Ana Sayfa Blog Sayfa 4958

Nazım Hikmet’ Farsçaya çevriliyor

Nazım Hikmet’in hayatı, şiirleri ve yaşam felsefesi tüm boyutlarıyla Farsçaya tercüme ediliyor.

İranlı yazar, şair ve çevirmen Ahmet Puri, yaptığı açıklamada, 1978’den beri eserleriyle tanışık olduğu Nazım Hikmet’in başta lirik şiirleri olmak üzere 300 kadar şiirini Farsçaya tercüme edeceğini söyledi.

Ünlü şairin hayatını ve dünya görüşünü de içeren bir çalışmaya aynı kitapta yer vereceğini belirten Puri, İranlıların bu eserle Nazım Hikmet’i daha yakından tanıyacağını kaydetti.

İngiltere’de eğitim gördüğü yıllarda bir Türk arkadaşı aracılığıyla Nazım Hikmet’in şiirlerini okumaya başladığını hatırlatan Puri, Azeri olduğu için Türkçeye pek yabancılık çekmediğini ifade etti.

Nazım Hikmet’ten daha önce de çeviriler yaptığını kaydeden Puri, şunları söyledi:

”İlk şiir kitabını ‘Seviyorum seni ekmeği tuza banıp yer gibi’ başlığıyla 1989’da tercüme ettim. Şu anda 12 baskı yaptı. İkinci şiir kitabını da ‘Dünyayı sensiz gezdim’ başlığıyla 2006’da çevirdim ve şu ana kadar dört kez basıldı.”

‘İstanbul bana bir aşk oldu’

Türkiye’ye ilk kez geçen ay gittiğini, İstanbul ve Ankara’yı gezdiğini belirten Puri, ”Türkiye’yi özellikle de İstanbul’u çok seviyorum. İstanbul bana bir aşk oldu. Tekrar gidip ziyaret etmeliyim, çok güzel bir şehir” ifadesini kullandı.

Ahmet Puri, Türkiye’nin çok iyi yazar ve şairleri olduğunu, Yaşar Kemal, Aziz Nesin, Orhan Pamuk, Cemal Süreyya, Oktay Rıfat’ın eserleriyle tanışık olduğunu söyledi.

Türk ve İran kültürlerinin birçok ortak noktası olduğunu anlatan Puri, ”Türkçeden Farsçaya ve Farsçadan da Türkçeye daha fazla eser çevrilmeli” diye konuştu.

Hayvancılık ve dünya sağlığı – Umut Tasa

Bugün yağmur ormanlarının talan edilmesinden, toprağın ve suyun yapısının bozulmasına ve küresel ısınmaya varıncaya kadar, en kritik çevre sorunlarının en büyük sebeplerinden birisi hayvancılık endüstrisi.

Endüstrileşen hayvancılık, sadece insanların ve hayvanların sağlıklarını değil, tüm dünyanın sağlığını bozuyor.

Hayvanların kullanıldığı endüstrilerin çevre, doğa ve iklime etkilerine bakınca, dünyanın karşı karşıya olduğu şu sıkıntılar karşımıza çıkıyor :

  • Ormansızlaşma
  • Su sorunu
  • Kaynak tüketimi
  • Açlık
  • Küresel ısınma
  • Kirlilik
  • Salgın hastalıklar

Birleşmiş Milletler raporlarına göre:

Yerelden globale her boyuttaki en ciddi çevre problemlerine en fazla katkı yapan ilk 2-3 sebepten birisi endüstriyel çiftliklerdir (…)  

Toprağın bozulması, iklim değişikliği, hava kirliliği, su kirliliği, susuzluk ve biyoçeşitliliğin yok olması problemleriyle uğraşırken temel politika odaklarından birisi hayvancılık olmalıdır (…)

Hayvancılığın çevre sorunlarına katkısı, muazzam boyuttadır.

ORMANSIZLAŞMA

Dünyadaki yağmur ormanlarının neredeyse yarısı hayvancılık için yok edildi bile.

Greenpeace’in “Slaughtering the Amazon” adlı raporu, dünyadaki yıllık ormansızlaşmanın %14’lük bi oranla en büyük sorumlusunun, Brezilya’daki Amazon ormanlarının, hayvancılık için katledilmesi olduğunu ortaya koyuyor. 2003 yılından bu yana 70.000 km2 alan yakıldı. Buna diğer hayvancılık yapılan bölgelerdeki daha ufak çaplı orman yakmalar/kesimler de eklenince, rakamlar daha da büyüyor. Ormanların yakılmasıyla açılan tarım alanlarının  %80’inde hayvancılıkta yem olarak kullanılmak üzere soya yetiştirildiği ve bu sektörün köle ticaretini hala sürdürdüğü “Eating up the Amazon” adlı bir başka raporda açıklanmıştı.

Yağmur ormanlarının yok edilmesi sonucunda her yıl 1000 hayvan türünün soyu tükeniyor.

 

SU, EKİLEBİLİR ALANLAR ve AÇLIK

Zengin dünya et tükettikçe, fakir ülkelerin açlık sorunu asla bitmeyecek.

Neden mi? Çünkü gıda üretmek için hayvan yetiştirmeyi ve öldürmeyi bırakırsak, insanların tüketebileceği gıda miktarı o kadar artar ki, bu gıdanın düzgün dağıtılması halinde gezegende açlık ve yetersiz beslenme sorunu diye bir şey kalmaz.

 

40,4 dönüm arazi sadece 20 kişiye yetecek kadar sığır eti üretirken, aslında 240 kişiyi beslemeye yetecek kadar buğday üretebilir. 

 

Dünya’da yapılan toplam tahıl ticaretinin yüzde ellisi hayvan besini ya da biyolojik yakıtlar için gerçekleştiriliyor. Bu konuyla ilgili olarak, Birleşmiş Milletler Yiyecek Elçisi, bir milyar insan açlık çekerken, 100 milyon ton tahıl ve mısırın biyo-yakıt amaçlı kullanımı için “insanlık suçu” tanımını yaptı. Peki, her sene üretilen 756 milyon ton tahıl ve mısır ile 220 milyon ton soyanın, 1,5 milyardan fazla insana yeterince besin sağlayabilecekken, çok daha az insanın tüketimi için yetiştirilen hayvanlara yem olarak kullanılması nedir? Bu verimsiz besin politikası sonucu fakir ülkelerdeki yiyecek fiyatları artmakta ve aradaki uçurum açılmakta.

Etini yemek için yetiştirilen hayvanları beslediğimiz tahılla, aç insanlar doyurulabilir hâlbuki. Milyonlarca insanın ölümcül bir açlık çektiği Afrika ülkeleri, gelişmiş ülkelerde yaşayan insanların sofralarını süsleyecek hayvanların daha da şişmanlatılması için, gelişmiş ülkelere tahıl ihraç ediyorlar. Eti için yetiştirilen hayvanlar, verilere göre Afrika’da üretilen mısır ve tahılların yüzde 70′ini tüketiyor.

Kısacası doğrudan kendimizi beslemek yerine çiftlik hayvanlarını beslediğimiz ürün ve su miktarı, kendi ihtiyacımızın kat kat üstünde.

Dünyadaki hayvan sürüleri 8,7 milyar insanın kalori ihtiyacına denk miktarda tahıl tüketiyor.

40,4 dönüm arazi sadece 20 kişiye yetecek kadar sığır eti üretirken, aslında 240 kişiyi beslemeye yetecek kadar buğday üretebilir.

Sadece Amerika’da tüketilen toplam suyun yarısı, bu hayvanların yetiştirilmesine harcanıyor. Bir kilo biftek için 13 000 – 100 000 litre arasında su kullanılıyor.

1 kilo et 190 m2 alan ve en az 105.000 litre su gerektiriyor. 1 kilo soya fasülyesi ise sadece 16 m2 alan ve 9.000 litre su gerektiriyor. Yani 1 kilo et üretmek için kullanılan alan ve su ile, 12 kilo soya fasülyesi veya 8,5 kilo mısır üretilebilir.Ve bu seçim çiftçiye, ve dünyaya, 95.000 litrelik bir su kazancı sağlar.

Sadece su ve alan da değil, toplamda hayvancılık sonucu elde edilen et’in sunduğu enerji, o etin üretiminde harcanan enerjinin yedide biri! Yani 1 kilo et elde etmek için, 7 kilo etlik bir enerji harcıyoruz! Geriye kalan 6 kilo ziyan oluyor…

Peki, gelecekte ne olacak?

Amerika’daki yıllık et tüketimi senede 935 kilo. Earth Policy Institute hesaplamalarına göre, eğer

Çin’de şu anda 291 kg olan yıllık et tüketimi Amerika ile aynı noktaya yani 935 kiloya çıkarsa, 2031 yılında dünyanın üçte ikisinde sadece hayvanlara yem olmak üzere ürün ekilmesi gerekecek. Bu tüketim oranının tüm dünyaya yayılması durumunda ise, dünya yetmez hale gelecek, böyle bir durumda gerekecek hayvan yemi için 2 adet dünya gezegeni gerekecek!

İyi tarafından bakacak olursak; Uluslararası Yiyecek Politikaları Araştırma Enstitüsü’ne göre, 2020 yılına kadar Batı dünyasındaki et tüketiminde %50’lik bir azalma, gelişmekte olan ülkelerdeki 3,6 milyon çocuğun kötü beslenme yüzünden çektikleri acıyı durdurabilir.

 

1 kilo et 190 m2 alan ve en az 105.000 litre su gerektirirken, 1 kilo soya fasülyesi sadece 16 m2 alan ve 9.000 litre su gerektiriyor. 

 

KÜRESEL ISINMA

Et yiyicilik, çevrenin ve doğal kaynakların da en büyük düşmanlarından birisi.

Hayvan yetiştiriciliğinin ve et üretiminin, global ısınmanın en önemli sebeplerinden olduğunu söyleyenler arasında FAO(Yiyecek ve Tarım Organizasyonu), WHO (Dünya Sağlık Örgütü) ve IPCC (İklim değişikliği üzerine hükümetler-arası panel) gibi dünyanın önde gelen çevre kuruluşları yer alıyor.  Çünkü atmosfere salınan sera gazının beşte biri, hayvancılıktan kaynaklanmakta. Bu da, küresel ısınmanın enerji tüketiminden sonra 2. nedeni (Araçlarsa 3. sırada gelmekte).

Hayvan endüstrisi, Birleşmiş Milletler raporlarına göre ise sera gazı emisyonunun %18’inden sorumlu, tüm ulaşım sektöründen %40 daha fazla karbon salınımında bulunarak bugün iklim değişikliğinin 1 numaralı sorumlusu.

Et yiyen biri, vegan birinden 7 kat daha fazla sera gazı üretiyor.

 

KİRLİLİK

Sadece Amerika’daki hayvan çiftliklerinin ürettiği kirlilik (saniyede 40ton!), tüm Amerikan halkının ürettiği kirliliğin 130 katı. Sadece bir hayvan çiftliği tek başına bir şehrin dışkısını üretiyor. Ve hayvancılıkta kanalizasyon sistemi yok… Dolayısıyla çiftlikler, özellikle de balık çiftlikleri, sadece kirliliğin ve dünya toprağının ve sularının bozulmasının değil, canlı çeşitliliğinin azalmasının da en önemli etkenlerinden.

Örneğin, 60 000 tavukluk “küçük” bir fabrikanın haftada ürettiği dışkı 82 ton. Daha 1980 yılında Hollanda’da üretilen yıllık 94 milyon tonluk dışkının ancak yarısı toprak tarafından soğurulabiliyor, geri kalanı doğal su rezervlerini ve ekosistemi kirletiyordu. Bu oran şuanda hesaplamaların ötesinde bir noktada.

Üretilen bu hayvan dışkısının içinde amonyak, metan, hidrojen sülfat, karbon monoksit, siyanür, fosfor, nitrat, ve ağır metaller ile hastalık sebebi olan 100’den fazla mikrobik patojenler bulunuyor. Ayrıca üretilen kirlilikte sadece dışkı da yok, başkaca, ölü hayvanlar, doğum kalıntıları (plasenta vs) kusmuk, kan, idrar, antibiyotik şırıngaları, böcek zehiri şişeleri parçaları, kıl, iltihap ve vücut parçaları…

Tüm bu pislik toprağa ve sulara karışıyor, amonyak ve hidrojen sülfat gibi gazlar havaya salınıyor. Dünyadaki tatlı su kaynakları hayvancılığın ürettiği bu kirlilik yüzünden giderek daha fazla oranda yok oluyor. Bu bölgelerdeki balıklar ya tükenmiş ya da tehlikeli boyutta azalmış oranda.

Endüstriyel çiftliklerden kaynaklı toprak yapısı bozulmalarının mali yükü ise sadece Amerika’da 26 milyar dolar.

Çiftlik yakınlarında büyüyen çocuklarda astım oranı normalin 2 katı. Futbol sahası büyüklüğündeki fosseptik çukurları dolup taşınca, bunlar sıvılaştırılıp etrafa bırakılıyor. Fabrikaların civarında yaşayanlarda kronik burun kanamaları, kulak ağrıları, ishal ve ciğerlerde yanma gibi sorunlar çok yaygın.

Toplu balık ve kuş ölümlerinden de, büyük oranda bu muazzam kirliliğin sorumlu olduğunu iddia edenler var.

 

SALGIN HASTALIKLAR

Tarihteki ilk büyük gribal salgın 1928’deki İspanyol gribidir (H5N1). Dünyanın dörtte birinin hasta olduğu bu salgında 50-100 milyon arası insan öldü. Sadece haftalar içinde.  Üstelik sadece çok genç ve yaşlıları değil, 25-29 yaş arasında etkili olup yaş ortalamasını 37’ye düşürmüştü.

Bu boyuta neyseki bir daha çıkmasa da, dönem dönem nükseden grip salgınlarının tümü, hayvanların endüstriyel yetiştirilmesinin sonucudurlar. Yani bir anlamda, hayatın her alanında olduğu gibi hayvanlarla olan ilişki biçimimizin de “modernleşmesinin”, bedelini ödüyoruz.

Nitekim grip, alerji ve astım hastalıkları oranı, genetik müdahaleye uğramış olan hayvanların yetiştirilip tüketilmesiyle paralel olarak artmış durumda.

Virolojist Robert Webstertüm griplerin kuş orijinli olduğunu ortaya koymuştur. Kuşlar kendileri hasta olmayıp bu virüsleri taşıyorlar. Bu virüslerin insanlara da bulaşabilmeleri için gereken mutasyon (genetik değişimler) ise endüstriyel hayvancılık sayesinde oluyor. Özellikle domuzlar, hem kuş hem de insan griplerinden etkilenebiliyorlar. İddialara göre kuşlardan aldıkları grip virüsleri insanları da etkileyebilen bir şekilde domuzlar üzerinden evrimleşip insanlara geçebiliyor. Nitekim domuz çiftliklerindeki korkunç koşulların üstesinden gelip kesim aşamasına gelebilen domuzların %30 ila %70 arası, yani ortalama yarısı, bu aşamaya geldiklerinde solunum hastası oluyorlar. Domuzlardaki yaygın üst solunum yolları enfeksiyonları, grip virüslerinin gelişmesinin en önemli zeminlerinden.

Çiftliklerin arz ettikleri bir başka tehlike, hem aşırı kirlilik hem de hayvanlara yapılan aşırı antibiyotik yüklemeleri yüzünden direnç gösteren patojenler. Mikroplar gittikçe daha güçlü hale geliyorlar.

Dünya Sağlık Örgütü (WHO), yakın tarihte kuş gribinin, domuz gribi (H1N1) gibi insana geçmesi durumunda tüm dünyayı etkileyecek bir salgın senaryosu sunuyor.

 

Kaynaklar: Eating Animals, Jonathan Safran Foer, 2009.

Hayvan Özgürleşmesi, Peter Singer, (orj: 1975).

Ervin Lazslo, The Chaos Point: The World at the Crossroads, 2006.

One Voice “Çiftçilik, Et: Felaket” Raporu

Mark Bittman (markbittman.com)

PETA.org

Greenpeace.org

 

Yazı yeryuzusakinleri.org ‘dan alıntılanmıştır.

 

 

 

Umut Tasa

twitter.com/#!/umuttasa

 

Söyleşi: Yeni Anayasa Yapım Süreci ve LGBT Hareketi

Yeni Anayasa yapım sürecinde lezbiyen, gey, biseksüel ve trans (LGBT) bireylerin eşitlik ve anayasal tanınma talepleri 3 Kasım Perşembe günü saat 19’da Lambdaistanbul Kültür Merkezi’nde tartışılacak.

Boğaziçi Üniversitesi ve SPoD’dan* Levent Önen’in bir sunum yapacağı etkinlikte, dünyadaki çeşitli deneyimler ile LGBT’lerin yurttaşlar olarak demokratikleşme ve sivilleşme süreçlerine katkıları hakkında görüş alışverişinde bulunulacak.

Söyleşiyi Lambdaistanbul ve SPoD birlikte düzenliyorlar.

* Sosyal Politikalar Cinsiyet Kimliği ve Cinsel Yönelim Çalışmaları Derneği

Lambdaistanbul’un Adresi: İstiklal Caddesi Katip Çelebi Mah. Tel Sok. No:28/5 Kat:4 Beyoğlu

İletişim: 212 2457068 ve 212 2924802

[email protected]

[email protected]

www.lambdaistanbul.org

www.spod.web.tr

(Yeşil Gazete)

 

 

 

 

Derneğin su faturası örgüt delili sayıldı

Ankara’da Bahadır Söylemez ve Özgür Alkan isimli iki üniversiteli 12 Eylül’de idam edilen üç işçinin isminin geçtiği pankartı asınca bir anda kendilerini örgüt üyeliğinden 25 yıla kadar hapis istemiyle yargılanırken buldular.

Deliller arasında gençlerin üyesi oldukları Mart Kültür, Sanat ve Düşünce Derneği’nin su faturası, ‘terör örgütü lideri Deniz Gezmiş’i övücü mahiyette kitap’, kartpostal ve takvim, 1971’de toplatma kararı verilmiş Mahir Çayan’ın kitabı, ‘Karanlıkta Dans’ ve ‘Savaş ve Barış’ isimli filmler bulunuyor.

Radikal Gazetesi’nden İsmail Saymaz’ın habere göre, Ankara Üniversitesi Edebiyat Bölümü 1. sınıf öğrencisi Söylemez ve aynı üniversitenin Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde okuyan Alkan, 13 Mart 2011’de Sıhhiye Meydanı’nda yapılan ‘Nitelikli Sağlık Hizmeti İçin Çok Ses Tek Yürek Ankara Mitingi’nde Sıhhiye Köprüsü’ne, 13 Mart 1982’de idam edilen Ethem Coşkun, Seyit Konuk ve Necati Vardar’ın isimlerinin yer aldığı ‘İdamlar Bizi Yıldıramaz / Ethem Coşkun-Seyit Konuk-Necati Vardar/13 Mart Savaşçıları Yaşıyor, Leninistler Savaşıyor’ yazılı pankart astılar.

30 Mart’ta da Kızılay’daki üstgeçide, 1972’de öldürülen Mahir Çayan ve arkadaşlarının siluetlerinin yer aldığı bir pankart astılar. Ankara Özel Yetkili Savcılığı soruşturma başlattı. Gençlerin 30 Mart’ta kurulan Mart Kültür, Sanat ve Düşünce Derneği’ne üye oldukları belirlendi. 1982’de asılan üç işçiyi 1990’da kurulan yasadışı TKEP/L örgütüyle ilişkilendiren savcılık, derneğin de yasal alan platformu olduğunu ileri sürerek 5 Mayıs 2011’de operasyon düzenledi. Söylemez ve Alkan evlerinden gözaltına alındı.

İsrail nükleer silah kapasitesini artırıyor

0

İngiltere merkezli stratejik araştırmalar kuruluşu Trident’in hazırladığı rapora göre, İsrail nükleer silah kapasitesini artırmak için yoğun bir çalışma yürütüyor.

İngiliz gazetesi Guardian’ın yayımladığı raporda, İsrail’in Jericho 3 roketlerinin menzilini artırdığı belirtiliyor. İsrail böylece kıtalararası roket kapasitesine sahip olacak. Kıtalararası roketlerin menzili genellikle 8 bin kilometre oluyor. İsrail ayrıca, denizden ateşlenen kruz roketlerinin kapasitesini de denizaltılardan ateşlenebilecek şekilde geliştiriyor. İsrail’in halihazırda üç denizaltısı bulunuyor, bunun dışında şu an iki tane daha Almanya’da inşa ediliyor. İsrail’in denizaltıları ile nükleer saldırıda “ikinci vuruş” kapasitesi elde etmeyi amaçladığı belirtiliyor. Buna göre, bir saldırı durumunda İsrail’in karada depoladığı nükleer silahları zarar görse bile denizde gizli noktalarda bulunan denizaltılarındaki silahlarla cevap verebilecek.

[Son Dakika] Ragıp Zarakolu ve Büşra Ersanlı tutuklandı

KCK soruşturması kapsamında mahkemeye sevkedilen Prof. Dr. Büşra Ersanlı ile yayıncı Ragıp Zarakolu tutuklandı.

KCK soruşturması kapsamında mahkemeye sevkedilen Prof. Dr. Emine Büşra Ersanlı ile yayıncı Ragıp Zarakolu tutuklandı.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yürütülen soruşturma kapsamında Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve yayınevi sahibi Ragıp Zarakolu’nun da aralarında bulunduğu 50 kişi dün sabah Beşiktaş’taki İstanbul Adliyesi’ne getirildi. Savcılık sorgusunun ardından 47 şüpheli tutuklama istemiyle nöbetçi mahkemeye sevk edildi. Üç şüpheli ise savcılık tarafından serbest bırakıldı.

İstanbul nöbetçi 14. Ağır Ceza Mahkemesi’ne sevk edilen şüphelilerin mahkeme sorgusu gece saat 23.00 civarında başladı.14 saat iki hâkim tarafından sorgulanan şüphelilerden 24’ünün işlemleri tamamlandı. Prof. Dr. Büşra Ersanlı ve yayıncı Ragıp Zarakolu’nun da aralarında bulunduğu 24 kişiden 23’ü tutuklandı. Bir şüpheli ise serbest bırakıldı.

Diğer hâkim tarafından sorgulanan 23 şüphelinin ise işlemleri devam ediyor.

30. İstanbul Kitap Fuarı başlıyor

30. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı 600 yayınevinin katılımıyla 12-20 Kasım’da kitapseverleri kitaplarla ve yazarlarla buluşturacak.

TÜYAP Tüm Fuarcılık Yapım A.Ş. tarafından Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile 12-20 Kasım 2011 tarihleri arasında TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi- Büyükçekmece’de düzenlenecek olan 30. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı 600 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımı, 197 etkinlik ve yüzlerce imza ile kapılarını kitapseverlere açmaya hazırlanıyor.

Kitap fuarıyla ilgili her türlü güncel haber www.facebook.com/istanbulkitapfuari ve www.twitter.com/kitapfuari üzerinden takip edebilecek.

Lazca yer isimlerinin iadesi, eğitim ve enstitü talebi için resmi başvuru

Lazebura Birliği adı altında örgütlenen Lazlar, Başbakanlığa ve Kültür Bakanlığı’na Lazca anadilde eğitim, Lazca yer isimlerinin geri verilmesi ve Lazca için enstitü kurulması talepleri ile resmi başvuruda bulundu.

Almanya’da 1998 yılından bu yana faaliyet gösteren Lazebura e.V. Laz Dili ve Kültürünü Koruma ve Yaşatma Birliği’ne üye Laz aydın ve sanatçılar Lazca taleplerini içeren dilekçeleri Başbakanlığa ve Kültür Bakanlığı’na sundu.

Dilekçede, Lazca’nın Güney Kafkas dil ailesine mensup, Anadolu’nun yaşayan en eski dillerinden biri olduğu belirtilerek, yaklaşık 250 bin ila 500 bin arasında kişi tarafından konuşulduğu bilgisine yer verildi. UNESCO tarafından yayınlanan Tehlike Altındaki Diller Atlası’na göre, Lazca’nın kesinlikle tehlikede olan diller grubunda olduğu vurgusu yapılan dilekçede, “Kadim dillerden olan Lazca, Anadolu’nun tüm diğer yerel dilleri gibi, dünya kültür mirasının bir parçasıdır. Lazca’nın ve aynı durumda olan Anadolu’nun diğer dillerinin yok oluşunu izlemek, bu konuda önlem almamak dünya kültürel mirasımıza sahip çıkmamak demektir” denildi.

Dilekçede şu taleplere yer verildi:

-Lazca ve Anadolu’da konuşulan diğer diller anadil tanımına ve statüsüne alınmalı,

-Yok olmakta olan dilleri koruma altına alacak eğitim programları geliştirilmeli,

-Mümkün olduğu alanlarda müfredatta iki dilde eğitime yer verilebilmeli, yerel dillerin yok olmaya yüz tuttuğu yerlerde ise en azından anadil dersi konulabilmeli,

-Türkçe’de zaman zaman uygulanan, okuma-yazma kampanyası, Anadolu’nun tüm yerel dillerinde de uygulanmalı,

-Özellikle yöremizde, Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde Kuzey ve Güney Kafkas dillerinin araştırılabileceği bir enstitü ve diğer tür kurumsallaşmaların gerçekleştirilmesi gereklidir,

-Bir halkın hafızasından tarihine, atalarına tanıklıklarının göstergesi olan bu isimlerin silinmek istenmesi büyük bir haksızlıktır. Eski Lazca yer adlarının resmi olarak iade edilmesini istiyoruz,

-Lazca ve diğer yerel dillerde basın-yayın özgürlüğü yasal güvence altına alınmalı,

-Vatandaşlık statüsü ile yerel halkların kültürel kimliklerinin farklı olabileceğine dair belirsizlikler giderilmeli ve bu konuda Anayasa’da net bir düzenleme yapılmalıdır.

(Turnusol)

Kazan: Artık her şey bitmiştir

Yarım asırlık avukat Turgut Kazan’ın, bugün meslekten men istemiyle yargılanmasına başlanacak. Türkiye’nin her yerinden avukatlar Kazan’ın avukatı olarak duruşmaya katılacak.

Cumhuriyet Gazetesi’nden İlhan Taşçı’nın haberine göre;

arım asırdır avukatlık yapan Turgut Kazan, savunmanlığını üstlendiği eski Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’in lehinde yazılan bir mektup hakkında savcılığın işlem yapmamasını eleştirmesi nedeniyle “3 yıl hapis ve meslekten men” cezası istemiyle bugün yargılanmaya başlanacak. 12 Mart ve 12 Eylül’de de avukatlık yaptığına işaret eden Kazan, “Onların bile aklına gelmemişti. Boyun eğen, hukuk ihlallerine sessiz avukat istiyorlar. Dolayısıyla beni değil savunma mesleğini yargılıyorlar. İlk kez savunma terör sayıldı” değerlendirmesini yaptı.

Dört dönem İstanbul Barosu Başkanlığı da yapan, 49 yıllık avukat Turgut Kazan, Erzurum 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde bu kez avukat kürsüsünde değil, “sanık” kürsüsünde mahkemeye çıkacak. Kazan’ın bugün “yargılanmasına” dayanak gösterilen olay ise savunmasının “terör suçu” sayılması.

Cemaatlere yönelik soruşturmaların ardından tutuklanan eski Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı İlhan Cihaner’e Buca Cezaevi’nden bir tutuklu mektup gönderdi. Mektupta, Risale-i Nur Dershanesi toplantılarına katıldığı bir gün, Savcı Osman Şanal, bazı emniyet yetkilileri, iki profesör ve Erzurum’da cemaat liderliği yapan 3-4 kişinin gece saat 02.30’a kadar toplantı yaptığını anlatıp, toplantıya katılanların “Cihaner’in işi bitti” dediğini ileri sürdü. Turgut Kazan da bu mektubu o dönemde mahkemeye sunarak bu iddialarla ilgili gerekli araştırmanın yapılmasını istedi. Ancak 2 ay boyunca hiçbir işlem yapılmaması üzerine duruşma sırasında Kazan, bu tutumu eleştirdi. Kazan’ın bu eleştirisi “terör eylemi sayılarak” Erzurum Özel Yetkili 2. Ağır Ceza Mahkemesi’nde dava açıldı. İddianamede, Kazan’ın Terörle Mücadele Yasası kapsamında 3 yıla kadar hapisle cezalandırılması ve meslekten yasaklanması istendi.

Savunma terör sayılıyor

Bugün yapılacak ilk duruşmaya, Türkiye Barolar Birliği Başkanı Vedat Ahsen Coşar, İstanbul Barosu Başkanı Doç. Dr. Ümit Kocasakal, Ankara Barosu Başkanı Prof. Dr. Metin Feyzioğlu, İzmir Barosu Başkanı Sema Pekdaş başta olmak üzere diğer baro başkanları ve avukatlar katılacak.

Avukat Turgut, “Demokrasimiz için büyük tehlike oluşturan özel yetkili mahkemeler önünde üstlendiğim tek davada, Terörle Mücadele Yasasını ihlal ettiğim iddiasıyla sanık oldum” derken AİHM kararlarını da hiçe sayan bu anlayışın savunma mesleğine açık bir saldırı olduğunu belirtti. Avukat Turgut Kazan, şu değerlendirmeyi yaptı:

“Türkiye’deki çok demokrat bazı çevreler yalnızca bazı olaylar üzerinde duruyorlar ki o olaylar da önemlidir. Ama ilk kez savunma görevi terör sayılıyor. Artık her şey bitmiştir. Oysa hukuk devleti değerlerinde aslolan silahların eşitliği ilkesidir. İnsanlar bunu Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ndeki hakkaniyetli yargılama kuralından çıkarmıştır. Ben şimdi savcıyı eleştirirken savcı benim aleyhime dava açıyor. Ve düşünebiliyor musunuz, meslekten yasaklanmam gerekiyor. Bunu ne 12 Mart, ne 12 Eylül düşündü. Böyle bir şey görmedim. Benim şeklen sanık olduğum bir dava gibi görülüyor ama aslında savunma mesleğini yargılıyorlar. Bütün avukatlara boyun eğdirmek, ihlallere sessiz kalan avukat istiyorlar. Korku salıp, ihlallere seyirci kalmamızı sağlamak için açılmış bir davadır.”

Veganlar İstanbul’da buluşuyor

Türkiye’nin tek vegan hareketi Vegan Kolektif, Dünya Vegan Günü‘nü yemekli, belgeselli, forumlu bir buluşmayla kutluyor.

Bugün (1 Kasım) Dünya Vegan Günü. Türkiye’nin tek vegan hareketi Vegan Kolektif, vegan, vejetaryen, türcülük karşıtı, ekolojik yaşamı savunan herkesi Yeşil Ev’deki buluşmaya davet ediyor.

Vegan Kolektif, doğanın, tüm canlılarının haklarını gözeten, gezegenin tüm türlerinin eşitliği ve özgürlüğünden yana bağımsız bir grup. Sloganları “dünyaya, bedenimize ve diğer hayvanlara duyarlı olalım”. “Veganlar ne yiyor” sorusunu “Diğer türlere tahakküm uygulamadan ve onları öldürmeden sağlıklı beslenmek mümkün” diye cevaplıyorlar.

Etkinlikte vegan mutfağından yemekler, yumurta ve süt ürünleri kullanılmadan yapılan tatlılardan tadabilirsiniz. Yemekten sonra Tanık adlı belgesel gösteriminin ardından ekoloji, vegan aktivizm gibi konuların tartışılacağı bir de forum düzenleniyor.(ÇT)

Etkinlik programı şöyle:

18:00-18:30 / Yemek: Vegan Mutfaktan Bilindik ve Sürpriz Lezzetler

Veganların beslenme adına en sık karşılaştığı sorular “Peki o zaman ne yiyorsunuz? 1 Kasım’da GDO’suz, bol protein, B12, demir, kalsiyum içerikli, yaşadığımız coğrafyanın mutfağından çok aşina olduğumuz tatları tekrar tadarken, belki şu ana kadar tatmadıklarınızı (ev yapımı soya sütü, tofulu köfte, soya köftesi…) deneyeceksiniz.

18:30-19:15 / Belgesel Gösterim: The Witness (Tanık)

Hayvanları sadece beslenmek için bir gıda olarak gören Brooklynli bir inşaat müteahhitinin bir kediyle olan arkadaşlığından, et yemezliğe, oradan da New York sokaklarında minibüsünün içine yerleştirdiği televizyon ile gezerek başlattığı bireysel kürk karşıtı aktivizme uzanan farkındalık ve değişiminin öyküsü.

19:15-19:30 / Tatlı-Çay Arası

19:30-21-00 / Forum

Konvansiyonel Hayvancılık ve Ekolojik Tahribat (vegankedi.com yazarı Yasemin Yıldız Avdan)

Irkçılık=türcülük=cinsiyetçilik (Atalay Göçer)

Her Derde Deva: Vegan Olmak-Ya Da Olmamak İşte Bütün Mesele Bu (Alternatif Tıp Okulu “Heilpraktikschule in Selbstverwaltung” mezunu, Loving Hut İstanbul Vegan Restoranı sahibi ve başaşçısı Gizem Schwabe)

Galaksinin Vegan Rehberi (veganizm.blogspot.com yazarı/rehber Nükhet Everi)

Vegan Aktivizm (Burak Özgüner)

İletişim Adresi: [email protected]

* Yeşil Ev Adres: Balo Sokak No:21/1 İstiklal Caddesi Beyoğlu

(Bianet)