Ana Sayfa Blog Sayfa 4613

Müjde! Serin hava geliyor!

Meteoroloji Uzmanı Bünyamin Sürmeli yaptığı açıklamada, hafta sonu sıcaklıkların düşüp havanın serineleyeceğini belirterek şunları söyledi:

“Hava sıcaklığı hafta sonu 26 derecenin bile altına inebilir. Hava serinleyecek. Serin hava önümüzdeki hafta da sürecek. Türkiye kısa bir süreliğine rahat bir nefes alacak.”

Hürriyet

Tanıdık geldi: “Güvenlik güçlerinin kaderinde şehitlik var”

İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin, şehit yakınları ve gazilerle, iftar yemeğinde biraraya geldi; terörle mücadelede kararlılık mesajı verdi. Şahin, “Hiç istenmese de güvenlik güçlerinin kaderinde şehitlik var” dedi.

İçişleri Bakanı, iftar yemeğinde yaptığı konuşmada, hiç istenmese de güvenlik güçlerinin kaderinde şehitlik olduğunu söyledi. Terörle mücadele eden güvenlik güçlerine minnertarlığını dile getirdi.

Şahin, “Kanlı terör örgütü bitene kadar mücadelemizin hiç tereddüt etmeden sonuna kadar süreceğini dost düşman herkesin bilmesini istiyorum” dedi.

Şahin, terör örgütünün iftara denk gelen Şemdinli Güzelkonak’taki saldırısına ilişkin soruları da yanıtladı.

Herhangi bir zaiyat olmadığını belirten Şahin, “Zaman zaman taciz atışları olur. Karşı atışlarla gereği yapılır, yapılmıştır” dedi.

Bir sahte twit attı, petrol fiyatları arttı

Ortadaki uzun yeşil sütun sahte twitin etkisini gösteriyor!

Twitter petrol fiyatlarını vurdu!

Grist’in haberine göre önceki gün Suriye Devlet Başkanı Beşar Esed’in öldürüldüğü haberini yayan bir sahte twit yüzünden petrol fiyatları 1 dolar arttı.

Geçtiğimiz Pazartesi günü Türkiye saatiyle 16:59’da Rusya İçişleri Bakanı Vladimir Kolokoltsev’e ait olduğu iddiasındaki bir sahte hesaptan Beşar Esed’in Lazkiye’de öldürüldüğü yönünde bir twit geçilmiş, bazı gazeteciler de bu sahte haberi ciddiye alıp çevrelerine duyurmuşlardı. Grist’ten Phlip Bump’ın haberine göre sahte twit’in atılmasından 16 dakika sonra New York Ticaret Borsası’nda ham petrolün varili yarım saat boyunca 90,82 dolardan 91,99 dolara çıktı.

Bu artışın borsadaki işlemcilerin Ortadoğu’da yeni bir karışıklık beklentisi içinde oldukları şeklinde yorumlanıyor.

Söz konusu absürd olay, sahte haberlerin yayılması için çok elverişli bir mecra olan Twitter’ın gücüne bir örnek olarak gösteriliyor.

Olaydan kısa süre sonra Rusya İçişleri Bakanı’na ait olduğunu iddia eden sahte hesabın İtalyan gazeteci Tommaso De Benedetti’ye ait olduğu ortaya çıkmıştı.

(Yeşil Gazete)

http://www.yesilgazete.org/blog/2012/08/07/iste-esedin-katili-tommaso-de-benedetti/

Türkiye’nin boşanma artış hızı: %5,8

0

Türkiye Psikiyatri Derneği Aile-Çift Terapileri Bilimsel Çalışma Birimi üyesi Doç.Dr.Verda Tüzer, boşanma hızlarının nüfus artış hızından daha yüksek bir artış gösterdiğini söyledi. Tüzer, AA muhabirine yaptığı açıklamada son zamanlarda boşanmaların arttığına dikkati çekerek, boşanmanın yalnızca hukuki düzlemde değil duygusal, ekonomik, sosyal ve toplumsal alanlarda da gerçekleşen bir süreç olduğunu kaydetti.

Tüzer, şöyle konuştu:

“ Türkiye İstatistik Kurumu verilerine göre, 2010 yılında ikinci döneminde 33 bin 139 çift boşanırken, 2011 yılının aynı döneminde 33 bin 702 çift boşandı. TÜİK tarafından açıklanan 2012 yılı birinci dönem boşanma istatistiklerine göre boşanan çiftlerin sayısı bir önceki yılın aynı dönemine göre yüzde 5,8 artarak 33 bin 474’e yükseldi. Bu oran 2011 yılının ikinci dönemine göre düşük olmakla birlikte kaba boşanma hızlarının nüfus artış hızından daha yüksek bir artış gösterdiği söylenebilir.”

Tüzer, boşanma sebepleri arasında en çok şiddetli geçimsizliğin yer aldığını kaydetti. İstatistiklerin boşanan çiftlerin yüzde 40,1’inin evliliklerinin ilk 5 yılında, yüzde 24,3’ünün de 16 yıl ve daha uzun süredir evliyken boşandığını gösterdiğini belirten Tüzer, şöyle devam etti:

“Evliliğinin ilk yılı içinde çift hem birbirini tanımanın, hem köken aldıkları ailelerden getirdikleri özellikleri birbiriyle birleştirerek kendilerini zenginleştirerek uyum gerçekleştirir. Bazı çiftlerse bu süreci bir zenginleşme süreci olarak yaşayamaz. Tam tersine uzaklaşma ve kopuş olarak algılar. İşte bu dönemde uygun destek ve danışmanlık, boşanmaların yarısına yakınını önleyebilmektedir”

Ancak buna rağmen evliliklerin bir kısmının boşanmayla sonlandığını vurgulayan Tüzer, bunun tamamen önlenmesinin de mümkün olmayacağını dile getirdi. Öte yandan son dönemde aile içi şiddetin de giderek arttığına dikkati çeken Tüzer, bu durumun boşanmayı zorlaştırdığını hatta yasal boşanma gerçekleşse de duygusal boşanmanın gerçekleşmediği durumlarda şiddet sarmalını tırmandırdığına işaret etti. Tüzer, boşanmanın bu süreci içselleştirmesi nedeniyle kadınlara depresyon olarak yansıdığını kaydederek, erkeklerin de rahatsızlıklarını dışsallaştırarak şiddet ya da alkol kullanımı gibi yollarla ifade etmeye çalıştığını dile getirdi.

“Bir evliliğin bitmesi yas tutmayı gerektirir”

Bir evliliğin bitmesinin yas tutmayı gerektirdiğini kaydeden Tüzer, bitmesi istenen bir evlilikte bile kayıpla yüzleşmenin iyileşmeye yardım edebileceğini söyledi. “Her boşanma kendine özgüdür” diyen Tüzer, çocuklar, dini ve ahlaki yapı, kişinin yaşamındaki değişiklikler, kriz ve stres, fiziksel sağlık ve maddi durumun bu süreci etkileyeceğini ifade etti.

Tüzer, “Kayıpla ilgili şok, inkar, inanamama, dağılma, şaşkınlık, huzursuzluk, sabırsızlık, çabuk parlama, başlanılan işi bitirememe, gündelik işleri aksatma, kaygı, korku, kızgınlık, nefret, suçlama, kıskançlık, iğneleme olması doğaldır. Boşanma sürecinde boşanma gerçeğini kavramak, kayıptan dolayı üzüntüye izin vermek, eski eşle farklı bir ilişkiyi sürdürmek, yeni bir kimlik geliştirmek, anlam arayışı ve başkalarının yardım etmesine izin vermek temel ihtiyaçlardır” diye konuştu.

Radikal

Türk: Kürdistan istiyoruz, Türk: Kürdistan istemiyoruz

Mardin Bağımsız Milletvekili ve DTK Eşbaşkanı Ahmet Türk’ten üst üste ve birbirine zıt açıklamalar geliyor. Türk, 7 Ağustos’ta, BDP Mardin Kızıltepe örgütünün “Özgür Önderlik Şöleni”nde “Kürdistan’ın dört parçası birleşecektir” derken; 8 Ağustos’ta, Milliyet’e verdiği röportajda “Birleşik Kürdistan, Kürtlerin intiharı olu” şeklinde konuştu. Türk, önceki açıklamasını “Kürtlerin birleşmesi değil, özgürleşmesi anlamında” söylediğini açıkladı ve önceki açıklamasını “düzeltmiş” oldu.

 Türk’ün Milliyet’e yaptığı açıklamalardan satır başları şöyle:

–  SIĞINACAK LİMAN DEĞİLMİŞ: Değişen Başbakan’ın kendisi. Erdoğan farklı bir parti olarak ortaya çıktı. 2007 seçimlerinde Kürtler, Başbakan’ı sığınacak bir liman olarak gördü, Kürt sorununa önemli katkıları olacak diye düşünerek oy verdi. Ama Başbakan bugünkü tavrı ile herkesten daha fazla milliyetçi olduğunu ve Kürtlere dost olmadığını söylemleri, tavırları ve icraatları ile ortaya koydu. Artık Başbakan, Kürtlerin sığınacak bir liman olarak gördüğü Başbakan değildir.

–  DÜĞMEYE BASILMASI LAZIM: Bugün Kürtleri eskisi gibi yönetmeleri mümkün değil. Barışla, diyalogla,  Kürtlerin bir halk olduğunu görerek, Kürtlerin taleplerini göz önünde tutarak yeni bir yol haritası için düğmeye basılması lazım.

–  KÜRTLER TÜRKİYE’DEN: Suriye’de yaşayanların büyük çoğunluğu Türkiye’den giden insanlar. Çoğu Şeyh Sait döneminde, bazı isyanlar döneminde, olaylardan sonra Suriye’ye göç etmiş Türkiye Kürtleridir.

–  BİRLEŞME İNTİHARI OLUR: Dört parça arasında sınırlar kalksın açıklamamı, Kürdistan kurulsun anlamında söylemedim. Dört parça da özgürleşmeli, dedim. Özgür bir Kürt coğrafyası sınırlar değişmeden de mümkün ve bu halkların yararına. Avrupa’da İtalya, Almanya, Fransa arasında sınırlar tartışması var mı? Dört parçada Kürtlerin birleşmesi, Kürtlerin intiharı olur.

–  KOMŞUNUZ KÜRTLER OLSUN: Türkiye Cumhuriyeti ‘Kürtler kardeşimizdir’ diyor. Eğer kardeşinizse, Suriye’de, Irak’ta Kürtlerin bir statüye sahip olması niye sizi rahatsız ediyor? Bir başkası komşunuz olacağına, Kürtler komşunuz olsun.

–  STATÜ İÇİN BM’YE: Kürtler demokrasiye sahip olmasın diye Türk halkı da demokrasiden yoksun hale gelmiş. BM kararlarıyla bazı düzenlemelerin yapılmasının döneminin geldiğine inanıyoruz. Kürtlerin Ortadoğu’da ne istediğini dünyanın da bilmesi gerekir.

–  ŞEMDİNLİ’DE SANSÜR: Şemdinli’de yaşananlar halktan, kamuoyundan gizlenmeye çalışılıyor. Bir tarafta demokrasiden söz ederler. Bugün Türkiye’de gerçekten devlet sansürü gerçekleştirilerek, olayları örtbas etmeye veya toplumun gözünden kaçırmaya çalışıyor. Orada adeta 14-15 gündür savaş yaşanıyor.

– SEÇMELİ DERS HAKARET:  Kürtler bir halktır, Ortadoğu’nun en kadim halklarından biridir. 40 milyon nüfusu olan bir halk. Bugüne kadar eğitim dili yasak, dili yasak, kimliği yasak. Biz Uganda’dan gelmedik ki Türkçe’yi ya da Kürtçe’yi öğrenmeye çalışalım. Anadille bir eğitimin olması lazım. Bu konuda seçmeli dersi gerçekten Kürtlere hakaret olarak değerlendirmek lazım.

 Milliyet

Javier, 34 yıl sonra…

Arjantin’de 34 yıl önceki kirli savaş sırasında ailesinden koparılan bir kişi biyolojik ailesiyle bir araya geldi.

1976 ile 1983 arasındaki askeri diktatörlük sırasında kaçırılan ve genellikle asker ailelerine evlatlık verilen çocukların biyolojik ailelerini tespit etme mücadelesi veren Plaza del Mayo Büyükanneleri, bunun 106. benzer olgu olduğunu açıkladılar.

34 yaşındaki Pablo Javier Gaona Miranda, 1978 yılında birkaç aylıkken ebeveynleri Paraguaylı Ricardo Gaona Paiva ve  Arjantinli Maria Rosa Miranda’dan çalınarak bir albaya evlatlık verilmiş, gözlatına alınan anne babasından da bir daha haber alınamamıştı. O günden beri Miranda’nın amcası ve yakınları çocuğu arıyorlardı.

İnsan hakları örgütlerine göre Arjantin’deki kirli savaş boyunca 30.000’den fazla insan öldürüldü, ya da kaybedildi. Kaybedilenlerin çocukları kaçırılarak polis ya da asker ailelerine evlatlık verildi.

Geçen ay eski diktatör Jorge Videla (1976-1981) cunta yıllarında çocukların sistematik olarak çalınmasından suçlu bulunarak 5 yıl, eski diktatör Reynaldo Bignone (1982-1983) ise 15 yıl hapse mahkum edilmişlerdi.

BBC ve DW’den derlenmiştir.

(Yeşil Gazete)

Yunanistan derdi(?) de dermanı(!) da buldu: Göçmenler

Yunanistan’ın başkenti Atina’da geçtiğimiz haftasonu düzenlenen operasyonlarda 6.030 göçmen’e kimlik ve belge soruşturması yapıldı.

Göçmenlerden 1.525’i Yunanistan’da bulunmak için gerekli hukuki şartlara sahip olmadıkları gerekçesiyle tutuklandı. Yetkililerce yapılan açıklamada tutuklanan göçmenlerin ülkelerine geri gönderileceği belirtildi. İlk aşamada 88 Pakistanlı ülkelerine gönderildi.

Yine yetkililere göre tutuklanan ve ülkelerine gönderilecek göçmenlerin tamamı yetişkin bireyler.

Haftasonu yapılan operasyonların, hükümetin planladığı ve Antik Yunan’da misafirperverlik tanrısının isminden yola çıkarak “Xenius Zeus” olarak adlandırdığı büyük ve ülke çapında bir “göçmen avı”nın yalnızca başlangıcı olduğu söyleniyor.

Türkiye sınırına yakın olan İskeçe ve Gümülcine’deki polis eğitim merkezleri, tutuklanan ve gözaltında tutulan göçmenlerin konaklaması için geçici olarak boşaltıldı. Bu bölgelerdeki yerel yönetici ve kilise cemaat liderlerinin durumu protesto etmek için sokağa döküldüğü bilgileri geliyor.

Operasyonun bir diğer amacı da, Avrupa’ya en fazla belgesiz göçmenin girdiği geçiş noktalarından biri olan Türkiye sınırındaki boşlukları kapatmak. Yunanistan, Suriye’deki çatışmalardan kaçanların Avrupa’ya geçmek için kullandıkları Türkiye sınırına geçtiğimiz hafta 1.800 yeni sınır muhafızı daha atadı.

Yunanistan Kamu Düzeni ve Yurttaş Koruma Bakanı Nikos Dendias operasyon hakkında yaptığı açıklamada, “ekonomik güçlüklerin Yunanistan’ı ‘yabancılar tarafından işgal edilmeyi’ kaldıramayacak duruma getirdiğini” ve “göçmen konusunun ‘Yunanistan toplumu ve devletinin temelinde bir bomba gibi durduğunu, bunun bir ulusal beka konusu haline geldiğini” iddia ediyor.

Bakan’a göre, “göçü düzenleyecek bir yapı oluşturamazsa Yunanistan çöker”.

Yunanistan’da ikame eden belgesiz (“yasadışı”) göçmenlerle ilgili resmi istatistik ve bilgiler olmasa da, Yunan Mülteci Konseyi (GRC) ülkedeki toplam göçmen sayısının diğer ülkelere ulaşmak için transit yapanlar da dahil olmak üzere 1 milyon civarında olduğunu tahmin ediyor.

GRC’ye göre ülkede göçmenlerin başvurabileceği danışma ve inceleme merkezlerinin sayısı çok az. GRC’nin websitesinde yayınladığı açıklamasında “Bu göçmenlerin içinde korumaya muhtaç olanlar olup olmadığını bile bilmiyoruz. Bu operasyon göçmenleri sınırdışı etmek için yapılan tek taraflı bir zor kullanmadır” ifadeleri dikkat çekiyor.

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNHCR) Yunanistan bürosu da gerçekleştirilen operasyondan rahatsız. Tutuklananlar arasında uluslararası koruma ihtiyacında olan bir çok bireyin bulunabileceğini belirten UNHCR yetkilileri “Yunanistan’da göçmenlerin yetkili kurum ve kişilere ulaşmasının pratikte imkansız olması” nedeniyle birçok mültecinin henüz iltica başvurusunu yapamamış ve haliyle gerekli belgeleri edinememiş olabileceğine dikkat çekiyor.

UNHCR ayrıca bütün ülkelere Suriye’ye yapılacak geri gönderimlerin bir süreliğine durdurulması çağrısında bulunuyor.

Avrupa Komisyonu da, Malta’da konuşlanan Avrupa Mülteci Destek Bürosu (Easo) ve AB Sınır Koruma Ajansı (Frontex) aracılığıyla Yunanistan’ın başlattığı “göçmenleri kontrol altına alma” süreci kolaylaştırmaya çalışıyor.

Yunanistan’da göçmen ve yabancı karşıtı politikaların, özellikle aşırı-sağcı/faşist Altın Şafak Partisi’nin geçtiğimiz seçimlerde parlamentoya girdiğinden beri artışa geçtiği belirtiliyor.

(Yeşil Gazete, EUobserver.com, Bbc.co.uk)

Rojbin… Kürt kızım, öz kardeşim benim – Oya Baydar

Rojbin; Kürt kızım, öz kardeşim, genç arkadaşım benim! Günlerdir çıkmıyorsun aklımdan. Şemdinli’ye bombaların yağdığı, dağları, mezraları dumanların  kapladığı, Hakkâri’nin ablukaya alındığı, çileli halkın yollara düşüp köylerin boşaldığı, mayınların patlayıp araçların havaya uçtuğu, karakolların basıldığı, kimi “şehit” olan, “kimi ölü ele geçen” canlarımızın, her iki tarafın acımasız televizyon ekranlarında, yalan makinesi medyalarında, -öldürmek marifetmiş gibi-, onlardan şu kadar bizden bu kadar övünmeleriyle, “tane” ile “adet”le, istatistikle ifade edildiği şu günlerde, en çok seni düşünüyorum.

Pazar günü, annenin mektuba dönüşmüş feryadını okudum Hasan Cemal’in sütununda. Annen… Türk ve Kürt bütün anaların acılarını kendisinde toplamış olan; dağda yitirdiği, gurbete gönderdiği çocukları yetmezmiş gibi, 17 yaşında tıkıldığı zindanlarda 22 yıldır yatan evladının acısına dayanmaya çalışan o eli öpülesi kadın. Yıllar önce Hakkâri’deki evinizde ağırlamıştı bizi. Biz: 9 Kasım 2005’te Şemdinli’de Umut kitabevinin bombalandığı JİTEM-Devlet komplosundan sonra bölgeye giden yirmi kişilik bir barış grubuyduk. Hani zamanın Genel Kurmay Başkanı’nın “Tanırım, iyi çocuklardır” diye arka çıktığı özel timci, JİTEM’ci, devlet görevlisi ajan provokatörleri Şemdinli halkı, iş üzerinde kıskıvrak yakalamıştı da, minare artık kılıfa sığmaz olmuştu.

Seni ilk orada tanıdım Rojbin. Van’dan Hakkâri’ye, ellerinde dedektörlerle yol boyu mayın kontrolu yapan askercikleri izleyerek, ardımız sıra gelen ne olduğu belirsiz siyah arabaların eşliğinde giderken, sınır kulelerine benzer kontrol noktalarından, aramalardan, durdurmalardan geçerken tanıdım. Hakkâri sokaklarında gençler etrafını çevirip Rojbin ablalarına sorular sorarken,  Doğu’nun yalnız ve çilekeş insanlarının davalarına bakarken, haksızlığa, adaletsizliğe kafa tutarken, mayın kurbanlarıyla çalışırken, savaşa karşı barışın sesini yükseltirken tanıdım. Seni, Şemdinli’yi çevreleyen derin vadilere, sisli dağlara bakıp da, “Bir gün buralarda barış içinde, kardeşçe ve insan gibi yaşayabilecek miyiz?” sorusunu sorarken tanıdım. Yüksekova’da kaldığımız otelde, bir köşeye çekilip kadın kadına, insan insana konuştuğumuz o anda, “Çocuğum olsun isterdim Oya Abla. Bu ortamda, bu yaşamda nasıl bilmiyorum ama çocuğum olsun isterdim” dediğinde tanıdım. Ah benim Kürt kızım, kardeşim, arkadaşım! Ben seni bütün mağduriyetlere, her yönlü saldırılara karşı barışın, kardeşliğin bayrağını dalgalandırırken tanıdım. Henüz umutlarımızın sönmediği günlerdi. Seni, her şeye rağmen umudu büyütürken, yeşertirken tanıdım.

Nikâhında şahitlik yaptım iki yıl sonra. Senin gibi özeldi nikâhın da. Hakkâri’nin, açıkta kıyılan, kadın erkek halay çekilen ilk resmî nikâhı dedi oradakiler. Bir ilk daha yaşandı, ırmak kıyısındaki o kır düğününde. Bana verdiğin onur için unutmadan teşekkür etmeliyim sana: Hem Hakkâri’nin, hem de benim bir ilkimi yaşattın: İki kadın şahitten biri bendim. Aşiret büyükleri, Hakkâri’nin kostaklı, ağır beyleri yadırgasalar da, iki kadın şahitle ve kadın nikâh memuruyla kıyıldı nikâhınız. Ben seni kına gecende, düğününde  güzel, pervasız, özgür halinle tanıdım.

Güzeldin. Irkının, bölgenin, soyunun güzeliydin. Öyle televizyon ekranlarına çıkan nazeninlerin yapay, yapma güzelliği değil; vahşi, isyankâr, vakur, cesur, çarpıcı güzelliğinle tanıdım seni.

Şemdinli Yanıp Yıkılırken

Şimdi, Bölge ateş altındayken, Şemdinli kırsalı, dağlar, mezralar, karakollar ve son umut kırıntılarımız yanıp yıkılırken seni düşünüyorum.

Biz Batı’dakilerin yıllar yılı yaptığımız gibi uzaktan bakıldığında Hakkâri, Şemdinli, Dağlıca, diğerleri haritada bir nokta; gazetelerde, televizyonlarda sansürlü yalanlı savaş haberleri ve ölü insan sayısından ibarettir. Ama orada sen varsın Rojbin. “Dersim’i hak saklasın, bir yarim var içinde” türküsündeki “ötekilere ne olursa olsun, tek yarim kurtulsun” bencilliği değil benimki. Sen tek değilsin; o topraklarsın, o halksın benim için. Barıştan umudu kestiğim şu günlerde, düşen her bomba, atılan her kurşun ikimize birden saplanıyor. Ateş hangi taraftan gelirse gelsin ikimizi birden vuruyor. Kurşun aramıza giriyor, bizi ayırıyor Kürt kardeşim, öz kardeşim benim. Şimdi savaş Şemdinli’de, Hakkâri’de hem Türke hem Kürde saplanan bir hançer.

İnşallah yanılıyorumdur ama yedi yıl önce, oralarda birlikte kurduğumuz barış düşünün sonuna geldik. Güzel bir rüyadan kötü uyandırıyorlar bizi.

İki taraflı savaş baronlarının kirli savaşı sürerken, seni düşünüyorum Rojbin. Seni, anneni, babanı, aileni, halkını düşünüyorum. Çünkü sizler, Kürt ve Türk siyasetçilerin, askerin ve gerillanın, Türk ve Kürt savaşçıların, Türk ve Kürt milliyetçilerinin, ardlarındaki büyük güçlerin hesaplarının insanı yok sayan kirli savaşlarının, gaddar hesaplaşmalarının ötesinde ve dışında, Kürt insanının gerçek acılarının ve sorunlarının taşıyıcısı, temsilcisi, mağdurlarısınız.  İttihatçı milliyetçi Türk devlet ideolojisinin doğurduğu Kürt sorunu canavarının nasıl büyüyüp serpildiğini anlamak isteyenler, bir tek senin ailenin örneğinde kavrayabilirler her şeyi. Bölgedeki Kürt ailelerin ortak hikâyesidir sizinki; en acısı da değil üstelik.

Sadece Kürt olduğu, Kürt kimliğine ve haklarına sahip çıktığı için Diyarbakır işkencehanesinden geçen babalar, kardeşler; basılan evler, sözde ev araması diye yere yatırılıp enselerine postalla basılan analar, babalar, en hafifi “şerefsiz Kürt” olan hakaretleri, küfürleri duyarak büyüyen çocuklar. On beşinde, on altısında tutuklanıp içeri atılan, işkence gören, serbest kaldığında yaşamını ve onurunu korumak için tek çareyi dağa çıkmakta bulanlar, orada yaşamlarını yitirenler, ya da yıllarca zindanlarda kalanlar….Senin kardeşin, 22 yıldır zindan zindan dolaştırılıyor değil mi Canım? Hem de bildiğim kadarıyla ne bir ölü, ne de çatışma var arkasında. Öz be öz Türk ve Ülkücü katil olsaydı çoktan özgürdü şimdi. Ne çare ki o Kürt, ne çare ki siz Kürtsünüz.

Annen Hasan Cemal kanalıyla bir mektup göndermiş Tayyip Bey’e. Hani bir zamanlar analar ağlamasın diye gözü yaşlı şov yapan sonra da sadece Kürt değil, Türk Kürt hepimizin anasını ağlatan Başbakan’a. İşe yarar mı bilemem. Arkadaşımızı yedirtmeyiz diyerek tescilli işkencecilere sahip çıkmaktan ar duymayan, yasa paketlerine müebbede mahkûm kanlı faşist katilleri hapisten kurtarmak için özel madde eklenmesine yeşil ışık yakan Başbakan’ın, başkalarının, hele de Kürtlerin mağduriyetlerine kör olduğunu artık biliyoruz.

Bir Teşekkür, Bir Çaresiz Özür

Sana teşekkür borçluyum Kürt kızkardeşim benim. Her zamanki alçakgönüllü, saygılı halinle “Neden Oya Abla, ne yaptım?” dediğini duyar gibiyim.

Gerçeklerin siyasetten, kitaptan, ideolojiden, savaştan değil; insanın yüreğinden, umutlarından, acılarından öğrenildiğini seni tanıyınca kavradım. Ben soldan geliyorum. Kürt sorunu sosyalizmin klasik metinlerindeki “Ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı”ydı benim için. Sosyalist düşünce ve ahlâk sömürüye, baskıya karşı ezilenin, emekçinin, yanında olmayı emrederdi. Bu yüzden savunurdum Kürtlerin haklarını. Kürt meselesi: ağanın, beyin, şeyhin ve de burjuva devletinin sömürüsüydü; devrim olunca çözülecekti. Bu kadar basit, şematik, insansız.

Sen bana Kürt sorununa da bölgeye de başka gözlerle ve yürekle bakmayı öğrettin. Senin özelinde Kürt insanını yüreğimle, vicdanımla kavradım. Şemaların yetmediğini, insanın gerektiğini anladım. Kayıp Söz romanını yazamazdım seni tanımasaydım. Biraz övüneyim; Kayıp Söz 20 ülkede, 20 dilde basıldı, basılıyor. O romanı sen armağan ettin bana. Kayıp Söz’deki sözünü yitirmiş yazarın dediği gibi, “Duyduğum sesin, şiddetten doğan acının sesi olduğunu bilmiyordum, öğrendim. O sesi izledim. Sözü buldum. Barışa, insana dair söyleyecek bir sözüm var artık.”

Ama söz yetmiyor. O kadar çok söz söyledik ki bugüne kadar, kendi sözlerimizde boğulduk. Barış diye diye barışı boğduk. Ne biz Türkler ne de Kürtler savaşı, ölümü, silahı çözüm sanan kendi muktedirlerimize yeterince güçlü karşı çıkabildik. Ne Türkler ne Kürtler, savaşmak istiyorsanız bize güvenmeyin, oturun, konuşun, uzlaşın, biz barış istiyoruz diye yüksek sesle haykıramadık. Bugünlerde çaresizlik ve panik halinde başladık biraz böyle konuşmaya ama artık çok geç. Savaşı tek çözüm sayan muktedirlere karşı tek yürek, tek çığlık olamadık. Ölecek, öldürecek kadar cesur olanlar barışa cesaret edemediler, edemedik.

Biliyorum Rojbin, umutsuz, kötümser bir yazı oldu bu. Bu ülkeye hükmedenlerin akıllarının, bilgilerinin hele de vicdanlarının bu kadar sığ; hırslarının, kinlerinin, kibirlerinin böylesine engin olduğunu gördükçe, artık korkuyorum. Senin için, küçük oğlun için, geleceğimiz için, halklarımız için korkuyorum. Ya sen?

Oya Baydar – www.t24.com.tr

Ölümcül paradoks – Mithat Sancar

Prof. Dr. Mithat Sancar

Bir sorunu, onu yaratan yöntemlerle çözmeye kalkışmak, Türkiye’de devlet aklının “parlak buluşlarından biri”dir. Kürt sorunu, bu “buluş”un en çok denendiği laboratuar gibidir. Her seferinde sonucun başarısız olması bile, bu “buluş”u yeniden deneme inadını kırmaya yetmiyor maalesef. Hatta başarısızlık, tuhaf bir şekilde, bu yönteme iyice sarılmak gibi bir durum yaratıyor. Paradoks üstüne paradoks yani. Bu muhakemeyi biraz daha ilerletsek, dört başı mamur bir “paradokslar matrisi” elde etmemiz işten değil…

AKP hükümeti, bazı dönemlerde bu “akıl”dan uzaklaşmak için epey çaba harcadı. Küçümsenmeyecek mesafeler de alındı bu çabalar neticesinde.

Şüphesiz kolay bir yol değildi gidilen. Kolay olmadığı bir süre sonra anlaşıldı zaten. Tam bu noktada sabır ve kararlılığa fazlasıyla ihtiyaç vardı. Hükümet, bu yolda ilerlemek için ihtiyaç duyulan sabır ve kararlığı göstermedi ne yazık ki.

Dönüp dolaşıp, devlet aklının o parlak buluşuna geldik yine. Kürt sorunu, asayiş/güvenlik politikasının cenderesine sıkıştı bir kez daha.

Bu politika, sürekli baskı ve daha çok şiddet anlamına geliyor. Kürt sorununu yaratan da, esasta bu politikadan başkası değildir. Şimdi çözümü, yine sorunu yaratan politikanın kendisinden bekliyoruz.

Devletin bu aklı, ne yazık ki, devletle savaşanlara da bulaşmış. PKK’nin de benzer akılla hareket ettiğini gösteren çok örnek var. Asayiş/güvenlik eksenli bakışın PKK’deki yansıması, “askerî yöntemleri” neredeyse kutsallık mertebesine yükseltmesidir. Şimdi Şemdinli’de yaptığı, tam da budur. PKK’nin daha önce birkaç kere denediği bu yöntem, daha fazla kan ve daha derin çözümsüzlükten başka sonuç doğurmadı.

Asayişçi bakış ile silahı kutsamak, birbirlerini karşılıklı besledikleri bir kısır döngüye yol açıyorlar. Bu kısır döngü, üç konuda ağır kayıplar yaratıyor; canlar yitiyor, birlikte yaşama şartları yara alıyor, demokratik yapı ve kültür tahrip oluyor.

Her bir alandaki kayıpların acı örneklerini son bir haftada fazla fazla yaşadık. Can kayıpları için söyleyecek söz bulmak çok zor artık.

Can kayıpları arttıkça, birlikte yaşama şartları da kendiliğinden darbe yiyor.

Bu kısır döngü sürdükçe, demokrasiden uzaklaşmak neredeyse kaçınılmaz oluyor. Demokrasiden uzaklaşmanın tek sonucu var: Çözümsüzlüğün daha da derinleşmesi, kayıpların çoğalması.

PKK nasıl bir yol izlerse izlesin, hükümetin demokrasiyi askıya alma hakkı yok. Lakin hükümet, bu yola girmiş görünüyor.

Başbakan’ın ve İçişleri Bakanı’nın son açıklamaları, bunun kaygı verici örneklerini oluşturuyor.

Başbakan, partisinin MKYK üyelerinin sorularını bile duymak istemiyor; onları azarlıyor, susturuyor. Bu durum yeterince vahimdir. Ama Başbakan orada durmuyor, işi daha da vahim bir noktaya taşıyor.

Başbakan’ın bir televizyon programında söylediği sözler, asayiş/güvenlik eksenli bakışın nerelere kadar uzanabileceğini gözler önüne seriyor: “Hani terör örgütünün yayın organları var bunu biliyoruz, ama bir de onlarla ilişkisi olmadığını söylediği hâlde bilerek veya bilmeyerek maalesef onların tezgâhına veya onların ocağına odun taşıyanlar var. Bunları nereye kadar kabulleneceğiz? İsmen mi bunları ifşa edeceğiz? … Bunlara gereken tavrı koymamız lazım.”

Başbakan’ın burada, hükümetin Kürt politikasına karşı çıkan herkesi kast ettiği açıktır. “İsmen ifşa, gereken tavır” sözlerinin ne gibi etkileri olabileceğini, nasıl tehlikeler içerdiğini fark etmiyor mu Başbakan? Geçmişte bu ve benzer yaklaşımların ne gibi vahim sonuçlar yarattığını bilmiyor mu?

Hedef göstermeyi alışkanlık edinen o meşum yayın organı, adeta Başbakan’ın sözlerini talimat kabul etmişçesine, “bunları ismen ifşa edip” hedef gösterdi bile.

İçişleri Bakanı da fırsatı kaçırmadı, bu yayın organına destek verircesine döktürdü yine: “Ülkenin olağanüstü gündemi sadece çatışma alanı ile ilgili değildir, bu çatışma İstanbul’da kalemle devam ediyor, İstanbul’da kitapla devam ediyor. Geçimli’de atılan havan mermisiyle burada, Ankara’da yazılan yazıların bir farkı yoktur.”

Başkaları da, sanki Kürt sorunu ve PKK’yi “bu isimler” yaratmış gibi, hükümetle ve o meşum yayın organıyla çok talihsiz bir paslaşmaya giriyorlar.

Hükümet medyada ciddi bir kontrol gücüne erişmiş durumda. Bu gücün dışındaymış gibi gösterilen “diğer kısım medya” da, evvelden beri asayişçi anlayışın gönüllü kulu rolünü benimsemiş zaten. PKK, bütün gücünü, geriye kalan bir avuç yazar çizerden mi alıyor Allah aşkına!

Bütün farklı seslerin en acımasız yöntemlerle susturulduğu ve dahi yok edildiği dönemleri ne çabuk unuttuk? Asayişçi politikaların başarısı, farklı seslerin bastırılmasına bağlı olsaydı, asıl o dehşet döneminde sonuç alınırdı. Oysa tam tersi oldu; sorun daha da ağırlaştı, yaralar daha da derinleşti. Şimdi ödenen bedeller, çok büyük ölçüde o dönemden mirastır.

Bu yolu yeniden ve yeniden denemek niye? Devlet aklının ölümcül paradoksundan başka yollar olduğunu hükümet de biliyor, PKK de. Bunlar denendi de. Ama bu yolda yeterince sabır ve dirayet gösterilmedi. Demokratik siyasal yöntemlere bir kez daha ve daha fazla şans tanımak lazım…

Mithat Sancar – Taraf

Japonya’da memurlara dövme yaptırma yasağı

0

Japonya’nın ikinci büyük şehri Osaka’da Belediye Başkanı Toru
Hashimoto hükümet çalışanlarına dövme yasağı getirdi. Yasağa göre
vücutlarında dövme bulunan adaylar devlet tarafından istihdam
edilemeyecek. Yasak kapsamında, mevcut çalışanların ve işe
başvuranların vücutları muhtemel dövmeler için kontrol ediliyor.
Estetik cerrahlar yasak sonrasında dövme silinmesi için müracaatların
günde beşten, günde otuz civarına çıktığını belirtirken bunun pahalı
ve zaman alan bir süreç olduğu ekliyorlar.

Yetkililer, yasağın “Yakuza” olarak bilinen yerel “organize suç
şebekelerinin devlet daireleri içine sızma girişimlerinin
engellenmesi” amacıyla koyulduğunu belirtiyor. Japonya’da organize suç
şebekeleri arasında dövme yaygın olarak bulunuyor. Japonya’da
vücudunda dövme bulunan insanların yüzme havuzları ve bunun gibi
kamuya açık yerlere girmesinin de çoğu zaman engellendiği
belirtiliyor. Öte yandan, devlet çalışanlarından yasağa büyük tepki
geldi. Birçok çalışan vücutlarında dövme aranması için kontrole
zorlandıklarını ifade ediyor. Tepkilere rağmen yasağın önümüzdeki
günlerde başkent Tokyo’da da uygulamaya koyulabileceği belirtiliyor.

Dövme yasağının küresel ekonomik kriz ve geçtiğimiz yıl yaşanan
tsunami ve nükleer felaket sonrası ekonomisi zor durumda olan
Japonya’da gençlerin istihdamını daha da zorlaştıracağı söyleniyor.

(Yeşil Gazete, IT.com)