Ana Sayfa Blog Sayfa 4932

Krizdeki İspanya sağa kaydı

0

Euro bölgesinin 4. büyük ekonomisine sahip olan krizdeki İspanya, erken genel seçime gitti ve sağ görüşlü Halk Partisi tarihi bir zafer kazanarak tek başına iktidara geldi. Sosyalistler ise demokrasi tarihindeki en kötü sonuçlarını aldı.

İspanya’da 2004 yılından bu yana, iki dönemdir süren sosyalistlerin iktidarına son veren Halk Partisi, 2000 yılında, Jose Maria Aznar döneminde elde ettiği 183 milletvekilini geçmeyi başardı.

Parti, İspanya demokrasi tarihinde ilk defa bu seçimlerde, 350 sandalyeden oluşan mecliste 186 sandalyeye sahip oldu.

(Ajanslar)

Onların hepsi komünist de peki siz nesiniz? – Selçuk Candansayar

İçişleri Bakanı İ. Naim Şahin’in, Büşra Ersanlı için “geçmişine bakın, gençliğinden bu yana komünist faaliyetlerde bulunuyormuş” mealindeki sözlerinin en çok da  gözlerini yummuş bir halde AKP’yi demokrasi havarisi olarak görmeye çalışanlara tokat gibi indiği açık.

Gerçi onlar bu sözleri ‘kedidir kedi’ diye duymazdan geliyorlar ama Bakan aslında hem Ersanlı’yı damgalarken hem de bu damgalama sürecindeki akıl yürütmesinde çok ama çok samimi ve sahici! Aslında Ersanlı’ da bir Çapanoğlu bulmaya çabalayan liberaller de samimiler.

Evet ve doğal olarak Ersanlı’ya komünist etiketini vuracak, başka ne yapabilir ki? Evet, doğal olarak Bakan entelektüel düzeyde komünist, sosyalist, anarşist, devrimci, solcu gibi kategorilere gerek duymaz. Ona göre Ersanlı gibilerinin alayıkomünist, Allahsız, aile, din ve devlet düşmanlarından’ öte bir şey değiller.

Evet, herkesin bir kökü var. Sanıldığı gibi ırksal, kan üzerinden bir kök değil. Büyüyüp gelişirken aynı topraklarda çok farklı dünyalarda yaşar insanlar. Ve devrimcilerden başka kimse de kendisini inşa eden köklerinden sıyrılmayı başaramaz. Devrim bizatihi kendi köklerini yıkıp, kendini yeni baştan inşa etmektir.

Şahin’in böyle bir devrimi yapmış olabileceği mümkün olmadığına göre onun da tıpkı diğer AKP’liler gibi köklerinde antikomünist olarak ‘yetiştirilmekten’ başkaca hiçbir ‘şey’ yoktur.

Şahin ve şürekası, 1950’li yıllardan başlayarak Türkiye’de Amerikan kaynaklarıyla ve Demokrat Parti üzerinden yürütülen antikomünizm programlarının ürünü. Geçmişte, gençliklerinde Milli Türk Talebe Birliği ya da Ülkü Ocakları ya da Akıncı Gençlik ya da Sızıntı, fark etmez ne olmuş olursa olsun tek ortak düşman olan ‘komünizm ve komünistlerle’ mücadele etmek, savaşmak, vuruşmak üzere büyüdüler. Varlık sebepleri bu.

Bu antikomünist programın iki temel özelliği var. İlkin entelektüel düzeylerinin inanılmayacak denli düşük olması, ikincileyin de ilkesizce birbirlerini kollayarak devlette, emniyette, askerde, üniversitede sürekli idari görevlerde bulunarak vatanı komünizm tehlikesinden korumaya çalışmaları.

Söz konusu olan vatan savunması olunca okumak, eleştirel düşünceyi öğrenmek, edebiyat, sanat, bilim onlar için hem çok zor hem de gereksiz uğraşlardı. Bu günkü sanat, edebiyat, estetik, bilim düşmanlıklarının arkasında kör bir cehaletle birlikte asıl olarak derin bir haset yatar, bu yüzden. Bu yüzden resme, baleye, heykele düşmandırlar.

Öylesine cahildirler ki hala komünistlerin kendi aralarında ‘karılarını paylaştıklarını’ sanırlar. Başbakan, boşuna Metin Lokumcu’ nun ölümünü protesto etmek için tank üzerine çıkan ve polis müdahalesi sonucu kalçası kırılan Halkevleri Merkez Yürütme Kurulu üyesi Dilşat Aktaş‘tan “kız mıdır kadın mıdır?” diye söz eder.

Kafaları o kadar karışıktır ki, bir yandan Amerikan emparyalizminin jandarmalığından imparatorluk düşleri kurarlar, öte yandan Bülent Arınç, gibi evlilik öncesi cinselliğin artmasından yakınırlar. Modernleşme süreçleri onlar için sadece ama sadece Japonya gibi ‘kültürünü koruyarak batının sadece tekniği alma’ geyiğidir. Çocuk pornosunun en çok tüketildiği ülkelerin ön sıralarında Japonya olduğunu bilmezler bile.

Her tür yozlaşmanın dinsizlikten kaynaklandığına inanır, dinin en büyük düşmanının da komünizm olduğuna inanırlar.

Onlara göre Müslüman olmayan ve Müslüman gibi yaşamayan her kes potansiyel olarak komünisttir ve tabi ki görüldükleri yerde ‘başları ezilmelidir’ bu yüzden Ermeni, Rum, Kürt denilince de akıllarına sadece ve sadece ‘Allahsız Komünist’ gelir.

Bu bahiste Ersanlı’nın köklerinde komünizm yoktur. O olasılıkla kendisinde devrim yapabilmiş devrimcilerden biridir sadece. Bakanın ise köklerine ne kadar bağlı olduğu açık ve bununla ne kadar övünse yeridir.

Söz etmeye değer mi bilinmez ama Ersanlı’ya kulp takabilmek için bin dereden su getiren liberallerin kök ve devrim ilişkileri de aslında biraz açığa çıkmış oluyor değil mi?

Birgün

İspanya’da Yeşiller, yeniden

İspanya‘da dün gerçekleştirilen ulusal seçimlerde muhafazakar PP partisi 350 koltuklu parlamentoda 186 koltuk kazanarak çoğunluk hükümeti kurmayı garanti altına aldı. Sosyalist PSOE partisi ise 7 yıllık iktidarın ardından toplamda sadece 110 koltuk elde ederek tüm zamanlarının en düşük temsil oranına düştü. Muhafazakar hükümetin ilk icraatının çok sert kemer sıkma politikaları ilan etmek olacağı tahmin ediliyor.

Bu seçimlerin diğer bir özelliği de ülkede uzun yıllardır bölünmüş olan Yeşiller’in EQUO çatısı altında birleşmesinin hemen ardından seçime girmiş olmaları. Bu kısa ve hızlı sürece rağmen EQUO toplamda 300.000 gibi önemli sayıda oy topladı. Partinin Valensiya‘da sol partiyle yaptığı koalisyon ise 1 koltuk kazandı. EQUO, İspanyol seçim sistemi yüzünden ülke çapında başka koltuk çıkaramadı.

Öte yandan Katalan Yeşilleri de Alternatif ve Birleşmiş Sol ile ittifakla girdikleri seçimde 250.000 oy ve bunun karşılığı olarak 3 koltuk kazandılar. Bu 3 koltuktan ikisinin Katalan Yeşilleri (ICV) ‘ne ayrıacağı belirtiliyor.

Yeşil Gazete, Europeangreens.eu

HIV/AIDS’le mücadelede başarı

UNAIDS, HIV vakalarının son 14 yılın en düşük düzeyinde olduğunu ve çok daha fazla sayıda AIDS‘linin tedavi gördüğünü bildirdi.

BM’e bağlı örgütün başkanı Michel Sidibe, “AIDS alanında çok önemli bir başarınin eşiğindeyiz. Yeni AIDS vakaları düşmeye devam ediyor ve her zamankinden daha fazla kişi tedavi görüyor.” dedi.

2010 Sayılarına göre dünyadaki HIV/AIDS’li sayısı 34 milyon. AIDS salgınının 1997 yılında doruğa ulaşmıştı. Geçen yıl yeni HIV/AIDS vakalarının sayısında yüzde 21 azalma kaydedildi.

AIDS’le bağlantılı nedenlerle ölen insanların azalmasında, tedavi imkanlarına erişimin artması etkili oldu.

Düşük ve orta gelirli ülkelerde, antiretroviral ilaç almaları uygun görülen hastaların yaklaşık yarısının tedavi gördüğü belirtildi.

Bununla birlikte dünyanın kimi kesimlerinde AIDS salgını hala çok yüksek düzeyde seyrediyor. Sahra Çölünün güneyinde kalan Afrika ülkeleri, HIV/AIDS’in hala en yaygın olduğu bölge. Güney Afrika’da 5,6 milyon HIV/AIDS’li var.

UNAIDS, AIDS’i yenme yollarının ve bilgi donanımının artık mevcut olduğunu ancak krize daha fazla odaklanılması ve çok daha fazla yatırım yapılması gerektiğini vurguluyor.

(BBC)

‘2020’ye dek küresel iklim anlaşması yok’

İngiltere’de yayınlanan Guardian gazetesi ilk sayfasından yer verdiği haberinde 2020’ye dek küresel bir iklim anlaşması sağlanması hedefinden vazgeçildiğini duyurdu.

Haberde, dünyanın en zengin ülkelerinin hükümetlerinin, iklim değişikliğine karşı önümüzdeki on yıl içinde uygulanabilecek, yeni bir küresel anlaşma imzalama planlarından vazgeçtikleri yazılıyor.

Guardian bunun, küresel ısınma yoluyla çevre üzerinde yıkıcı sonuçları olabileceği yorumunu yapıyor.

Gazetenin çevre muhabiri Fiona Harvey, gelecek hafta Güney Afrika’nın Durban kentinde başlayacak iklim zirvesi öncesi, dünyanın önde gelen ülkelerinin 2016’dan önce herhangi bir iklim anlaşması beklemediklerini gizli olarak itiraf ettiklerini belirtiyor.

Dünya hükümetleri, 2009’daki Kopenhag iklim zirvesinin karmaşayla sonuçlanması üzerine, 2012’ye dek yeni bir anlaşma imzalanacağını vaat etmişti.

Sera etkisine yol açan gazların azaltılması konusunda, uluslararası düzeyde tek bağlayıcılığa sahip anlaşma olan Kyoto Protokolü’nün süresi 2012’de dolacak.

Guardian’ın aktardığına göre İngiltere, Avrupa Birliği, Japonya, ABD ve diğer zengin ülkeler bir anlaşmadan vazgeçmeyi tercih etme konusunda uzlaştı, Birleşmiş Milletler de bu durumu kabullenmiş görünüyor.

Kalkınmakta olan ülkeler ise bu duruma tepkili.

Uluslararası Enerji Ajansı’nın baş ekonomisti Fatih Birol‘la görüşen Guardian, Birol’un “2017’de uygulamaya konacak uluslararası bir anlaşma sağlayamazsak, küresel sıcaklık artışının 2 santigrat derecenin altında tutma kapısı sonsuza dek kapanır” dediğini aktarıyor.

Bu artış oranı, iklim değişikliğinin etkilerinin geri dönüşü olmayan bir noktaya taşınması anlamını taşıyor.

(BBC)

“İklim değişikliğinin çözümü sistem değişikliğiyle mümkün”

IPCC‘nin yeni iklim değişikliği raporu geleceğe dair karanlık bir tablo çiziyor. Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Ümit Şahin raporu bianet’e değerlendirdi, çözüm umudunun yüzde 99 gibi yaygınlaşan hareketlerde olduğunu söyledi.

Birleşmiş Milletler’e  (BM) bağlı Hükümetlerarası İklim Değişikliği Raporu Paneli’nin (IPCC) hazırladığı yeni taslak rapor iklim değişikliğinin yol açacağı sonuçlara dikkat çekiyor.

Yeşiller Partisi Eşsözcüsü Ümit Şahin, IPCC’nin raporunu bianet’e değerlendirdi. Ortalama sıcaklığın 1 dereceye gelmiş olduğu saptamasının nasıl bir tehlikeye işaret ettiğini vurguladı. Şahin, hükümetlerden kayda değer bir adım beklemiyor, umudu sistem karşıtı hareketlerin mücadelesinde.

Şahin raporu ana hatlarıyla şöyle değerlendiriyor:

* IPCC dünyada iklim değişikliğine dair söz söyleme ehliyetine sahip en önemli uluslararası kuruluştur. Bilim insanlarının çalışmalarını derler, konsensusa varıp kamuoyuna duyurur.

* Konsensusla nedeniyle muhafazakar raporlardır. Söylenenin çok daha kötüsünü beklemek gerekir.

* Raporun tek yeni noktası iklim değişikliğinin yüzyıllık küresel sıcaklık artışının bir derece olduğu. 2007 raporunda 0,8 derece deniyordu. Bu artış çok önemli, çünkü iki derece geri dönüşü olmayan sınırdır. Avrupa Birliği (AB) ve BM gibi kuruluşlar iki derece sınırında anlaşıyor.

* Ortalama iki derece sıcaklık artışı geri besleme mekanizmaları nedeniyle  önlem alınsa da geri döndüremeyeceği anlamına geliyor. Kartopu gibi durdurulmayacak bir hızla beş altı dereceye kadar gidebilir.

* Pek çok bilim insanı iki dereceye ulaşılma zamanının 2040’ları 2050’leri geçmeyeceğini düşünüyor.

* Bu sıcaklık artışı ortalamada bir derece, dünyaya eşit dağılmıyor. Bazı yerler ciddi kuraklıklarla, bazı yerlerse sellerle boğuşuyor. Bir başka rapora göre, sadece 2010’da, sadece Asya’da 30 milyon kişi iklim değişikliği yüzünden evsiz kaldı, bir kısmı mülteci durumuna düştü. Pakistan’daki seller, Somali’de ykuraklık, Rusya’daki orman yangını, Teksas’taki inanılmaz sıcak dalgası, vs…

* IPCC bir başka açıklamayla iklim felaketlerinin iklim değişikliğine bağlı olduğunu bilimsel olarak açıkladı.

* Medya bu tür raporlar her çıktığında ilk defa görüyormuş gibi davrandığı sürece ve kamuoyu, medya, hükümet çevreleri yeni sürpriz felaket senaryoları olarak gördüğü sürece hiçbir şey değişmeyecek.

* Bu raporların hükümetlere etki etmeyeceği ortada. Bu aymazlık sürdüğü sürece aralık ayında Güney Afrika’da yapılacak toplantıdan da hiçbir sonuç çıkmayacaktır.

* İklim değişikliği meselesiyle yükselen yüzde 99 dalgasını ayrı görmemek lazım. İklim değişikliğinin çözümü ancak sistem değişikliğiyle mümkündür. İklim değişikliği şirketlerin, kapitalist sistemin bir ürünü. Şirketler özellikle iklim değişikliğine dair önlem engelliyorlar. Onlara karşı yapılan yüzde 99 hareketi aslında iklim değişikliğine karşı mücadelenin yeni umududur. İçi içe iki hareket bunlar. Amerika Birleşik Devletleri’nde (ABD) iklim değişikliğine karşı mücadele edenler yüzde 99’a destek verdiler, oradaydılar.

IPCC raporu

Çok sayıda bilimsel çalışmadan çıkan ve üç yılda hazırlanan bir raporun özeti mahiyetindeki IPCC’nin taslak raporunda “Felaketler daha büyük şiddette ve daha sık cereyan ettiği takdirde bazı yerlerde yaşamın sürdürülmesi imkansız olacağı” belirtiliyor.

Raporda, “anormal iklim koşullarına maruz kalan yerlerde daha büyük nüfus sıklığı olacak; emlak fiyatları fırlayacak ve yetersiz altyapı hasar riskini artıracak”, “küçük ada ülkeleri için en büyük tehdit yükselen deniz sularının istilası; deniz suları kıyıları aşındıracak ve yeraltı sularını zehirleyecek”, “Güney Asya ve Güneydoğu Asya’da yıkıcı yağmur fırtınaları ikiye katlanacak”, “Doğu Asya’da yüzyılın ortasında sıcaklık bugünkünden iki derece daha fazla olacak, bu da dayanılmaz bir nem yaratacak” gibi tahminler yer alıyor.

Karbon gazları rekor seviyede

Sera etkisi yapan gazların atmosferdeki oranının rekor seviyeye çıktığı açıklandı.

Birleşmiş Milletler‘e bağlı Dünya Meteoroloji Örgütü ayrıca, atmosfere salınan karbondioksit oranının daha hızlı artmaya başladığını duyurdu.

Küresel ısınmanın başlıca sorumlusu olarak görülen karbondioksit gazının sanayileşme öncesi döneme nazaran yüzde 39 arttığı bildiriliyor.

Birleşmiş Milletler’in iklim uzmanları bu durumun üç ana nedenini fosil yakıtlarına bağımlılığa, karbondioksiti atmosferden emen ormanların giderek yokoluşuna ve tarımda gübre kullanımına bağlıyor.

Dünya Meteoroloji Örgütü, son on yılın iklim verileri kaydedilmeye başlandığından beri tecrübe edilen en sıcak on yıllık dönem olduğuna da dikkat çekiyor.

Örgüt, eğilimin bu şekilde devam etmesi durumunda olağanüstü iklim felaketlerinin yaşanmaya devam edeceğini belirtiyor.

Küresel ısınma dolayısıyla özellikle tropik kuşaktaki bölgelerin açlıkla yüzleşmeye doğru gittiği söyleniyor.

İklim Değişimi Tarım ve Gıda Güvenliği (CCAFS) adlı uluslararası araştırma kuruluşu geçtiğimiz günlerde yükselen sıcaklıkların geniş bir bölgede dengeleri kökünden sarsacağını açıkladı.

Asya’nın güneyi ile Afrika’daki tropik kuşakta yer alan ülkeler, halihazırda gıda kaynakları ve beslenme konusunda zaten ciddi sıkıntılar yaşıyor.

(BBC)

Yorum – Galatasaray istediğini aldı

Maç öncesinde, maçtan önce, konuşulması gereken çok önemli başka bir konu var. Deplasmana gelen takımın seyircisinin maça girememesi durumu. Takımlar, oturup düşünmüşler ve demişler ki, bizim müşterimiz başka takıma para kazandırmasın. Sadece biz yolabilelim onları. Ve ortaya böyle bir berbat karar çıkmış. İnanılır gibi değil. İlk defa, top sağ tarafa gittiğinde (televizyonda), orada başka bir renk ya da boş tribün görmedim. Beşiktaşlı gördüm ve üzüldüm. Çünkü belki maçta Galatasaraylılar olsaydı, Galatasaray böyle oynamazdı, maç böyle olmazdı.

Nasıl oldu maç? İkinci yarının neredeyse tamamında, nokta dakika olarak Sabri’nin sakatlanıp çıktığı dakikayı gösterebilirim, Galatasaray 0-0 olan skoru korumaya çalıştı. Fakat bunu da defansif oynayarak, Beşiktaş hücumlarını durdurmaya çalışarak yapmadı ne yazık ki sarı kırmızılılar. Kaleci Fernando Muslera ve Emmanuel Eboue olmak üzere neredeyse tüm takım zaman geçirerek, duran topları yavaş yavaş kullanarak ya da yere yatıp kalkmayarak yaptı bunu. İşte belki Galatasaraylı taraftarlar maçta olsaydı, kendilerine ve üzerlerindeki formaya aşık 1600 kişi önünde numaradan yere yatarak ya da zaman geçirerek maçı tüketmek istemezdi oyuncular. Koltuk altına gelen bir su şişesi (ki atılması tamamen yanlıştır) eğer bir oyuncuyu başından sakatlayabiliyorsa, ki bu maç sakatladı, o zaman bu olayın yaşandığı maça derbi denmemeli. Futbol oynamak isteyen bir takımın Beşiktaş’ı rahatça yenebildiği defalarca kanıtlanmışken bundan ısrarla kaçmak Fatih Terim’in takımına yakışıyor mu?

Maça gelirsek, çok başarılı bir Muslera ve defans ikilisine karşı oynadı Beşiktaş İlk 20 dakika ortada giden maç, Beşiktaş’ın ileri çıkmasıyla renk değiştirdi. Toplamda bakınca çok fazla pozisyon bulamasa da Beşiktaş, sürekli rakip sahada oynaması, bir kaç kontra atak dışında pozisyon vermemesi ile başarılı oldu denebilir. Fakat bu baskıyı gole çevirememe eksikliğini de gizlememeli.

Maçın ilginç bir noktası giren iki oyuncunun hemen sakatlanıp çıkması oldu. Galatasaray’da Sabri, Beşiktaş’ta ise Necip oyuna girdikten çok kısa bir süre sonra sakatlanıp oyundan çıktı. İkisi ya da ikisinden biri oyunda kalsaydı farklı mı olurdu şimdi bilemeyiz fakat, Sabri’nin yerine giren Riera’nın da, Necip’in yerine giren ve yine Carvalhal tarafından ısrarla ikinci forvet olarak değil, orta saha olarak oynatılan Mustafa Pektemek de başarılı olamadı. Galatasaray’ın bir süre sonra Kazım, Elmander ve Baros’u birlikte oynatma çabası da takımın genelinin oynamama çabası ile karşılaşında sonuçsuz kaldı.

Son söz olarak tribünlere değinmek gerek. Giriş olumsuz olacak. Rakip oyuncu tribünleri sinirlendirmek için, skoru korumak için, 1 puan alabilmek için her ne kadar spor ahlakına sığmayacak işlere girse bile, tribünden oyuncu üzerine bir şeyler atarak rakibin bu işleri yapmasına fırsat vermek çok yanlış Eboue’nin ilk yerde kaldığı pozisyonda atılan ve koltuk altına gelen su şişesi, oyuncunun tavrı ve duruşu ile birleşince “kafasına geldi” ve zamandan çalmasına yaradı. Aynı oyuncu uzatmalarda da kendisini yere bıraktı. Kenara gittiği anda ayağa kalktı ama amacına yani zaman çalmaya bir şeyler atılınca ulaşabildi. Tuzağa düşmek, taraftara yakışmıyor.

Dakika 65’te yapılanlar ise sözle anlatılabilir gibi değildi. Tribünlerin soyunması, Van’da üşüyen, donan (2 çocuk soğuktan öldü, haberiniz var mı?) insanların yanında olmaları ve buna dikkat çekmeleri mükemmel bir görüntüydü. Sahada olan kötülüklerin hepsinin üzerini çizdi. Galatasaray istediğini, Beşiktaş taraftarı ise üç puanı aldı.

Yeşil Gazete yazıları ve diğer yazılar için: http://www.urbarli.net

“DiyalogFEST: Nefret Suçları Karşıtı Buluşma”dan barış ve uzlaşma çağrıları

Sough, Tuncel, Çandar ve Öneş

İki gün sürecek “DiyalogFEST: Nefret Suçları Karşıtı Buluşma” bugün İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde başladı. Buluşma kapsamında düzenlenen panellerde vurgulananlar şöyle:

NEFRET SÖYLEMİ VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ: DİLİN KEMİĞİ YOK MU?

Prof. Yasemin İnceoğlu: Türkiye’de Barış Gazeteciliği’ne, insan haklarına dayalı medya takibine acil gereksinim var. Medyadaki nefret söylemi, toplumda kimin istenip istenmediğini, iktidarın egemenliğini, kimin “bizden” kimin “öteki” olduğunu belirliyor. Sektörel ve politik ilişkileri nedeniyle “Dördüncü Kuvvet” görevini yerine getiremiyor.Türkiye’de Barış Gazeteciliği’ne, insan haklarına dayalı medya takibine acil gereksinim var. Büşra Ersanlı’ya yönelen nefret söylemi, aynı zamanda kadın kimliğini hedef alıyor.

Milletvekili Aykan Erdemir (CHP): Nefrete karşı mücadele için; hem ceza yasasında ağırlaştırılmış hükümler içeren yasal düzenlemeler, hem de ayrı bir nefret suçları yasası istiyoruz. Mecliste sıklıkla kullanılan nefret söylemi içeren ifadeler tutanaklara geçmeli ki, ülkenin nasıl bir parlamento tarafından yönetildiğinin kaydı alınsın.

Yazar Pınar Öğünç: En kötüsü, nefret söyleminin normalleşmesi. Linç duygusunu pekiştiriyor. Festus Okey davası, Levent Kırca skeçleri gibi. Dört senedir hiçbir şey sorgulanmamış. Failin değil, mağdurun kimliğine odaklanılmış. Karakoldaki cinayet sonrasında Okey’in gömleği kaybedilmiş, sanki kalem kaybedilmiş gibi davranılıyor. Gazetecelik, ülkenin birkaç büyük kentinde birkaç büyük gazetesinin editörünün, ajans haberlerini tarayıp, başlıklarına takla attırdığı bir jimnastik etkinliğine dönüştü.

YASALARDA VE SOKAKLARDA ETNİK AYRIMCILIK

Hukukçu Yazar Orhan Kemal Cengiz: Geçmişle hesaplaşmadıkça, yaralar açılıp, belki biraz acıyıp, kurumadıkça sağlıklı bir toplum olamayız. İlköğretim çağındaki çocukların bile birbirlerine son derece etnik nefret içeren ‘şakalar’ yapabildiği bir ülkedeyiz. Sistemin (devletin) tamamıyla suçlu olabileceğini kabul edebilmek, toplumu ilerletecektir. Ergenekon Türkiye için böyle bir kapı açtı ama, hala siyasi ve soyut düzlemde yürüyor; duygusal bir yüzleşme yaşanmadı.

Rosa Luxemburg Vakfı’ndan Friedrich Burschel: Almanya’da polis teşkilatı, toplumdaki ırkçılığı bünyesinde barındırıp yansıtıyor. Ötekileştirilmiş gruplardan kişilerin uğradığı mağduriyetler yeterince soruşturulmuyor, veya bu ihlaller bizzat emniyet güçlerince gerçekleştiriliyor. Nazi döneminde 500 bin zihinsel engelli, devlet tarafından, “insan evrimine aykırı oldukları” gerekçesi ile öldürüldü.

Batı Trakya Türk Azınlığı Temsilcisi Pervin Hayrullah: Avrupa Birliği’nde veya “demokrasinin beşiği” kabul edilen Yunanistan’da herkes eşit, ama bazıları daha eşit. Türkiye ile yaşanan gerilimlerin faturası pek çok kez Batı Trakya Türk azınlığına kesildi. Toplumsal huzuru bozdukları gerekçesi ile Türk dernekleri kapatıldı, konuştuğumuz dile “Müslümanca” denildi. Yunanistan’da 2007 yılında kabul edilen Basın Yasası, azınlıkların basın ve yayımcılık etkinliklerini son derece zorlaştıran şartlar ortaya koyuyor. Başka bir yasada yer alan ırkçı madde nedeniyle 46 bin kişi yurttaşlıktan çıkartıldı. Ayrıca, bugün Batı Trakya’daki toprakların yüzde 24’ü Türklere aittir.

Agos Yazarı Zakarya Mildanoğlu: Türkiye İletişim Başkanlığı 61 gün sonra, Hrant Dink cinayetine ait bilgiler içerdiği düşünülen telefon kayıtlarını silecek. Etnik ayrımcılık sokakta yaşar ve sokak her yerdir; evlerimizin içi bile. Türkiye’de binlerce sokağın, semtin, köyün, kentin Ermenice, Lazca, Rumca, Kürtçe ve hatta Türkçe isimleri devlet eliyle değiştirilmiştir. Avşa Adası’nda, içlerinden biri üzerinde Emporio Armani marka tişört giydiği için üç kişi jandarma tarafından, Ermenistan İmparatorluğu kuracakları gerekçesi ile gözaltına alınmışlardır. Bu olayın mahkeme tutanakları mevcuttur.

ULUSLARARASI DENEYİMLER IŞIĞINDA KÜRT SORUNUNDA ÇATIŞMA ÇÖZÜMÜ ÖNERİLERİ

Gazeteci Yazar Cengiz Çandar: Silahlar müzakereler sonucunda değil, müzakereler öncesinde bırakılmalı. Şiddet, görüşmeler sırasında koz olarak öne sürülmemeli. Siyasi ve müzakereler sonucunda ulaşılacak çözümlerde tarafların kaybetme ya da kazanma duygusundan arınarak masaya oturmaları gerekiyor.

Katalan Ciemen Örgütü’nden Soraya Sough: Sivil itaatsizlik eylemleri Katalanya’nın özgürlük mücadelesinde etkin bir araç. Ayrıca “Kusura bakmayın ama anadilimden başka bir dili öğrenmek zorunda değilim.” diyen, mesela özerklik ile yetinmeyen, ayrı devlet isteyen Katalanlar var.

Milletvekili Sebahat Tuncel (BDP): Meseleyi “Kim başlattı?”dan değil, “Nasıl çözeceğiz?”den ele almak gerekir. Tarafların, savaşmak dışında, çözüme ulaşmak için irade göstermeleri gerekir. Siyasi yapıların “Biz çözmek istiyoruz ama toplum hazır değil.” söylemi yapıcı değildir. Devlet, Kürt Sorunu’nun çözümü ve Kürt Halkı’nın taleplerini karşılamak konusunda kendisini ikna etmiş değil. Yargı süreci ile ilgili duyarlı olduğunu söyleyen AKP’ye, Başbakan’a ve onun bir adet “espri yüklü” İçişleri Bakanı’na bakın; Büşra Ersanlı olayında nasıl tutum aldılar. AKP, Anayasa sürecinde BDP ile birlikte davranmalı, demokratik alanı genişletmeli. Devlet, Kürtler’in bir halk olarak haklarını kabul etmeli. Uluslararası deneyimlere bakalım, onların yaptığı yanlışları yapmayalım; doğrulardan esinlenelim. AKP bırakınız PKK ile müzakereye açık olmayı, BDP’yi bile değersizleştiriyor. Oysa bu iş masa başında çözülecek, başka bir yolu olamaz.

MİT Eski Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş: Devlete karşı işlenen suçları içeren siyasi af ile Türkiye yeni bir sayfa açabilir. Anayasal vatandaşlık üzerinde inşa edilecek bir aşamanın çözümü kolaylaştıracağını düşünüyorum. Böylesine bir demokratik gelişme sonrasında PKK’ya silah bırakma çağrısı yapılırsa, karşılık bulacağını düşünüyorum. Taraflar arasındaki çok sayıdaki ve derin kültürel, etik ve sosyal ortaklıklara rağmen; sadece çatışmalara ve ayrımlara odaklanılıyor. Mesele sadece PKK veya 80 küsür senelik Kürt Sorunu değildir. Meselemiz, tüm Türkiye halklarınındır. Cumhuriyet’in Osmanlı’dan miras aldığı Kürt Sorunu’nda yaptığı hatalar, PKK silahlı hareketine yol açmıştır. PKK realitesini tanımak ve tanımlamak gerekir. Kürt Sorunu ile PKK silahlı hareketinin farklarını olduğu kadar, örtüştüğünü ve beraberliğini de kabul etmek gerekir. Kapsamlı çözüm politikaları olmadan, sonuca ulaşamayız. Bence, iktidar böyle bir politikaya sahip değil; güncel olaylara göre davranıyor. Demokrasiyi derinleştirmemiz, karşılıklı güven yaratmamız, bir yol haritası oluşturmamız gerekir. Ayrıca iktidar, diğer siyasi güçlerin desteğini almalıdır.

DiyalogFEST, Sosyal Değişim Derneği ve Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Girişimi tarafından düzenleniyor. Etkinliğe Pazar günü devam edilecek. Program için tıklayınız.

 

(Irkçılığa ve Milliyetçiliğe DurDe Girişimi Facebook sayfası)

 

Lütfi Akad hayatını kaybetti

Türk sinemasının ünlü yönetmeni Ömer Lütfi Akad 95 yaşında hayatını kaybetti.
ÖMER LÜTFİ AKAD KİMDİR? 

Türk sinemasının “koca çınarı” olarak bilinen Akad, Fransız Sainte Jeanne d’Arc Okulu, Galatasaray Lisesi, İstanbul Yüksek İktisat ve Ticaret Okulu Maliye Bölümü’nü bitirdi.

Tiyatro ve sinema yazıları yazdı. Sema Film’de mali danışmanlık ve yapım yönetmenliği yaptı. 1947 yılında Seyfi Havaeri’nin Damga filminde yönetmenliğe başladı.

1948 yılında Vurun Kahpeye ile başladığı yönetmenliğini halk masalları uyarlamalarıyla sürdürdü, polisiye filmleriyle sinema dilini geliştirdi.

Kendinden önceki sinemacılardan farklı olarak sinema tekniği ve diline yeni bir anlayış getirdi. Belgeseller çekti, senaryo yazarlığı yaptı.

Işıkla Karanlık Arasında adlı Deneme Biyografisini yazdı. Türk sinemasının başlangıç ve gelişim kesitinin görülebildiği ilginç bir deneme olmuştur.

FİLMLERİ

1949 Vurun kahpeye
1950 Lüküs hayat
1952 Arzu ile Kamber
1952 Ingiliz Kemal Lawrense karsi
1952 Kanun namina
1952 Tahir ile Zühre
1953 Alti olu var/Ipsala cinayeti
1953 Çalsin sazlar, oynasin kizlar
1953 Katil
1953 Öldüren sehir
1954 Bulgar Sadik
1954 Vahsi bir kiz sevdim
1955 Beyaz mendil
1955 Görünmeyen adam Istanbul’da
1955 Kardes kursunu
1955 Meçhul kadin
1956 Kalbimin sarkisi
1957 Ak altin
1957 Kara talih
1958 Meyhanecinin kizi: Mapusane çesmesi
1959 Ana kucagi
1959 Yalnizlar rihtimi
1959 Zümrüt
1960 Cilali Ibo’nun çilesi
1960 Disi kurt
1960 Yangin var: Eski Istanbul kabadayilari
1961 Sessiz harp
1962 Üç tekerlekli bisiklet
1966 Hudutlarin kanunu
1966 Sirat köprüsü
1967 Kizilirmak-Karakoyun
1967 Kurbanlik katil
1967 Ana
1968 Kader böyle istedi
1968 Vesikali yarim
1969 Seninle ölmek istiyorum
1971 Anneler ve kizlari
1971 Bir teselli ver
1971 Mahsere kadar
1971 Ruya gibi
1971 Vahsi çiçek
1972 Gokce cicek
1972 Irmak
1972 Yarali kurt
1973 Dügün
1973 Gelin
1974 Diyet
1974 Esir hayat
1975 Diyet
1975 Ferman
1975 Pembe incili kaftan
1975 Topuz
1979 Emekli baskan
1979 Isi
1979 Kuma
1979 Çekiç ve titresim