Ana Sayfa Blog Sayfa 5085

Atletizmde her atlete doping kontrolü

0

Güney Kore‘de devam eden Dünya Atletizm Şampiyonası sporda en kapsamlı dopingle mücadele çalışmalarına da sahne oluyor.

Toplam iki bin kişinin katıldığı şampiyona kapsamındaki her yarışmacıdan kan örneği alınıyor.

İncelenen örneklerde de, alyuvarlar sayısının normalin üzerinde olup olmadığı araştırılacak.

Uluslararası Atletizm Federasyonu‘nun (IAAF) Dopingle Mücadele Birimi’nin Başkanı Gabrielle Moree, bazı sporcuların doping yapmış olabilecekleri kuşkusunun bulunduğunu söylüyor.

IAAF’nin, uluslararası düzeyde yarışan atletlerin ”biyolojik pasaportlarını” oluşturmak istediğini aktarılıyor.

Bu, muhtemel doping vakalarının tespit edilmesinde çok büyük bir önem taşıyor.

Turnuva öncesinde, dünya şampiyonasına katılmak isteyen sporculara kan örneği vermelerinin istenebileceği bildirilmişti.

Kan örnekleri, şampiyonanın düzenlediği tesislerde inceleniyor. Ancak uzmanlar, bu tarama sırasında yasaklı madde aramadıklarını, kan hücresi seviyelerinde olağan dışı artışlar tespit etmeye çalıştıklarını söylüyor.

Gabriel Moree, ”şu ana kadar bazı sıra dışı durumlar tespit ettiklerini ve bu vakalarda incelemelerini idrar testiyle sürdüreceklerini” söyledi.

Kan örnekleri dondurularak daha kapsamlı incelemeler için İsviçre’de bir laboratuvara gönderilecek.

IAAF, yasaklı maddelerin tespit edilmesi durumunda da harekete geçecek. Çok sayıda birey için biyolojik pasaport oluşturmanın maliyeti ise yüksek.

Dünya Dopingle Mücadele Kurumu, bu alandaki çalışmalara kaynak sağladı.

Ancak Moree, ek kaynağa ihtiyaçları olabileceğini, ayrıca bu denli kapsamlı bir çalışmaya karşın bütün doping vakalarının tespit edilmesinin de mümkün olamayabileceğini söylüyor. (BBC)

Daryl Hannah gözaltında

Ünlü Amerikalı oyuncu Daryl Hannah gözaltına alındı.

Kanada ile Amerika Birleşik Devletleri arasında kurulması planlanan ve Kanada’dan çıkartılacak katran kumundan elde edilmiş petrolü Meksika körfezindeki ABD rafinerilerine taşımayı amaçlayan, emisyon artışı yanı sıra büyük ekolojik tahribata zemin hazırlayacak KeyStoneXL  petrol boru hattını protesto etmek için Beyaz Ev’in önünde 20 Ağustos’tan beri devam etmekte olan barışçıl doğrudan eyleme katılan Daryl Hannah salı günü öğleden sonra bir grup aktivistle birlikte Beyaz Saray’ın önünde gözaltına alındı.

Göz altına alınmadan önce “fosil yakıtların yol açtığı zararlardan ve korkunç ölümlerden uzak kalmak ve temiz enerjiye kavuşmak uğruna  bazen daha büyük bir özgürlük için özgürlüğünüzden feragat etmek gerekebilir” diyen ünlü oyuncu kaldırımdan kalkmalarını isteyen polislerce göz altına alındı.

Amerikan sinemasının gözde  yıldızlarından Daryl Hannah  Blade Runner, Splash, Wall Street, Roxanne gibi çok sayıda filmde rol almış, özellikle Quentin Tarantino‘nun yönetttiği Kill Bill filminde canlandırdığı rolüyle Holywood’un unutulmazları arasındaki yerini almıştı.

Daryl Hannah daha önce de bir çok siyasi kampanyada aktif olarak görev almış ve defalarca gözaltına alınmıştı.

Eylem’deönceki günlerde gözaltına alınanlar arasında ünlü iklim bilimci James Hansen, Greenpeace ABD’nin genel direktörü Phil Radford, 350.org’un genel direktörü May Boeve ve önde gelen özgürlükçü lobi sitesi CREDO Mobile’ın yöneticisi Michael Kieschnick de vardı.

Konu ile ilgili diğer haber :  http://www.yesilgazete.org/blog/2011/08/30/iklim-bilimci-hansen-gozaltinda

(Yeşil Gazete)

BDP ve demokratlık – Fuat Keyman

Demokrat tavır, BDP’ye nasıl yaklaşmalı? Bu soruya yanıtı, ne sessiz kalarak, ne her BDP eleştirisini savaş çığırtkanlığına indirgiyerek ne de “Acaba BDP eleştirisi yaparsam hükümete yakın bir konumda olur muyum” endişesine kapılarak verebiliriz. Gazete köşe yazarlarını taradığımız zaman, demokrat olarak bildiğimiz ya da kendisini demokrat olarak tanımlayan çoğu yazarın, yukarıdaki seçenekler içinde hareket ettiğini görüyoruz. Demokrat tavrın çok gerekli olduğu bir anda, demokratlık-BDP ilişkisi giderek ikircikli, muğlak ve kabul edilemez bir nitelik kazanıyor. Demokrat bildiğimiz arkadaşlarımızın bazıları tümüyle sessiz kalmayı tercih ediyor. Siyaseti anti-AKP konum almaya indirgeyenlerse ya “BDP’yi eleştirmekle-savaş çığırtkanlığı yapmayı özdeşleştirerek” ya da Kemal Burkay gibi barış taraftarlarını bile “BDP’yi eleştirirsen AKP’li olursun” diye tenkit ederek, BDP eleştirisine hiçbir alan bırakmıyorlar. Bazıları daha da ileri giderek, bir taraftan “korkuyorum” derken, diğer taraftan rahatlıkla, daha önce karanlık sokaklarda kurşunlanmış, ölümden dönmüş, Diyarbakır Cezaevi’nde işkencelerle dolu uzun zaman geçirmiş Kürt aydınlarına hakaretler yağdırabiliyor ve onların BDP eleştirilerini AKP’li olmakla bir tutabiliyor ama kendileri BDP’yle en ufak eleştirel bir ilişkiye girmiyorlar. Böyle konumlar demokrat olabilir mi?
Doğrudur; bugünün ve yarının Türkiyesinde, demokratikleşmenin ve farklılıklarımız içinde birlikte yaşamanın önkoşulu, Kürt sorununun çözümü olacaktır. Doğrudur; Kürt sorununun çözümünün anahtarı da savaş ve güvenlik temelli politikalar değil, tam aksine demokratik müzakere ve siyasi çözümdür. Doğrudur; demokratik müzakerenin tarafları, başta siyasi partilerdir ve bu bağlamda da bugün için Kürt sorununun yasal ve siyasal temsilcisi BDP’dir. Doğrudur; demokratik çözüm için BDP’yi kazanmamız, BDP’yi parlamentoya ve yeni anayasa sürecine davet etmemiz ve başta hükümet olmak üzere siyasi partilerden ve siyasi aktörlerden BDP ile diyaloğa girmelerini talep etmemiz gerekiyor. Kürt sorununun temsilinde, AK Parti ile birlikte iki yasal siyasi ve kilit aktörden birisi BDP’dir. Bu nedenle de, BDP’yi kazanmamız lazım ve demokrat bir pozisyonun BDP’ye yaklaşımı, bu partiyi kazanma amacında olmalı. Ama bugün BDP’yle yapıcı eleştiri temelinde bir ilişkiye girmeden, BDP’yi kazanabilir miyiz? Bence “hayır”! Demokrat tavır, BDP’yi eleştiri dışında bırakmayı değil, aksine BDP’yi eleştirerek onu kazanmayı amaçlamalı.

BDP’ye yapıcı eleştiri
Kabul etmeliyiz ki, 12 Haziran seçimlerinden sonra ve özellikle de Silvan ve Çukurca saldırıları karşısında BDP çok kötü bir performans sergiledi. Seçimlerden sonra, biraz da CHP’nin aldığı başarısız sonuç nedeniyle BDP, Türkiye siyasetine etki etmek ve AK Parti’ye etkili muhalefet yapma temelinde, “gerçek ana muhalefet partisi” olarak algılandı. BDP parlamentoyu boykot ederek, kendisini tümüyle PKK’ya, DTK’ya ve KCK’ya güdümlü konuma getirerek, ölümlere ve şiddete tavırsız kalarak, içini dolduramadığı ve tanımlayamadığı demokratik özerklik kavramının arkasına sığınarak, siyasi etkisini sıfırlama noktasına geldi. Sırrı Süreyya Önder gibi BDP çatısı altında seçime girenlerse, seçim öncesi biber bombaları nedeniyle gözleri yaşlı televizyon kanallarına çıkarken ve etkili muhalefet yaparken, bugün sesleri çıkmayan, ölümlere karşı gözleri yaşarmayan ama Murat Belge gibi çok önemli aydınlara saldıran bir tavır içindeler. BDP’yse Silvan’dan, Çukurca’dan sonra değil, askeri uçaklar bomba yağdırmaya başlayınca siyaset yapması gerektiğini anlıyor ve başlıyor. 12 Haziran seçimlerinde Türkiye yüzünü BDP’ye dönmüş, elini BDP’ye uzatmıştı. Kürt sorununa demokratik çözümün ana ve kilit aktörlerinin başında BDP’nin geldiğini de verdiği oylarla ortaya koymuştu. Bugün geldiğimiz noktada, BDP sırtını Türkiye’ye dönmüş durumda ve kendisine uzatılan eli sıkmama kararında. Bu tavırları kabul etmek mümkün değil: Demokratlık bu tavra karşı eleştirel olmayı gerektirir.

Sessiz kalma tavrı
Bu süreçte, özellikle sol eğilim içindeki demokrat arkadaşlarımız, hayretle izlediğim bir biçimde, BDP’yi ne eleştirdiler ne de sorumlu davranmaya ve siyaset yapmaya çağırdılar. Hatta bazıları, BDP eleştirilerini savaş istemekle özdeşleştirerek susturmaya çalıştılar. Bu özdeşleşmeyi yapanlara, saldırgan tavırlarını “korkuyorum” ya da “anti-AKP konum” ile meşrulaştırmaya çalışanlara denilecek fazla bir şey yok. Bu tavır, ne demokrat ne de sol olabilir. Ama Radikal’de Tarhan Erdem’in çok önemli “BDP’nin yeri neresidir?” yazısı haricinde (17.08.2011), bugüne kadar süren “sessiz kalma”yı ya da “BDP’yi eleştirmeme” tavrını anlamak çok zor. Radikal’deki arkadaşlarımın bazılarının “siyaset=anti-AKP tavrı” konumları o kadar güçlü hale gelmiş ki, demokrat olmanın bugünkü gerekliliğinin BDP’yi yapıcı bir şekilde eleştirmek, sorumluluğa ve siyaset yapmaya davet etmek olduğunu göremiyorlar. BDP’nin 12 Haziran seçimlerinden bugüne kadar seslendirdiği söylemin, ortaya koyduğu tavrın ve siyasi performansının kabul edilemez olduğunu söyleyemiyorlar. Daha da önemlisi, bugün BDP’yi yapıcı eleştirmenin aslında onu kazanmak olduğunu anlayamıyorlar.

Şiddete karşı ama olmamalı
Kürt sorununun şiddetle, silahla, savaşla değil aksine demokratik müzakere yoluyla çözümü için BDP’ye ihtiyaç duyduğumuzu ama onu kazanmamız için de, bugün yapıcı bir diyalog içinde eleştirmemiz gerektiğini algılayamıyorlar. Ve sessiz kalarak, eleştirmeyerek, aslında BDP’yi kaybettiğimizi göremiyorlar. Bu tavır içinde, aslında Radikal de kaybediyor. Radikal, Sırrı Süreyya Önder’i ve BDP’yi eleştirilmez bir konuma koydukça, sadece siyaseti AKP eleştirisi yapmak olarak gördükçe, okur gözünde de o kadar kaybediyor. Halbuki, Radikal, başörtüsü tartışmalarından parti kapatma davalarına, darbe tartışmalarından demokratik, adil, özgür Türkiye özlemine kadar uzanan geniş bir yelpazede, demokrat konumun bugüne kadar yer aldığı ve güçlü olarak seslendirildiği bir kamusal alandı. Umarım, bu demokrat konumuna döner.
Bu yazıyı yazma kararımda önemli bir etken de, Ahmet Altan’ın, bu yazının başında sorduğum, “Demokrat tavır BDP’ye nasıl yaklaşmalı?” sorusuna çok önemli yazılarıyla verdiği yanıt oldu (BDP’yi Davet Edin, Bir Ümit, Temel Soru, 21, 20, 19 Ağustos 2011). Altan, BDP’yi yapıcı eleştiren ve onu sorumlu olmaya çağıran yazılarıyla, demokrat tavrın kurucu niteliklerini de ortaya koydu: Savaşa ve şiddete “ama’sız ve koşulsuz karşı” olmak, Kürt sorununa çözümü koşulsuz olarak demokraside ve ötekisi olmayan müzakerede aramak ve BDP’yi yeniden kazanarak siyasete davet etmek ve başta hükümet olmak üzere tüm siyasi partilerin ve siyasi aktörlerin BDP ile konuşmalarını talep etmek… Bence de.

 

Fuat Keyman – Radikal2

” Bu devrim gibi bir haber” – Korhan Gümüş

İstanbul Arkeoloji Müzesi bahçesinde, Türkiye’deki azınlık cemaatlerini temsil eden 162 vakfın temsilcilerinin verdiği iftara eşi Emine Erdoğan ile katılan Başbakan Recep Tayyip Erdoğan “36 Beyannamesi”nde yer alan mülklerin tapuya gidildiğinde vakıfları adına tescil edileceği sözünü verdi.

Türkiye’deki Rum, Ermeni, Yahudi, Süryani, Keldani, Ortodoks Bulgar, Ortodoks Gürcü ve Latin Katolik toplulukları temsilcileri ile yaklaşık 450 kişinin katıldığı bu iftardan bir gün önce de Resmi Gazete’de yayımlanan kararnamede cemaat vakıflarının taşınmazlarının iadesine yönelik bir düzenleme yer aldı.

Bu düzenlemeye göre “36 Beyannamesi”nde yer alan mezarlıklar, okullar, kiliseler, akar amaçlı taşınmazlar kamuya geçmiş ise sahiplerine adına tescil edilerek, iade edilecek. Eğer üçüncü taraflara satılmışlarsa, bedelleri sahiplerine ödenerek geçmişteki uygulama tazmin edilecek.

Başbakan yaptığı konuşmada, “vatandaşların inancından, kökeninden, giyiminden dolayı baskı gördüğü dönemin artık geride kaldığını” söyledi. Bu olanlara bakılırsa, Türkiye’de bugün İshak Alaton’un deyişiyle bir “Devrim gibi bir şey” yaşanıyor. Bu gelişme Türkiye’nin vatandaşlarına eşit haklar tanıdığı normal bir hukuk devletine geçişi olarak da okunabilir. Türkiye artık normalleşiyor, yani Alaton’un deyişiyle “devrim” yaşıyor. Bu gelişme Türkiye’deki bütün toplulukların vatandaşlık haklarının tanınması için bir örnek oluşturuyor.

Soru şu: Bakalım bu “devrim” gelgitler olmadan, düzgün bir şekilde gerçekleşecek mi? Geçmişte de, Cumhuriyet kurulurken Lozan’da, daha sonra da defalarca da siyasette birçok iyi niyetli girişim sergilendi. Ama her defasında verilen, daha doğrusu bu toplulukların hakları fazlasıyla geri alındı.

Lozan Anlaşması’nın “azınlıklar” ile ilgili bölümü bir hukuk devletinin normları olarak değil de “dış güçlerin dayattığı” bir takım tavizler olarak algılandı. Sonuçta devletin vatandaşların bir bölümüne “azınlık”, diğerlerine “asli” diyebildiği ve kendisini Müslüman bir “resmi kamu”yla özdeşleştirdiği, hatta taraf olarak konumlandırdığı bir tuhaf durum yarattı.  Ayrıca her Türk vatandaşı gibi vergi vermelerine rağmen “eşitliği sağlamak amacıyla” kendi eğitim ve dini kurumlarının giderlerini, bakımlarını kendi sivil toplum kuruluşları aracılığıyla karşılamaları, yani bir bakıma iki defa vergi verdiler.

(Tersini düşünmeye, bu kuruluşların kadrolarının devlet tarafından karşılanmasının nasıl bir müdahaleye yol açacağını tahmin etmeye ise hiç gerek olmadı.) Bu topluluklar karşılarında işlerini kolaylaştıracağına, destekleyeceğine, görevleri kendileriyle uğraşmak olduğunu zanneden, daha doğrusu derin bir yerlerden yönlendirilen, eziyet eden bir takım bürokratlar buldular. Dolayısı ile bir hukuk devletinin normal koşulları olması gereken hakların kullanılması kolay olmadı.

Bu defa Başbakan’ın sözleri, uygulamanın da değişeceğinin işaretini veriyor. Ancak uygulamada bazı zorluklar ortaya çıkabilir.

Bunun bir örneği de dün, iftarın gerçekleştiği tarihte yaşandı. Aynı gün bir başka gazete eski uygulamanın devam ettiğini gösteren bir kamu ilanı yayınlandı. Dünkü Radikal’de (28 Ağustos Pazar) Kanun Hükmünde Kararname ile bu haber manşette yer alırken, aynı tarihte Birgün gazetesinin arka sayfalarından birinde, Galata Rum İlkokulu’nun, Kemeraltı Caddesi 25’teki dükkanların Milli Emlak’tan kiralama ilanı tam sayfa yer alıyordu!

Bu ilanda vakfın “36 Beyannamesi”nde belirtilen mülküne ait yerler listelenmişti ve çok yakında, Eylül başında ihale yapılıyordu. (Elbette ki sahibinin haberi olmadan.)

Bu ilanın aynı gün yayınlanması manidar. Acaba birileri Başbakan’a meydan okuyarak, “bu kararname bizi ilgilendirmez, biz gene kendi bildiğimizi yaparız” demek mi istemişlerdi? Zaten ilkokulun zemin katında daha önce de bir silah mağazası (Baretta) ve başka kiracılar yer alıyordu. Bu çelişkiyi nasıl değerlendirmeli?

Biz Başbakan’ın iyi niyetli sözlerine güvenerek, bunun teknik bir hata olduğunu, bu ilanı veren yöneticilerin kafalarının çoğu zaman “eski usul” çalışmaya devam ettiğini düşünelim.

Ama bu gene de işlerin normalde hep böyle olduğunu unutmayalım. Bu yüzden de düzeltileceğini umalım.

Bu defa bu gelişmenin ardında devlet yöneticileri ile görüşen, adım adım sabırla ilerleyerek bu haklı talepleri meşru bir platformlara taşıyabilen, müzakare alanını katılıma açan deneyimli sivil toplum önderleri var.

Bu gelişme hiç şüphesiz Türkiye’nin diğer meselelerine de bir örnek teşkil ediyor. Eğer bu gelişmeden dolayı (elbette ki siyasetçiler yanında) onları da kutlamak gerekli.

Korhan Gümüş – www.Bianet.org

 

Tuğba Karakaya finalde, Binnaz Uslu Dünya 7.si

Güney Kore’nin Daegu kentinde gerçekleştirilen 13. Dünya Atletizm Şampiyonası‘nda Bayanlar 1500 metre yarı finalinde Tuğba Karakaya serisinde birinci olarak finale yükseldi.

Yarı final ilk serisinde yarışa ön grupta başlayan Tuğba çok iyi götürdüğü yarışın son bölümlerinde ayağı öndeki rakibinin ayağına takılınca tökezleyerek geriye düştü. Son 400’e girilirken, geriden müthiş bir atak yapan Tuğba tüm rakiplerini geride bırakarak 04.08.58’lik derecesiyle serisini ilk sırada bitererek yarı finale yükseldi.

İkinci seride yarışan Aslı Çakır ise elenip şampiyonaya veda etti.

Bu arada kadınlar 3000 Metre Engel branşı finalinde yarışan Binnaz Uslu 9:31.06’lık derecesi ile şampiyonayı kendi branşında Dünya 7. si olarak tamamladı.

Kadınlar 1500 metre finali 1 Eylül’de koşulacak.

(Yeşil Gazete)

Altın Portakal’da yarışacak kısa film ve belgeseller açıklandı

Antalya Büyükşehir Belediyesi ve  Antalya Kültür Sanat Vakfı (AKSAV) işbirliğiyle 8 – 14 Ekim 2011 tarihleri arasında gerçekleştiricek 48.Uluslararası Antalya Altın Portakal Film Festivali’nde yarışacak kısa film ve belgeseller belli oldu.

Antalya Büyükşehir Belediye Başkanı&AKSAV Yönetim Kurulu Başkanı Prof. Dr. Mustafa Akaydın, bu yıl Altın Portakal’a başvuran 274 kısa film arasından 20; 104 belgesel film arasından yine 20 filmin yarışmaya seçildiğini bildirdi.

Kısa Filmler:

Altın Portakal Film Festivali programı içinde yer alan Ulusal Kısa film Yarışmasında birinci gelen kısa filme Altın Portakal heykelinin yanısıra 10 bin TL para ödülü  verilecek.

Yarışmaya dahil edilen kısa filmler ise,

  • “Ali Ata Bak,  yönetmen Orhan İnce
  • “Ankara Nox”, yönetmen Özlem Mengilibörü’
  • “Başlangıç”,  yönetmen Yiğit Evgar
  • “Baydara Edra’nın Kaderi”, yönetmen Can Eren
  • “Direk Aşk”, yönetmen Ertuğ Tüfekçioğlu
  • “Dua”,  yönetmen Tuna Balkan’
  • “Ekodenge”, yönetmen Denizcan Yüzgül
  • “Eski Koltuklar”,  yönetmen Tanju Berk
  • “Garotte”, yönetmen Deniz Tarsus
  • “Gezinti”, yönetmen Ömer Çağlar Turhan
  • “İnfantil Amnezi”, yönetmen Can Mengilibörü
  • “Jurnal”, yönetmen Abdulbaki Yavuz’un yönettiği
  • “Karanlığın İçinde Kireç Badanalı Ev”, yönetmen Alper Yılmaz
  • “Mi Hatice”, yönetmen Denis Durul Metin
  • “Malık Adlı Bir Balık”, yönetmen Merve Yıldıran
  • “Kırmızı Alarm”, yönetmen Emre Akay
  • “Pera Berbange”, yönetmen Arin İnan Arslan
  • “Ve Jülyet”, yönetmen Tufan Taştan
  • “Yem”, yönetmen Emel Tozlu
  • “Top”, yönetmen Murat Tümer

Belgesel Fimler:

Başkan Mustafa Akaydın, Altın Portakal’a bu yıl başvuran104 belgesel filmin 20’sinin “En İyi Belgesel Film” ödülü için yarışacağını bildirdi. Akaydın, yarışmaya başvuran 104 belgeselin 40’ının, yönetmenlerinin İlk filmi olduğunu; bu 40 filmden 5’inin yarışmaya seçilen 20 film arasına girmeyi başardığını söyledi.

Ulusal Belgesel Film Yarışması ana jürisinin yapacağı değerlendirme sonunda En İyi Belgesel seçilen filme 15 bin, En İyi İlk Belgesel’e 5 bin TL parasal ödül ve Altın Portakal Heykeli verilecek.

Yarışmaya dahil edilen belgesel filmler ise,

  • “Annem Barış İstiyor”, yönetmen Aziz Çapkurt
  • “Arabesk”, yönetmenler Gökhan Bulut ve Cem Kaya
  • “Bedensiz Ruhlar”, yönetmen Sabite Kaya
  • “Benim Ali Sami Yen’im”, yönetmen Didem Şahin
  • “Bir Avuç Cesur İnsan”, yönetmen Rüya Arzu Köksal
  • “Büyükaşık’lar”, yönetmen Nagihan Çakar
  • “Dilsiz Bir Hayat”, yönetmen Adam Isenberg
  • “Dört Bir Yanım Sibirya’dır”, yönetmen Vahid Azarnavid
  • “Geçmiş Mazi Olmalı”, yönetmen Mehmet Özgür Candan
  • “In Out”, yönetmen Zeynep Merve Uygun
  • “Kadim”, yönetmen Okan Avcı
  • “Kara Vagon / Dersim Sürgünleri 1938”, yönetmen Özgür Fındık
  • “Krahen-Und Kalifeujahre”, yönetmen Murat Aydın
  • “Kum”, yönetmenler Petra Holzer-Selçuk Erzurumlu-Ethem Özgüven
  • “Oğlunuz Erdal”, yönetmen Tunç Erenkuş
  • “Öteki Kasaba”, yönetmen Nefin Dinç
  • “Pera Güzeli”, yönetmen Soner Sevgili
  • “Son Amazon”, yönetmen Elif Demoğlu
  • “Sudaki Suretler”, yönetmen Erkal Tülek
  • “Sur Les Traces de BEDİA”, yönetmen Kudret Güneş

(Yeşil Gazete)

Diyarbakır’a 100 milyon liralık yatırım (ama cezaevi için!)

Diyarbakır‘a yaklaşık 100 milyon lira harcama ile yeni ceza infaz kurumu yapılacak.

Diyarbakır’da, eski D tipi ceza infaz kurumunun yanındaki alanda inşa edilecek yeni ceza infaz kurumunun yapımına ilişkin Çevre ve Şehircilik Bakanlığı Yapı İşleri Genel Müdürlüğü tarafından 15 Ağustos’ta açılan ihaleye, 15 firma şartname almasına karşın, 12 firma teklif verdi. Tekliflerin değerlendirme süreci devam ederken, yatırım maliyetinin 100 milyon lira civarında olması öngörülüyor.

Ceza infaz kurumu, toplam 1 milyon 413 bin metrekarelik arsada, yaklaşık 130 bin metrekare alanda kampüs şeklinde inşa edilecek ve 2080 kişi kapasiteli olacak. İnşaatın 800 günde tamamlanması öngörülüyor. Kayseri, Şanlıurfa ve Tarsus ceza infaz kurumlarının mimari proje çalışmaları ise devam ediyor.

Proje kapsamında, T tipi 636’şar kişilik 2 blok cezaevi binası, 280 kişi kapasiteli kadın cezaevi, 288 kişi kapasiteli çocuk cezaevi, 240 kişi kapasiteli açık cezaevi, kadın cezaevi için kreş, çarşı binası, sağlık ocağı, jandarma binası, T tipi ziyaretçi binası, çok amaçlı salon, hizmet binaları yapılacak.

Libya’da tüm siyahlar öldürülüyor!

Afrika Birliği Komisyonu Başkanı Jean Ping, Libyalı muhaliflerin masum göçmen işçilerle paralı askerleri karıştırdıkları için ayrım gözetmeksizin siyahi işçileri öldürüyor olabileceğini söyledi.

Jean Ping, Afrika Birliği’nin Libya Ulusal Geçiş Konseyi‘ni ülkenin meşru temsilcisi olarak tanımamasının nedenlerinden birinin de bu olduğunu bildirdi.

Ping, konunun açıklığa kavuşturulması gerektiğini, çünkü muhaliflerin siyahi insanları paralı askerlerle karıştırıp sıradan işçileri de öldürdüklerini belirtti.

Libyalı muhalifler, bir hafta süren çatışmaların ardından ülkenin başkenti Trablus’un büyük bir kısmını ele geçirmişti.

Ping, her iki tarafa da ölümleri durdurma çağrısı yaptı.

Etna Yanardağı yeniden faaliyette

İtalya‘daki Etna Yanardağı‘nın yeniden harekete geçerek, kül ve lav püskürtmeye başladığı bildirildi.

İtalyan Jeofizik ve Volkan Bilimi Enstitüsü, Sicilya Adası‘ndaki yanardağın artan bir hareketlenme içinde olduğunu tespit etti. Etna yanardağı en son sekiz gün önce püskürmeye başlamıştı.

İtalyan Sivil Savunma Ajansı, yanardağın güneydoğu yönüne doğru ciddi miktarda kül püskürdüğünü, ancak bunun gün içinde azaldığını açıkladı.

Etna’nın eteklerinde çok sayıda köy bulunuyor. Sık sık harekete geçen yanardağdan çıkan kül nedeniyle, İtalyan havayolu şirketleri bazen rotalarını değiştirmek zorunda kalıyor.

Artan altın fiyatları ABD’de ‘altın arayıcılarının’ sayısını arttırıyor

0

Altın fiyatları tüm dünyada artarken, Amerika’nın bazı yerlerinde de amatör olarak altın aramaya ilgi duyanların sayısı arttı. 1800’lü yılların sonunda başkent Washington yakınlarındaki, Virginia eyaletinde altın madenciliği yaygındı. Bu yüzden günümüzde altın arayanların bazıları bu eyaleti seçiyor. Altın sayesinde kısa yoldan zengin olmayı umanlar, gerekli araç-gereci satın aldıktan sonra geçmişte altın çıkarılan yerlerin yolunu tutuyor.

Todd Bonshire, 18. Yüzyıl’dan kalma bir altın madeninden müzeye dönüştürülen Monroe Park’ın müdürü.Bonshire, ziyaretçilere, altın madenciliğinin zengin geçmişini anlatıyor, altını nasıl arayacaklarını gösteriyor:

“Buraya çok sayıda kişi gelip altın aramak için araç-gereç satın aldı. Sonra da altın bulmak için yollara düştüler. Altının onsu 1800 Dolar’ı aşınca ilgi daha da arttı.”

1782 yılında, Thomas Jefferson, bir kişinin, Virginia’daki Fredericksburg kenti yakınlarında altın bulduğunu yazınca, tüm eyalette altın arayışı başladı. 19’uncu yüzyıla gelindiğinde, Fredericksburg’daki altın madenlerinin sayısı 19’u bulmuştu.

Altın, genelde kuvars taşının içinde yer alıyor. Bu yüzden de madenciler birkaç ons altın bulabilmek için bazen tonlarca kuvars taşını toprak altından çıkartmak zorunda kalıyor.

Bonshire, “Burada küçük bir çatlak görüyorsunuz, burada da kükürt taşları, bakın birisi bu taşı açmış, içinde küçük bir oyuk var. Burada altın varmış. Altın aynı şekilde kuvars taşının içinde de bulunabilir,” diyor.

Yağmur, kar gibi doğal koşullar nedeniyle kuvars taşlarının kırılması üzerine altın dere yataklarına da karışıyor. Bonshire, “Böyle eleyince hafif olanlar üste çıkarken, ağırlar altta kalıyor. Bu gördüğünüz siyah kum aslında demir… Bu yüzden de altta kalıyor,” diyor.

Altın sudan tam 19 kat daha ağır. Daha az yoğun olan maddeler elenince, ağır maddeler geride kalıyor. Ancak altın aramak hiç te kolay değil. Bill Oliver emeklilik günlerini altın arayarak geçiriyor. Oliver Kuzey Virginia Altın Arayanlar Kulübü üyesi. Son toplantıda toplam 10 kişiymişler. Çoğu altından zengin olmayı umuyor. Ama Oliver bunun az bir ihtimal olduğunu söylüyor:

“Ne zaman büyük bir altın parçası bulacağınız hiç belli değil. Buralarda son 10 senede büyük miktarda altın bulan olmamış. Altın elbette var, ama biz daha bulamadık.”

Oliver için altın aramak sadece bir hobi:

“Son bir yıl içinde 20 Dolar’lık bile altın bulmadım. Bu işten para kazanılmaz. Virginia’da altın bulmak için iyi teçhizat almanız lazım. Bu da yüklüce bir para demek. Bu yüzden yatırdığınız parayı geri almak çok uzun sürüyor. Bu işten para kazanlar, araç-gereç satanlar.”

Ama bazıları için, altın aramak hala zevkli bir uğraş. Birgün çok miktarda altın bulmak ise herkesin umudu.

(Jeff Swicord – Voa)