında”, Nevada çöllerinde özgürce dolaşan atların ve onları yakalayarak çiftliğine katan adamların ilginç öyküsünü anlatıyor.  Vahşi doğanın bağrından koparılan atların evcilleştirilerek satışa hazır hale getirilmesine tanıklık eden filmin öyküsünü daha da ilginç kılan, burasının sıradan bir çiftlik değil özel bir ıslah merkezi olması ve at terbiyecilerinin mahkumlardan oluşması.

 

Yönetmenliğini Roy Sher’in yaptığı ve Rembetiko’nun taçsız kraliçesi İstanbul doğumlu Roza Eskenazi’nin hayatını konu alan “Benim Tatlı Kanaryam”, izleyiciyi Türkiye, İsrail ve Yunanistan’dan birer müzisyen eşliğinde Eskenazi’nin izinde İstanbul-Selanik-Atina hattında ortak bir yolculuğa çıkıyor.

 

1990’larda Fransız etnomüzikolog Jérôme Cler’in keşfettiği Denizli’nin Çamelili ilçesinin “sazcı koca ustası” çoban-müzisyen Hayri Dev’in ilginç öyküsü, yönetmenliğini Gulya Mirzoeva’nın yaptığı “Ormanın Arkasında” filmi ile DOCUMENTARIST seyircisiyle buluşuyor. Etnografik belgeselin babası Jean Rouch’un bu alandaki ilk filmi “Çılgın Efendiler”, bu türün klasikleri arasından sayılıyor. Afrika batı kesimlerinde yaygın olan Hauka hareketini anlatan film, kıtanın köklü ritüellerinin, İngiliz kolonyalizminin etkisiyle nasıl bir şeye evrildiğini gözler önüne seriyor.

 

Yönetmenliğini Zeina Daccache’nin yaptığı “12 Kızgın Lübnanlı”, Lübnan’daki Roumieh Merkez Hapishanesi’nde 38 mahkûmun “12 Kızgın Lübnanlı’ adlı oyunu sahnelemesinin öyküsünü anlatıyor. Ester Gould – Sabine L. Bakker’in yönettiği “Çığlık”, İsrail işgali altındaki Golan tepelerinde doğan iki yakın arkadaşın 18 yaşına kadar hiç görmedikleri anavatanları Suriye’ye yaptıkları macera dolu yolculuğun ilginç öyküsünü anlatıyor.

 

Stelian Tănase ve Sorin Iliesiu’nun yönettiği “Üniversite Meydanı”, Romanya’da Nikolay Çavuşesku’nun devrilmesinin ardından 1991 baharında, yeni rejimi eskisinin devamı olarak gören muhaliflerin Bükreş’teki Universite Meydanı’nda haftalar boyu süren ve hükümetin şiddet uygulamasıyla sona eren başkaldırının güncesini tutuyor.

 

İstanbul’un Orta Yeri Sinema Perdesi

Dünyanın çeşitli şehirlerinde duvarları perde niyetine kullanarak sokakta film gösterimleri yapan A Wall Is A Screen adlı Alman performans grubu İstanbul’da DOCUMENTARIST’e konuk oluyor. A Wall Is A Screen’in 3 Haziran Cuma gecesi Beyoğlu sokaklarında gerçekleştireceği performans, sinemaseverlere ve İstanbullulara unutamayacakları bir sokak sanatı performansı sunacak.

Yeni Yetenek Ödülü

DOCUMENTARIST‘in geçen yıl vermeye başladığı “Yeni Yetenek Ödülü”, bu sene de verilecek. Yaratıcı belgesele olan ilgiyi diri tutmak ve bu alanda Türkiye’de üretim yapan genç belgeselcileri teşvik etmeyi amaçlayan ödülün jürisi birbirindne değerli isimlerden oluşuyor: Marjoeline Boonstra (yönetmen, Hollanda), Theron Patterson (yönetmen/akademisyen, Türkiye/ABD), Derviş Zaim (yönetmen) ve Aylin Aslım (müzisyen). Yeni Yetenek Ödülü, festivalde filmi yer alan yerli yönetmenlerin 1. ve 2. filmlerine veriliyor. Bu kritere uyan yaklaşık 12-13 film içinden biri 1000 Euro değerindeki ödüle sahip olacak.

 

Hollanda Kraliyeti Başkonsolosluğu, Çek Cumhuriyeti Başkonsolosluğu, Finlandiya Elçiliği, Dimitrie Cantemir Romen Kültür Merkezi, Akbank Sanat, Fransız Enstitüsü, Goethe Institute, Yunan Başkonsolosluğu, Danimarka Başkonsolosluğu, İsveç Başkonsolosluğu, Anadolu Kültür ve Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü’nün (IFEA) katkıları, Armada, Klemuri, Dilek Pastanesi ve Kooperatif‘in lojistik  desteği; medya sponsorluğunu üstlenen CNN Türk Televizyonu başta olmak üzere, Birgün Gazetesi, Bağımsız İletişim Ağı (Bianet), Altyazı Dergisi, Yeni Film Dergisi ve Grizine‘nin tanıtım desteği ile gerçekleşen DOCUMENTARIST‘in gösterim ve etkinlikleri Akbank Sanat, Fransız Kültür Merkezi, Pera Müzesi, Cezayir Salonu,  Sismanoglio Megaro ve Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü‘nde (IFEA) yer alacak. Atölye, sinema dersi ve diğer yan etkinlikler ücretsiz olup festival biletleri, MyBilet üzerinden 4 TL’ye alınabilir.


 

 

DOCUMENTARIST’İN YAN ETKİNLİKLERİ

Belgeselin Ustalarından Sinema Dersi

 

DOCUMENTARIST, dünya festivallerinden seçilmiş ufuk açıcı belgeselleri seyiciyle buluşturmanın yanı sıra, düzenleyeceği sinema dersleri ve söyleşilerle belgeseli ustasından öğrenme fırsatı sunuyor.  DOCUMENTARIST programıyla paralel gerçekleştirilecek etkinlikler kapsamında sadece Çek Cumhuriyeti’nin değil dünyanın ve çağımızın yaşayan en önemli belgeselcilerinden biri olan   ve son 35 yıldır imza attığı filmlerle gözlemci belgesel türünün ustaları arasında özel bir yer edinmiş Helena Třeštíková, 4 Haziran Cumartesi günü 11:00-14:00 saatleri arasında İstanbullu sinemaseverlerle belgeseli konuşacak.

 

Helena Třeštíková ile Sinema Dersi

Tarih: 4 Haziran 2011, Cumartesi

Saat: 11:00 – 14:00

Yer: Akbank Sanat

 

Asen Balikci ile Buluşma: Bu Kimin Hikayesi?

 

Görsel antropolojinin öncülerinden İstanbul doğumlu Asen Balikci, DOCUMENTARIST’in bu seneki sürpriz konuklarından biri. Türkiye’de ismi az bilinmekle birlikte, Kanada’nın önemli antropologlarından olan ve 1960’lardan itibaren yaptığı filmlerle görsel antropolojide önemli bir yol açmış olan Balikci, Alaska’dan Bulgaristan’a çeşitli coğrafyalarda çektiği filmlerden bir seçkiyle Türkiye’de ilk kez seyirciyle buluşacak. Balikci, İstanbul’da kaldığı süre boyunca görsel antropoloji alanında çalışan genç belgeselcilerle de buluşarak deneyim aktarımında bulunacak.

 

Tarih: 3 Haziran 2011, Cuma

Saat: 16:00 – 19:00

Yer: Akbank Sanat

 

Uğur Kutay ile “Kameranın Yan Etkileri: Antropolojik Müdahele” Atölyesi

“Andrei’in Bakışı: Tarkovsky Sineması’nda Psikanalitik-Semiyolojik Açılımlar” (2004) ve “Gerçeği Öldüren Kamera: Belgesel Sinema ve Gerçeklik” (2009) adlı kitaplarıyla bilinen Kutay, geçen sene büyük ilgi gören atölyesinde “Kent ve Sinema” ilişkisini analiz etmişti.  Sinema göstergebilimi ve estetik konularında yoğunlaşan ve akademik çalışmalarını Yıldız Teknik Üniv. Sanat ve Tasarım Fakültesi’nde sürdüren, Birgün gazetesine haftalık sinema yazıları yazan Kutay, bu yılki atölyesinde “antropolloji-belgesel” ilişkisini masaya yatırıyor.  “Kameranın Yan Etkileri: Antropolojik Müdahele” balıklı atölyede antropoloji ve belgesel ilişkisini sinema tarihinden örneklerle ele alınarak, belgesel tarihine dönük alternatif bir film okuma yapılacak.

 

Tarih: 1 Haziran 2011, Çarşamba

Saat: 18:00 – 20:00

Yer: Akbank Sanat

 

 

BDC Keşifler 2011 Belgesel Geliştirme Atölyesi

 

DOCUMENTARIST, bu sene önemli bir uluslararası atölyeye ev sahipliği yapıyor. Yerli ve yabancı belgeselciler için fikir platformu olma özelliği taşıyan ve Balkan Belgesel Merkezi (BDC) tarafından organize edilen Keşifler 2011 (Discoveries 2011), Türkiye dahil Balkan ülkelerinden evrensel potansiyele sahip projelerin geliştirilmesini amaçlıyor. İlk dönemi Türkiye dahil yedi Balkan ülkesinden 7 projenin katılımıyla Mayıs ayı başında Sofya’da gerçekleştirilen atölyenin katılımcıları DOCUMENTARIST‘e davet edilerek projelerini yetkin uzmanlar eşliğinde öykü tekniği açısından yaratıcı yönde geliştirme şansı bulacak.

 

Tarih: 3-5 Haziran 2011

Yer: Fransız Anadolu Araştırmaları Enstitüsü (IFEA)

 

Documentarist Belgesel Geliştirme Atölyesi

 

Festival kapsamında gerçekleşeceek uluslararası Proje Geliştirme Atölyesine paralel olarak, DOCUMENTARIST Türkiye’den belgesel projeleriyle ayrı bir geliştirme atölyesi düzenliyor. Fransız belgeselci Nadia Bouferkas koordinatörrlüğünde ve Boğaziçi Üniversite’sinden Can Candan’ın katılımıyla gerçekleşecek. Proje sahipleri bu atölyenin ardından BDC Keşifler 2011 atölyesine de gözlemci olarak davet edilecek. Finlandiya Elçiliği’nin desteğiyle gerçeekleşen “Documentarist Belgesel Geliştirme Atölyesi”nin ikinci etabı ise Temmuz ortasında yapılacak.

Tarih: 28 – 31 Mayıs 2011

 

Festival Programının pdf dosyasını şuradan indirebilirsiniz.

Festivalde yer alacak A’dan Z’ye tüm filmler için tıklayınız.

DOCUMENTARIST hakkında daha detaylı bilgi http://www.documentarist.org adresinde bulunabilir.

Sonsuzluğun Şiiri: Edip Cansever – Haydar Ergülen

Edip Cansever’in ölümünün 25. yılı için hazırladığımız bir haftalık dosyaya, şair Haydar Ergülen’in önceki gün Sabitfikir internet dergisinde yazdığı anma yazısıyla devam ediyoruz.

 

Sonsuzluğun Şiiri: Edip Cansever

Cemal Süreya, 99 Yüz’e İlhan Berk’i ve Sezai Karakoç’u yazdı İkinci Yeni’den. Onun izdüşümünü de Nazif Kocayusufpaşaoğlu yazdı. Edip Cansever ve Turgut Uyar’a, armağanların en değerlisini verdi, birer şiir yazdı. Birer Cemal Süreya şiiri olarak da fevkaladedir Turgut Uyar ve Edip Cansever. Birbirlerini şiirde ağırlamak da sayılır bu, konuklar kıymetliyse, yani ağırsa, ağırlamak da ağırlayanı onurlandırmaz mı bir kez daha? Şiirin Türkçesini onurlandıranlar ve zannımca da onurlandırmaya devam edecek olanların ağırlığı, yoğunluğu birbirlerine verdikleri kıymetten de anlaşılır. En çok da bundan anlaşılır sanırım. Galiba anlamamız gereken de budur. Şiir yazmanın da varsa bir önemi, bir kaç önemi, biri de budur. Ece Ayhan’la Cemal Süreya ise birbirlerini en çok, en uzun süre ağırlayan İki Yeni’dir. Cemal Süreya’nın İlhan Berk ve Sezai Karakoç’u yazıya, Ece Ayhan’ı konuşmaya, Turgut Uyar ve Edip Cansever’i şiire bırakması ise, bence hem bu şairlere hem de şiire, yazıya ve söyleyişe ayrı ayrı verdiği değeri ve önemi gösterir. Ve Edip Cansever için yazdığı şiir, onun sitemli bir şiirine hak vermesi anlamına da gelir: “Alkolden öldü diyorlar yalan/sevgisizlikti onu aramızdan çekip çıkaran”. Süreya da incelikle’fazla yalnızlık’ yerine ‘fazla şiir’den söz eder:“yeşil ipek gömleğinin yakası/
büyük zamana düşer./
her şeyin fazlası zararlıdır ya,/
fazla şiirden öldü edip cansever.” Şimdilerde hem İkinci Yeni hem onun şairlerinin, İkinci Yeni’yle olan uzaklıkları yakınlıkları didik didik ediliyor ya, bence gerek yok, Edip Bey’in “ne çıkar siz bizi anlamasınız da” dediği kadar bir şey bu sanırım, hem sahi ne çıkar, bu şairler İkinci Yeni’den  olmuş olmamış, orada kalmış kalmamış, birbirlerine verdikleri kıymet, ki aynı zamanda kendi şiirlerinden doğru onların şiirlerine verdikleri kıymetle de ölçülür, yeterlidir.

Edip Cansever’in 25. ölüm yıldönümü 28 Mayıs 2001 Cumartesi günü. Ataol Behramoğlu’nun güzel şiirlerini çok sevmeye gençken başlamıştım, sonraları şiir ve yazı yazmaya başladığımda da en çok ihtiyaç duyduğum şiirlerden oldu. Sözgelimi “Yaşadıklarımdan Öğrendiğim Bir Şey Var” başlıklı harikulade şiirini de, ayrıca izniyle Dağlarca’yı anlatmak için yorumlamıştım. Edip Cansever’i düşünürken aklıma yine bir dizesi geldi Behramoğlu’nun, “Kederliyim binlerce sebep var kederli olmama” dizesi, ki gençliğimizde Ankara’yı bu dizeyle dolaşırdık özellikle mevsim aralarında, şimdi onu “sevinçliyim binlerce sebep var sevinçli olmama” diye yorumluyorum. Edip Cansever okurları biraz şaşırabilir, biraz da bozulabilir ama, hepimiz için Edip Cansever şiirinin varlığı bile yeterli bir sevinç sebebi değil midir?

Cemal Süreya’nın ölümünün ardından Sevda Sözleri başlığıyla yayımlanan toplu şiirleri 40 baskıyı geçti. Ergin Günçe’nin “bu dünyada gülmedik de ötekinde şüpheli” dizesi taşıdığı hüzne rağmen bana şakacı ve sevinçli bir dize gibi gelir, belki de gizliden gizliye ‘öteki’nde güleceğini bilmektedir şiar, biz de biliriz aslında, hepimizin bildiğini bir soruymuş gibi yinelemekte ise sanki küçük bir şaka, hınzırlık var gibidir ya, ondan. Ya da şöyle diyelim, Ece Ayhan’ın “Azizim güzel atlar güzel şiirler gibidir/öldükten sonra da tersine yarışırlar vesselam” dizesindeki gibi, evet, şiirleri tersinden yarışmaya başlamıştır. Edip Cansever’in şiirlerinin de okunmaya başlaması, bu büyük şiir karşısında, anlamanın değil, sezmenin öncelik taşıdığını düşünnlerin artması, galiba onun heem çok, hem iyi hem de doğru okunmaya başladığını gösterir ki, şiirin önce şairini, sonra da okurunu terbiye etmesi de böyle bir şeydir biraz. Ve büyük şairlerden biri olarak Edip Bey’in şiiri de, hem şiir hem derstir. Bu ise onun sürekliliğine ve kalıcılığına işarettir.

Edip Cansever’in şiiri uzun bir yolculuğun şiiridir, onun kadar uzun yola hüküm giymiş bir başka bir şair yoktur şiirde, yarışmazlar ama, sık sık Turgut Uyar’la mola yerlerinde karşılaşırlar. Küçük istasyonlarda, ıssız benzincilerde, şehirlerarası otobüslerin durduğu çay ve ihtiyaç tesislerinde ve kamyoncuların yalnızca durduğu, konakladığı değil, neredeyse yüzlerce yıldır oradalarmış gibi kök saldıkları, kalakaldıkları, evleriymiş gibi kendilerini attıkları kahve lokanta karışımı mekanlarda karşılaşmışlardır sık sık bu uzun yolda. Edip Cansever İstanbul eskisindeki yolculuğunu bitiremediği için biraz geç çıkmıştır “şimdi pazar yerlerine  benzeyen” memlekete. Onun Pera’da, unutulmuş ve belki de artık ‘eski bir ölü’ olan kahramanlarında, pasajlarda, işhanlarında, meyhanelerde, limonluklarda, Kapalıçarşılarda gezen şiiri kendisini koyuluktan, kapalılıktan, bazen küf kokan yalnızlıklardan, nedense Bilge Karasu’nun Lağımlaranası ya da Beyoğlu başlıklı anlatısı geldi aklıma bunları söylerken, çıkması hayli vakit almıştır.

Bir anlamda 1980’den sonra küçük İskender’in öncülüğünde adı konan ‘underground’ (yeraltı) şiirinin gizli öncüsü de Edip Cansever sayılabilir, üstelik Edip Bey’in öldüğü günün küçük İskender’in doğum tarihi olduğu düşünülürse, yeraltını kazmayı İskender’e bıraktığı bile söylenebilir Edip Bey’in. Demek ki ‘yeraltı’, küçük İskender’e Edip Cansever’den bir miras. Şiirini yerüstüne çıkarıp memleketi gezdirir sonra Edip Bey. Türkçeyi de gezdirir ama, hem Türkçeyle gezer, hem de Türkçenin içini gezer, içinden geçer. Türkçenin bu kadar kıvrılıp bükülüp, bazen de yıkanıp ütülenip sıkılanıp kurulandığını ben onun şiirinde gördüm. Evet, İkinci Yeni, dilde, dizede, söyleyişte, sözdiziminde, cümle yapısında, dize kuruluşunda, vb.. pek çok yenilik ve devrim yapmıştır ve sözdiziminide devrimci olarak, hatta yıkıcı olarak, bir t anarşistlik yapan Ece Ayhan’ın değiştirdiği söylenir, biinir, öyledir de, fakat Edip Cansever’in dışavurumcu olmaktan çok içevurumcu, içtenyıkıcı ataklığı ve katkıları da gözden kaçırılmamalıdır bu hususta. Hemen şimdi herhangi bir Edip Cansever şiirini okuyun, göreceksiniz, insanın dille nasıl hemhal olabildiğini, olabileceğini. Belki de o yüzdendir Cansever’i okurken bir sonsuzluk duygusunun peşimizsıra, başımızsıra, üstümüzsıra, aklımızsıra büyümekte ve gelişmekte olması. Öteyandan, uzun bir uçak yolculuğu yapar gibi, kimbilir kaç ülke, kaç iklim geçmiş, okyanusları aşmış ve dünyanın varsa bir ucu, oraya gelmiş, ama belki dünyanın dışına mı demeli, bir yolculuğu sürdürür gibi olursunuz. Pek okumadım ama herhalde sıkı bir polisiye ya da fantastik roman okumaya benzer bir sürekliliği de var Cansever şiirinin. Tabii en iyi yanı, o kitapları bir daha okumazsınız çoğunlukla ama, varmak değil yol esastır, nasıl yolculuk yaptığınız daha önemlidir diyen, elbette bir yol şiirinde yolculuğa yeniden ve dafalarca çıkmak istersiniz. Çünkü o şiir sizi yeryüzüne çıktığı andan itibaren gökyüzüne de yakınlaştıracaktır, maviüstünde de bazen bir yaz teknesi gibi bazen karanlık bir gecenin yağmur altındaki vapuru gibi, bazen de kıyıya bağlanıp unutulmuş bir geminin karaya çıkmayan tek yolcusu gibi içiçe, üstüste yolculuklar yapmanıza yol açacaktır. Yeraltı, yerüstü, maviüstü, göğün yüzü bir yolculuktur Edip Cansever’in şiiri.

“Ahmet Abi, Güzelim, Bir Mendil Niye Kanar?”

Edip Cansever nasıl en güzel şiirlerini, ne tuhaf bir cümle, elbette tüm Edip Cansever şiirleri için geçerlidir ‘en güzel’ tanımlaması, onların bazılarını yani, Tomris Uyar için yazmışsa, ve bunda çoğunluk hem fikirse, onun için en güzel yazıyı da bence Füsun Akatlı yazmıştır. Yani onun çağırmasıyla, ‘Füsun Reis’. O yazıyı hiç unutmadım, ne zaman Edip Bey’le ilgili bir yazı düşünsem hep onunla başlamak isterim, bir-iki yazımda da öyle yaptım ve işte bir kez daha. Yitiminin ardından iki ay sonra, Temmuz 1986’da “Hürriyet Gösteri” dergisinde yayımlanmış bir yazı bu, “Ahmet Abi, Güzelim, Bir Mendil Niye Kanar?” dizesini başlık yapmış Füsun Akatlı: “Viran Bağ’a gidemedik. Dört yıldır, her bahar Viran Bağ’a gideceğiz, gidemiyoruz. ‘Seni Viran Bağ’a götürmeden ölecek değilim ya’ demeleri boş. Edip öldü. Yazılmamış uzun ada şiirini, yaşanacak günlerin en güzellerini değilse de, mutlaka çok şiirlilerini, kalemine düşmeyi bekleyen doğmamış armonileri, güne çıkmamış imgeleri bıraktı, öldü. İstanbul’u, Pasaj’ı, Beşiktaş’ı, Bebek’i, alkolü, otelleri, hüzünleri, aşkları, acıları, yalnızlıkları, bizleri piç gibi bırakıp öldü. Sadecee ölümü aldı yanına, giderken sevgili aarkadaşım Edip. Neler almalıyım yanıma dedi, dedi de, bir ölümünü aldı.” Tüm yaşamı dile geçmiş, şiire geçmiş arkadaşını bu sözlerle özlüyor, yanıyor, arıyor ve uğurluyordu Füsun Akatlı. O yoktu ama, ben bir başka vesileyle yazmıştım, ‘Kirli Ağustos’ta bir ikindi, o yolculuğun mola yerlerinden birinde görmüştüm Edip beyleri, Turgut beyleri, Tomris hanımları ve Mefharet hanımları. Günün o saatinde, yılın o ayında, Ağustos’un o anında diyelim, Bebek’teki parkın içinde, Şadırvan’da, denizin üstüündeki bir uzun masada, onlardan başka da kimsenin paylaşmadığı bu dörtlü yalnızlıkta gördüydüm. Sessizlikleri, ıssızlıkları, yalnızlıkları, dilsizlikleri, her heyse, bozulmasın diye de uzaktan, gizliden baktıydım bu fotoğrafa. Evet, bir fotoğrafta gibi duruyorlardı, Ağustos’ta her şey donar ya, en çok da alkoller donar, hatta şiirlerin bile donduğu, kaldığı bir aydır Ağustos, hele onun şairleri aynı masaday, aynı fotoğraftaysa bir de. Kimbilir belki de o anda, hadi ‘şairane’ olsun, “Bir kişi bile değilim yalnızlıktan” diye geçiriyordu içinden Edip Bey, belki de öyleydi. Ya da “Doğanın bana verdiği bu ödülden/Çıldırıp yitmemek için/İki insan gibi kaldım/ Birbiriyle konuşan iki insan” diyordu. Gidip bu şiir anını bozmak olmazdı. İşte o an bana yazılmamış bir şiir olarak kaldı. Şairlerin de yalnız şiirlerinden doğru değil, şiir halinde oldukları anlardan doğru da bıraktıkları şiirler vardır ve onların yazılması gerekmez! Zaten çoktan şiir olmuştur o anlar.

“Şiirle düşünmek! Yalnızca buna inanırım. şiirle düşünmenin karşıtı felsefe yapmaktır. Felsefe ise şiirin temeli olan imgeyi dışlar. Gene felsefe duygusallığa da karşıdır.
 Şu da var: uzun şiirlerimde hiçbir sorunsalı yanıtlamaya kalkışmam. Sorular sormaya, bu soruları çoğaltmaya (ama yanıtsız bırakmaya) çalışırım hep. Nedeni, yazdıkça bilmediklerime, tanımadıklarıma, daha önce duyup düşünmediklerime rastlarım da ondan. Zaten insanın iç dünyasını kesin olarak tanıtlamak demek, saltık insanı yokken var etmek anlamına gelmez mi?” Edip Bey’in bu sözlerinden yola çıkarak ben de bir şiir tanımı geliştirmiş ve ‘şiir, evet, bir yanıttır ama, soruyu soruyla yanıtlama biçiminde bir yanıttır’ demiştim. Edip Cansever’in soruları da öyle değil midir, kendine sorar gibi yapar bize sorar, bize sorar gibi yapar şiire sorar, şiire sorar gibi yapar ve kendine sorar. Ne de olsa ‘birbiriyle konuşan iki insan’ın ikisi de odur.

Bir yağmurlu bahar akşamı, Akif Kurtuluş’la birlikte Kadiıköy’deki Hatay meyhanesine, Ece Ayhan ve Cemal Süreya’yı görmeye gittiğimizde, herhalde 1985 yılıydı, Edip Cansever’in de masada olduğunu gördük ve çok sevindik, ama sonuna gelmişti Edip Bey içkisinin, votka olmalı, hızla içti ve kalktı gitti. Ece Ayhan arkasından ‘Hep böyle yapar içer, içer, sonra da birden kalkar gider’ dedi. Ne demek istemişti, bilmiyorum. Sonra da hiç sormadım. Cemal Süreya bir şey söylemiş miydi, duyamadım, ama iyilikle gülüşünü gördüm. İkinci ve son görüşüm oldu bu. 25 yıl olmuş kalkıp gideli, o gittikten sonra şiiri daha da uzadı ve Edip Bey’i sonsuzluğa emanet edip döndü sanki. O yüzden yaşaması kısa, şiiri uzundur herhalde büyük ve ölümsüz şairlerin, ‘Edip’lerin.

Bir de bir kaç yıl önceydi, galiba artık ben de 50’yi geçtiğim için sanırım bazı soruları  daha net yanıtlamaya başladım, kendiliğinden bir biçimde. “ Türkçe’de en çok sevdiğiniz şiir?” diye sorulunca, iki şiirin birden adını verdim, biri Ahmet Muhip Dıranas’ın “Kar” şiiri, diğeri Edip Cansever’in “Gelmiş Bulundum” şiiri, şimdi bir üçüncüyü de eklemem gerek, Cahit Külebi’nin “Tokat’a Doğru” şiiri. Diğerleriyle de çocukluğuma yolculuk ettim etmesine de, Edip Bey’in şiiri, şiir olarak kalmadı bende, kimsede şiir olarak kalmaz, hayatına, varlığına, varsa anlam arayışına da sızar ve kanına karışır gibi, ruhuna da karışır, yalnızca çocukluğuna değil, yaşanacaksa ikinci çocukluğuna da, yani geleceğine de götürür insanı, götürüyor. O şiirle anıyorum Edip Cansever’i ve şiirini.

Gelmiş Bulundum

Ben mişim—neymiş?—su sesiymiş
Oymuş—cam kırıkları gibi gövdemi yakan—
Yanağında sardunya kokusuyla yazdan
Kimmiş o gelen ya giden kimmiş
Bir yabancı mı, yoksa bir ermiş
Değilmiş, bir çağrı bile yokmuş uzaktan.

Güneş mi batarmış bir özel isim bitirir gibi
Yanmış bir ağacın yaprakları mıymış kımıldayan
Ne kalmış bir önceden ya da bir sonradan
Kim koparmış dalından bu yabani incirleri
Ya kimmiş kıyıya çeken hayalet gemileri
Ne yazılmış nereye bu garip kargaşadan.

Yıldızlar, büyülü ülke, adımı unutturan
Bir kaya, bir ot, bir akarsu
Hangi yaz şarkıcılarının ürpertili korosu
Ki bütün ölüleri sığa çıkaran
Ve kenti bir ölüm derinliğine salan
Yani bir gül solarken bir gülün açma korkusu.

Şiirler yazdım, kitaplar okudum
Elime bir bardak aldım, onu yeniden oydum
Derinlerde kaldım böyle bir zaman
Kim bulmuş ki yerini, kim ne anlamış sanki mutluluktan
Ey yağmur sonraları, loş bahçeler, akşam sefaları
Söylesin benimle biraz bir kere gelmiş bulundum.

 

Haydar Ergülen’in bu yazısıwww.sabitfikir.com adresinde yayın yapan güncel edebiyat dergisi Sabitfikir’de 27 Mayıs 2011 tarihinde yayınlanmıştır.

Ölümünün 25. yılında Edip Cansever DOSYASI’nın tamamını okumak için TIKLAYIN

Bizim daha nice Onur Hocalara ihtiyacımız var!

Çevre kirliliğine bağlı sağlık sorunlarıyla ilgili bilimsel çalışmasının ilk sonuçlarını kamuoyuna açıkladığı için Kocaeli ve Dilovası Belediyeleri tarafından hakkında suç duyurusunda  bulunulan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu‘na destek için dün (28 Mayıs) Dilovası Belediyesi önünde bir basın açıklaması yapıldı.

Aralarında TMMOB’ye bağlı odalar, KESK, Eğitim Sen, Tabibler Odası, ESP ve Yeşiller Partisi’nin de bulunduğu grup saat 13:00’de Belediye Binasına doğru yürüyüşe geçti. Yürüyüş boyunca: “Özgür bilim susturulamaz”, “Dilovası halkı yalnız değildir”, “Onur Hoca onurumuzdur”, “Dilovası çöplük değildir”, “AKP sağlığa zararlıdır”, “Zehir solumak istemiyoruz” sloganları atıldı.

Belediye önünde toplanan grup adına ilk olarak söz alan Dokuz Eylül Üniverstesi’nden Prof. Dr. Cem Terzi şunları söyledi:

“Bir bilim insanı, Kocaeli Üniversitesi Halk Sağlığı Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu soruşturuluyor. Ne için? İnsan, hekim ve akademisyen olaral topluma karşı temel görevini yerine getirdiği için. Hamzaoğlu uzun yıllardır bölgede yaşanan ciddi sağlık sorunlarıyla uğraşmaktadır. 2005 yılında yayımladığı ve kansere bağlı ölümlerdeki artışı gösteren çalışmasından bu yana yetkililerce hiçbir önlem alınmadığı gibi, geçtiğimiz günlerde yürütücüsü olduğu yeni çalışmanın sonuçlarını kamuoyuna açıklayınca soruşturma ve yargılama talebiyle karşılaştı.

Bizler bilim insanlarına yapılan bu tacizlerin anlamını biliyoruz. Dr. Irving Selikoff asbestoz’un, Dr. Takeshi Nirayama pasif sigara içiciliğinin, Dr. Ignacio Chapela GDO’lu mısırın insan sağlığını tehdit ettiğini açıkladığında hep aynı tacize uğradı. Şimdi sıra Onur Hamzaoğlu’nda. Oysa bir akademisyen gerçeğin peşinde koşar.

Bir tarafta siyasi ve ekonomik çıkarları insan sağlığı üstünde tutanlar var, diğer tarafta toplum sağlığı, onurlu bilim insanları ve Onur Hamzaoğlu var. Bizim tarafımız belli. Hocamız onurumuzdur.”

Daha sonra Eğitim Sen Kocaeli Şube başkanı Veysel Kaplan ve KESK başkanı Döndü Taka birer konuşma yaptı. Taka, günümüzde pek çok bilim insanının piyasa mantığı ile çalıştığını ama Onur Hoca gibi akademisyenlerin de var olduğunu söyleyerek, “Bizim daha nice Onur Hocalara ihtiyacımız var” dedi. Kütahya’da yaşanan çevre felaketine de değinen KESK başkanı sözlerine şöyle devam etti:

“Kütahya’daki madenlerde risk olduğuna dair çalışmalar yayımlanmıştı. Orada da hiçbir önlem alınmadı ve bir çevre felaketi yaşandı. Peki ama akademik çalışma neden yapılır? Bugün Kocaeli ve Dilovası Belediyelerinin yapması gereken Hamzaoğlunun çalışmasını değerlendirip önlem almaktır. Belediyeler yerel rantın paylaşıldığı yerler olamaz.”

Basın açıklaması, 31 Mayıs 2011’de Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun Kocaeli Belediyesine açtığı davanın görülmesi sırasında mahkemeye gidilerek destek verilmesi çağrısıyla son buldu.

Haber ve fotoğraflar: Gülden Akyol – Yeşil Gazete

Anadolu Direnişçileri’nden çağrı var!

9 gündür, Ankara’nın Gölbaşı’nda bekletilen Büyük Anadolu Yürüyüşü kervanlarından çağrı var. Her gün artan destek ile olumsuz koşullara karşı direnen kervanlar 4-5 Haziran günü için tüm destekçileri Gölbaşı’na çağırdı. Çağrı şu şekilde:

 

Yaşam İçin Direnişe Destek !

Tüketim odaklı kapitalist düzen, bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de doğal varlıklarımızı rant elde etmek uğruna talan ediyor.

Yaşayan her canlının en doğal hakkı olan su, yatağından çalınıp 49 yıllığına şirketlere satılıyor.

Uluslararası maden şirketleri, kendi ülkelerinde uygulayamadıkları, doğayı ve insan sağlığını hiçe sayan madencilik faaliyetlerini Anadolu topraklarında devam ettiriyor.

Yerli tohumlarımız yok edildi. 5-10 yıl öncesine kadar topraklarımızda yetiştirebildiğimiz yüzlerce ürün artık ithal ediliyor.

Yerli ırk hayvan soyu bitirilirken, köylü ithal hayvan yetiştiriciliğine zorlanıyor.

Tüm dünyanın tamamen terk etme yoluna gittiği nükleer santrallerin en ilkel modelleri Sinop, Akkuyu ve İğneada’da yapılmak isteniyor.

Her geçen gün yeni bir termik santral projesi için onay veriliyor.

Bir avuç vekilin mecliste aldığı kararla, doğaya vereceği zarar bilimsel olarak kanıtlanmış tüm bu projeler, ÇED’den muaf tutulabiliyor.

Kıyılar, meralar, yaylalar, ormanlar birer birer satışa çıkartılıyor.

Bunlar göremediğimiz ya da görmezden geldiğimiz çok kapsamlı bir planın parçaları. Doğanın yıkımına ve doğayla iç içe yaşayan halkın yaşam alanlarını yok etmeye yönelik bu girişimlerin amacı kırsalda mütevazı bir hayat süren yüzbinleri, şehirlerde üç kuruşa çalışacak köleler haline getirmek. Ve bu yöntemle insansızlaştırılan kırsal alanlardaki rantı şirketlerin tekeline teslim etmek.

Biz bu sinsi oyunu bozmak için yola çıktık. Binlerce kilometre yol kat ettik. Geçtiğimiz her bölgede maruz bırakıldığımız bu yalnış enerji ve kalkınma politikalarını anlattık. Ne bir taşkınlık yaptık ne kimsenin kılına zarar verdik. Hiçbir engellemeyle karşılaşmadan Gölbaşı İlçesi’nde bir araya gelip 21 Mayıs’ta Ankara’ya doğru hareket edecekken, polis güçlerince engellendik.

Herhangi bir resmi tebligat olmaksızın yapılan bu hukuk dışı uygulamayı protesto etmek amacıyla direnişe başladık. Sağlıksız koşullar, olumsuz hava şartları altında devam ettirdiğimiz direnişimizin 2. haftasındayız. Halkın ve demoktatik kitle örgütlerinin her geçen gün artan ziyaretleri ve destekleriyle direnişimize devam ediyoruz.  Direnişimize destek verenler, polis tarafından engellenmeye çalışılıyor.  En temel ihtiyaçlarımızı karşılamak için gönderilen seyyar tuvaletler kamp alanına sokulmuyor. Ancak bu insanlık dışı baskılar bizi yıldırmak yerine daha da güçlendiriyor.

Bugüne kadar geliştirilen dayanışmayı pekiştirmek ve sesimizi daha da gür duyurmak için tüm destekçilerimizle 04-05 Haziran 2011 tarihlerinde Gölbaşı’ndaki kamp alanında buluşuyoruz.

Sizleri de direnişimize destek vermeye çağırıyoruz.

Büyük Anadolu Yürüyüşçüleri Gölbaşı Direnişi

Profesörler ‘Onur’u savundu

Kocaeli’nin Dilovası ilçesiyle ilgili araştırma yartığı gerekçesiyle hakkında suç duyusunda bulunulan Öğretim üyesi Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’na meslektaşlarından destek geldi.

Sanayi bölgesinde araştırmalar yapan Kocaeli Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu annelerin sütünde ve bebeklerin dışkısında ağır metaller olduğunu tespit etmişti.

Bunun üzerien Kocaeli ve Dilovası belediyeleri halkı paniğe sürüklediği gerekçesiyle Hamzaoğlu hakkında suç duyusunda bulunmuştu.

Yaklaşık 200 öğretim üyesi ve sivil toplum örgütü üyesi, Onur Hamzaoğlu’na destek vermek için biraraya geldi.

Gruptakiler, slogan atarak Onur Hamzaoğlu’nun fotoğrafının da bulunduğu “Onurumuzu savunuyoruz” pankartı arkasında Dilovası Belediyesi’nin önüne kadar yürüdü.

Belediye binası önünde grup adına açıklama yapan 9 Eylül Üniversitesi Tıp Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Cem Terzi, Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu’nun uzun yıllar Kocaeli bölgesinde yaşanan ciddi çevre ve sağlık sorunları ile uğraştığını söyledi.

Terzi, halk sağlığı, çocuk sağlığı ve hastalıkları ile tıbbi genetik anabilim dallarından akademisyenlerle birlikte yürüttüğü, üniversitenin bilimsel araştırma fonu tarafından desteklenen araştırmada annelerin ilk sütünde ve bebeklerin ilk kakasında bazı ağır metaller saptandığını belirterek şunları kaydetti:

”Sorumluluk sahibi bir bilim insanı olarak bu bilgiyi kamuoyuna açıkladı. Dilovası ve Kocaeli Büyükşehir Belediye başkanları Kocaeli Cumhuriyet Savcılığı’naa şikayet dilekçesi verdi. Savcılık hazırladığı dosyayı Kocaeli Üniversitesi rektörlüğüne gönderdi. Sağlık Bakanlığı kanserle savaş dairesi başkanlığı tarafından yukarıdaki gerekçelerle YÖK’e yazılan yazının, YÖK tarafından Kocaeli üniversitesi Rektörlüğünün bilgisine sunulması ve gereğinin rica edilmesi üzerine rektörlük tarafından disiplin soruşturması açıldı. Biz Onur Hamzaoğlu’nun yanındayız ve onun kılına bile dokundurtmayız. Analarımızın sütüne, bebeklerimizin kakasına sahip çıkıyoruz.”

Aman Arınç bu filtreyi duymasın!!

İran ülkeye özel internet ağı için çalışmaları hızlandırdı. Wall Street Journal gazetesi dev filtrenin çok yakında devreye gireceğini yazdı.

İnternete sert sansürler uygulayan İran, bir adım öteye geçerek kendine özel internet kurma çalışmalarını hızlandırdı.

Rejim, ülkeyi dünyanın geri kalanından ayıracak bu internet filtresinin İslami değerlerin korunmasını sağlayacağını söylüyor. İran politikasını yakından tanıyanlar rejimin bu proje ile internetin kontrolü için verdikleri mücadeleyi yakın zamanda tamamlayacağını söylüyor. 2009 seçimlerine itiraz eden muhalefetin, sert müdahaleleri internet sayesinde dünyaya duyurmasının projeyi hızlandırdığı düşünülüyor.

İran İletişim Bakanı Reza Bagheri şubat ayında, ülkenin yüzde 60’ının çok yakında dünyanın geri kalanından ayrı bir internet ağı kullanmaya başlayacağını, iki yıl içinde bunun tüm ülkeye yayılacağını söylemişti.

Milliyet’in haberine göre, cumhurbaşkanı yardımcısı ve Türkiye Özel Temsilcisi olan Ali Ağa Muhammedi ise bu hafta ulusal internetin “Müslümanların daha etik ve ahlaki bir seviyede olmasını sağlayacak tamamen helal bir ağ” olacağını belirtti. Muhammedi, ‘helal internetin’ önce normal internetle bir arada olacağını, daha sonra tüm İran’ın sadece bu interneti kullanacağını söyledi. Bankaların, büyük şirketlerin ve bakanların normal ağa erişimi devam edecek. Aynı zamanda İran birkaç ay içinde Microsoft’un Windows’unun yerini alacak kendi işletim sistemini çıkaracak, tüm bilgisayarlarda bu kullanılacak.

15 BİN SİTE YASAKLI
İran 1990’larda Ortadoğu’da interneti kullanmaya başlayan ilk Müslüman ülke olmuştu. Bölgede ise İsrail’in ardından ikinciydi. Bugün 100 kişiden 11’inin internet kullandığı ülkede 15 bin’den fazla site yasaklandı. İran’a özgü internet fikri ise 2005 yılında Mahmud Ahmedinecad’ın cumhurbaşkanı olması ile gündeme geldi. 2008 yılında altyapı çalışmaları için 1 milyar dolar bütçe ayrıldı. Ulusal internet uygulamaları Myanmar ve Küba’da bulunuyor, Kuzey Kore ise benzer bir sistem hazırlıyor. Küba’da turistler ve yerli halk için iki ayrı internet ağı bulunuyor.

Edip Cansever’den anavarza’nın seçtiği şiirler – 1

Şiir ve sevdalanmak
2 ayrı şey değil
2 aynı şeydir

Bir gün sevdalanacağınız tutar
Bunu da ifade edemeyeceğiniz üstelik
İfade edemenin geniş ve sıkıntılı koridorlarında volta atarken bir ses fısıldar
O sesi bir kağıda dökersiniz
Son söz olarakta
Hani bir dize vardır
Turgut Uyar‘ındı sanırım
“Sonrası kalır”
” der
ve eklersiniz
Sonrası kalmasın
Sonrası sürsün

Aynı gün içinizdeki şiir kitabı alasınız ile İstiklal Caddesinde yürürken
Kitapçının birinde Edip Cansever‘in tüm şiirlerine; “Sonrası Kalır I” ve “Sonrası Kalır II“ye tesadüf edersiniz
Şaşırır kalırsınız
Hem “Sonrası kalır”ın Edip Cansever’in oluşuna
Hem içinize doğan bu mısranın 2 cilt bir kitaba isim oluşuna
Sevdalanacağınızın umutlanacağı tutar
O umutla o kitapları alırsınız
Hayat bu ya
Sevdalanacak olduğunuzun da o gün karşınıza çıkacağı tutar
Bir de kitabın ön yüzüne -sizin de ısrarınızla- yazı yazacağı
Ve yazar
Edip Cansever, serin kamelyalarda akşam üstleri gibidir, “üstü kalsın” …

Bir müddet bu sarhoşlukla dolanacağınız tutar

Şiir ve sevdalanmak
2 ayrı şey değil
2 aynı şeydir
Ama her zaman şair haklıdır
Ne mi olur sonunda ?
Sonrası kalır” …

28 Mayıs – 3 Haziran arasını Edip Cansever haftası ilan edeceğimiz tutar şimdi de
Sonrası kalsa da sürse de şiirler ile umutları paylaşacağımız
O umutları yeşerteceğimiz tutar

Haydi o zaman

anavarza

 

DİPSİZ TESTİ

Beni dinlersen Üsküdar’a gitme
İbrahim’i görme şiir yazma
Şu herkesin bildiği düzlük
Bu deli alacası çayır
Ardıç kuşu türkülü sokak
Senin için değil

Sen yoksun
Çevrende kimseler yok
Zengin de olsan
Yoksulluğun gitmez

MAYDANOZ

Hadi git
İşkillenip durmasın söyle
Şimdi sabah işler değişti
Edip’e bir hal oldu şiir yazıyor de

Sus bakalım sen de bıcır böceği
Hişt
Ot musun fasulya çiçeği misin
Seni dinliyecek değiliz

Ötüşün bakalım enayi dümbelekleri
Aklınız olsa kuşluğa özenmezdiniz
Hanginiz çıktı da iki satır yazdı
Hanginiz kafa şişirdi tutsaklık için
Hanginizin insanlığı tuttu birdenbire
Her şey ama her şey bizden olsun değil mi
Bizdik sanki sizin yerinize
Dünyanın kuşu köstebeği
Bizdik kum gibi serili patlıcanlar
Şöyle bir açınca çiçeğini
Dökünce kurtlarını rahatlayan

Ama yaşamaya gelince
Ayrımız gayrımız yok

YERÇEKİMLİ KARANFİL

Biliyor musun? az az yaşıyorsun içimde
Oysaki seninle güzel oılmak var
Örneğin rakı içiyoruz, içimize bir karanfil düşüyor gibi
Bir ağaç işliyor tıkır tıkır yanımızda
Midemdi, aklımdı şu kadarcık kalıyor

Sen o karanfile eğilimlisin, alıp sana veriyorum işte
Sen de bir başkasına veriyorsun daha güzel
O başkası yok mu? bir yanındakine veriyor
Derken karanfil elden ele

Görüyorsun ya bir sevdayı büyütüyoruz seninle
Sana değiniyorum, sana ısınıyorum, bu o değil
Bak nasıl, beyaza keser gibisine yedi renk
Birleşiyoruz sessizce

BUZ GİBİ

Aşk iyidir bak
Duyumunu artırır insanın
Hele don gömlek sabahları
Traş olacağını duyarsın
Yeni gömleğini giyeceğin gelir
Bir yeni biçim eklersin insan olacağa
Masaya, merdivene, aynalı dolaba
Derken ardından şıpınişi bir kahvaltı
Amanın dersin bu ne delice gidiş
Paldır küldür açar mıydı fıstık ağacı
İspinoz düşünür müydü?
Deli olan kaşınır mıydı?

Kolların upuzun Walt Whitman okumaktan
Ağzın desen bir karış açık
Sokaklar, amanın o sokaklar
Önce bir yeşile işkilli
Evlerde büyümeler, alıp başını gitmeler olacak
Kızıp duracaksın üstüne başına konan toza
Televizyondaki işe
Usanmak, hızını eksiltmek dendi mi
Cin ifrit kesileceksin birden

Hey gidi duyumuna yandığımın dünyası
Alıp vereceğin olacak ille
Aşk maşk buz gibi yaşayacaksın

ÇOĞULLAMA

Biz kadınız bilmeden seviyoruz bu kedileri
Seviyoruz , bir sevilme içgüdüsüyle
Bu bizim yüzümüzde ufacık çizgiler oluyor – acaba!
Evet, çok değil, konuşurken düzeltiyoruz
Orayı burayı topluyoruz, yeriyse çocuklarımızı öpüyoruz
Ama biliyorsunuz ki gene de
Hepimiz, işte hepimiz
Bitmenin, tükenmenin yorgunluğu içinde

Gözler mi? tavana dikili; hayır; pencereye
Yağmalar, sürgünler, yangınlar içinde
Çünkü bu boşluk; tüneller, çukurlar, kapkacak ağızları
Mağralar, denizler, gökyüzleri değil de
Bu boşluk, o bir türlü dolduramadığımız, o
Orman, dağ, kısacası evrenle.

Edip CANSEVER

Ölümünün 25. yılında Edip Cansever DOSYASI’nın tamamını okumak için TIKLAYIN