Ana Sayfa Blog Sayfa 462

[İklim masası] Türkiye’de tarım kuraklık ve aşırı sıcaklar nedeniyle tehlike altında

İklim değişikliğiyle ilgili güvenilir bilgileri yaygınlaştırmayı hedefleyen İklim Masası, Dr. Oğuz Tutal‘ın iklim krizinin kuraklık ve aşırı sıcaklar gibi etkilerinin tarım üzerindeki etkilerini değerlendirdiği bir incelemeyi aktardı.

Tarım, iklim değişikliğinin en önemli sorumlularından olduğu gibi, etkileri karşısında en kırılgan sektörlerin de başında geliyor. Yağış ve sıcaklık rejimindeki değişiklikler, tarımsal üretimi ciddi şekilde düşürürken, artan hava sıcaklıkları, düzensiz yağışlar, kuraklık, fırtına ve sel gibi hava olaylarının sıklaşması, ürün yetiştirmeyi zorlaştırıyor.

İklim değişikliğinin tarımsal üretim üzerindeki olumsuz etkileri, bu konuda orta-yüksek riskli ülkeler arasında bulunan Türkiye’de de gözlemleniyor. Kuraklık, Güneydoğu Anadolu bölgesinde buğday, arpa, Antep fıstığı, pamuk gibi önemli ürünlerin verimini düşürdü. Benzer şekilde, Ege, Marmara ve Akdeniz bölgelerinde zeytin ve zeytinyağı üretimi olumsuz etkilendi ve son yıllarda Türkiye, bu alandaki rekabet avantajını yitirdi. Sıcak hava şokları, zeytin sineği gibi zararlıların hızla yayılmasına sebep olurken, dolu fırtınaları da ürünlere ciddi fiziksel zararlar veriyor.

İç Anadolu’da yer altı sularının azalması ve kuraklık, üretimde dalgalanmalara ve gıda güvenliği, göç gibi konularda uzun vadeli tehditlerin oluşmasına neden oluyor. Birçok bölgede ürünlerin yetişme ve hasat mevsimlerinin değişmesi, çiftçiler için belirsizliği artırıyor. Karşılaştıkları ekonomik ve teknik sorunlara iklim değişikliği de eklenen üreticiler, tüm bunlarla mücadele etmekte zorlanıyorlar.

2022 yılında yayınlanan bir akademik çalışma ise iklim değişikliğinin Türkiye tarımına çeşitli etkileri konusunda daha bütüncül bir tablo sunuyor. Türkiye için büyük önem taşıyan beş tarla bitkisinin 1968’den 2018’e iklim değişikliğinden farklı şekillerde etkilendiğini ortaya koyuyor.

Araştırmaya göre, Türkiye’de ekili alanların en az yüzde 80’ini kaplayan buğday, arpa, pamuk, ayçiçeği ve çayın karşı karşıya kaldığı etkiler, bölgeye ve zamana bağlı olarak farklılaşsa da, sorunlar genellikle kuraklıktan ve yüksek sıcaklıklardan kaynaklanıyor.

En büyük darbe, Güneydoğu’da pamuk üretimine

Yapılan birçok çalışma, ekstrem sıcaklıkların ve kuraklık riskinin Güneydoğu Anadolu, Akdeniz ve Ege bölgeleri için hayli yüksek, hatta kaçınılmaz olduğunu ortaya koyuyor. Bu nedenle, incelenen beş üründen öncelikle pamuk, ardından ayçiçeği ve buğday için önemli riskler var.

İncelenen beş ürün içerisinde iklim değişikliğine bağlı gözlenen en büyük etki, Güneydoğu’daki pamuk üretiminde oldu; aşırı sıcaklıklar ve kuraklık, verimi düşürdü.

Pamuk, özellikle tekstil sektöründeki kullanımı nedeniyle, Türkiye için oldukça önemli bir ürün. Yalnızca 2021 yılında, 864 milyon dolarlık yerel ham pamuğun işlenerek net değerinin üç katı ekonomik ölçek yarattığı hesaplanıyor. Ancak dünyanın en büyük yedinci pamuk üreticisi olmasına karşın Türkiye, net pamuk ithalatçısı konumunda. Bu ithalatın yıllık maliyeti ise yaklaşık 1,5 milyar dolar seviyesinde.

Türkiye’de üretilmesi büyük ekonomik önem taşıyan pamuğun yetiştirildiği bölgeler, aynı zamanda iklim değişikliğinin kuraklık gibi olumsuz etkilerine en açık alanlar arasında. Sadece Şanlıurfa ve Diyarbakır, toplam üretimin neredeyse yarısını gerçekleştiriyor. Oysa hem sıcağı hem de suyu seven pamuk için yağış ve sulama olanakları kritik önem taşıyor. Dolayısıyla Güneydoğu Anadolu’da gözlenen normalin üzerinde sıcaklıklar ve düşük yağışlar, üretimi olumsuz etkiliyor.

Güneydoğu Anadolu’da ve Akdeniz bölgesinde pamuk üretiminin sürdürülebilmesi için sulama sistemlerinin verimli hale getirilmesi ve kuraklığa dirençli tohumların tercih edilmesi büyük önem taşıyor.

İç Anadolu’da ayçiçeğinden vazgeçilmeli

İç Anadolu bölgesinin özellikle Konya, Aksaray ve Ankara gibi orta ve güney kesimlerinde, ülkenin en az yağış alan bazı illeri bulunuyor. Tam da bu bölgelerde yüksek su talebi olan ürünler yetiştirilmesi, yer altı suları üzerinde daha da büyük baskı oluşturuyor.

Yağışların giderek daha da azaldığı göz önünde bulundurulduğunda, bu bölgede birçok ürünü yetiştirmek yakın gelecekte iyice zorlaşacak. Örneğin burada ağırlıklı olarak kuru tarıma dayalı gerçekleştirilen buğday üretimi, yeterli sulama imkanlarının sağlanamadığı durumda daha da verimsiz hale gelebilir.

Araştırma sonuçları, özellikle ayçiçeği tarımının İç Anadolu’nun alt kesimlerinde terk edilmesi gerektiğine işaret ediyor. Su ihtiyacı yüksek olan bu ürünün bitki fizyolojisi, yazın yaşanan kuraklıklarla bozuluyor. Düşük yağışlar, sıcaklık stresi ve sıcaklık anomalileri, bitkinin direncini yitirmesine ve verim düşüşünün gözlenmesine neden oluyor.

Her ne kadar İç Anadolu bölgesindeki ayçiçeği verimi sulu tarımdan dolayı ülke ortalamasının üzerinde olsa da, Konya ve Ankara gibi illere düşen yıllık yağış, ayçiçeğinin yetişme dönemi boyunca istediği suyun yarısından az. Bu yüksek su ihtiyacı, orta ve uzun vadede yer altı su kaynaklarının tükenmesini hızlandıracak.

Ancak bu, Türkiye’de ayçiçeği üretiminden vazgeçileceği anlamına gelmiyor. Ilımanlaşan iklim nedeniyle İç Anadolu – Karadeniz geçiş kuşağı ve hatta Van ve Bitlis gibi Doğu Anadolu illerinde ayçiçeği yetiştirilmesi, uygun bir alternatif olarak öne çıkıyor. Bu bitkinin artan kuraklığa ve yüksek sıcaklıklara dayanıklı tohumlarının ve türlerinin yaygınlaştırılması da izlenebilecek yöntemlerden bir diğeri.

Buğdayda temel sorun kuraklık

Türkiye’de tarımsal üretimde aslan payı buğdayın; kayıtlı çiftçilerin yüzde 40’ı buğday üretiyor. Makarna, bisküvi gibi işlenmiş buğday ürünlerinde yıllık ihracatımız 10 milyar doları geçmek üzere. Ancak tahılların genelinde olduğu gibi buğday üretiminde de temel sorun, kuraklık. Üstelik tahminler, 2050 yılında tarımsal kuraklığın yüzde 37, sıcak hava dalgalarının ise yüzde 40 ila yüzde 100 arasında artacağını söylüyor.

Özellikle Akdeniz, Ege ve Güneydoğu bölgelerinde daha görünür bir sorun olan kuraklık, İç Anadolu bölgesinde de sulama ihtiyacının artmasına sebep oluyor. Bu sorun, önümüzdeki yıllarda daha da derinleşecek. Mevsim normalinin üstündeki sıcaklıkların yanı sıra, gece ve gündüz sıcaklık farklarının artması da buğdayı olumsuz etkileyen bir diğer faktör.

İç Anadolu, Akdeniz – Ege ve Güneydoğu Anadolu bölgelerinde ise ekstrem yağışlar buğday verimini düşürüyor. Don tehlikesi, özellikle İç Anadolu’da buğday verimini baskılıyor.

Öte yandan Akdeniz ve Ege bölgesindeki ılıman koşullar ve don olaylarının azalması ise özellikle bu bölgenin iç kısımlarında buğday veriminin artmasına yardımcı olabilir.

Buğdayla birlikte bir diğer önemli tarım bitkisi de arpa: Türkiye’de ekili tarım yapan her 10 çiftçiden dördü, buğday ya da arpa yetiştiriyor. Yaklaşık yüzde 85’i hayvan yemi olarak kullanılan bu ürün, hayvancılık ve yem sanayii için hayati bir girdi.

Ancak iklim değişikliğinin arpa üzerindeki etkisi de bölgeden bölgeye farklılık gösteriyor. Akdeniz, Ege ve Güneydoğu bölgelerinde sıcaklık anomalileri, verimi düşürüyor. Öte yandan Erzurum, Kars ve Ağrı gibi verimin en düşük olduğu illerdeki ılımanlaşma, bu bölgeleri arpa ve buğday tarımı için daha uygun hale getirebilir.

Çayda tehlike düzensiz ve bol yağışlar

İncelenen diğer bitkilerden farklı olarak oldukça bölgesel bir ürün olan çay, Rize, Artvin, Trabzon gibi Doğu Karadeniz bölgesindeki illerimizde neredeyse tek tarımsal gelir kaynağı durumunda. Rize’de ekili alanların yüzde 99’unda, Artvin’de 70’inde, Trabzon’da ise yarısında çay yetiştiriliyor. Bölgede, yılda yaklaşık 2,5 milyar dolarlık ciro yaratan çayın işlendiği 207 aktif çay fabrikası bulunuyor.

Genel kanının aksine, bölge iklimini dikkate aldığımızda yüksek sıcaklıklarının çay verimini artırdığını söyleyebiliriz. Çay, yağışla birlikte nem de talep eden bir ürün olduğundan, verimde olumlu bir etkiden söz edilebilir.

Öte yandan, artan sıcaklıkların olumsuz etkileri de yok değil: Çok yüksek sıcaklıklar ve nem, bitki zararlılarının hızla yayılmasına yol açıyor. Örneğin çay kurdu ve kırmızı örümcek akarı gibi zararlılar, yapraklarda kuruma, sararma ve dökülmeye neden olarak bitkiye zarar veriyor. Kış sıcaklıklarının yükselmesi de bu etkiyi perçinliyor.

Ancak çay üretiminde asıl tehlike, çok düzensiz ve bol miktarda yağışın toprak yapısını ve bitkiyi etkilemesi. Atmosferdeki su buharı miktarının artmasına neden olan iklim değişikliği, yoğun yağışları artırıyor. Aynı zamanda yağış desenlerini değiştirerek uzun süre aralıksız yağışlara veya kuraklığa yol açabiliyor.

Gıda enflasyonu riski büyüyor

İklim değişikliğinin tarımsal açıdan en temel olumsuz etkilerinin gıda güvenliği ve gıda fiyatları üzerinden yansımasını beklerim. Üstelik Türkiye’de tarımın ekonomik, teknik ve sosyal birçok başka sorunu da bulunuyor. Bunlar iklim değişikliğiyle birleştiğinde, kartopu etkisi yarattığı söylenebilir.

Türkiye’nin ürettiği temel tarımsal ürünlerde verim artışı uzun yıllardır sağlanamıyor; bu anlamda dünyadaki diğer rakiplerinin oldukça gerisinde seyrediyor. Oysa bu ürünlere olan talep, nüfus ve tüketim alışkanlıklarıyla birlikte artıyor. Bu şartlarda verimin sabit kalması ve yeterli sayıda üretici bulunmaması, bu açığı ithalatla kapatmamıza neden oluyor.

Düşük verimle üretim yapmak, maliyetleri de yukarıya çekiyor. Bu durumda ayçiçeği, pamuk, buğday gibi ürünlerde yurtdışı fiyatlar daha ucuz hale geliyor; bu ucuzluk, yerel üretim yerine ithalatı körüklüyor. Bu durumun düzenli olarak devam etmesi, üreticilerin tarımı terk etmesine yol açıyor.

Şu an karşı karşıya olduğumuz önemli sorunlardan biri, bu. Toplam ekili alan son 50 yılda 16 milyon hektardan 14 milyon hektara geriledi. Ekimi en fazla daralan ürünler ise buğday, çavdar, üzüm, yulaf, pamuk ve tütün oldu. Aralık 2022 itibarıyla gıda enflasyonunda Zimbabwe, Lübnan, Venezuela ve Arjantin’in ardından dünyada beşinci sırada olan Türkiye’de gıda fiyatlarında yeniden bir sıçrama yaşanabilir.

Üreticiler desteklenmeli

İklim değişikliğinin etkilerini en aza indirmek için uyum ve azaltım politikaları uygulamak gerekiyor. İklim değişikliğinin olumsuz etkilerini gidermek açısından alınması gereken öncelikli önlemlerden biri, iklim kaynaklı ürün kayıp sigortası mekanizmalarının yaygınlaştırılması ve çiftçilerin girdi maliyetlerini düşürecek teşvik ve desteklerin sağlanması.

Türkiye’nin traktör gibi tarımsal ekipmanlarının da oldukça yaşlı olduğu düşünüldüğünde, verimin artırılması ve iklim değişikliği kaynaklı kayıpların telafisinde bu ekipmanların yenilenmesi de önemli rol oynayabilir.

Kuraklık odaklı su yönetimi şart

Acilen atılması gereken bir diğer adım, kuraklık ve yüksek sıcaklıklar karşısında su stresini azaltmak için doğru su kullanım yöntemlerini devreye sokmak. Damla sulama, yağmur suyu toplama gibi verimli ve basit teknikleri, iyi bir planlama ile kısa vadede gerçekleştirmek mümkün.

Kuraklık konusunda bahsedilebilecek iyi bir örnek Avustralya. İklim ve toprak yapısı açısından Güneydoğu Anadolu bölgesine oldukça benzer karakteristiğe sahip bu ülkede, 1992 yılından itibaren kuraklık odaklı su yönetimi modeli devreye sokuldu. 2019 yılına gelindiğinde, pamuk üretiminde balya başına su kullanımı yüzde 48 azalmış ve verim yüzde 97 artmıştı.

Akıllı tarım uygulamaları yaygınlaştırılmalı

İklim değişikliğinin etkilerinin artmasıyla birlikte, veriye dayalı akıllı tarım uygulamalarının hayati bir rol üstlenebileceği de görülüyor. Bu uygulamalar, çiftçilere anlık takip olanakları sunuyor, bitkinin ve toprağın ihtiyaçlarını anlamayı ve hızlı cevap verebilmeyi kolaylaştırıyor.

Bu tarım uygulamalarından faydalanıp iklim değişikliğinin olumsuz etkilerini azaltanlar arasında İspanyol şarap üreticileri de bulunuyor. Toprak nemi sensörleri ve meteoroloji istasyonları gibi çeşitli sensörlerden toplanan verileri kullanan çiftçiler, toprak nem seviyelerini, evapotranspirasyon oranlarını ve hava koşullarını gerçek zamanlı olarak izleyebiliyorlar. Bu çabaların su kullanımını yüzde 20 ila yüzde 50 oranında azalttığı, verimi ise yüzde 5 ila yüzde 20 oranında arttırdığı gözlemleniyor.

Bölgesel ve ulusal politikalar geliştirilmeli

İklim değişikliğine uyum konusunda her bölgede aynı şekilde uygulanabilecek bir reçeteden söz etmek mümkün değil. Çözümlerin, ürünlerin ve bölgelerin ihtiyaçlarına göre bulunması, birçok paydaşla birlikte planlanması gerekiyor.

Bunlar arasında bölgesel ve ulusal ürün desen haritalarının çıkarılması, havza bazlı su yönetimi ve tarımsal ürün deseni planlarının yapılması, atıl durumdaki toprakların üretime kazandırılması gibi adımlar sayılabilir. Sera gazı emisyonlarının azaltılmasına yönelik planlar da bu hedefe ulaşmada dolaylı yoldan katkı sunacaklardır.

Ancak bu çabaların işe yaraması için en gerekli koşullardan biri, üretici ve çiftçilerin kapasitelerinin artırılması. Doğru uygulayıcı olmadığı takdirde, bahsedilen tüm tedbirler laftan ibaret olacaktır.

‣ İklim Masası: Türkiye’nin Avrupa Yeşil Mutabakatı’nı avantaja çevirmesi mümkün

Demirtaş: Halkımıza amasız fakatsız bir özür borçluyuz

Selahattin Demirtaş aktif siyaseti bıraktığını duyurmasının ardından Demirtaş’ın siyasi değerlendirmelerde bulunduğu röportajı yayınlandı.

Demirtaş Artı Gerçek‘ten İrfan Aktan‘ın sorularına yanıt verdi.

“Erdoğan hapisten çıkamayacağınızı söylerken taraftarları “Selo’ya idam” sloganı attı. Bu sloganı duyduğunuzda ne hissettiniz?” sorusuna şöyle yanıt verdi:

“Açıkçası hücre arkadaşım Selçuk Mızraklı ile birlikte o tabloya güldük ve o güruha acıdık. Liderleriyle birlikte Saray’ın bahçesinde Orta Çağ görüntüsü veren bir acziyete acımak dışında yapacak bir şey yok.”

28 Mayıs Seçimi sonrası genel kanaatin, iktidarın Kürt siyasetine yönelik baskılarının hiç olmadığı kadar sert olacağı yönünde olduğu ve iktidarın elindeki araçlarla bundan sonra ne yapabileceği sorusuna ise Demirtaş, şunları aktardı:

“Doğrusu uygulanmayan bir tek toplu katliamlar kaldı, herhalde onu da göze alacak değiller. Fakat kaba şiddetin yanına seyreltilmiş kültürel soykırımı da ekleyeceklerdir. Özellikle HÜDA PAR aracılığıyla toplumun hücrelerine kadar nüfuz etmeye odaklanacaklardır. Kürtlerin de buna her zamankinden çok direnmeyle ve ideolojik mücadeleyle yanıt vermeleri gerekecek.”

‘Daha fazla otoriterleşen bir Türkiye göreceğiz’

Demirtaş Kemal Kılıçdaroğlu’nun seçilememesinin kısa, orta ve uzun vadede Türkiye açısından sonuçlarının ne olacağına yönelik soruya ise şöyle yanıt verdi:

“Daha fazla otoriterleşen, yoksullaşan, kamplaşan, dışarıya daha da bağımlı bir Türkiye göreceğiz.”

‘Benim bir mucize formülüm yok’

Selahattin Demirtaş, “Dışarıda olsaydınız mevcut tablo karşısında nasıl bir muhalefet stratejisi izlerdiniz?” sorusuna ise şu yanıtı verdi:

“Benim bir mucize formülüm yok, bir kurtarıcı da değilim ama tabanımızın önüne somut hedefler koyup kitleleri heyecanlandırarak ayağa kaldırmakta katkılarım olabilirdi. Cezaevinden ancak sosyal medya ve diğer medya aracılığıyla katkı sunabiliyorum. Bu da eksiklere, yetersizliklere yol açabiliyor. Biri de bunu sosyal medya fenomenliği olarak tanımlayabiliyor, sanki amacım buymuş ve elimde başka imkan varmış gibi!”

‘Bu saatten sonra zorlamanın bir anlamı olmadığını düşünüyorum’

‘Popülist siyaset yapıyor’ eleştirilerine yönelik ise Demirtaş şunları söyledi:

“Popülist siyasetle HDP’nin ilkelerini görünmez hale getirdiğim eleştirilerine saygıyla yaklaşıyorum. Popülerlik ile popülistliği birbirine karıştıranları bir kenara bırakarak tüm bu eleştirilere anlam biçiyorum. Kendi açımdan bu saatten sonra zorlamanın bir anlamı olmadığını düşünüyorum. Arkadaşlarım bunu ısrarla söylüyorlarsa bir bildikleri vardır ve artık kendilerinden üstün bir performans beklemek de hepimizin hakkıdır.”

‘Ben HDP’liyim ve öyle de kalmaya devam edeceğim’

Bundan sonra nasıl bir siyaset yöneteceğine dair Demirtaş, “Aylar önce Genel Merkez’imize, sonuçlar ne olursa olsun seçimlerden sonra aktif siyasi çalışma yürütmeyeceğimi belirtmiştim. Halen aynı düşüncedeyim. Dışarıda canla başla mücadele eden tüm yoldaşların, bu süreci özgücümüzle ve başarıyla tamamlayacağına inanıyorum ve bu konuda hepsine güveniyorum. Partimize yönelik eleştiri ve önerilerim tümüyle iyi niyetli, yapıcı ve katkı sunma amaçlıdır. Hiç kimse, eleştirilerimi HDP’yi yıpratmak için kullanmaya kalkmasın. Ben HDP’liyim ve öyle de kalmaya devam edeceğim. Bunu herkesin iyi bilmesini istiyorum” şeklinde yanıt verdi.

Yeşil Sol Parti’nin TBMM’de 61 milletvekiliyle nasıl bir muhalefet yürütmesi gerektiğine dair soruyu yanıtlayan Demirtaş “Partimiz bu konularda belli bir deneyime ve hafızaya sahip, dolayısıyla en iyisini kendileri zaten yapacaktır. Fakat Meclis’i etkin kullanmakla birlikte, mücadeleyi Meclis ile sınırlı tutmamaları çok önemlidir” dedi.

‘Muhalefetin seçim akşamı verdiği dağınık görüntüye öfkelendim’

“14 Mayıs akşamı seçim sonuçları netleşmeye başladığında ne hissetmiş ne düşünmüştünüz?” sorusuna ise Selahattin Demirtaş şöyle yanıt verdi:

“Tam olarak o sonuçları beklemiyordum. Yeşil Sol Parti’yi de Kılıçdaroğlu’nu da daha yüksek bekliyordum. Sonuçlara hem üzüldüm hem de muhalefetin seçim akşamı verdiği dağınık görüntüye öfkelendim.”

‘Olanlar tümüyle bir operasyondu’

Demirtaş 28 Mayıs Seçimi’nin sonuçlarına ilişkin olarak ise şunları söyledi:

“Sonuç çok şaşırtıcı değildi. Kılıçdaroğlu seçimi kazandı aslında. Fakat başta hileler, sonra da yurt dışı oyları ve sonradan vatandaş yapılanların oyları gibi faktörler eklenince bu tarihi seçimi resmi olarak Erdoğan almış oldu. Yaşananların seçimle, demokrasiyle, halk iradesinin sonuçlara yansımasıyla uzaktan yakından ilgisi yok. Olanlar tümüyle bir operasyondu.”

‘Eksiklerin giderilmesi gerekiyor’

Öte yandan Emek ve Özgürlük İttifakı’na da değinen Demirtaş, “Kuruluş amacı, ilkeleri ve hedefleriyle heyecan verici olmasına rağmen, ne yazık ki kağıt üzerinde kaldı. Bazı bileşenler böyle bir ittifak yokmuş gibi ta başından beri ayrı davrandılar, ayrı çalıştılar. İş gidip gelip adaylıklara ve ayrı liste tartışmalarına kilitlendi. O süreçler de iyi yönetilemediği için son derece yıpratıcı tartışmalarla hem motivasyon kaybına hem de çok değerli zamanların kaybına yol açtı” dedi ve ekledi:

“İttifak fikri de stratejisi de çok değerli, çok önemli olmasına rağmen bütün taraflar süreç yönetimindeki başarısızlık nedeniyle ciddi derecede zararlara yol açtılar. Bu konuda herkesin sağlıklı bir özeleştiri yapması ve bu olumsuz deneyimden dersler çıkarması gerekiyor. Ayrıca Kürt partileriyle ittifak da yeterince önemsenmedi ve orada da önemli bir sonuç elde edilemedi. Oysa Kürt ulusal ittifakı da stratejik önemdedir ve HDP’nin temel ilişki ağlarından biridir. Bu alanlardaki eksiklerin de mutlaka giderilmesi gerekiyor.”

TİP’in seçim sürecindeki politikasını da değerlendiren Demirtaş, şunları söyledi:

“TİP’in kararı yanlıştı, halen yanlıştır. Devrimci, öncü siyasetin görevi kitlesini değiştirme, dönüştürme iddiasında ısrar etmektir. Erkan Baş’ın beni ziyaretinde de öncesinde de bu görüşlerimi kendilerine iletmiştim. “Kürtlerle yan yana durmazsak oy alabileceğimiz kesimler var” deyip alacağınız oylar, neyi ne kadar çözmeye ve dönüştürmeye yarar ki? Kürt sorunu trafik sorunu değil ki ‘’bu cadde tıkalı, öbür yoldan gidelim’’ diyebilesiniz. Kürtleri ve Kürt halkının ulusal taleplerini ıskalayıp, görmezden gelip Türkiye’nin hangi sosyal, sınıfsal, siyasal soruna kalıcı çözüm üretebilirsiniz ki? TİP bunları en iyi bilen partilerden biri olmasına rağmen gerçeğe sırtını dönmeyi tercih etti. Yanlış yapıldı. Umarım bunun telafisi için herkes çok samimi bir çaba sarf eder, etmelidir.”

‘Aktif siyaseti bırakıyorum’

Demirtaş aktif siyaseti bıraktığını ise şu sözlerle açıkladı:

“Her şeyden önce ben dahil hepimiz fedakar, emektar, yurtsever halkımıza amasız fakatsız bir özür borçluyuz. Halkımız elinden gelenin fazlasını yaptı, biz etkili politikalar ve taktikler geliştiremedik. Samimi ve özlü bir özeleştiri vermek zorundayız. Ben kendi adıma, halkımıza layık bir politika ortaya koyamadığımız için içtenlikle özür diliyorum. Pratikteki çabalarımla bu eksiklikleri giderme sözü veriyorum. Ayrıca, bana yönelik yapıcı eleştirilere teşekkür ediyorum. Eleştirilerden yararlanmaya çalışacağım. Mücadeleyi cezaevinden her yoldaşım gibi dirençle sürdürürken, aktif politikayı bu aşamada bırakıyorum.

Tartışmalar bir kez daha hatalı bir zeminde yürütüldüğü için şunu ekleme ihtiyacı hissediyorum; ben ne HDP’den ne de herhangi bir görevden istifa ediyorum. Güncel, aktüel siyasete müdahil olmayacağımı ve bu çerçevede aktif politikayı bıraktığımı belirtiyorum. Sevgili Seyhan Avşar’ın Halk TV internet sitesinde yaptığı habere dair de şunu belirtmem gerekir, kendisi işini yapmış ama haber kaynağı doğru bilgi aktarmadığı için ortaya yanlış bir haber çıkmış. HDP Genel Merkezi ile güvene dayalı bir yoldaşlık hukukumuz var.

Eksiklerimiz, hatalarımız karşılıklı ve birbirimizi yoldaşça eleştirir, yola da birlikte devam ederiz. Partimiz HDP’nin de tüm yerellerde kapsamlı, geniş katılımlı halk toplantıları alarak bu özeleştiri sürecini işletmesi gerekiyor. Bu toplantılar aynı zamanda halkın görüş, öneri ve eleştirileri alınarak büyük kongreye gidişin de bir altyapısı olmalı. Bize en çok lazım olan şey, parti içi demokrasi. Parti içi demokrasi azaldığında sapmalar ve hatalar peş peşe geliyor.”

Üç eşli vekile kadın hakları savunucularından tepki: Meclis’te bulunması suç

Cumhurbaşkanlığı ve milletvekilliği seçimleri sonrası Yeniden Refah Partisi’nden Konya Milletvekili seçilen Ali Yüksel’in, üç eşi olduğu ortaya çıktı.

Yıllar önce yapılan bir röportajda 4. eşe sıcak baktığını söyleyen Yüksel, Avrupa Milli Görüş Teşkilatı’nda genel sekreterlik ve genel başkanlık görevlerinde bulundu. Yüksel, 2009’da Devlet Bakanı Faruk Çelik’in de danışmanlığını yaptı.

Cumhuriyet‘in aktardığına göre, Yüksel’in üçüncü eşi Dilber Yüksel, bir kitap çalışması için verdiği röportajda, eşine 11 yaşındayken âşık olduğunu söylemiş, dördüncü evliliği de “hakkı” olarak değerlendirmişti.

Yüksel’in parlamentoya girmesine kadın hakları savunucuları ise tepkili.

‘TBMM’de bulunması suç’

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü

Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu Başkanı Canan Güllü, Medeni Kanun’u ihlal etmiş bir kişinin parlamentoya taşındığını söyledi. Güllü, şunları kaydetti:

Bu şahıs değil 4, 34 tane de eş alabilir. Çünkü 2016’dan beri Anayasa’nın ihlal ve iptal edilen bir maddesi var. Resmi nikâh olmadan, dini nikâh kıyılmaz’ maddesi vardı ve bu kaldırıldı. Burada bir suçlu var ise Türkiye’nin Medeni Kanunu’na aykırı hareket eden parlamento. Bu şahısın Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde bulunması hatadır, kusurdur, suçtur ve kadınlar adına ihlaldir.

‘6284’ün kaldırılması gündemde’

İstanbul Barosu Kadın Hakları Merkezi Başkanı Birsen Baş Topaloğlu, Yüksel gibi çok eşliliği savunan ve laikliğe aykırı düşünceleri olan kişilerin milletvekili olmasının endişe verici olduğunu belirtti.

Topaloğlu, “İstanbul Sözleşmesi’nden bir gecede çıkıldı. Şu an 6284 sayılı yasanın kaldırılması konuşuluyor, nafakanın kaldırılması, çocuğun tecavüzcüsüyle evlendirilmesi yıllardır gerçekleştirilmek istenen bir düşünce olarak bekliyor” dedi.

‘Erkek çok eşliliği, çocuk istismarıyla doğrudan ilişkili’

Avukat Hülya Gülbahar, Yeniden Refah ve HÜDA PAR’ın Meclis’e girmesi ile Meclis, tarihin en kadın düşmanı Meclis haline geldiğini belirtti.

Gülbahar, “Bugün zinanın suç haline getirilmesi, flörtün yasaklanması gibi vaatlere rastlıyoruz. Son 20 yıldır erkek çok eşliliği Türkiye’de meşru hale getirilmeye ve hukuk sistemi adım adım buna evrilmeye çalışılıyor. Erkek çok eşliliği meselesi çocuk istismarıyla da doğrudan ilişkili” ifadelerini kullandı.

Arjantin’de doğum kontrol ilaçları için reçete zorunluluğu kaldırıldı

Arjantin hükümeti, ülkede doğum kontrol haplarının reçetesiz alınabileceğini söylerken, ertesi gün haplarına erişiminin daha kolay hale getirildiğini söyledi.

Hükümetin adımı feminist örgütler tarafından da memnuniyetle karşılandı.

Sağlık Bakanlığı, bu düzenlemeyle istenmeyen gebeliklerin önüne geçmeyi hedefliyor.

Reuters haber ajansına konuşan Sağlık Bakanlığı Cinsel ve Üreme Sağlığı Direktörü Valeria Isla, erişimin önündeki önemli bir engelin kaldırıldığını söyledi.

BCC Türkçe‘nin aktardığına göre, Isla insanların acil bir durum meydana gelmeden önce bu doğum kontrol yöntemine sahip olabileceklerini belirtti.

Feminist grup Juntas y a la Izquierda‘nın lideri Vanessa Gagliardi, ertesi günü hapı almadaki güçlüklerin ortadan kalkacağını ifade etti.

Kürtaj karşıtları karşı çıktı

Kürtaj karşıtı DerguiXlaVida isimli grup ise hükümetin bu adımını endişe verici olarak nitelendirdi.

Grup, atılan adımla hükümetin “gebeliği önleme ve cinsel eğitimdeki başarısızlığının” ortaya çıktığını savundu.

Katolik Hristiyanların çoğunlukta olduğu ülkede, kilisenin karşı çıkmasına karşın 2020’de 14 haftaya kadar kürtaj da yasalaştı.

Bunun öncesinde gebeliğin sonlandırılmasına, ancak tecavüz vakalarında veya annenin sağlığı risk altındaysa izin veriliyordu.

Dünya Sağlık Örgütü‘ne (WHO) göre, korunmasız cinsel ilişkiden sonraki 120 saat içinde alınan ve genellikle “ertesi gün hapı” olarak bilinen acil doğum kontrol hapları, yumurtanın döllenmesini engelleyerek hamileliği önlüyor.

‘Derince’de zehirli fosfin gazı içeren yangın hakkında soruşturma başlatılmalı’

Temiz Hava Hakkı Platformu, pazar (28 Mayıs) gecesi Kocaeli’nin Derince ilçesinde yaşanan bir kazaya dair açıklama yaparak, limana yanaşan bir gemiden yük indirilmesi sırasında yaşanan bir kimyasal tepkime sonucu yangın çıktığını belirtti.

Bugün (31 Mayıs) yayımlanan açıklamada, yük gemisinden limana indirilirken yanan ürünün “Phostoxin Tablet” adında, bileşiğinde alüminyum fosfit, amonyum karbamat ve fosfin bulunan, özellikle hububat depolamada haşere ve patojenlere karşı kullanılan çok zehirli bir kimyasal olduğu kaydedildi.

Platform, alüminyum fosfitin su ile temas ettiğinde kendiliğinden tutuşabilen yanıcı bir gaz olan fosfin yaydığını, bu nedenle yangının ürünün su ya da yüksek oranda nem ile teması sonucu ortaya çıktığının tahmin edildiğini ifade etti.

Yangın, Kocaeli Valiliği, Kocaeli Belediyesi itfaiye ekipleri ve AFAD’ın müdahalesi ile ancak altı saatte söndürüldi. Çevre Mühendisleri Odası Kocaeli Şube Başkanı Gökhan Tilki, sahanın yangın sonrası ortaya çıkan atıktan temizlenmiş ve atıkların atık yakma tesisinde bertaraf edilmiş olduğunu ifade etti.

Fosfin gazının göre gözle görülür biçimde kentin yerleşim alanlarının üstüne yayıldığı fotoğraflara yansırken yetkililer, ne miktarda kimyasal maddenin yandığı ve yanma sonucu ne kadar fosfin gazının atmosfere salındığına, ne kadarlık bir nüfusun atmosferde yayılan bu zehirli gaza maruz kaldığına dair bir açıklama yapmadı.

‘Solunduğunda ve yutulduğunda çok toksik bir gaz’

Temiz Hava Hakkı Platformu üyesi ve halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Çiğdem Çağlayan, fosfin gazının yandığında, şiddetli solunum tahriş edici (fosfor pentoksit) yoğun beyaz bir bulut ürettiğini ve yoğun olarak solunması durumunda yaşamsal risk oluşturabileceğini belirtti.

Çağlayan “Fosfin gazının solunması burun, ağız, boğaz ve akciğerlerde tahrişe neden olabilir. Ani etkiler arasında bulantı, kusma, ishal ve mide ağrısı yer alır. Göğüste sıkışma, nefes darlığı, ağız kuruluğu, ateş, titreme, halsizlik, baş dönmesi ve koordinasyon bozukluğu olabilir. Ciddi vakalarda anormal kalp ritmine, kalp yetmezliğine, şoka, akciğer ödemine ve ölüme neden olabilir” dedi.

‘Sucul ortamlarda yaşayan canlılara etkileri çok ciddi’

Fosfin gazı, aynı zamanda suda çözünürlüğü çok yüksek olan bir gaz.

ÇMO Kocaeli Şube Başkanı Gökhan Tilki, gazın sucul organizmalar (suda yaşayan canlılar) için çok toksik bir madde olduğunu ve çevreye kontrolsüz olarak asla verilmemesi gerektiğinin altını çizdi.

Tilki’nin açıklamalarına göre, limandaki yangının deniz kirliliği ve deniz canlıları üzerinde yol açtığı ya da açabileceği sorunların tespiti de son derece önemli.

Limanlarda iş güvenliği önlemleri yetersiz mi?

6 Şubat’ta Kahramanmaraş merkezli olarak meydana gelen büyük depremler ile birlikte İskenderun Limanı’nda çok sayıda konteynerin yanması sonucu büyük bir hava kirliliği yaratan yangının üzerinden henüz birkaç ay geçmişken bu kez benzer bir çevresel felaket başka bir önemli sanayi kenti olan Kocaeli’nde bir limanda yaşandı.

Limanlarda tehlikeli maddelerin güvenli bir biçimde taşınması ve geçici depolanması için gerekli önlemlerin alınıp alınmadığı, taşıma uygulamaları sırasında iş güvenliği kurallarına uyulup uyulmadığı, gerekli denetimlerin düzenli olarak yapılıp yapılmadığı önemli bir sorun alanı teşkil ediyor.

Temiz Hava Hakkı Platformu bir başka eksikliğe dikkati çekerek, tehlikeli maddeleri içeren iş kazalarının ardından, bu maddelerin çevreye (hava, su ve toprak ortamlarına) yayılımının düzenli takibinin yapılmadığı, etkilenen alanlarda yaşayan insanların alandan uzaklaştırma dahil herhangi bir önlemle korumaya alınmadığı, halkın yaşanan çevresel ve sağlık riskleri ile ilgili bilgilendirilmediğini aktardı.

Yetkililerden açıklama talebi

Platform, yetkililerin bir soruşturma yürüterek 28 Mayıs gecesi Derince limanında yaşanan yangınla ilgili olarak aşağıdaki konularda açıklama yapılmasını talep etti:

  • Limanda yanan ürünün tam içeriği nedir? Yanan ürünün alüminyum fosfit ve fosfin içerdiği doğru mudur?
  • Ne miktarda ürün yanmış ve yanma sonucu ne miktarda ne tür zehirli gaz ortaya çıkmıştır? 
  • Zehirli fosfin gazının yerleşim alanları üstüne yayıldığı doğru mudur? Yörede bulunan halk tehlikeli gaz yayılımı hakkında uyarılmış ve alabilecekleri önlemler konusunda bilgilendirilmiş midir?
  • Gazdan zehirlenme olayları yaşanmış mıdır? Özellikle gaza ilk elden maruz kalan liman işçilerinde ve yangına müdahale eden ekiplerde sağlık sorunları yaşanmış mıdır? 
  • Kaç kişi fosfin gazından etkilenmiş, kaç hastane başvurusu yapılmış, bu kişilere nasıl müdahale edilmiştir? Şu anki sağlık durumları nedir?
  • Fosfinin deniz ortamına bulaşmış olması söz konusu mudur? Gerekli önlemler alınmış mıdır? Eğer kontaminasyon oluştuysa başta balıklar olmak deniz canlılarında zehirlenme ve ölüm vakaları tespit edilmiş midir? 
  • Derince Safiport limanı en son ne zaman iş sağlığı ve güvenliği konusunda denetlenmiştir? Bu denetleme sonucunda eksikler ve usulsüzlükler tespit edilmiş midir? Eğer bu yönde tespitler varsa idari ve hukuki işlem yapılmış mıdır?
  • 28 Mayıs gecesi yaşanan kaza ile ilgili soruşturma başlatılmış mıdır? Kazanın nedeni, olası ihmal ya da usulsüzlükler tespit edilmiş midir?

Gezi’nin 10. yıl dönümü: Karanlık gider, Gezi kalır

Taksim Dayanışması, Gezi Direnişi‘nin 10’uncu yılında da saat 19.00’da özgürlük, demokrasi ve adalet taleplerini yinelemek için Taksim’de bir araya gelme çağrısında bulundu:

“10 yıl önce bütün güzellikleriyle hayatımıza giren Gezi Direnişi’nin yıl dönümünde, Eşitlik, özgürlük, demokrasi ve adalet talebimizden vazgeçmiyoruz. 31 Mayıs’ta Taksim’deyiz.”

10’uncu yılında da Taksim’de anılacak Gezi Direnişi için Gezi uğruna canını verenler, Gezi’yle büyüyen ve çoğalanlar, Gezi’yle tutsak olanlar ve milyonlara ulaşan direniş adına selama durulacak. Peki bu son bir yılda Gezi’ye dair neler yaşandı?

Gezi Davası’nda verilen cezalar onandı. İş insanı Osman Kavala, eski CIA danışmanı Henri Barkey ve Can Dündar‘ın da aralarında bulunduğu dokuzu firari 17 sanığın “15 Temmuz darbe girişimi” ile “Gezi Parkı olayları“na ilişkin iddialar kapsamında yargılandığı dava Nisan 2022’de karara bağlanmıştı.

İstinafın bozma kararı üzerine İstanbul 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi‘nce ikinci kez yapılan yargılamayla ilgili mahkeme heyeti, Osman Kavala’ya “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası vermişti. Kavala casusluk suçlamasından beraat etmişti.

Ayşe Mücella Yapıcı, Çiğdem Mater Utku, Ali Hakan Altınay, Mine Özerden, Şerafettin Can Atalay, Tayfun Kahraman ve Yiğit Ali Ekmekçi ise “Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’ni ortadan kaldırmaya teşebbüs” suçundan 18 yıl hapis cezasına çarptırıldı ve kararla beraber tutuklanmalarına hükmedildi.

Henri Jack Barkey, Can Dündar, Memet Ali Alabora, Ayşe Pınar Alabora, Gökçe Yılmaz, Handan Meltem Arıkan, Hanzade Hikmet Germiyanoğlu, Yiğit Aksakoğlu ve İnanç Ekmekçi‘nin ise dosyaları ayrıldı.

Tutuklu Can Atalay vekil oldu

Öte yandan 18 yıl hapis cezası alan ve bir yıldır tutuklu olan Avukat Can Atalay, Türkiye İşçi Partisi (TİP) listelerinden Hatay milletvekili seçilerek Meclis’e girdi.

Atalay’ın tahliyesi henüz gerçekleşmedi. TİP tutuklu Can Atalay’ın derhal tahliye edilmesi yönündeki çağrısını ise sürdürüyor.

Gezi Direnişi’nden bu yana 10 yıl sürse de etkileri hala hissediliyor. Türkiye’de görülen en geniş çaplı katılımın olduğu direnişlerden biri olan Gezi, hala politik söylemlerin içerisinde yer alıyor.

Türkiye’deki mevcut kutuplaşma ortamında Gezi’nin de safları belirlediği söylenebilir: Gezi’yi iyi ve kötü ananlar…

Gezi’de yitirilenler

Eylemler süresince Berkin Elvan, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, Hasan Ferit Gedik, Medeni Yıldırım yaşamını yitirdi. Mehmet İstif ve Elif Çermik maruz kaldıkları gaz nedeniyle hayatını kaybetmişti.

Fotoğrafçı Mert Can Bükülmez‘in ortaya koyduğu ve Gezi’ye selam gönderen, Gezi’de bulunan direnişçilerin yaşamlarına dokunan fotoğraflar da Gezi’de yitirilenleri anıyor:

Yitirilen kimi zaman bir çocuk, kimi zaman da bir bakış:

‘Bizler, Gezi Direnişinin arkasındayız’

Yeşil Düşünce Derneği de Gezi’nin 10’uncu yılına istinaden Gezi’de bulunan ve Gezi’yle büyüyen ve yeşilin, doğanın, peşine düşen direnişçilere mikrofon uzattı:

“Bizler, Gezi Direnişinin arkasındayız. Bu süreç boyunca kazanılan dayanışma ve demokrasi deneyimlerini yaşamın her alanında devam etmesi için mücadeleye devam ediyoruz.”

10 yıl önce bugün neler oldu?

Dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Taksim Meydanı’ndaki Gezi Parkı’na Topçu Kışlası inşa edileceğini açıklamıştı.

Parkı korumak için örgütlenen sivil toplum 27 Mayıs’ı 28 Mayıs’a bağlayan gece iş makinelerinin Gezi Parkı’na girdiğini görünce sosyal medyadan çağrı yaptı.

Kısa sürede çok sayıda insan parkın çevresinde toplandı. Polis parkın çevresinde bariyer kurdu ve halka biber gazıyla çok sert müdahale etti.

Sosyal medyadan yapılan Gezi Parkı’nda toplanma çağrıları kesilmedi. 28 Mayıs akşamında park çevresinde daha büyük bir kalabalık vardı.

Parkta süren çalışmalar durduruldu.

Eylemciler parkı korumak için nöbet tutmaya başladı. 31 Mayıs sabahı polisin parka girerek, çadır kuran eylemcileri fiziksel müdahaleyle dağıtması, eylemlerin daha da büyümesinin sebeplerinden biri oldu.

Gezi Parkı’nda toplanan eylemcilerin çadırları, belediye çalışanları tarafından geceyarısı ateşe verildi. Polisin kullandığı gücün “orantısız” olduğu eleştirileri yapıldı.

‘Doğa katliamı söz konusu değil’

Eylemcilerin çadırları polisler tarafından yakıldı. Çadırların yakılma görüntüleri sosyal medyada yayınlanınca büyük bir infiale yol açtı. Yapılan eylem çağrıları sonunda gün boyunca Gezi Parkı ile Taksim Meydanı’nda toplanan binlerce kişi ile polis arasında sert çatışmalar yaşandı.

Gün içerisinde Taksim’de eylemler devam ederken, İstanbul Altıncı İdare Mahkemesi, Topçu Kışlası’nın yapımına onay veren kararı iptal etti.

Dönemin İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu, Belediye Başkanı Kadir Topbaş ve Emniyet Müdürü Hüseyin Çapkın da bir basın toplantısı düzenledi. Mutlu, bir doğa katliamının söz konusu olmadığını ve olaylarda istismar çabası olduğunu söyledi.

Gün boyu devam eden müdahalede yoğun biber gazı kullanımı ve TOMA’dan sıkılan basınçlı su ne­deniyle üç kişi gözünü kaybetti; onlarca kişi yaralandı.

31 Mayıs’taki müdahale eylemleri daha da büyüttü. Gezi Parkı eylemleri İstanbul dışına taştı ve 79 kente yayıldı.

1 Haziran eylemlerin kronolojisinde kritik bir tarih oldu.

Erdoğan Taksim’e kesinlikle Topçu Kışlası yapılacağını, geri adım atmayacaklarını tekrarlamıştı. Kadıköy’deki mitingini iptal eden CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, kalabalık bir grupla Taksim’e gitti, Gezi Parkı’na girdi. Polis CHP’lileri de dağıttı.

Eylemciler, 15 gün boyunca parkta kaldı

Akşam saatlerinde Taksim çevresinde toplanan kalabalık büyüyünce, polis Gezi Parkı çevresinden çekilmek zorunda kaldı.

Eylemciler bir gün sonra yeniden parka döndü. 15 gün boyunca parkta kaldılar ve 15 gün boyunca Gezi Parkı toplumun adalet, demokrasi ve özgürlük taleplerinin odağı oldu.

Ankara’da Kızılay’da toplanan kalabalık, Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Başbakanlık binasına yürümek istedi. Ancak polisin müdahalesiyle karşılaştı. Ankara’da 500 kişi gözaltına alındı.

Dönemin İçişleri Bakanı Muammer Güler, altı günde 67 şehirde 235 eylem yapıldığını ve bin 730 kişinin gözaltına alındığını söyledi. Güler, maddi zararın da 20 milyon lirayı aştığını açıkladı.

Güler, 115 güvenlik görevlisinin ve 58 sivilin yaralandığını belirtirken, Türk Tabipleri Birliği (TTB) Merkez Konseyi ise yaralı sayısını 22’si ağır olmak üzere bin 740 olduğunu bildirdi.

9 Haziran’da Türkiye, güne dönemin İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu’nun Twitter üzerinden attığı mesajlarla başladı. Mutlu, “Gençler, Gezi parkında kuş sesleri, ıhlamur kokusu ve arı vızıltısıyla huzurlu bir sabah varmış doğru mu? Aranızda olmak isterdim” yazdı.

Günün ilerleyen saatlerinde Taksim Dayanışma Platformu, Taksim Meydanı’nda büyük bir miting düzenledi. Mitinge yüz binlerce kişinin katıldığı belirtilirken, eylemlerin başlamasından bu yana Taksim’de düzenlenen en büyük toplantı olarak kayıtlara geçti.

Polis müdahalesi yeniden

15 Haziran’da polis önce parkın boşaltılması için anons yaptı ve akşam saatlerinde de Meydan tarafından Gezi Parkı’na biber gazı atarak girdi. Eylemciler, polisin girmesinin ardından parktan ayrıldı. Eylemcilerin bir kısmı Meydan civarındaki başka noktalara giderken, bazıları da Divan Otel’e sığındı. Müdahalede yüzlerce kişi yaralanırken, 350 kişi de gözaltına alındı.

Böylece Taksim Meydanı’nın ardından Gezi Parkı’ndaki işgal eylemi de son bulmuş oldu. Taksim Meydanı ve civarına çok sayıda polis yerleştirilirken, Gezi Parkı da bir süre halka kapatıldı.

10 kişi öldü, binlerce kişi yaralandı

İçişleri Bakanlığı’nın verilerine göre Bayburt ve Bingöl hariç 79 ilde düzenlenen eylemlere 2.5 milyon kişi katıldı. Taksim Dayanışması ise rakamların dört milyonun üzerinde olduğunu söyledi.

Eylemler süresince Berkin Elvan, Ali İsmail Korkmaz, Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Mehmet Ayvalıtaş, Ahmet Atakan, Hasan Ferit Gedik, Medeni Yıldırım yaşamını yitirdi. Mehmet İstif ve Elif Çermik maruz kaldıkları gaz nedeniyle hayatını kaybetti.

On bine yakın kişi polis saldırısıyla yaralandı.

40 iddianame hazırlandı

Gezi Parkı eylemleri nedeniyle 2013’ün sonuna kadar İstanbul’da 40 ayrı iddianame ile 308 kişi hakkında dava açıldı. Bezmi Alem Valide Sultan Camii’ne “ayakkabılarıyla girdikleri ve camide bira içtikleri” iddiasıyla yaklaşık 200 kişi yargılandı.

Polislerin aldıkları cezalar

Eylemler sırasında mahalle esnafı ve polis tarafından dövülerek katledilen Ali İsmail Korkmaz‘ın ölümüyle ilgili görülen davada, Korkmaz’a son tekmeyi atan polis Mevlüt Saldoğan, 15 Temmuz 2016’daki darbe girişiminin ardından denetimli serbestlik süresinin iki yıla çıkarılması nedeniyle tahliye oldu. Saldoğan, darbecilik suçlamasıyla devam ettirilen Gezi Parkı davasına, mağdur olarak kabul edildi.

Ethem Sarısülük‘ün öldürülmesiyle ilgili görülen davada da, Ahmet Şahbaz‘a bir yıl dört ay 20 gün hapis cezası verildi. Bu ceza da 10 bin 100 TL para cezasına çevrildi. Yargıtay cezayı az bularak kararı yeniden bozdu, mahkeme Şahbaz’a bu defa da 15 bin 200 TL para cezası verirken, karar Yargıtay tarafından onandı.

Berkin Elvan’ın ölümüyle ilgili davada yargılanan Fatih Dalgalı, hep tutuksuz yargılandı.

Dalgalı hakkında, iddianamedekinden daha hafif bir suçlama olan “bilinçli taksirle öldürme” suçundan cezalandırma istendi.

Abdullah Cömert‘in ölümüyle görülen davada ise Sanık polis memuru Ahmet Kuş “olası kastla öldürme” suçundan tutuksuz yargılanıyordu.

Mahkeme, 14 Mart 2016’da Kuş’u “kastın aşılması suretiyle öldürme” suçundan 13 yıl 4 ay hapis cezasına çarptırdı ancak tutuklama kararı vermedi. Karar, Yargıtay tarafından bozulunca Kuş’un cezası bu defa altı yıl 10 ay 15 güne indirildi. Kararın yargıtay tarafından onanmasının ardından Mart 2020’de tutuklandı.

Medeni Yıldırım, Ahmet Atakan ve Mehmet Ayvalıtaş’ın öldürülmesiyle ilgili yargılananlar ise bir cezaya çarptırılmadı.

10 yıl önce bugün başlayan Gezi Direnişi’yle anılan 1 Haziran eylemlerin kronolojisinde kritik bir tarih oldu.

Dokuz yıl geçti: Fotoğraflarla Gezi Direnişi

Şarkıcı Gülşen’e ‘ayrımcılık’tan para cezası

Türkiye İnsan Hakları ve Eşitlik Kurumu (TİHEK), şarkıcı Gülşen hakkında imam hatiplilere “ayrımcılık”tan para cezasına hükmetti.

TİHEK kararını, üç imam hatip lisesi mezununun, Gülşen’in Nisan 2022’deki bir konserinde sarf ettiği cümleyle ‘ayrımcılık yasağını ihlal ettiği’ni öne sürüp kurula başvurması üzerine aldığını açıkladı.

AA’nın aktardığına göre başvuruyu inceleyen TİHEK, ‘ayrımcılık yasağının ihlal’ edildiğine hükmetti ve her bir başvurucu yönünden Çolakoğlu’na 50’şer bin lira idari para cezası verilmesini kararlaştırdı.

‘İfade özgürlüğü kapsamında değerlendirilemez’

Başvuruya konu sözlerin ‘ifade özgürlüğü’ kapsamında değerlendirilemeyeceği kaydedilen kararda, Bir sanatçı tarafından toplumun önemli bir kesimini yakından ilgilendiren bir konuda sarf edilen sözler, eleştiri ve değerlendirme sınırlarını aşarak ayrımcılık boyutuna ulaşmıştır” denildi.

Ne olmuştu?

Gülşen’in geçen sene nisanda verdiği bir konserde, orkestra arkadaşına “İmam hatipte okumuş. Sapıklığı oradan geliyor” sözlerinin yer aldığı bir video 24 Ağustos’ta Twitter’de dolaşıma sokulmuştu. Videonun yayılmasının ardından Twitter’da ‘#GülşenTutuklansın’ etiketi açıldı.  Başlatılan soruşturma kapsamında aynı gün ‘halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik‘ suçlamasıyla tutuklama kararı verildi ve Gülşen gönderildiği Bakırköy Cezaevi’nde dört gün kaldı. İstanbul 27’nci Asliye Ceza Mahkemesi tarafından 29 Ağustos’ta ev hapsi şartıyla tahliye edildi. Ev hapsi de daha sonra itiraz sonucu kaldırıldı.

İstanbul Başsavcılığı’nın hazırladığı iddianamede  halkı kin ve düşmanlığa alenen tahrik etme” suçlamasıyla üç yıla kadar hapsi istendi. 21 Ekim’de görülen ilk duruşmada mahkeme, derhal beraat talebini reddetti; yurt dışı çıkış yasağının devamına karar verdi. İtiraz üzerine yurt dışına çıkış yasağı ‘güvence miktarı’ olarak 250 bin lira yatırıldığı takdirde kaldırılmasına karar verdi.

Dava sonucunda İstanbul 11. Asliye Ceza Mahkemesi Gülşen’i “halkın bir kesimini sosyal sınıf, din, mezhep, cinsiyet veya bölge farklılığına dayanarak alenen aşağılama” suçundan 10 ay hapis cezasına mahkum etti. Cezanın açıklanması geri bırakıldı.

‘Batı Karadeniz İklim Forumu’ 22 Haziran’da düzenlenecek

Yeşil Düşünce Derneği’nin, yürüttüğü ‘Kimseyi Arkada Bırakmadan: Batı Karadeniz’de İklim Hareketinin Güçlendirilmesi’ projesi kapsamında, İklim Okulu‘nun ardından bu ay sonunda da İklim Forumu düzenlenecek. 

Etkinlik 22 Haziran Perşembe günü 14:00 – 16:30 saatleri arasında zoom platformu üzerinde çevrimiçi olarak gerçekleşecek. Batı Karadeniz’de yaşayan ve çalışan tüm yurttaşlar ile sivil toplum kuruluşları, akademisyenler, yerel yönetimler, kamu kurumları ve aktivistler foruma davetli.

İklim Okulu’ndan İklim Forumu’na

Yeşil Düşünce Derneği  29 – 30 Nisan tarihlerinde, Fransa Konsolosluğu‘nun desteğiyle Zonguldak ve Kastamonu’da İklim Okulu’nu hayata geçirmişti.

Etkinliklere maden işçileri, yerel yönetim ve sivil toplum temsilcileri, akademisyenler ve aktivistler katıldı. İklim değişikliği, ormansızlaşma, kömür madeni ve termik santral işçilerinin gözünden iklim değişikliği, ekonomi, iklim adaptasyonu gibi konular interaktif sunumlar ve grup çalışmaları ile ele alındı. 

Dernek, online İklim Forumu etkinliği ile iklim değişikliği, iklim adaleti ve iklim afetleri ile mücadale konularını Batı Karadeniz’in farklı illerine de ulaşarak daha çok katılımcıyla ele almayı planlıyor.

Forum kapsamında; 

  • Zonguldak’ta termik santrallere karşı alternatif olarak yeşil dönüşüm nasıl mümkün olabilir? 
  • Batı Karadeniz’de iklim dostu işler nelerdir, Teşvik edilmeleri nasıl sağlanabilir? 
  • Batı Karadenizde sellerden ve heyelanlardan en çok etkilenen topluluklar ile ilgili neler yapabiliriz?
  • Batı Karadeniz’de iklim afetlerine karşı yerel dayanışma nasıl örgütlenebilir? 

soruları uzmanların de katılımıyla cevaplanmaya çalışılacak ve Batı Karadeniz’e özgün çözüm önerileri üzerinde durulacak.

Tüm Batı Karadenizlilerin davet edildiği etkinliğe bireysel veya kurumsal katılım için buradaki başvuru formunu doldurmanız yeterli. 

 

Demirtaş: Halkımızdan özür diliyor, aktif politikayı bırakıyorum

“Ben kendi adıma, halkımıza layık bir politika ortaya koyamadığımız için içtenlikle özür diliyorum. Pratikteki çabalarımla bu eksiklikleri giderme sözü veriyorum. Ayrıca, bana yönelik yapıcı eleştirilere teşekkür ediyorum.

Eleştirilerden yararlanmaya çalışacağım. Mücadeleyi cezaevinden her yoldaşım gibi dirençle sürdürürken, aktif politikayı bu aşamada bırakıyorum.”

[31 Mayıs Dünya Tütünsüz Günü] Tütün, yalnızca insan değil doğa için de zehirli

Tütün kullanımının insan sağlığına ve çevreye zararları konusunda toplumda farkındalık oluşturmak ve sağlıklı yaşam davranışlarını geliştirmek amacıyla Dünya Sağlık Örgütü tarafından 31 Mayıs “Dünya Tütünsüz Günü” olarak kabul ediliyor.

Tütünün çevre ve insan sağlığına etkileri konusunda Sağlığa Evet Derneği Başkanı Prof. Dr. Elif Dağlı, dünyada her yıl 6,25 trilyon sigara üretildiğini, bunun için 4,3 milyon hektar tarım alanının kullanıldığını ve üretimin yüzde 90’ının Çin, Brezilya, Hindistan gibi düşük ve orta gelirli ülkelerde gerçekleştiğini belirtti.

Tütün ürünlerinin imalatı sırasında her yıl 22 milyar ton su harcandığını bildiren Dağlı, tütün kurutmak için 1990’dan bu yana tütün üreticisi 120 ülkenin 11,4 milyon ton ağaç yaktığını ve bunun sonucunda 211 bin hektar ormanlık alanın yok olduğunu aktardı.

Dağlı, tütün endüstrisinin her yıl 200 bin hektar alanı kirlettiğini, bu kirliliği temizlemek için Çin’in yılda 2,6 milyar dolar, Hindistan’ın 766 milyon dolar, Brezilya ve Almanya‘nın ise 200 milyon dolar harcadığı bilgisini paylaştı.

‘Dünyada en fazla atık bırakan ürün’

Tüketilen her sigaranın insan yaşamının sürdürülebilirliği için elzem olan doğanın kısıtlı varlıklarını da tükettiğini ifade eden Dağlı, şunları söyledi:

Tütün tarımı toprağın kalitesini bozuyor, biyoçeşitliliği engelliyor, aynı zamanda tütün tarımında pestisit ve kimyasal gübre kullanımı toprağın, insanın ve diğer canlıların sağlığını olumsuz etkiliyor. Tütün yetiştirmek, her yıl 3,5 milyon hektar toprağın ziyan edilmesine, ormansızlaşmaya neden oluyor, yararlı besin kaynaklarının yetiştirilmesini engelliyor. Kısıtlı kaynaklar, kırılgan ekosistemler üzerine gereksiz bir baskı oluşturuyor.

Sigara üretiminin yılda 39,4 milyon ton karbondioksit emisyonuna neden olduğunun altını çizen Dağlı, tütün endüstrisinin 2020 yılı emisyonunun Afganistan, Hırvatistan ve Danimarka‘nın emisyonlarının toplamından fazla olduğuna dikkati çekti.

Sadece sigara paketlerinin doğada her yıl 2 milyon ton atık oluşturduğunu, mikroplastik içeren sigara filtrelerinin dünyadaki ikinci büyük plastik kirlilik kaynağı olduğunu anlatan Dağlı, “Tütün ürünleri dünyada en fazla atık bırakan ürünlerdir. İçerdikleri 7 bin zehirli kimyasal maddeyi doğaya bırakırlar. Her yıl 4,5 trilyon sigara filtresi okyanusları, toprağı, nehirleri, parkları, plajları kirletir. Sigaralar, dumansız tütün ürünleri ve elektronik sigaralar plastik kirliliğine neden olur” diye konuştu.