Ana Sayfa Blog Sayfa 4788

Agos: Kanı değil canı savunalım

Agos Gazetesi, Türkiye’de son bir kaç gündür yükseltilmek istenen ırkçı dalgaya karşı bir açıklama yaptı. Açıklama şu şekilde:

Hocalı anmasında sokağa dökülen kin ve nefrete karşı Agos’un söyleyecek bir çift sözü var: Gelin, kanı değil canı savunalım. Can hayattır ve hepimizin hakkıdır. Bir gün o meydanda, hep birlikte vakarla durup acıya ortak olabildiğimizde birbirimizi yaşatabilmiş olacağız. Biz işte o günün talibiyiz ve o günü de ancak birlikte yaratabiliriz. Gelin, birbirimizde can bulalım.

“Ermeni yalanına sessiz kalma” diyen billboardlarla gelen dip dalga, 26 Şubat Pazar günü Taksim Meydanı’nı vurdu. Bu slogana bakıp Hocalı Katliamı’nın acısına varmak mümkün değildi; meydanı dolduranlar da, maalesef, acıda ortaklıktan çok, ‘Ermeni’ye yönelik nefrete adanmışlıkta buluştular.

En çok da o büyük acının kendisine ayıp oldu. Hocalı’da 20 yıl önce Ermeni milislerin sivil Azerilere yönelik saldırısında can verenlere. Ermenistan açısından Sumgayit veya Bakü Katliamı ile eşleşen karşılıklı yıkımlar, Türkiye’ye hep Ermeni düşmanlığını körükleme fırsatı olarak yansıdı. Ermenistan ile sınır kapatıldı. Siyasi sorun yaşanan hiçbir ülkeyle kesilmeyen bağ kesildi; nineleri dedeleri Anadolu toprağının çocuğu olan Ermenistan en uzak komşu olarak kaldı.

Pazar günü asıl dayatılan da, ‘Ermeni yalanı’ olarak ötelenmek istenen 1915’in konuşulmasını engellemekti. Oysa ne 1915 sadece Ermenilerin, ne de Kürt Sorunu sadece Kürtlerin meselesi. Geleceğimizi ipotek altına alan bu koca uçurumlar, ortak hayatımızı, nefret yüklü sloganların yankısına terk edilemeyecek kadar belirliyor.

Meydandan yükselen sloganlar “Dişe diş, kana kan, intikam!” dedi. “Bozkurtlar burada, Hrantlar nerede?” diye sordu. “Kuzey güney bir olsun, Ermenistan yok olsun” diye dilekte bulundu. “Hepiniz Ermeni’siniz, hepiniz piçsiniz” diyerek 19 Ocak anmasına katılanlara selam etti. Ve o tanıdık nağmeyle hedef belirtti: “Bugün Taksim, yarın Erivan, bir gece ansızın gelebiliriz.”

Başbakan’ın, geçmişte kendi hükümetini hedefe koyan darbe destekçisi bu milliyetçi-ulusalcı söylemin o derin anlamını kayda geçip tavır alması çok şeyi değiştirebilirdi. Ama maalesef o, “Marjinal ve münferit birkaç pankart Hocalı Katliamı’na dair acımızı gölgelemeye yetmez” demeyi tercih etti. Dahası, İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin’in kan dolu ve intikama davet eden söylemini de sahiplenmiş oldu.

Oysa yakın tarihimiz, darbe hazırlıklarının parçası olduğu bilinen sayısız münferit cinayetle ve katliamla dolu. Bu marjinal ve münferit pankartlar Hocalı Katliamı’nı unutturmazken, Türkiye Ermenileri kendilerini vatandaşlığın hangi klasmanında gördü dersiniz? Ya bu ülkede çalışan ve her siyasi kriz döneminde kapı dışarı edilmekle tehdit edilen Ermenistanlılar?

Agos olarak en çok, nefret istikrarının gösterdiği çıkmazdan ürperdik. “Bir gece ansızın gelebiliriz” diye inletilen caddede, hedef tahtasına oturtulmuş genel yayın yönetmenimiz Hrant Dink’in, güpegündüz arkasından vurularak öldürüldüğünü bilerek baktık meydana.

Orada yaşananlar sadece siyasi erki değil, basını da sınava tabi tutuyor. Nefret söyleminin varacağı noktaların bilincinde olanlar, sorumluları göreve çağıran yayınlar yaptılar. Biz de sesimizi onlarla birleştiriyor, aleni nefret gösterisini “protesto yürüyüşü” olarak taçlandıran basın kuruluşlarını bu yayınların vebali konusunda uyarıyoruz. Tekrarlanan hatalara kasıt denir ve o kasıt, canlara kast etmeye dek varabilir.

Hatırlayalım, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu Başkanı AKP’li Ayhan Sefer Üstün, savcıları, ayrımcılık yapanlar için TCK hükümlerini uygulamaya davet etti. Gün, savcıların, bu nefret dolu söylemlerin takipçisi olma günüdür. Devletin denetleme kurulu devlet görevlilerinin soruşturulmasını salık vermişken, gün, Hrant Dink davasına, gerçek demokrasi adına sahip çıkma günüdür.

Pazar günü, Hrant Dink’in katillerini öven bir grubun Agos’a yürümesi son anda önlenmişse, Ermenilik piçlikle eşleşmişse, tarihi bugünden okumaktan öte yol kalmaz. Dahası, başka türlü bir gelecek yazmaya talip olanların kalemi kırılır. Çünkü kanın üstüne söz yazamazsınız.

Gelin, kanı değil canı savunalım. Can hayattır ve hepimizin hakkıdır. Bir gün o meydanda, hep birlikte vakarla durup acıya ortak olabildiğimizde birbirimizi yaşatabilmiş olacağız. Biz işte o günün talibiyiz ve o günü de ancak birlikte yaratabiliriz. Gelin, birbirimizde can bulalım.

AGOS

Şehir ve gıda bir araya nasıl gelir?

Yeryüzü Derneği, Slow Food, Emanetçiler Derneği ve Permablitz İstanbul tarafından düzenlenen “Şehir ve Gıda: Günümüz Gıda Sistemleri ve Alternatiflerine Bakış” semineri 4 Mart 2012 Pazar günü Yeşil Ev’de gerçekleştirilecek.
Şehirde yaşayan ve kentli tüketim alışkanlıkları dışında alternatif arayanlara hitap eden seminer, yediklerimizin temeli olan tohum konusunda bilgilendirmeyi ve bilinçli gıda tüketimini artırmayı amaçlıyor. Seminerde gıda güvencesi sağlanabilmesi için gerekli biyoçeşitlilik, yerel üretim ve kentsel tarım konuları işlenecek, tohum-biyoçeşitlilik-sağlıklı gıda erişimi-yerel üretim ve kent arasındaki hayati ilişki ele alınacak.
Pazar günü 13.00 – 16.00 saatleri arasında Beyoğlu Yeşil Ev’de düzenlenecek olan seminerdeki eğitmenler şöyle:
Leyla Kabasakal; Slow Food Balkon Bahçeleri Konviviyumu
Tracy Lord Şen; Emanetçiler Derneği
Deniz Üçok Arman; Permablitz Istanbul
Devin Bahçeci; Yeryüzü Derneği
Seminere katkı Payı 25 TL olarak belirlenmiş. Katılım 30 kişiyle sınırlı. Başvuru için Yeşil Ev’e (0212) 244 77 80 numarasından kayıt yapılması gerekiyor.

Roma Kulübü, Büyümenin Sınırları’nın 40. yılı sempozyumunu sunar

0

Roma Kulübü, Büyümenin Sınırları’nın (Limits to Growth) yayımlanışının 40. yılını, bugün ABD’nin başkenti Washington DC’de düzenlediği bir sempozyumla kutluyor. Bugün Türkiye saatiyle 16:00’da başlayacak olan sempozyum internetten canlı olarak yayımlanacak (BURADAN İZLEYEBİLİRSİNİZ).

Sempozyum, raporun yazarları Donella Meadows ve Jørgen Randers’in yapacakları konuşmayla başlayacak. Diğer konuşmacılar arasında Roma Kulübü üyesi ekonomist Herman Daly ve Yeryüzü Politikaları Enstitüsü’nün kurucusu Lester Brown da bulunuyor.

Roma Kulübü’nün MIT’den bir grup araştırmacıya ısmarladığı Büyümenin Sınırları, sürdürülebilirlik tartışmaları, ekoloji hareketleri ve yeşil politika için bir dönüm noktası oluşturmuştu. Raporun ve Türkçe çevirisinin hikayesini daha önce Yeşil Gazete’nin Kitap ekinde yazdığım yazıdan okuyabilirsiniz.

(Yeşil Gazete)

‘Ne şeriat ne darbe’ sloganının sola indirdiği darbe – Ruşen Çakır

O günleri yaşamamış olan bir kişi, 15. yılında 28 Şubat süreci hakkında yazılanlara, söylenenlere bakınca toplumun ezici bir çoğunluğunun TSK’nın siyasi sürece müdahalesine karşı olduğunu, hatta ona direndiğini düşünebilir. Halbuki gerçek farklıydı. Örneğin 28 Şubatçılar güçlü bir toplumsal desteğe sahiptiler. Ayrıca dişe dokunur bir direnişle de karşılaşmadılar.

Hatırlıyorum, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı 9-11 Temmuz 1999 tarihlerinde düzenlediği 2. Abant Toplantısı’nın bir oturumunda 28 Şubat sürecini masaya yatırmak amacıyla “Türkiye’de devletten bağımsız sivil bir İslami hareket olmuş olsaydı, 28 Şubat sürecine karşı sivil itaatsizlik eylemleri düzenlenebilirdi” demiş ve anında Fethullah Gülen cemaatinin o tarihte etkin isimlerinden olan, vakfın eski başkanı Latif Erdoğan’ın hışmına uğramıştım. Erdoğan, 11 Temmuz 1999 tarihli Hürriyet Gazetesi’nin kayıtlara geçirdiği gibi “Sen ne demek istiyorsun? Ayaklanma mı olması gerekirdi? Provoke mi ediyorsun?” diye gürlemişti lakin katılımcılar arasında Prof. Niyazi Öktem gibi, bu terimin anlamını ve Thoreau, Gandi gibi teorisyen ve uygulayıcılarını bilenler vardı da “sivil itaatsizlik”in ayaklanma değil pasif direnme anlamına geldiğini öğrenmiş oldu.

ÖDP’nin kaçırdığı fırsat

İslami kesimin 28 Şubat performansı üzerine epey yazıp konuştum, daha da yazarım fakat bugün solu, özellikle de sosyalist solu mercek altına almak istiyorum. Bu konuda elimizde çok çarpıcı ve hazin bir örnek var: Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP). Solun gerçekten birbirinden farklı kesimlerinin biraraya gelmesiyle 23 Ocak 1996’da kurulan ÖDP, bir ihtiyaca cevap verdiği için olsa gerek sahici bir heyecan yaratmıştı. Ardından Susurluk skandalında izlenen tutum, örneğin “Sürekli Aydınlık İçin Bir Dakika Karanlık” eylemindeki aktif rol alınması ÖDP’nin önünü iyice açtı. Bu açıdan bakıldığında 28 Şubat 1997 günü ordunun Refahyol hükümetini devirmek için düğmeye basmış olması ÖDP için çok ama çok büyük bir fırsattı. Ne var ki ÖDP bu fırsatı tepti.

O tarihlerde ben de ÖDP üyesiydim. Ancak genel olarak İslami hareketler, özel olarak RP hakkındaki çalışmalarıma rağmen ÖDP’nin 28 Şubat sürecinde geliştirdiği politikalarla hiçbir ilgim olmadı, bunları herkes gibi ben de medyadan öğrendim. “Politikalar” dememe bakmayın, ÖDP’nin 28 Şubat’a bakışı, ilk bakışta son derece cazip gözüken şu meşhur slogandan ibaretti: “Ne şeriat, ne darbe!”

Bu sloganı savunanları, TSK’nın kuyruğunda solculuk yapmaya çalışanlarla eşitlemek tabii ki çok büyük haksızlık olur. Fakat bu ülkede askeri darbelerin darbesini en çok yemiş insanların, modern ya da post-modern fark etmez, askerin demokratik süreçlere müdahalesine tek başına karşı çıkamıyor olmaları anlaşılır bir şey değildi, hâlâ değil.

Yanlış bir eşitleme

Açacak olursak: Bir yanda “şeriat” dediğiniz, muhayyel bir “tehlike” söz konusu. Yani olmuş bir şey değil, olacağı da belli değil ama siz “ya olursa” diye endişeleniyorsunuz. Bunun karşısındaysa “darbe” var ki olmuş. Askerler, arkalarına büyük sermayeyi, büyük medyayı ve bazı “sivil” kuruluşları; yanlarına da yargıyı alarak, halkın oylarıyla işbaşına gelmiş bir hükümeti gözlerinizin önünde deviriyor. Ama siz, “Kahrolsun darbe” diyemiyor, iki tarafa eşit mesafede durmaya çalışıyorsunuz. Sonuçta muhayyel olanla somut olanı eşit oranda eleştirdiğinizde demokrasi konusundaki inandırıcılığınız zayıfıyor, hatta ortadan kalkıyor.

Peki ÖDP neden bu yanlışı yaptı? Bunun temelinde, sosyalist solda geleneksel olarak baskın olan, İslam dinine, İslami harekete ve dindarlara hak ettiği önemi vermeme anlayışının yattığı kanısındayım. Sıklıkla militan bir ateizme kayan kaba materyalizmin o tarihlerde ÖDP’de de hayli etkili olduğunu biliyoruz. Müslümanlarla gündelik hayattaki sorunlarını değil de dinlerini, imanlarını konuşup tartışmayı önceleyen kişilerin solda yol açtığı tahribat maalesef kolay kolay telafi edilemiyor. Eğer siz İslami hareketin 1980’lerde başlayan yükselişini şematik bir şekilde 12 Eylül rejiminin bazı politikalarına bağlamışsanız, yani İslamcıları sistemin basit birer oyuncağı olarak görüyorsanız 28 Şubat’ta gerçekte neler yaşandığını anlayabilmeniz doğal olarak imkansızdır. Hele bir de askerin bu ülkede esas olarak, hatta sadece sizi düşman kabul ettiğine inanıyorsanız, 28 Şubat’ı bir tür danışıklı döğüş olarak dahi görebilirsiniz.

Ruşen Çakır – Vatan

Victor Ananias anılıyor

Victor Ananias, aramızdan ayrılışının birinci yılında anılıyor. Ananias, İstanbul, Bodrum ve Kaz Dağları’nda anılacak.

Geçen yıl 3 Mart’ta hayatını kaybeden Buğday Derneği’nin kurucusu Victor Ananinas, aramızdan ayrılışının birinci yıldönümünde Bodrum Bitez’deki kabri başında, %100 Ekolojik Pazarlarda ve ekolojik yöntemlerle inşa ettiği Kaz Dağları’ndaki Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi’nde düzenlenecek etkinliklerle anılacak.

3 Mart’ta Bodrum Bitez’deki kabri başında, 3 ve 4 Mart tarihlerinde kurucusu olduğu Şişli ve Kartal %100 Ekolojik Pazarlarda yapılacak hayırlarla yad edilecek Victor Ananias için, 7 Mart’ta Kaz Dağları’ndaki Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi’nde de bir anma töreni ve “hayır” gerçekleştirilecek.

Bu anma etkinliklerinin yanında Ananias’ın anısına tasarlanan www.victorananias.org web sitesi de 3 Mart tarihinde açılacak. Sitede; Victor Ananias’ın yaşamı, attığı tohumlar (Buğday Restoran, Doğal Ürün Dükkânları, Buğday Ekolojik Yaşam Dergisi, TaTuTa, %100 Ekolojik Pazarlar, Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi), ardından yazılanlar, mutfağından, albümünden, kaleminden, yorumlarından, sesinden ve fırçasından bölümlerinde ondan kalan pek çok iz yer alacak.

Anma Programı

3 Mart Bodrum – Bitez

3 Mart Şişli %100 Ekolojik Pazar, saat 11.00

4 Mart Kartal %100 Ekolojik Pazar saat 11.00

7 Mart Çamtepe Ekolojik Yaşam Merkezi – Adatepebaşı Köyü, Küçükkuyu

İletişim İçin: Mine Eroğlu 0212 252 52 55 / 0535 833 71 87    [email protected], www.bugday.org

İsviçre’den Kaz Dağları’na Victor Ananias…

Victor Ananias, 1971 yılında İsviçre’nin Zürih kentinde dünyaya geldi. Babası Şilili olan Ananias, çocukluk yıllarını Almanya’da geçirdi. Altı yaşına geldiğinde ailesi doğal bir yaşamı seçerek Bodrum’a yerleşti. Burada Ege’nin toprak insanının gelenek ve bilgisiyle yetişen Ananias, 13 yaşından itibaren miçoluk, çiçekçilik, garsonluk, otel yöneticiliği ve turist rehberliği yaptı.

Dokuz Eylül Üniversitesi İngilizce Bölümü’nde okurken eğitimini yarıda bırakarak kendini ve hayatı keşif seyahatlerine çıkmaya karar veren Victor Ananias, ekolojik mimari, ekolojik tarım, ekolojik mutfak gibi ekolojik yaşamla ilgili konularda yurtdışında çeşitli eğitsel faaliyetlerde bulundu.

1991 yılında turist rehberliğinden kazandığı parayla köylerden doğal ürünler alarak bunları Bodrum pazarındaki küçük tezgâhında satmaya, bilgilerini paylaşmaya başladı.

Aynı zamanda ekolojik yaşamın değişik alanlardaki öğrenme sürecinin yoğunlaştığı bu dönemde, ürün çeşitliliğini artırarak kurduğu doğal ürün dükkanı ve daha sonra da sağlıklı içecek ve tatların sunulduğu, aynı zamanda çevrecilerin toplanma yeri olan Başak Cafe’yi açtı.

Bir yıl sonra yine Bodrum’da hem dengeli beslenme mutfağı, hem ürün satış noktası, hem de eğitsel program ve toplantıların yapıldığı uluslararası bir buluşma yeri olan Buğday vejetaryen restoran ve kültür merkezini açtı. Şu anda üç ayda bir yayınlanan Buğday Ekolojik Yaşam Rehberi’nin tohumları niteliğindeki, elle yazıp fotokopide çoğalttığı fanzini, ilk kez 1996 yılında bu mekânda okuruna ulaştırdı.

1997 yılında ilk ekolojik mimari projesini Bodrum’da hayata geçiren Victor Ananias, yurt çapında ve uluslararası platformlardaki deneyim ve iletişimlerinin çoğalmasıyla birlikte, Türkiye genelinde ekolojik tarımın yaygınlaşması, ürünlerin iç pazarda tüketiciye ulaşması, doğa dostu üretim ve tüketim alışkanlıklarının geliştirilmesi gibi konularda çalışmaya başladı.

Victor Ananias, ekolojik tarım alanında tüm dünyada tanınıyor ve uluslararası ekolojik tarım kuruluşları tarafından geleceğin 5 liderinden biri olarak gösteriliyordu. 2008 yılında ise, dünyada çok sınırlı sayıda kişinin layık görüldüğü “One World Award” ödülünü almıştı.

 

Memelilerin küçülmesi küresel ısınmadan

55 milyon yıl önce başlayan ve uzun süre devam eden ısınmanın memeli hayvanların giderek küçülmesine sebep olduğu belirlendi.

55 milyon yıl önce başlayan ve uzun süre devam eden ısınmanın memeli hayvanların giderek küçülmesine sebep olduğu belirlendi.

Amerika’da yapılan araştırmaya göre, hava sıcaklığı, 175,000 yıllık bir süre içinde 5,5 derece arttı.

“Cüceleşme” olarak bilinen küçülmenin hava sıcaklığının doğadaki etkisine uyum amacıyla başladığı ve bazı memeli hayvanların yarı yarıya küçülmesine sebep olduğu sanılıyor.

Uzmanlara göre hava sıcaklığının arttığı PETM çağında (Paleocene Eocene Thermal Maximum) dünyadaki tüm memeli hayvanların üçte biri önemli ölçüde küçüldü.

Örneğin çok eski atların ( Sifrhippus sandae ) PETM çağının ilk 130,000 yılında kedi kadar küçüldüğü olduğu saptandı. Ancak PETM çağının son 45,000 yıllık döneminde havalar eski sıcaklığına dönmeye başlayınca atların ataları da eski boyuna döndü.

Küresel ısınmanın atmosfere çok miktarda karbondioksit sızmasıyla gerçekleştiği bilinmekle birlikte gazın kaynağı bulunmuş değil.

Nebraska ve Florida üniversiteleri tarafından yapılan araştırmadan elde edilen bulguların mevcut küresel ısınmanın yol açabileceği sorunlara ışık tutması bekleniyor.

Araştırma sonuçları Amerikan Science dergisinde yayınlandı.

(Voa)

Tecavüze uğrayan köpekle ilgili dava görüldü

Kamuoyunda “köpek tecavüzü” davası olarak bilinen davanın ilk duruşması, 21 Şubat Salı günü Kadıköy 6. Asliye Ceza Mahkemesi’nde görüldü. “Kilit altında muhafaza edilen eşyanın çalınması” suçundan açılan kamu davasına sanık gelmedi.

Davaya konu olan köpeğin, Ataşehir’de bir bahçeden kaçırılarak bir araca bindirildiğini gören tanıklar, aracın plakasını ve olayı polise bildirdi. Polis, köpek tecavüzcüsünün arabasını tespit ederek, davaya katılmayan sanığı, köpeğe tecavüz ederken yakaladı. Köpeğin bakımını üstlenmiş olan Tülin Elmasoğlu, gözaltına alınan şahıstan şikâyetçi oldu. Gözaltına alınan Ş.Ş. çıkarıldığı savcılık tarafından tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakıldı.

İLK DURUŞMA GÖRÜLDÜ

Hayvanlara kötü muamelenin ve tecavüzün adlî soruşturma kapsamına girmemesi sebebiyle “hırsızlık” suçundan açılan kamu davası 21 Şubat’ta görüldü. Davayı birçok hayvan hakları savunucusu izlerken, sanık duruşmaya katılmadı. Şikâyetçi Tülin Elmasoğlu “Ne olursa olsun biz sonuna dek mücadelemize devam edeceğiz” dedi.

Sanığın duruşmada hazır bulunmadığını gören hakim, sanık hakkında zorla getirilmesi kararı aldı.

Davayı Yaşam Hakkına Saygı Derneği (YHS), Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nin yanısıra bireysel olarak hayvan hakları savunucuları da izledi. Oyuncu Tuna Arman da davayı desteklemek için adliyede bulunanlar arasındaydı.

HAYVAN HAKLARI SAVUNUCULARINDAN TEPKİ

Çıkışta açıklama yapan Tülin Elmasoğlu, “Köpeğim bahçemden kaçırıldı ve polisler zanlıyı tecavüz ederken yakaladı. Hemen şikâyetçi oldum, karşı taraf ve şahitler gelmedi” diye konuştu. Bir grup hayvan hakları savunucusu da tepki amacıyla bir basın açıklaması yaptı.

Yaşam Hakkına Saygı Derneği Başkanı Özgün Öztürk, “Köpeği kaçıran kişi birkaç saat sonra köpeğe tecavüz ederken yakalandı. Hayvana tecavüzün hiçbir şekilde tedavisi, telafisi yok” dedi.

Davaya “suçtan doğrudan zarar gördükleri” gerekçesi ile müdahillik başvurusunda bulunmak isteyen Yeryüzüne Özgürlük Derneği’nin bu talebi, davaya bakan hakim tarafından, suçun şahsın mal varlığına karşı işlenmiş olduğu sebebi ile kabul edilmedi.

Davayı izleyen Yeryüzüne Özgürlük Derneği üyeleri, davanın bir hayvana tecavüz edilmesine rağmen ceza hukukunda böyle bir suç tanımı bulunmayışı nedeniyle “hırsızlık” suçundan açıldığını belirterek “Dava açılmış olması bile bir gelişme, ancak durum son derece trajikomik. Çünkü burada suçtan doğrudan zarar gören, bedeni saldırıya uğrayan bir hayvan. İnsanmerkezci ve erkek egemen zihniyet, dişini geçirebildiği her şeye hükmediyor, hakları yok sayıyor. Bu erkek egemen zihniyet, insan – hayvan ayrımı yapmaksızın bireylere tecavüz etmekte hiçbir sakınca görmüyor. Davadaki öznenin hayvan olması da bir şey farketmiyor. Çünkü, buradaki sorun canlılara hükmetmek, bir hiyerarşi ilişkisi oluşturmak. Sanık, bugün hayvana tecavüz etti; yarın sokaktaki çocuğa, engelliye, kadına edecek. Şahsın teşhir edilmesi gerekiyor” dedi.

Dava, 31 Mayıs’a ertelendi.

Radikal kaçak avcılıpa karşı “Balık Timi” kurdu

Radikal gazetesi kaçak avcılığın önüne geçmek için ihbar hattı kuruyor. Gazete okuyucularından gelen ihbarlarla yasal avlanma boyutunun altında balık satanları ifşa edecek.

Çağrı şu şekilde:
Balık stoklarımız hızla tükeniyor. Yasak balık avcılığının önüne geçilmeye çalışılsa da, yavru balıklar her gün restoranlarda ya da balıkçı tezgahlarında satılmaya devam ediyor. Yavru lüfer satışınının önüne geçilemiyor. Buna engel olmak için Radikal Balık Timi yola çıkıyor.

Bir zamanlar kılıçların atladığı, orkinosların oynadığı boğazda bir kaç balık türü kaldı. Gelecekte ithal ve çiftlik balıklarına mahkum olmamak için balıklarımızı korumamız gerekiyor. Bunun için Radikal de konuya müdahil oluyor. RADİKAL BALIK TİMİ’ni (RBT) kuruyoruz. Sizler de bu timin birer üyesi olabilirsiniz.

Çevrenizde yasal avlanma boyutunun altında balık satan işyeri, lokanta, market, bilumum esnaf görürseniz, fotoğraflayıp, nerede gördüğünüzü, adını, mümkünse telefonunu alıp [email protected] adresine email gönderin. Ya da #radikalbaliktimi hastag’ini kullanarak bir tweet atın. Haberini yapalım.

Balıkların olması gereekn yasal boyutları şöyle:

LÜFER: Çinekop ve sarıkanat diye satılan balıklar aslında birer yavru lüfer. Lüferin yasal boyu da 20 santim.

DİL BALIĞI: Dil balığını şu tarihlerde hiçbir yerde göremiyor ve yiyemiyor olmanız gerekli. Zira avlanması 15 Şubat – 15 Mart tarihleri arası yasak.

KALKAN: Kalkan balığının da yasal boyu 40 santim. Avuç için kadar kalkan gördüğünüzde bilin ki o kalkan henüz yavru.

KILIÇ BALIĞI:Yasal boyu -kılıcı hariç- 125 santim olması gerekiyor. Yani koskoca bir balık olmalı. Yoksa o da bir yavrudur…

BARBUNYA, İSTAVRİT: 13 santim.

TEKİR: 11 santim

HAMSİ: 9 santim

 

Çine halkı ÇED’i iptal ettirdi

Çine halkı, Organize Sanayi Bölgesi’nde kurulmak istenen Doğalgaz Kombine Çevrim Santrali için yapılan ÇED toplantısını iptal ettirdi. Halk, toplantı öncesinde ilçenin cadde ve sokaklarında temsili tabutlar ve pankartlarla yürüdü.

Çine’ye 5 kilometre uzaklıktaki Gökyaka ile Çaltı köyleri arasındaki araziye Pegai Enerji Madencilik Şirketi tarafından kurulması planlanan ve 750 milyon Euro’ya mal olacak 464 MW gücündeki Çine Doğalgaz Kombine Çevrim Santrali için ÇED toplantısı düzenlendi. Toplantı öncesinde Çine Kültür Merkezi önünde toplanan halkı, “Zeytinlerimizi kurutmayın”, “Santral istemiyoruz”, “Havamızı, suyumuzu, toprağımızı kirletmeyin”, “Yaşam alanlarımıza sahip çıkıyoruz” yazılı pankartlarla eylemler yaptı. İlçede tabutlarla yürüyen halk, sık sık “Santralci şirket, Çine’yi terk et” sloganları attı.

Yürüyüşün ardından toplantının düzenleneceği kültür merkezi önüne gelen Çineliler, tabutların önünde açıklama yaptı. Güney Ege Çevre Platformu adına açıklama yapan Ayhan Karahan, Çine’nin tarım ve hayvancılık için çok uygun bir bölge olduğunu hatırlatarak, burada kuluracak santralin doğal felakete davetiye anlamına geldiğini söyledi.

ÇED toplantısının halka haber verilmeden ve yasal prosedürler yerine getirilmeden yapıldığına dikkat çeken Karahan, yer seçiminin çevre açısından yanlış olduğunu belirtti. Şirket yetkililerine seslenen Karahan şunları söyledi: “Sizlerin tamamen rant hedefli ve zehirli projenizi burada mahkum ediyor ve bu tabutlara gömüyoruz. Yanlış ve kirli hesabınız Çine’den geri dönecektir.”

Eylem sürerken, kültür merkezinde ÇED toplantısı başladı. Aydın Çevre ve Şehircilik İl Müdürü Selahattin Varan’ın açılış konuşması sırasında izleyici halk, toplantının yasal olmadığını belirterek, 316 imzalı dilekçeyi Varan’a verdi. Varan’ın toplantıyı iptal edemeyeceğini açıklaması üzerine salonda alkışlı, ıslıklı protestolar başladı. ÇED raporunu hazırlayan şirket sunum yapamadan toplantı bitirildi.

(Ajanslar)

Müze ve ören yerlerinde ‘yeşil enerji’ye geçiliyor

Büyük müze ve ören yerlerinde çok fazla enerji tüketimi olduğunu tespit eden Kültür ve Turizm Bakanlığı, kendi bakanlık binaları da dahil olmak üzere “yeşil enerjiye” geçmek için çalışma başlattı.

İstanbul’daki büyük müzelerin çok fazla enerji gideri olduğunu belirleyen Bakanlık, bilimsel tedbirler almak amacıyla özel bir enerji firması ile anlaştı. Firma, Topkapı Sarayı, Ayasofya ve Türk İslam Eserleri müzelerinde enerji etüdü yaparak, elektrik sarfiyatı ve iklimlendirmeyi analiz etti.

Termal kameralarla binaların röntgen filmleri çekilerek, nerelerden ısı, nerelerde elektrik hattının kayba uğradığı rapor edildi. Raporlar sonucunda, “Kompanzasyon (voltaj ve akım sinyali arasındaki faz kaymasını sabit tutma işlemi) sistemlerinde sıkıntılar” tespit edildiğini belirten Kültür ve Turizm Bakanlığı Döner Sermaye İşletmesi ve Merkez Müdürü (DÖSİM) Murat Usta, aldıkları önlemleri ve Bakanlığın yeşil enerjiye geçiş sürecini şöyle anlattı:

Sistemler yenilendi

Buralara yapılabilecek küçük yatırımla çok önemli tasarruflar elde edilebileceğini anladık. Biz bütün bu raporları Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü’ne ilettik. Buna ilişkin olarak da Ayasofya’da, Topkapı Sarayı’nda bütün elektrik hatlarının kompanzasyon sistemlerinin yenilenmesini sağladık. Bunun geri dönüşü oldu. Çok ciddi yatırımlar yapmak lazım. Eski yapılarda alt yapı ile oynamak kolay değil. Eskiye oranla enerji sarfiyatında büyük bir fark oldu.

Bakanlıklar yapacak

Enerji Bakanlığı’na yaptığımız müracaatla da serbest tüketici belgesi aldık. Bu belgeyle DÖSİM’in binalarında ihale yaptık. Elektriği ihale sonucu, en uygun elektrik satım ücreti teklifini verenden alıyoruz. Bakanlık binalarımızda olduğu gibi, Kültür Varlıkları ve Müzeler Genel Müdürlüğü de bütün müze ve ören yerlerinde çalışma yapılacak ve ihale sonucu en uygun elektrik sarfiyatı teklifini verenle anlaşacağız. Topkapı, Ayasofya, Efes başta müze ve ören yerlerinde yeşil enerji kullanılmaya başlanacak.

(Hürriyet)