Ana Sayfa Blog Sayfa 4671

Real Madrid’ten Elazığspor’a…

0

İngiltere’nin West Ham United kulübünün oyuncusu Julien Faubert, Elazığspor’a “evet” dedi.

2008-2009 sezonunda Real Madrid forması giyen Fransız futbolcu, bugün 13.00’te Elazığspor’a imza attı.

Teknik direktör Bülent Uygun, çok önemli bir transfer yaptıklarını belirterek, “Faubert liderimiz olacak” ifadesini kullandı.

Real Madrid forması giymişti

2008-2009 sezonunda Real Madrid forması giyen Fransız futbolcu, geride bıraktığımız sezon West Ham United’da toplam 37 karşılaşmada görev yaptı. Sağ kanatta forma giyen Faubert, 2742 dakika sahada kaldı ve 1 gol kaydetti.

ABD ve Rusya’dan “Çernobil kardeşliği”

Dünyanın süper iki gücü, süper bir şey yaptı ve dünyanın içine etmek üzere anlaştı.

Amerika ve Rusya, nükleer enerji ve güvenlik alanlarında ortak eylem planı imzaladı.

Resmi temaslarda bulunmak üzere Rusya’da bulunan ABD Enerji Bakan Yardımcısı Daniel Poneman, Moskova’da düzenlenen Nükleer Enerji Güvenliği Çalışma Grubu toplantısında, Rusya Devlet Atom Enerjisi Kurumu (ROSATOM) Başkanı Sergey Kiriyenko ile bir araya geldi. Görüşmede ülkeler arası enerji ve güvenlik alanındaki işbirliğinin ele alındığı öğrenildi. Görüşmenin ardından iki ülke arasında nükleer enerji ve güvenlik alanlarında ortak eylem planı imzalandı.

Reaktör tasarımı konusunda işbirliği

İmza töreninin ardından Rus ve Amerikalı yetkililer, nükleer gücün yanlış ellere düşmesinin engellenmesi için ortak çaba sarf edildiğini ve reaktör tasarımı konusunda da işbirliğini geliştirmeyi planladıklarını belirttiler. ABD Enerji Bakan Yardımcısı Daniel Poneman, imzalanan ortak eylem planı ile iki ülke arasındaki ‘güçlü ortaklık’ bağlarının pekiştirildiği ve geliştirildiğini ifade etti. Poneman ve Kiriyenko ayrıca, eylül ayında imzalanmak üzere ‘nükleer enerji araştırma ve geliştirme’ konulu ortak bir anlaşma metnine son şeklinin verildiğini belirtti.

12 Eylül’e dönüş ‘yine hapishane kapılarındayız’ – Oya Baydar

Geçtiğimiz hafta yazı yazamadım. Sözümün, sesimin, yazının tükendiği noktadaydım çünkü. Utangaç, ürkek, kırılgan da olsa barış ve diyalog umudunun yeniden belirir gibi olduğu günlerdi. Benim gibi iflah olmaz barış budalalarıyla bir kez daha alay edildi: Dağlıca saldırısı ve sonrası… “Saldırı-operasyon-KCK tutuklaması”; “KCK tutuklaması- operasyon- saldırı” ölümcül döngüsü. Sözün, yazının, vicdanın, insanın beş kuruşluk anlamının kalmadığı bir ülke ve dönemde yazı yazıp ahkâm kesmenin beyhudeliği duygusu.

Lumpen mafyacıların iğrenç bir sözü vardır: “Seni kurşun manyağı yaparım” diye tehdit ederler. Benim gibiler de, Kürt sorununa barışçı çözümü konusunda Türk-Kürt, Devlet-PKK savaş mafyalarının işbirliğiyle “umut manyağı” haline getirildik.

Umudun tükenişi; sevincin, geleceğin, yaşama arzusunun tükenişidir, bu yüzden bilinçli “manyaklığımı” sürdürmeye, belki bir gün iyi birşeyler olur, diyerek direnmeye çalışıyorum; ama itiraf edeyim, artık başaramıyorum. Yarım yüzyılı aşkın süredir, tanrıların gazabına uğramış Kral Sisifos gibiyim / gibiyiz. Ruhumuzu, bedenimizi örseleyerek tonlarca ağırlıkta bir kayayı dağın doruğuna çıkarıyoruz, kaya doruktan aşağı yuvarlanıyor ve yeniden başlıyoruz. Yeniden, yeniden, ebediyete kadar…

Yine Hapishane Kapılarındayız

“Artık bu işlerden emekli olup köşemize çekilelim, yazıp  çizmekle yetinelim derken kendimizi yine hapishane kapılarında bulduk” diye yazmış sevgili arkadaşım Melek. Henüz emekliliği düşünecek yaşta olmayan pırıl pırıl kafalı, kocaman yürekli, umut dolu genç arkadaşım Gülseren Onanç ise Büşra’yı (Prof.. Büşra Ersanlı) hapishanede ziyaretinden sonra şöyle yazıyor:

“Aslolan mekanmış Gülseren’ dedi Büşra. ‘Sekiz aydır 25 kişi ile bir mekanı paylaşınca benim gibi yalnız yaşayan bir kadın için zaman mı mekan mı sorusunun cevabının mekan olduğunu anladım.’ Gözlerinde hala olup biteni anlayamamanın şaşkınlığı, kızgınlık, kırgınlık ve isyanı görüyorum. Gözlerine daha fazla bakamıyorum. İçime işliyor. Herhalde o da benim gözlerimde hiçbirşey yapamamanın utancını, sıkıntısını hissediyordur. Heyecanımı gizleyemiyorum. Bir ay önce Adalet Bakanlığından özel izin istedim, Büşra yı Bakırköy cezaevinde ziyaret edebilmek için. İznim 12 Haziran için çıktı. (……..) Büşra elinde TESEV’in ‘Yeni Anayasa Yerel ve Bölgesel Yönetim Önerileri’ raporu ile geldi. Bu rapora verdiği katkı için topladığı dökümanları iddianamede nasıl aleyhine kullandıklarını söylüyor. Seyahatlerini ve bir dolu anlamsız iddiaları. (………..) Hakkı olan dayanışmayı bizden beklediğini söylüyor. Nedim ve Ahmet için yapılanların bir kısmını bile yapmıyoruz Büşra için, utanıyorum. ‘Biz meğer tatlısu aktivistiymişiz, gerçeklerin acılığı ile şimdi yüzleştim’ diyerek kendi ile bir hesaplaşma yapıyor. Beni de içine çekiyor hesaplaşmasının. Tatlısu aktivisti kimdir diye soruyorum kendime? Ben olabilirim ama Büşra kesinlikle değildir. Büşranın seçtiği yol çok az kişinin göze alabildiği bir yoldu. O Kürt olmamasına rağmen, Kürt kardeşleri ile kimlik mücadelesini omuz omuza, gönül vererek yaptı. Biz dışardan devleti göreve çağırmaktan başka birşey yapamazken, Büşra siyasi çözümün yollarını oluşturmak üzere çalıştı. BDP’ de PM üyesi oldu, anayasa komisyonunda çalıştı. Kürt sorununa içerden, tam ortasından bakabildi. Eğer bir akil insan aranıyor ise o da hiç kuşkusuz Büşra Ersanlı dır. Büşra çözümün ta kendisidir. Bir saat nasıl geçti anlamadan gitme zamanımın geldiğini Büşra, bize bakan görevlinin gözlerinden anladı. Koridora çıktık. Büşra ile öpüştük. O arkasına hiç bakmadan demir parmaklıklı kapıya yöneldi. Kapıyı arkalarından kapayana kadar bakakaldım. Büşra geri dönüp baksa, biri bana dokunsa hüngür hüngür ağlayacaktım. Boğazıma oturan kocaman bir düğüm ile koşar adım yürüdüm özgürlüğe, güneşe, temiz havaya, yalnızlığa.”

Evet, bir zamandır yine hapishane kapılarındayız. Büşra Ersanlı binlerden sadece biri, bir sembol. Gençler, çocuklar, kadınlar, Kürtler, işçiler, sendikacılar, yazarlar, sanatçılar, gazeteciler, herkes; pankart astılar, HES’leri protesto ettiler, kitap yazdılar, parasız eğitim istediler, pankart astılar, yumurta attılar, kadınların kişiliğine ve özgürlüğüne tecavüz yasalarını, işçilerin elini kolunu bağlayacak grev yasaklarını, çevreyi kurutmaya, öldürmeye yönelik kararları protesto ettiler, dinsel-ideolojik amaçlı sözde eğitim reformuna karşı çıktılar, üç kuruş fazla zam istediler, vb…vb… diye tutuklanıp terörle mücadele yasası kapsamına sokularak yıllarca hapishanelerde süründürülürken yine hapishane kapılarındayız işte. Bütün darbeleri şu veya bu şekilde yaşamış (28 Şubat dahil hepsine karşı çıkmış ve hepsinde payına düşen mağduriyeti tatmış) biri olarak yazıyorum. Son birkaç yılın, hele de şu son günlerin tutuklama furyası ve her çeşit muhalefete yönelik baskılar 12 Mart’ları, 12 Eylül’leri, 28 Şubat’ları hiç aratmıyor.

Son Kürt Kalana Kadar

Savaşı tek çözüm yolu gören militaristlerin; Doğu ve Güneydoğu’daki cinayetlerin başlıca sorumlusu, onbinlerce insanımızın katili olan savaşçı, güvenlikçi faşizan zihniyetin şiarı ve söylemi: “Son terörist de yok edilene kadar” dı. KCK tutuklamalarının yaygınlığı ve boyutları, yeni muktedirlerin şiarının, “Son muhalif Kürt kalana kadar” olduğunu apaçık gösteriyor. KCK tutuklamalarının BDP’li belediye başkanlarını, parti yöneticilerini, gösterilere katılmış gençleri, vb. aşarak KESK başkanına ve yöneticilerine uzanması ve daha nereye kadar gideceğinin belli olmaması, iktidardakilerin -eğer becerebilseler- muhalif tek bir Kürt bırakmamaya azmettiklerini düşündürüyor.

Kimse kalkıp da, “Efendim konu adalete intikal etmiştir. Türk adaletine güvenin” yavelerine sığınmasın. O adaletin nasıl işlediğini hangi çevrelerin ne parmaklar attıklarını, kimisi alkışlayarak, fiştikleyerek, kimimiz isyan ederek, Türkiye halkı çok iyi biliyor. Tayyip Erdoğan da kalkıp, “İçerde tek bir gazeteci yok, gençler yok, akademisyenler yok. Kimse kusura bakmasın ama onların hepsi terör örgütü üyesi, destekçisi, yandaşı” demeye kalkışmasın. Başbakan kusura bakmasın ama yanlış biliyor, ya da biliyor da gerçekleri saklıyor. Belki utancından, belki kendinin üstünde bir güçten çekindiğinden, belki de takke düşüp kel göründüğünden, yani “bana biat etmeyen son muhalif Kürt kalana kadar” zihniyetini kendisi de benimsediğinden.

Eğer bilmiyorsa, yanıltılıyorsa, tehdit ve şantaja maruz bırakılıyorsa, söylemesi benden: KCK üyesi, PKK yandaşı diye içeri alınan Türk veya Kürt muhalifler, terör örgütü üyesi diye içeri atılan ve de mahkûm edilen protestocu gençler, haklarını aradıkları için takibata uğrayan emekçiler somut delillerle değil devletçi faşizan bir zihniyetin tasarrufuyla oralardalar. İster veyasetçi Kemalist, ister faşist, ister muhafazakâr Müslüman olsun, devlete ve siyasete egemen olan anlayış: dün olduğu gibi bugün de itaat ve biat anlayışıdır. 12 Mart’larda, 12 Eylül’lerde komünist diye, solcu diye, demokrat diye yokedilmeye çalışılan; 28 Şubat’ta Müslüman, dindar diye ezilen muhalifler, bu gün Kürt meselesinde barışçı çözüm istediği, çevreyi, kadın özgürlüğünü, işçi haklarını, demokratik özgürlükleri savunduğu, kısaca “muhalif olduğu” için düzmece yargılamalarla susturulmaya çalışılıyor.

The Cemaat mı, The AKP mi?

Uzun süre fısıltıyla konuşulan, bugün apaçık ortaya çıkan siyasal gerçek, mevcut iktidarın Fethullah Gülen hareketi ile AKP’nin karşılıklı çıkar ilişkilerine dayalı bir güçbirliği olduğudur. Aynı ideolojik temellere ve son tahlilde aynı hedeflere sahip iki akımın koalisyonu tabii ki normaldir ve meşrudur. Sorun; siyasal ortama hakim olan otoriterleşmenin koalisyon güçleri arasındaki tepişme sürecinde giderek daha da ağırlaşmasında. Otoriter devletçi zihniyetin ve biat kültürünün ağır bastığı Gülen Hareketi; bekası alacağı oylara bağlı pragmatist AKP’nin zaten dar olan demokratik sınırlarını daha da kısıtlıyor. Terörle Mücadele Kanunu’nda değişiklik yapılması, Türk Ceza Kanunu’nun ilgili maddelerinin ve olağanüstü mahkemelerin yapısının değiştirilmesi tartışmaları sırasında, AKP’nin atmaya çalıştığı küçücük adımların bile nasıl engellendiğini hatırlayalım. Bu süreçte Fethullah hareketinin bütün sözcüleri, yandaşları, savunucuları ve onların yanında saf tutan kimi liberaller vesayet ve darbe davalarından tutuklu olanların serbest kalacağı  gerekçesine sığınarak değişiklik niyetlerinin karşısında yer aldılar. Taktik bir cinlikle KCK davalarından ve tutuklularından hiç söz etmediler. Cemaatin devletçi, güvenlikçi, otoriter refleksi en çok Kürt meselesinde devreye giriyor, askeri vesayetin artık törpülendiğini onlar çok iyi biliyorlar.

Peki, içinde debelendiğimiz darbe günlerini andıran bu ortamda, Cemaati günah keçisi haline getirip “Her taşın altında Cemaat var” diyerek AKP’yi aklamak mümkün mü. Bin kere hayır. Muhalefetin, hele de Kürt muhalefetinin geriletilmesi, Oslo sürecinden vazgeçip güvenlikçi politikaların güçlenmesi, imaj sorunu bir yana AKP’nin de işine geliyor. Varsın suçsuz günahsız insanlar yıllarca tutuklu kalsın, ne gam! Çünkü işin özüne bakarsanız, demokrasiden, ileri demokrasiden, vb. söz eden bu akımların özgürlük ve demokrasi anlayışları kendi özgürlükleriyle sınırlı. Hepsi dinî muhafazakârlık kökeninden geliyorlar. O zihniyetin siyasete yansıması, devlet-teba anlayışıdır. AKP, Oslo’dan vazgeçip “son muhalif Kürt kalana kadar” zihniyetini benimsemeseydi, bugün koalisyon ortağının şantajına böyle boyun eğmezdi; hiç değilse ele güne karşı, KCK tutuklamaları, örgüt üyesi diye önüne gelenin içeri atılması gibi konularda özgürlüklerden ve hukuktan yana tavır koyardı.

Sözde özgürlükçü, demokrat, liberal geçinen tüm siyasal partiler, örgütler, cemaatler ve de kişiler; en başta iktidarda olanlar, şu soruya cevap ve topluma –tarihe hesap vermek zorundadırlar: Her türlü muhalif akımı, kişiyi, yapıyı ve de Kürtleri  silahlı terör örgütü bahanesiyle içeri tıkan rejimin adı nedir? Daha önemli soru: Vesayetçiliğe ve askeri darbelere karşı çıktıklarını iddia eden AKP ve yandaşları darbe dönemleri uygulamalarını kendilerine dokunmadıkça mubah mı görüyorlar? Muktedir konuma geçtiklerinde muhalifleri bertaraf etmek meşru mu sayılıyor? Bunu hangi siyasal ahlakla, hangi hukuk ve adaletle, hangi vicdani tutarlılıkla, hatta değer verdiklerini varsaydığımız hangi Müslümanlıkla bağdaştırıyorlar?

Evet, yine hapishane kapılarındayız ve yine 12 Mart, 12 Eylül günlerindeyiz. Sisifos misali, kayayı doruğa çıkarmaya çalışıyoruz. Sisifos emekli olamaz, biz de yaş yetmişi aşsa da demokrasi kayasını taşımaktan emekli olamıyoruz.

Oya Baydar – www.t24.com.tr

“Şehit annesi” Türk bayrağını reddetti!

Hakkâri’nin Yüksekova İlçesi Uzunsırt Köyü kırsalında dün sabah PKK’lılar ile çatışma çıktı. Çatışmada Diyarbakır Bismil nüfusuna kayıtlı Jandarma Er Hakan Koçer şehit oldu. Şehit erin cenazesi helikopterle Bismil’e getirildikten sonra ambulansla Üçtepe Köyü’ne götürülerek toprağa verildi.
 
Aile, askeri tören istemedi
 
Ailenin askeri tören istemediği belirtilirken, tören sırasında tabutun Türk bayrağına sarılı olmaması dikkat çekti. Askeri yetkililerin tabutu bayrağa sarılı halde teslim ettiği, ancak ambulansta bayrağın çıkarıldığı belirtildi.

PKK’lı kuzeni öldürümüştü
 
Koçer’in kuzeni Mehmet Vasıf Çelik’in, 21 Mart’ta Cudi Dağı’nda çıkan çatışmada ölü ele geçirilen 5 PKK’lıdan biri olduğu ifade edildi.

Düğün hazırlıkları yapıyorlardı

Fecrihan ve Kazım Köçer çiftinin 8 çocuğundan ikincisi olan şehit er Hakan Köçer’in şehit olmadan bir gün önce anne ve babasıyla telefonla görüştüğü öğrenildi. Annesi Fecrihan Koçer’in askere gideli 4 ay olan oğluna düğün hazırlıklarına başladıklarını söylediği belirtildi.

Yeşil Kamp geliyor

Türkiye’deki Yeşiller hareketinin her yaz düzenlediği Yeşil Kamp, bu sene de 13-16 Temmuz tarihleri arasında Bursa Uludağ’da Obakamp’ta düzenlenecek.

“Yeşil Kamp 2012 kapılarını açıyor (derdik, kapısı olsaydı. Ama yok. Zaten ne gerek var kapılara, duvarlara?)” başlığıyla açıklanan kamp duyurusunda “Herkese açık, herkese “Gel gel, mutlaka gel!” diyen bir kamp bu. Yeşil bi’ kamp.” deniyor.

Masrafların dayanışmacı ve ortaklaşa yöntemlerle paylaşılacağının belirtildiği kampta tüm kararların da doğrudan demokrasi yoluyla alınacağı bildiriliyor.

Kamp yeri olarak Bursa Uludağ'da Obakamp belirtilmiş

Duyuruda ayrıca kampın programının oluşturulması için her türlü etkinlik önerilerinin 6 Temmuz Cuma’ya kadar [email protected] adresine iletilmesi isteniyor. Kampa katılmak isteyenlerin de bu mail adresine bildirim yapmaları rica ediliyor.

Yemek için erzak hariç katılım payının öğrenciler için 20, çalışanlar için 40 lira olarak önerildiği kampın bir gününde İkilm Değişikliği ve Enerji konulu etkileşimli bir anlatı ve atölye çalışmasının yapılacağının da kesinleştiği haberi veriliyor.

Kampın bir facebook grubu da kuruldu. http://www.facebook.com/groups/251785871601591/adresinden ulaşılabilen grupta hem kampla ilgili öneriler sunulabilir, hem de sorular sorulabilir.

Tam duyuru metni şöyle:

Yeşil Kamp 2012 kapılarını açıyor
(derdik, kapısı olsaydı. Ama yok. Zaten ne gerek var kapılara, duvarlara?)

“Şehir fena baydı, bi’ 3-5 gün ormana-çayıra atsak çadırı, kolektif kamp falan… Fena olmaz sanki”

“İklim Değişikliği mesela, çok ilgimi çekiyor. Hem onları öğrenip tartışacağım, hem de güzel insanlarla tanışacağım bir ortam olsa ne güzel olurdu. Var mı?”

“Bi’ adet sürdürülebilir topluluk kampı olsa da gitsem bu aralar. Hep beraber öğrensek, şenlensek, durulsak, doysak doğaya…”

“EDP ile Yeşiller birleşiyormuş. Nedir ne değildir merak ettim ben de. Nasıl insanlardır; kelamları ne, edaları ne… Hepsini bir yerde bulsam da baksam, gözlemlesem. Ona göre şey etsem.”

“Hayatımı sadeleştireceğim de, arada hatırlatmak lazım bünyeye onun keyfini… Odun toplasam, ateşinin etrafında dizilsem, toprağa otursam. İki gitar yanımda ve tepemde de sonsuz yıldız.”

“Yeşiller’le ne zamandır tanışmak istiyorum, şöyle güzel bi’ vesilesini bulsak da kaynaşsak.”

“Var ya, şu topraklarda konuşacak, dertleşecek, anlatacak, dinlenecek o kadar çok şey var ki… Ama yani muhabbet güzel olsun, esas önemli olan o.”

Benzeri şeyler geçiyorsa aklından, ve müsaitsen 13-16 Temmuz arasında, kamp yapıyoruz biz.

“Yeşil Kamp” adı. Bursa Uludağ’da, ekolojik, kolektif, şenlikli, bol muhabbetli. Her birimiz rengimiz-şeklimiz-cinsimiz-kelamımız-edamız neyse koyacağız ortaya, tadına doyum olmaz bir türlü olacak aşımız. Yani öyle olur herhalde, “çeşitlilikte ve çoğullukta bereket var” derler.

Herkese açık, herkese “Gel gel, mutlaka gel!” diyen bir kamp bu. Yeşil bi’ kamp.

13 Temmuz Cuma başlıyoruz, hazırlık, yerleşme falan. 16 Temmuz pazartesi bitiriyoruz, toparlanmayla karışık. 4 gün mümkünü yok uymuyorsa sana, 3 gün gel, 2 gün gel madem.

Masraflar ortak, dayanışmayla. Malum herkes çadırda kalamaz belki, şu veya bu yüzden. Az da olsa konfor lazımsa o da var: “Ben bungalovda kalmalıyım” dersen misal, fazladan biraz daha vereceksin para, olacak.

Bize öyle geliyor ki, Bursa merkezden gidiş-dönüş için otobüstü, çadır kirasıydı falan, katılım payını öğrenciye 20 lira – çalışana 40 lira yapalım. Artarsa kumbaraya, yetmezse çaresine hep beraber bakıla?

Yemek için erzak parasını ayrıca denkleştiririz orada, hep beraber karar vererek. Tüm kararlar doğrudan demokrasiyle zaten. Sabahları çimenlerde “Kamp Genel Kurulu” yapalım mı?

Bi’ de aklında bir fikir varsa mesela, onu da yazsan bize ne güzel olur. “Şöyle bi’ etkinlik yaparız, arkadaş var benim, o biliyo’”, “mesela şu konuda ben bi’ şeyler anlatmak isterim”, “sabah yoga yaptırırım, gece yıldız saydırırım”, ya da benim şimdi aklıma gelmeyen başka bi’ fikrin vardır mesela, hemen yaz.( Şu anda bir adet şahane İklim Değişikliği ve Enerji atölyemiz garanti, mesela.)

“Katılacağım ben kesin, tabi ya!” diyorsan; [email protected] adresine adını, e-posta adresini, cep telefonunu ve nereden-nasıl geldiğini yazıver. Ona göre ayarlayalım.

“Ben de şahane fikir var bak, şöyle anlatayım sana” diyorsan, yine [email protected] adresine yapmak istediğin etkinliği anlat, kaç saat süreceğini, ormanda bulunamayacak bi’ malzeme falan lazım mı, en az kaç-en çok kişiliktir, yaz. 6 Temmuz cuma sabahına kadar yaz ama, en geç! Ona göre ayarlayacağız kamp programını

Bi’ de tabi, bu kampı ve duyurusunu istediğin gibi, istediğin yerde duyur. Hatta lütfen duyur, türlümüz daha da zengin olsun, şahane olsun. Facebook grubu var mesela, ona katıl, davet et insanları. Teşekkürler =)

Yeşil Kamp Facebook grubu da şurada: http://www.facebook.com/groups/251785871601591/

Aklına gelen tüm soruları ve önerileri de oradan şey edebilirsin.

Gelişmeleri ve son hatırlatmaları kamptan önce yaparız yine, o yüzden [email protected] ‘a mail atmayı unutma, habersiz kalma. Hadi görüşürüz.

 

Yeşil Kamp 2012 Duyuru metnini pdf biçeminde indirmek için tıklayınız: Yeşil Kamp 2012 geliyor

(Yeşil Gazete)

Türkiye’nin %95’i savaşa karşı

Ankara Araştırma Şirketi (ANAR) Genel Müdürü İbrahim Uslu, Suriye ile savaş isteyenlerin oranının yüzde 3-5 aralığında olduğunu söyledi. Uslu’ya göre PKK ile mücadelede askeri çözümü benimseyenlerin oranı ise en fazla yüzde 20.

AKP için yaptığı anketlerle tanınan İbrahim Uslu, Akşam Gazetesi’nden Şenay Yıldız’a verdiği röportajda çarpıcı ifadeler kullandı. Uslu’ya göre Türk halkı, sadece Suriye ile değil, hiçbir güçle savaşmak istemiyor. Türkiye’de savaş isteyenlerin oranı, ortalama olarak 3-5 aralığında bulunuyor. Türk halkı, Suriye’yi tehdit olarak görmüyor.

İşte röportajdan ayrıntılar:

– AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik ‘Bizim tabanımız ‘Ordu Şam’a’ diyen bir taban değil. Bizim Suriye halkıyla kapışmamızın doğru olmadığı daha önce yapılan anketlerle ortaya çıkmıştı’ diyor. Bu anketleri yapan kişilerden biri olarak, bulgularınızı anlatır mısınız?
Bu olaylar patlak vermeden önce yaptığımız anketlere göre, Türk halkının Suriye ile ilgili herhangi bir tedirginliği, korkusu yok. Esad’ın kötü olduğunu, halkına zulüm yaptığını düşünüyor ama Suriye’yi bir tehdit olarak görmüyorlar. Bu nedenle, Suriye ile ilişkilerin sertleşmesi, dozajının artmasına da çok sıcak bakmıyor. ‘Serinkanlı olalım’ şeklinde bir tutumu vardır. Sayın Hüseyin Çelik de ondan bahsediyor. Yani Türk halkı bu olay öncesinde de hiçbir zaman ‘Suriye halkına savaş açalım, haddini bildirelim’ demiyordu. ‘Tamam, Suriye halkına destek verelim, orada zulüm yapılıyor ama gerilimi tırmandırmayalım’ gibi bir tutum vardı.
– Peki, ama Suriye’de tüm bunlar olurken, sınır komşumuzdan kendilerine yönelik bir saldırı endişesi hiç yok muydu halkın?

Bunu biz de sorduk ama hayır, halkın böyle bir korkusu yok. Suriye’den, Beşşar Esad’dan niye korksun ki Türkiye? Suriye 8-10 milyonluk bir ülke, bizse 75 milyonuz. Böyle bir tedirginliği yok. Esad’ın halkına zulüm ettiğini düşünüyor ama gerilimin artmasını istemiyor. Halkın hükümete ‘Sakin olalım’ şeklinde mesajı vardı.

– Olay çok taze olduğu için sanıyorum sizin henüz alanda nabız yoklama imkanınız olmadı, değil mi?

Henüz olmadı ama hükümetin yol haritası netleşince, buna başlayacağız. Bir de ortada bir olay var ve kime sorsanız sorun, bunu nefretle karşılar.

– Bir askeri Türk uçağı Suriye tarafından düşürüldü. Peki halkın beklentisi nedir sizce bu koşullarda?

Vatandaş adına konuşmak istemem. Ama tahminim Türkiye’nin uluslararası alanda onurunun incinmediğini görmek, bu yönde adımlar atılmasını bekler hükümetten.  Vatandaş hiçbir zaman reality show’larda olduğu gibi böyle hızlı adımlar atılmasını beklemez. Olanı biteni gözlemlemek ister. Toplum her zaman sükunetten yanadır.  ‘Ortalık sakinleşsin, işimize gücümüze bakalım ama boynumuz bükük kalmasın der’ ve devletten, hükümetten bunu bekler. Fakat her şeyin bir zamanı, sırası olduğunu bilir. Aceleci davranmaz.

– İsrail’le yaşanan gerilim sürecinde yaptığınız çalışmalara atfen de yüzde 3-5 aralığı geçerli mi?

Tabii, Mavi Marmara sonrası yaptığımız çalışmalarda silahlı müdahale isteyenlerin oranı buydu. İnsanlar lanet okuyordu, ama aklıselimle davranıyorlardır. Geri kalan, ekonomi-diplomasi gibi yöntemlerle karşılıktan yanaydı. Veya Fransa’nın Ermeni tasarıları karşısında oranlar böyle idi. Türk halkı siniri bozulduğu zaman öyle hemen silaha sarılmak isteyen bir toplum değil. İstanbul’da 300-500 kişi bir araya gelip, ‘Ordu Şam’a diye slogan atsa bu çok büyütülür. Ama 13-14 milyonluk bir şehirde 300 kişidir bunlar. 10 binde binlerle nitelendireceğimiz oranlardır. Onun için bunların görünür olması bizi yanıltmasın. Türkiye oldukça fazla savaş tecrübesine sahip zaten. Hepimiz bir şekilde ya savaş yaşadık, ya savaş hikayeleri dinledik. Ben 47 yaşındayım, Kıbrıs savaşını yaşadım. Veya insanlar Güneydoğu’da yaşananların ne kadar kötü bir şey olduğunu görüyor. Her ne kadar düzenli savaş olmasa bile, çatışmanın ne kadar kötü olduğunu görüyor.   Zaten dünyanın hangi milleti  savaş ister ki? Siyasetin gerekleri bazen bunu zorunlu kılıyor ama dünyanın hiçbir yerinde insanlar savaş istemez. Toplumdaki sıradan, işinde, gücünde insan için savaş çılgınca bir şey. Savaş  isteyenler marjinal, maceraperest… Ama toplumun geneli tüm ülkelerde olduğu gibi bizde de savaş istemez.

– Çelik’in söylediği gibi, özellikle sosyal medyada ‘Milli onurumuza ne oldu?’ gibi söylemlerle savaş çığırtkanlığı yapan insanlar görüyoruz. Siz bu kişilerin oranını yüzde kaç diye tahmin edersiniz daha önce yaptığınız anketlerden yola çıkarak? Bu kitle bir parti tabanının yansıması mı?

Hayır, partilerin tabanları da çok serinkanlı ve aklıselim insanlardan oluşuyor. Hiçbir partinin tabanı için ‘savaş yanlısıdır’ diyemezsiniz.  En milliyetçi partilerin seçmeni bile oldukça serinkanlı ve aklıselim davranıyor. Daha önce de Türkiye’yi sıkıntıya sokan hadiseler olduğu zaman yaptığımız araştırmalarda Türkiye’nin doğrudan asker kullanması, silahlı mücadeleye girmesini isteyen insan sayısı yüzde 3’ü, 5’i geçmiyordu. MHP ve CHP seçmenlerinde de son derece aklıselim bir yaklaşım var. Savaş yanlıları, öyle bir parti temelinde değil. Çoğunun bir partinin seçmeni olma titri dahi yok, marjinal insanlar.  Bugün gazete ve televizyonlarda pilotların babalarıyla konuşulmuş. Onların sükuneti ve duruşu aslında Türk halkının aritmetik ortalamasını temsil ediyor. ‘Bir değil, 50 uçak da düşse; bir değil, 50 pilot da şehit olsa savaş açılmaz’ diyor. Evladını kaybetme endişesi olan bir babanın duruşu bu, düşünün artık.  Türk halkının da geneli böyle duruyor. Zaten öncesinde de ‘Esad kötü, halkına zulüm ediyor ama biz sakin olalım’ diye bir duruş vardı. Ben burada da aynı yaklaşım var diye tahmin ediyorum.

– Yaptığınız araştırmalara örnek verebilir misiniz?

Yani PKK hadisesinde bile çözümün silahlı çözüm olduğunu düşünenler, yüzde 20’ler civarında. Büyük çoğunluğu sosyal, ekonomik çözümlerin doğru olduğunu düşünüyor. Bırakın bir ülke ile doğrudan savaşmayı, PKK gibi 30 yıllık bir mesele için, insanımızı sürekli rahatsız eden bir meselede dahi Türk toplumu silahlı yönteme inanmıyor. Dolayısıyla bu savaş çığırtkanlığı ciddiye alınacak bir mesele değil.

Esad’tan “savaş” açıklaması

Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad, kabinesinin yemin töreninde konuştu ve “Her bakımdan savaş halindeyiz” dedi. Suriye Haber Ajansı (SANA) tarafından duyurulan konuşmada “ Savaş durumunda, bütün politikalar, taraflar ve kesimler, savaşı kazanmaya odaklanmalı” sözleri dikkat çekti.

Beşar Esad, “Politikalarının ekonomi odaklı olması gerektiğine” vurgu yaparken, “hedeflerimiz kapasitemizin üzerinde ama doğru iletişim kurabilirsek, halkımız bizi anlayacaktır” dedi.

Esad, Türkiye konusunda ise herhangi bir açıklama yapmadı.

“Julie & Julia” nın senaristi Nora Ephron öldü

Amerikalı film yapımcısı, yazar ve yönetmen Nora Ephron öldü. Romantik komedi türü filmleri ile bilinen Ephron’un, Meryl Streep’li “Julie & Julia” ve Meg Ryan’lı romantik komedilerin aranan yüzü haline getiren üç film “Sleepless in Seattle”, “You’ve Got Mail” ve “When Harry Met Sally”, filmlerinin arkasında yazar, yönetmen ya da yapımcı olarak imzası bulunmakta idi.

Ephron’un oğlu Jacob Bernstein, ünlü yapımcının, 71 yaşında lösemiden yaşamını yitirdiğini belirtirken, yayıncısı Alfred A. Knopf da Ephron’un öldüğünü doğruladı.

Senaryo yazarı olarak ‘Silkwood’, ‘When Harry Met Sally …” , ve ‘Sleepless in Seattle’ filmleriyle üç kez Oscar’a aday gösterilen Nora Ephron, Hollywood filmlerinin senaryolarını yazan, yapımcılığını ve yönetmenliğini yapan nadir kadınlardan biriydi.

Nadal turladı; sıra Federer, Djokovich ve Sharapova’da

0

İlk tur maçını 1 nolu kortta oynayan  Wimbledon’u altı kez kazanan Roger Federer, Wimbledon’un 3. gününde merkez kortun açılışını yapıyor. İkinci turda Fabio Fognini ile karşılaşacak olan İsviçreli raket saat 15.00’te korta çıkıyor. Bu maçın ardından eski dünya 1 numaralarından Kim Clisters, Andrea Hlavackova’yı geçerek üçüncü turu görmenin peşinde olacak.

Merkez kortun kapanışını ise dünya 1 numarası ve Wimbledon’un son şampiyon Novak Djokovich gerçekleştirecek. Sırp tenisçinin rakibi genç ABD’li Ryan Harrison olacak.

Dünya 2 numarası Rafael Nadal wimbledon tenis turnuvasının 2. gününde Brezilyalı Thomaz Bellucci’yi 3 sette geçerek 2. tura çıktı. Maça kötü başlayan ve ilk 4 oyunu kaybederek ilk sette bir ara 4 – 0 geriye düşen Nadal daha sonraki oyunlarda toparlanarak ilk seti tie-break ile 7 – 6, maçı da 3 – 0 kazandı.

Bugün ilk sette durum 2-2 iken ertlenen Caroline Wozniacki – Tamira Paszek mücadelesi bu korttaki ilk maçın ardından oynanacak.

1 nolu kortun açılışını dünya beş numarası Samantha Stosur yapıyor. Son Amerika Açık’ın şampiyonu, Arantxa Rus ile mücadele edecek. Bu maçın ardından dünya 1 numarası Maria Sharapova, iki yıl öncesinin yarı finalisti Tsvetana Pironkova ile kozlarını paylaşacak. Kortun son maçı ise Xavier Malisse ile Gilles Simon arasında.

 

Potada Londra 2012’ye 1 kaldı

Basketbolda FIBA Kadınlar Olimpiyat Elemeleri (A) Grubu’nda Türkiye, Japonya’yı 65-49 yenerek grubunu lider bitirdi. Cuma günü Arjantin – Çek Cumhuriyeti karşılaşmasını kaybeden takımla final maçını yapacak olan kadın basketbol takımımız kazandığı takdirde Londra 2012’de yer almayı hakedecek.

Karşılaşmaya hem savunmada hem de hücumda çok istekli giren Türkiye, Nevriye ve Hollingsworth’un pota altı, Birsel’in de dış atıştan bulduğu sayılarla 2. dakikayı 9-2 önde geçti. Mamiya ve Takada ile sayılar bulan rakibine Hollingsworth’un etkili oyunuyla karşılık veren Potanın Perileri, 5. dakikaya da 13-6 üstün girdi. Takımların sayı üretmekte zorlandığı bu bölümde Japonya, Mamiya, Türkiye ise Esmeral ile sayılar üretirken, ilk periyot 16-8 (A) Milli Takım lehine sonuçlandı.

2. çeyreğe iyi başlayan taraf Japonya oldu. Mamiya, Oga ve Takada ile basketler üreten Japonya, 13. dakikada farkı 5 sayıya (19-14) indirdi. Esmeral-Hollingsworth ikilisinin sayılarına Birsel ve Tuğba’nın da katkı vermesiyle 13-4’lük seri yakalayan Ay-yıldızlılar, 18. dakika farkı çift haneli sayılara taşıdı: (32-18). Alan savunması yapan rakibi karşısında pota altını iyi kullanan Türkiye, özellikle Nevriye’nin basketleriyle aradaki farkı korudu ve devreyi 36-23 üstün tamamladı.

3. periyodun ilk dakikalarında hücumda sıkıntı yaşayan Türkiye, savunmasında da açıklar verince Japonya, Takada, Yano ve Mamiya’nın basketleriyle 7-0’lık seri buldu ve 22. dakika içinde farkı 6 sayıya (36-30) indirdi. Birsel’in 3 sayılık basketiyle sessizliğine son veren milliler, Nevriye ve Esmeral’in skorer oyununu sürdürmesiyle rakibine 10-3’lük seriyle karşılık verdi ve 25. dakika içinde farkı tekrar çift hanelere taşıdı: (46-33). Japonya, Takada ve Mamiya’nın üst üste sayılarıyla farkı azaltmaya çalışsa da Türkiye, serbest atış çizgisinde yüksek yüzde yakaladı ve bu çeyreği de 52-39 üstün geçti.

Final çeyreğinin ilk dakikalarından itibaren oyunun kontrolünü tamamen eline alan Potanın Perileri, Nevriye, Işıl ve Bahar’ın basketleriyle 9-0’lık seri buldu ve 35. dakikada farkı 22 sayıya kadar (61-39) çıkardı. Kalan süre içinde tempoyu istediği gibi ayarlayan Türkiye, rakibinin de acele atışlar kullanmasını iyi değerlendirdi ve karşılaşmadan 16 sayı farkla 65-49 galip ayrıldı.