Ana Sayfa Blog Sayfa 5131

Serra Yılmaz Venedik’te Jüri

Serra Yılmaz, Venedik Film Festivali’nin ‘İlk Yapıt’ bölümünün jürisinde yer alacak.

Oyuncu, çevirmen Serra Yılmaz, bu yıl 31 Ağustos-10 Eylül tarihleri arasında gerçekleştirilecek Venedik Film Festivali’ne jüri üyesi seçildi.

Yılmaz, festivalin yan yarışmalarından biri olan ve Luigi De Laurentiis adına düzenlenen ‘İlk Yapıt’ bölümünün jürisinde görev yapacak.

İtalyan yönetmen Carlo Mazzacurati’nin başkanlığını üstleneceği jüride ayrıca Amerikalı yapımcı Fred Roos, Fransız eleştirmen Charles Tesson, Rus yönetmen Aleksei Fedorchenko yer alacak.

Özerklik meselesi – 3

Özerklik üzerine yazıp Kürt sorunundaki hareketlilikten etkilenmemek mümkün değil.

Yerinden yönetim ve özerklik üzerine sanırım ilk kez 2009 yerel seçimlerinden önce o zamanki Özgür Gündem (Günlük) gazetesinde yazmıştım. Yazının başlığında bence hala doğru terminoloji olarak kabul edilmesi gereken “yerinden yönetim” kavramı geçiyordu. O yazıda belediyelerin küçültülmesi, valilerin seçimle işbaşına gelmesi ve belediye hizmeti vermeyen ara kademe yönetimlerin kurulması önerisinde bulunmuştum.

Ardından geçen yılki Türkiye Yeşil Diyalog toplantısında Bölgesel Özerklik ve Yerinden Yönetim konulu bir panel yaptık. Bu panelde konuyu biyobölge kavramını da kullanarak tartışmaya çalıştım. Türkiye’nin idari yapısının bölgesel özerklik temelinde yenilenmesi gerektiğini iddia ettim. Daha sonra Helsinki Yurttaşlar Derneği bu panelde yaptığım konuşma çerçevesinde bir yazı isteyince ortaya biyobölgeler ve bölgesel özerklik üzerine bir makale çıktı (Buradan indirilebilir). Aynı çerçevede daha sonra başka yerlerde de konuşmalar yaptım.

Bu arada Yeşil Diyalog toplantısındaki panelde yapılan en heyecan verici katkının Yunanistan Yeşilleri’nden Orta Makedonya Bölge Parlamentosu milletvekili dostumuz Michalis Tremapoulos’un konuşması olduğunu eklemeliyim. Michalis bize bölgesel özerkliğe dair AB ve Yunanistan deneyimini anlatmıştı. Bu konuşma metninin de bulunduğu bir kitap şu anda yayına hazırlanıyor. Süreç içinde Yeşil Gazete’de de aynı konuyla ilgili iki yazı (Özerklik meselesi 1 ve 2) yazdım.

Bütün bunları şimdi hatırlatmamın nedeni, aslında benim durduğum yerden bölgesel özerklik temelinde bir idari reformu savunmanın ne kadar kolay anlamsızlaşabileceğini göstermek.

Benim tezim çok özetle şuydu: En fazla birkaç milyon nüfusa sahip idari özerk bölgelerde kurulacak parlamentolara ve bölgesel hükümetlere sahip, eyalet sisteminden (federasyondan) farklı olarak tarihsel veya etnik nedenlere bağlı bir bölgeselleşmeye dayanmayan, bunun yerine coğrafi, kültürel ve ekolojik temelde oluşturulmuş bölgeler temelinde yapılan yeni bir idari yapılanma ve bu arada belediye hizmeti veren daha küçük yerel yönetim birimlerinin ilçe ve mahalle düzeyine kadar indirilmesi, böylece büyük belediyeler yoluyla yeniden merkezileşmenin engellenmesi.

Çizmeye çalıştığım bu çerçevenin yerinden yönetim ve doğrudan demokrasi için en kolay uygulanabilir formül olduğunu düşünüyorum. Zaten oturduğumuz yerden icat çıkarmamıza da fazla gerek yok. Avrupa Birliği yerinden yönetim direktifleri ve dünyada uygulanmış diğer deneyimler bize yol gösterebilir.

Tek taraflı özerklik ilanı

Ama dediğim gibi bu tür bir tartışma, bütünüyle Kürt siyasi hareketinin ve devletin karşılıklı hamlelerine bağlı olarak başlamadan bitebilir. Daha doğrusu tartışmanın benim naçizane denediğim şekilde Türkiye ölçeğinde ve “Batıdan” yapılmasının bir anlamı olup olmadığına karar veren siz olamıyorsunuz.

Bugün itibariyle söylemek istediğim şeyin Demokratik Toplum Kongresi’nin tek taraflı özerklik ilanı olduğunu anlamışsınızdır. Hayırlı olsun tabii, ama ben de, eleştiren başka bazı isimler gibi pek bir şey anladığımı söyleyemiyorum. Bir sürü detay var anlamayı zorlaştıran. Örneğin eğer özerklik uygulamaya karar veren yapı bunu BDP’li 100 civarında belediye üzerinden yapacaksa, merkezi olarak verilen eğitim hizmetlerini nasıl olup da etkileyebilecek?  Dolayısıyla anadilde eğitim sorunu nasıl çözülecek?

Dahası özerklik ilan eden Demokratik Toplum Kongresi’nin nasıl olup da birdenbire bir tür yerel kongre iktidarına sahip olduğuna karar vermiş olduğunu anlayamıyorum. (İster istemez Osmanlı’dan Türkiye’ye geçişteki meşhur yerel kongre iktidarları geliyor aklıma çünkü. Bu konuyla ilgili Bülent Tanör’ün son derece nitelikli çalışmalarına bakılabilir.)

Zaten Demokratik Toplum Kongresi’nin ve bir bütün olarak Kürt siyasi hareketinin de detaylara ve uygulamaya dair net bir fikre, dahası böyle bir iddiaya sahip olduğunu sanmıyorum. DTK tarafından yapılan demokratik özerklik ilanı bir siyasi hamle. Her siyasi hamle gibi zaman içinde bir karşılığı olacak ve yeni bir hamleyle değişime uğrayacaktır. Ancak bu kez ne yazık ki bu hamlenin ağır bir bedeli olacak ve asıl içeriğe dair tartışmayı zayıflatacak gibi görünüyor.

Çünkü bu son hamle önerinin, Kürt siyasi hareketinin demokratik özerkliği 2007’deki ilk yazılı belgelerinden bu yana Türkiye ölçeğinde ve etnik temele dayandırmadan ortaya atmasından kaynaklanan gücünü zayıflatıyor. Çünkü DTK’nın son açıklamasındaki en önemli vurgu Türkiye’nin idari yapılanmasına, demokratikleşmeye ve yerinden yönetimin önemine değil, Kürt halkının statü ihtiyacına yapılıyor.

Aysel Tuğluk’un yaptığı açıklamadaki şu cümleyi birlikte okuyalım :

“Kürt halkı artık mevcut durumda ulusal varlığını tehdit eden politikalar karşısında statüsüz bir halk olarak yaşamak istememektedir. Dünyada Kürtler gibi 40 milyonu aşkın nüfusa sahip olan, ama hakları bu kadar yok sayılan ve ulusal varlığı yok edilmeye çalışılan başka bir halk yoktur. Kürt halkı olarak inkâr ve imha politikası temelinde kurulan siyasi statüsüzlüğü reddederek özgürlük temelinde kendi toplumsal demokrasimizi de kurarak yeni bir statüye kavuşturmak istiyoruz. Kendimizi yönetme güç ve iradesine sahip olduğumuzu belirtiyoruz.”

Demokratik özerklik talebinin (ve ilanının) nedeni buysa, o zaman “Demokratik özerklik sadece Kürt halkı için değil, tüm Türkiye halklarının, inanç ve kültürlerin kendisini özgürce ifade edeceği ve kendi kendilerini yöneteceği bir çözüm modelidir (aynı açıklamadan)” demenin fazla bir önemi kalmıyor.

Yine aynı nedenle Yeşiller gibi, yerinden yönetim, doğrudan demokrasi, ademi merkeziyetçilik, küçük güzeldir gibi ilkeler üzerinden bölgesel özerklik politikası yapmaya çalışan yapıların söylediği şeyler naif ve romantik hale geliyor. Benim gibi kendi kendine gelin güvey olup yazılar yazmaya kalkanların sözleri boşluğa savruluyor.

Umarım bu yanlış hamle, yani tek taraflı özerklik ilanı, tartışmanın hayati önemini ve özerkliğin sadece Kürt halkı için değil, tüm Türkiye için ne kadar önemli ve meşru bir talep olduğunu gölgelemez.

Kendi adıma Kürt sorunuyla ilişkisini ikinci plana atıp özerklik konusunu tartışmaya devam edeceğim.

Özerklik meselesi – 1 yazısını okumak için TIKLAYIN

Özerklik meselesi – 2 yazısını okumak için TIKLAYIN

‘Kendi anayasası’nı yapan gençlere 2.5 yıl hapis

Yeni anayasa tartışmalarının yoğunlaştığı 2007 yılında Halk Anayasası Taslağı isimli bir kitapçık hazırlayan gençlere özel yetkili mahkeme ceza yağdırdı.

Radikal Gazetesi’nden Mesut Hasan Benli’nin haberine göre hazırlanan anayasa kitapçığı nedeniyle mahkeme, ‘terör örgütü propagandası yapmak’tan her birine ayrı ayrı 2 yıl 6 ay hapis cezası verdi.

2007 yılında yeni anayasa tartışmalarının yaşandığı süreçte Halklar ve Özgürlükler Cephesi Üyesi olduğu iddia edilen bir grup genç tarafından “Halk Anayasası Taslağı” isimli bir kitapçık hazırlanarak çeşitli yerlerde dağıltıldı.

Söz konusu anayasa kitapçığının 1. maddesinde “Türkiye Cumhuriyeti’nin çeşitli etnik unsurların gönüllü birlikteliğinden” oluştuğu vurgulanırken, 19. maddesinde “her halkın kendi kaderini serbetçe tayin etme hakkı olduğu”, geçici 7. maddesinde ise “Siyasi şubeler, MİT merkezleri ve gizli kontrgerilla üslerindeki tüm işkence aletlerinin halkın gözü önünde imha edileceği” belirtildi.

Halkın Anayasası kitapçığı ilgili olarak Özel Yetkili Ankara Başsavcıvekilliği’nce soruşturma açıldı. 10 gencin gözaltına alındığı olayla ilgili “terör örgütü propagandası yapmak”, “halkı kin ve düşmanlığa tahrik veya aşağılama”, “suç işlemeye tahrik”, “Türklüğü, Cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılama” suçundan iddianame hazırladı. Özel yetkili Ankara 11. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen dava önceki gün sonuçlandı. Sanık avukatlarının savunmasının ardından mahkeme kararını açıkladı.

Mahkeme gençlere terör örgütü propagandası yapmak suçundan 2 yıl 6 ay hapis cezası verdi. Mahkeme ayrıca, Türk Ceza Kanunu’nun 301. maddesinde yer alan “Türklüğü, Cumhuriyeti, devletin kurum ve organlarını aşağılama” suçu için de Adalet Bakanlığı’ndan izin istemesine karar verdi.

Tutuklu Gazete çıkıyor!

Cezaevindeki gazeteciler “Tutuklu Gazete” adıyla bir gazete çıkarmaya hazırlanıyor. İlk sayısı pazar günü çıkacak olan gazete, tutuklu gazetecilerin sesini duyurmayı amaçlıyor. Türkiye’de halen 70 gazeteci tutuklu bulunuyor.

Cezaevinde bulunan gazetecilerinin yazılarından oluşan Tutuklu Gazete’nin ilk sayısı, Türk basın tarihinde “Sansürün kaldırılması ve basın bayramı” olarak kutlanan 24 Temmuz’un 103. yıldönümünde çıkıyor. Projenin fikir babası gazeteci Adanır, demir parmaklıkların arkasından kaleme aldığı mektubunda tutuklulara ait olan gazetenin işlevini “Tutuklu Gazete, adeta dürtercesine, herkese ‘Duydunuz mu? Türkiye hapishanelerinde şu kadar gazeteci var ve bu gazetecilerin suçu gazetecilik yapmak’ diyecek” ifadeleriyle tanımlıyor.

Adanır’ın önerisi üzerine gazete için bir süre önce hazırlıklara başlayan Türkiye Gazeteciler Sendikası, cezaevlerindeki tutuklu gazetecilere mektup göndererek, “Tutuklu Gazete” için kendilerinden yazı istedi. Talep üzerine cezaevlerinde bulunan gazetecilerden gelen yazılarla gazetenin sayfaları dolmaya başladı.

KONUK YAZARLAR
Tutuklu Gazete’de Ragıp Duran, İsmail Beşikçi, Şanar Yurdatapan, Banu Güven, Mete Çubukçu, Uğur Dündar, Erol Önderoğlu, Ruşen Çakır, Necati Abay, Nevin Berkdaş, Yıldırım Türker, Dilek Kurban, Ertuğrul Mavioğlu, Hüseyin Aykol, Yaşar Kemal, Murathan Mungan, Zülfü Livaneli ve Ahmet Telli gibi gazeteciler de konuk yazar olarak yer alacak.

HANGİ GAZETELER DAĞITACAK?
Gazete, içerik, dizgi, baskı ve dağıtım konularında Aydınlık, Birgün, Cumhuriyet, Evrensel ve Özgür Gündem gazetelerinden destek alacak. Yine aynı yayın kuruluşları, 24 Temmuz tarihli sayılarının ücretsiz eki olarak “Tutuklu Gazete”yi okurlarına ulaştıracak.

Fransa Turu’nda Norveç damgası

0

Edvald Boasson Hagen, Fransa Bisiklet Turu’nun Gap-Pinerolo arasında koşulan 179 kilometrelik 17. etabını kazandı ve bu seneki ikinci etap galibiyetine ulaşarak Norveç bisikletinin Fransa’daki müthiş performansını sürdürdü. Genel klasman lideri Thomas Voeckler ise kaza yaparak 26 saniye kaybetti.

24 yaşındaki Norveçli bisikletçi, bu sonuçla birlikte Fransa Bisiklet Turu’ndaki ikinci zaferini elde etti. Boasson Hagen, ilk zaferini 6. etapta Lisieux’de elde etmişti. Norveç bisikleti için rüya gibi geçen Fransa Bisiklet Turu’nda bir diğer Norveçli bisikletçi Thor Hushovd’un da iki etap zaferi bulunuyor. Sarı mayoyu uzun süre elinde tutan, daha sonra Fransız bisikletçi Thomas Voeckler’e kaptıran Thor Hushovd, dünkü zaferini Hagen’in önünde kazanmıştı. Tur’a iki bisikletçiyle katılan Norveç, böylece toplamda 4. etap galibiyetine ulaşmış oldu.

2009’da Bahar Klasikleri’nden Gent-Wevelgem’i zaferle kapatarak dikkatleri üzerine çeken Hagen, daha önce İtalya Bisiklet Turu’nda 2009’da bir etap galibiyeti almıştı.

Norveçli Edvald Boasson Hagen, etap galibiyetine ulaşırken, Rabobank’in Hollandalı bisikletçisi Bauke Mollema ikinci oldu. Français des Jeux’den Sandy Casar ise podyumu tamamladı. İniş bölümünde atak yapan ve bu seneki Fransa Bisiklet Turu’ndan etap galibiyeti alamayan Fransız bisikletçilerin makus talihini değiştirmek isteyen Sylvain Chavanel ise gerilerde kaldı ve Cofidis’den Julien El Fares’nin arkasından beşinci oldu.

Genel klasman mücadelesinde ise lider durumda bulunan Thomas Voeckler, Pramartino inişinde bir virajı alamadı ve köşedeki evin garajına girdi. Toparlanması zaman alan Europcar bisikletçisi, genel klasmanda 27 saniye kaybetti ve rakiplerinin yaklaşmasına izin verdi. Cadel Evans, Voeckler’in 1 dakika 18 saniye arkasında genel klasmanda ikinci durumda bulunuyor. Frank Schleck ise 1 dakika 22 saniye farkla üçüncü. Voeckler’in kaza yaptığı virajda, Jonathan Hivert de sorun yaşamış, aynı evin garajına girerek etapta gerilere düşmüştü.

Diğer favorilerle arasındaki farkı kapatmak isteyen Alberto Contador ise inişte büyük risk alarak atağa kalktı ve Euskaltel Euskadi bisikletçisi Samul Sanchez ile birlikte uzun süre önde yer aldı. Fakat geriden gelen Cadel Evans, Andy Schleck, Frank Schleck, Damiano Cunego gibi favoriler farkı kapattı ve İspanyol bisikletçi ile aynı zamanda etabı bitirdi. Tur’a iddialı gelen Liquigas bisikletçisi Ivan Basso ise ataklara cevap veremeyince ve inişte iyi performans gösteremeyince gerilerde kaldı ve genel klasmanda Thomas Voeckler’in de sorun yaşadığı bir günde 3 dakika 49 saniye geride 8. oldu.

Fransa Bisiklet Turu, bugün Pinerolo – Galibier Serre-Chevalier arasında koşulacak olan 189 kilometrelik zorlu 18. etapla devam edecek.

Pamuk üretiminde hızlı düşüş: Çiftçi pamuktan uzaklaşıyor

İbrahim GürPamuk üretiminde son yılların en hızlı düşüşü yaşanıyor. Sanayi ve Ticaret Bakanlığı’nın 2010 verilerine göre Türkiye’de pamuk üretimi 2006 yılında 849 bin tondan, 2010 yılında 488 bin tona düştü. Bu durumun nedenlerini TMMOB Ziraat Mühendisleri Odası Denizli Şubesi Başkanı İbrahim Gür’e sorduk.

İbrahim Gür pamuk rekoltesindeki düşüşü desteklenmeyen tarım üreticilerinin hızla üretim süreçlerinden uzaklaşmasına bağlıyor. İbrahim Gür pamuk üretiminde düşüşün nedenlerini şöyle açıklıyor:

“1980’den sonra izlenen ve AKP iktidarında ABD ve AB’nin dayatmaları adeta emir kabul edilerek harfiyen yerine getirilen uygulamalar sonucunda, başta tarım sektörü olmak üzere tüm yaşamsal alanlarımız küresel şirketlerin ve yerli uzantılarının çıkar ve beklentilerine uygun olarak biçimlendirildi. Bunun sonucunda kendi ülkemizde rahatlıkla yetiştirdiğimiz birçok tarımsal üründe ve bunların girdilerinde dışa bağımlı hale getirildik. Desteklenmeyen ve girdi fiyatları yüksek olduğu için para kazanamayan üreticilerimiz üretim süreçlerinden hızla uzaklaştı. Çiftçimiz zaten örgütsüz… Mevcut örgütler de işlevsiz ya da siyasi iktidara bağımlı… Devlet müdahalesi yok… Bu halde, serbest piyasa düzeninde, küresel şirketlerin ve onların yerli uzantılarının karşısında çaresiz bırakıldılar.

Tarıma ayrılan kaynaklar sürekli kısıtlanıyor, kendi üreticimizden esirgediğimiz kaynaklar ithalat yoluyla ABD ve AB çiftçisine aktarılıyor. Gelinen noktada Türkiye tarımda küresel şirketlerin açık pazarı haline dönüştürüldü ve onların çıkarlarına uygun bir işleve sahip oldu. Sorunların temel kaynağı ülkemizi tek yanlı ipoteğe bağımlı kılan bu işbirlikçi politikalardır.”

“Oyunun kurallarını koyanlar hep kazanıyor”

Bir yandan da son yıllarda ülkemize ithal edilmeye başlanan ABD pamuğuna uygulanan iki yıl ödemesiz düşük faizli kredilerin, Türkiyeli üreticinin ölüm ilanı olduğu yorumları yapılıyor. Bu konudaki görüşünü sorduğumuz İbrahim Gür de aynı fikirde:

“Evet, bugün dünyanın en pahalı mazotunu, gübre ve ilaçlarını kullanmak zorunda bırakılan, her türlü destekten uzak çiftçilerimiz yüksek maliyetlerle üretim yapıyorlar. Ülkemizde dekar başına 400-450 kg pamuk alınırken, bugün dekar başına 300-350 kg pamuk alan ABD’den ve Yunanistan’dan pamuk ithal ediliyorsa, gelinen noktanın sorgulanması gerekir. Oyununun kurallarını koyanların hep kazandığı bu durum sürdükçe, bizim gibi oyuncular sürekli kaybedecek. Çözüm oyunun kurallarını değiştirmektir. Kaynakların üreten ve ürettiğini hakça paylaşan, ülkemizin çıkarlarına uygun üretim, yatırım ve istihdamı hedefleyen bir anlayışla harekete geçirilmesi öncelikli tutum olmalıdır.”

“Üretici pamuk üretim kültürüne de yabancılaştı

İbrahim Gür’e, dünya piyasalarındaki dalgalanmalara karşı örneğin Çin’in çok çabuk tedbir alıp, uygulamalarında esnek davranmasına rağmen, Türkiye hükümetinin hep geç mi kaldığını soruyoruz:

“Evet, bundan 8-10 yıl önce Denizli’de pamuk ekim alanı 240 bin dekar civarındaydı. Her geçen yıl azalarak bugün 22 bin dekara kadar düştü. Bugün için bir çok üreticimiz pamuk üretim kültürüne de yabancılaştı ve son yıllardaki fiyat artışına rağmen pamuk ekiminden uzak duruyorlar. Dünün pamuk ekim alanları bugün başta meyvecilik olmak üzere başka ürün deseni ile kaplandı.”

Haber: Aytaç Timur – Yeşil Gazete

Fener-Balat Bahçeleri’nde “Sebze Sepetleri”

Mavi Kalem Derneği yaz dönemini iki önemli projeyle sürdürüyor. Dernek 8 senedir her yaz yürüttüğü kadınlara ve çocuklara eğitim ve danışmanlık etkinliklerinin yanı sıra bu yıl “Fener-Balat Bahçeleri” adıyla başlattığı projeyle İstanbullulara “Kendi sebzenizi kendiniz yetiştirmeye, taptaze yemeye ne dersiniz?” diye soruyor. Sebze sepeti projesinde 9 Temmuz’dan beri dernek gönüllüleri Fener-Balat semtlerini el arabalarıyla dolaşarak bölgede yaşayanlara sebze fideleri dağıtıyorlar.

Dernek, projeyi “Sebze Sepeti projesi Fener – Balatlı semt sakinlerini kentsel tarım konusunda bir araya getirmeyi ve yeni sosyal bir ortam oluşturmayı amaçlayan yeni, yeşil bir çalışma” olarak tanımlıyor. Proje çocukların da katılımıyla oyunlu ve şenlikli biçimde sürdürülüyor. Projenin gönüllü neferlerinden Pieter Baets her cumartesi, Pazar ve Salı günleri gerçekleştirilen el arabalı turlar için “Çok keyifli oluyor, insanlar çok ilgili. Özellikle çocuklar hemen ilgi gösteriyor. Dağıttığımız fideleri insanlar ufak saksılar içinde balkonlarında ve pencere pervazlarında yetiştiriyor. Hem muhabbet de oluyor, mahalleli iyice kaynaşıyor” diyor.

Sebze Sepeti projesinin önemli bir hedefi Balat’ta oturanların göç ettiği köylerinden İstanbul’a getirdiği tarım bilgisini kullanmalarını teşvik etmek. Proje aynı zamanda Fener-Balat’ta kullanılmayan alanları bulup bunları halk bahçelerine dönüştürmeyi amaçlıyor.

Projeye dahil olmak ya da daha fazla bilgi edinmek isteyenler projenin facebook sayfasını veya Mavi Kalem’in web sitesini ziyaret edebilirler. Derneğe 0212 534 41 33 numaralı telefondan ulaşmak da mümkün.

Birçok ülkede giderek artan kent tarımı projelerinin güzel bir örneği olan Sebze Sepeti ve benzerlerinin yayılması hem tehlike altındaki mahalle kültürünü güçlendirmesi, hem başta çocuklar olmak üzere insanları bahçe tarımcılığıyla yeniden tanıştırması, hem de giderek ağırlaşan iklim ve gıda krizlerine önemli bir çözüm sunuyor olması nedenleriyle çok önemli görülüyor.

(Yeşil Gazete)

Son Dakika: Belgeler TFF’ye gidiyor

Şike soruşturması kapsamında Adliye’nin elinde bulunan belgeler Emniyet’te çoğaltıldıktan sonra Türkiye Futbol Federasyonu’na gönderildi.

Türkiye Futbol Federasyonu’nda bu belgeler için bir kozmik oda oluşturuldu. Kozmik odada pek çok kasa bulunuyor ve söz konusu belgeler bu kasalarda kilitli durumda olacak.

Türkiye Futbol Federasyonu’nun oluşturduğu Etik ve Hukuk Kurulu’nda kozmik odaya yalnızca 10 kişi ulaşabilecek. Belgeler incelendikten sonra da birkaç gün içinde sonuçlar açıklanması bekleniyor.

Federasyonun alacağı son kararlar da etik kurulunun sunacağı raporun ardından belli olacak.

Hopa’dan sonra Kuzey Kıbrıs’ta da polis şiddeti!

Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın 20 Temmuz kutlamaları için dün KKTC’ye gelmesini protesto etmek isteyenlere karşı çevik kuvvet, polis ve otobüslerle barikat kuruldu.

Sendika, siyasi parti ve sivil toplum kuruluşları üyelerine karşı KKTC polisi gözaltı, tutuklama ve yumruklama ile doğrudan saldırdı.
“Bu memleket bizim, biz yönetelim!” diye slogan atan protestoculara KKTC polisi saldırdı. Video için: http://www.vimeo.com/26660444
Protesto gösterileri daha başlamadan sendikalara karşı baskınlar düzenleyen polis, Kıbrıs Türk Amme Memurları Sendikası’nı (KTAMS) bastı ve zorla “Bir Verip Beş Alıyorsun, Utanmadan Besleme Diyorsun” pankartını indirdi.
Kıbrıs basınında “görülmemiş polis şiddeti” şeklinde ifade edilen saldırılar sonucunda tutuklamaların yanı sıra 6 kişi ciddi şekilde yaralandı ve hastaneye kaldırıldı.
“Türkiye’nin parasını da, paketini de, memurunu  da istemiyoruz”
Erdoğan’ın Kuzey Kıbrıs’a ziyareti öncesi Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası’nda basın toplantısı düzenleyen sendikacılar ve sivil toplum kuruluşları, Türkiye Hükümeti’ni protesto edeceklerini, Türkiye’nin ne para, ne paket, ne de memurunu istemediklerini belirtmiş ve tüm halkı protestoya çağırmıştı.
BKP Genel Sekreteri İzzet İzcan da, Kıbrıs Türk halkının yok oluş süreci yaşadığını söyleyerek, Türkiye’den nüfus aktarımıyla demografik yapının bozulduğunu, Kıbrıslı Türklerin azınlık haline getirilerek, kimliksizleştirildiğini ileri sürmüştü.
YKP Yürütme Kurulu Sekreteri Murat Kanatlı da, Türkiye Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’a yapılacak karşılamanın “Türkiye’nin bir vilayetinde yapılıyor izlenimi verdiğini” söyleyerek bu durumu eleştirmişti.
KSP Genel Sekreteri Yusuf Alkım da, protestoların TC Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın şahsına yönelik olmadığına işaret ederek, Erdoğan’ın sadece TC devletinin bir temsilcisi olduğunu söylemişti.
“20 Temmuz’da sizi biz kurtardık, biz öldürürüz!”
Kıbrıs Türk Öğretmenler Sendikası, dün Kuzey Kıbrıs genelinde yaşanan protestoları değerlendiren açıklamasında, polisin saldırısıyla ilgili “taammüden insan öldürmeye teşebbüs” ifadesini kullandı.
AİHM kararına göre, adanın kuzeyinde yaşanan her şeyden Türkiye Cumhuriyeti’nin sorumlu olduğunu hatırlatan KTÖS, “Adanın kuzeyinin siyasi ve ekonomik olmanın yanında askeri olarak da, Türkiye makamlarının kontrolü altında olduğu, Polis Teşkilatı’nın, 19 Temmuz tarihinde eylemcilere öldüresiye yapmış olduğu saldırı ile bir kez daha anlaşılmıştır.” açıklaması yaptı.
Sendika yaptığı açıklamada, “Kıbrıslı Türkleri korumak safsatasıyla kurulan Polis Teşkilatı, Kıbrıslı Türkleri öldürecek bir silah konumuna bürünmüştür” dedi.
KTÖS Yürütme Kurulu imzalı açıklamada, “Sizi Rum Paramiliter örgütünden biz kurtardık” diyenler, 20 Temmuz gününün arifesinde sizi biz kurtardık, biz öldürürüz” mesajını vermiştir. Hatırlatırız ki papazın ordusuna boyun eğmediğimiz gibi, imamın ordusuna da boyun eğmeyeceğiz.” denildi.
Hopa tutuklularıyla dayanışma
19 Temmuz’da Başbakan Erdoğan’ın ziyaretini polis şiddetine rağmen protesto eden Kuzey Kıbrıslıların, yine Erdoğan’ın seçim öncesi Hopa ziyaretinde yaşanan şiddeti ve ardından gelen saldırıları da protesto etmek ve dayanışma göstermek için Halkevleri ve ÖDP bayrakları taşıdıkları görüldü.
uzey Kıbrıs’ta polis şiddeti 

Erdoğan’ın Kıbrıs ziyaretini protesto etmek isteyen sendika ve örgüt üyeleri polis barikatı, çevik kuvvet ve önlerine çekilen otobüs barikatı ile karşı karşıya kaldı. KTAMS binasında asılı olan pankarttan rahatsız olan polis, pankartı indirmek için flash-arama izni çıkarttı, bu sırada eylemde kullanılacak bütün dövizlere de el koyarken, iki kişiyi tutukladı, bina içerisinde daimi arbede ve tartaklama yaşandı. Akşam saatlerindeyse KTHY önündeki Toplumsal Varoluş Çadırı’na baskın yapan polis ekipleri, bulundukları noktada kıpırdamadan slogan atan göstericilere şiddet uygularken, 6 kişiyi tutukladı, 6 eylemci de hastaneye kaldırıldı. 

(Kaos GL)

16 yaşındaki çocuk “Dur” ihtarı sonrasında öldürüldü

Samsun ile Amasya sınırındaki Boğaziçi mevkinde operasyona çıkan güvenlik güçleri, “Dur” ihtarında bulundukları iki kişinin silahla karşılık verdiğini ileri sürerek ateş açtı. İki kardeşten 16 yaşındaki Gökhan Çetintaş öldü, ağabeyi 18 yaşındaki Habib Çetintaş yakalandı.

Ayvacık ilçesinde kaçan üç kişiyi aramak üzere operasyon başlatan askerler, Radikal gazetesinin haberine göre, dün (19 Temmuz) akşam saat 22.40 sıralarında karşılaştıkları iki kişiye “Dur” ihtarında bulundu.

“Teslim ol” çağrısına silahla karşılık verildiği ileri sürülen iki kardeşin üzerine ateş açıldı. 16 yaşındaki Gökhan Çetintaş hayatını kaybetti, cesedi otopsi yapılmak üzere Samsun’un Havza İlçesi Devlet Hastanesi’ne kaldırıldı.

Yakalanan ağabeyi 18 yaşındaki Habib Çetintaş da sorgulanmak üzere Havza İlçe Emniyet Müdürlüğü’ne götürüldü. Olay yerinde yapılan arama bir kuru sıkı tabanca ele geçirildi.

Amasya Valisi Halil İbrahim Daşöz, “İki kardeşin güvenlik güçlerinin ‘Dur’ ihtarına uymayıp ateş etmeleri sonucu çatışma çıkmış. Kardeşlerden biri öldü. Soruşturma devam ediyor” açıklamasını yaptı.

İki kardeşin, Samsun’un Havza İlçesi’ne bağlı Paşapınar Köyü’nde oturan annelerini ziyarete gittikleri ileri sürüldü. (Radikal)