Ana Sayfa Blog Sayfa 4558

Roundup konusunda herkes yalan söylemiş

Pestisit endüstrisi ve Avrupa Birliği 1990’lardan beri dünyanın en çok satılan ot zehiri Roundup’ın doğum kusurlarına sebep olduğunu biliyordu; ama bunu halka söylemeyi “unuttular”

Uluslararası bilim insanları ve araştırmacılar tarafından ortaklaşa yazılan bu rapor,endüstrinin 1980’lerde yaptıkları araştırmaların (ki buna Roundup’un üreticisi Monsanto’nun yaptırdıkları da dahil) Roundup’ın aktif etken maddesi glifosfat’ın laboratuar hayvanlarında doğum kusurlarına neden olduğunu gösterdiğini ortaya çıkarıyor.

Gerçekler şöyle;

  • Endüstri 1980’lerden beri kendi yaptığı çalışmalardan, yüksek dozda glifosfatındeney hayvanlarında malformasyona (şekil bozukluğuna) sebep olduğunu biliyor.
  • Endüstri 1993’ten beri bu etkinin orta, hatta düşük dozlarda bile ortaya çıktığını biliyor.
  • Almanya hükümeti en azından 1998’den beri glifosfatın malformasyonlara sebep olduğunu biliyor.
  • AB komisyonunun uzman bilimsel derleme tartışma paneli 1999’dan beribglifosfatın malformasyonlara sebep olduğunu biliyor.
  • AB komisyonu 2002’den beri glifosfatın malformasyonlara sebep olduğunu biliyor. Bu, glifosfata AB tarafından izin verilen yıl aynı zamanda.

Fakat bu bilgi halka duyurulmadı. Tam tersine; pestisit endüstrisi ve Avrupa’nın düzenleyicileri beraberce halkı glifosfatın güvenli olduğu iddialarıyla kandırdılar. Sonuç olarak, Roundup bahçecilikle uğraşanlarca ve yerel otoritelerce arazi şeritlerinde, okul bahçelerinde ve diğer kamu alanlarında, hatta tarlalarda kullanıldı.
2010 gibi yakın bir tarihte, Alman Tüketiciyi Koruma ve Gıda Güvenliği Federal Ofisi BVL, komisyona glifosfatın teratojenik (doğum kusurlarına sebep olma) etkisine dair hiçbir kanıt olmadığını söyledi.
BVL bu yorumuna, Arjantinli bilim insanlarının Roundup ve glifosfatın tarımda kullanılan spreylerden çok daha düşük konsantrasyonlarda deney hayvanlarında doğum kusurlarına sebep olduğunu gösterdikleri bağımsız bir bilimsel çalışmayı çürütme amacıyla yazdığı yazıda yer verdi. Çalışmanın yapılma sebebi, Güney Amerika’nın genetiği değiştirilmiş (GD) Roundup Ready (yüksek oranda glifosfat spreyi kullanımını tolere edebilecek şekilde tasarlanmış) soya fasülyesi yetiştirilen bölgelerinde yüksek oranlarda doğum kusurları ve kanser vakalarının rapor edilmesiydi.

Arjantinli araştırmacıların çalışmasını çürütme amacıyla yazılan yazıda BVL glifosfat’ın güvenli olduğunun kanıtı olarak komisyonun 2002 yılındaki glifosfat onayı (Avrupa’dahalen yürürlükte olan onay) için sunulan endüstri çalışmalarına atıfta bulundu.

Fakat yeni raporun yazarları onay belgelerine ulaştı ve BVL’nin iddiasının aksine,1980’lerde-1990’larda yapılan endüstrinin kendi çalışmalarının glifosfatın / Roundup’ın deney hayvanlarında doğum kusurlarına yol açtığını gösterdiğini buldu.

Okuyucuların raporumuzda yer alan beyanların doğruluğunu kontrol edebilecekleri şeffaflığı sağlamak için Almanya’nın glifosfat hakkındaki 1998 taslak değerlendirme raporunun atıfta bulunulan bölümlerine şu adresten ulaşabilirsiniz.

Yeşil Gazete için çeviren: Itır Kaşıkçı

(EarthOpenSource, Yeşil Gazete)

Marmara İletişim’de sular durulmuyor

Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Doç. Dr. Gözde Yılmaz, Marmara Üniversitesi Dekanı Prof. Yusuf Devran’ın kendisini tehdit ettiği gerekçesiyle savcılığa başvurdu. Savcılık Gözde Yılmaz’ın korunması için eğitimine aynı üniversitede devam eden bir polisi koruma olarak verdi. Öte yandan Yusuf Devran’ın dün verdiği talimatla Doç. Dr. Gözde Yılmaz’ın odasının kapısı çilingirle açtırılarak eşyaları depoya kaldırıldı.

Ali Dağlar’ın hürriyet.com.tr’de yer alan habere göre; Marmara Üniversitesi (MÜ) İletişim Fakültesi’nde, iki ay önce, Dekan Prof. Dr. Yusuf Devran’ı ‘üzerine yürüyüp tehdit etmekle’ suçlayarak savcılığa başvuran öğretim üyesi Doç. Dr. Gözde Yılmaz’a, aynı okulda mastır yapan bir polis yakın koruma olarak verildi.

Üniversitede bir başka gelişme de önceki akşam yaşandı. Dekan Devran’ın talimatı üzerine, Dekan Yardımcısı Yrd. Doç. Ali Büyükarslan, üniversitede görevli güvenlikçiler ve bir grup memurla, Doç. Dr. Gözde Yılmaz’ın odasını çilingir yardımıyla açtırdı. Doç. Dr. Yılmaz ve oda arkadaşı bir başka akademisyenin bilgisayar ve eşyaları, bodrumdaki depoya kaldırıldı.

Odasında yaşananları derste öğrenen Doç. Yılmaz, kapının kilidinin değiştirildiğini görünce, oda arkadaşı Yrd. Doç. Emel Güler Yılmaz’la Harbiye Karakolu’na gitti. Akşam geç saatlere dek ifade veren akademisyenler, dekan ve yardımcısından şikayetçi oldular. İki akademisyen, dün sabah da İstanbul Cumhuriyet Savcısı Faruk Bildirici’ye giderek, dekan ve yardımcısı hakkında suç duyurusunda bulundular. Bu arada, çeşitli gerekçelerle boşaltılması istenen odanın kapısına, dekanlık talimatıyla, Dekan Yardımcısı Büyükarslan ve Yrd. Doç. Emel Poyraz’ın isimleri çakıldı.

Doç. Dr. Gözde Yılmaz, Dekan Prof. Dr. Yusuf Devran’ın hazırladığı yüksek lisans ve doktora listesini jüri üyesi olarak imzalamadığı için tehdit edilip açık hedef gösterildiği iddiasıyla savcılığa başvurmuştu. İsteği üzerine koruma verilen Doç. Yılmaz, Dekan Devran’ı, Cumhurbaşkanı, Başbakanlık Teftiş Kurulu ve Rektörlüğe de şikayet ederek, “Dekanın baskıları, sözlü şiddeti, üzerime yürümeleri, öğrencilere hedef göstermesi nedeniyle can güvenliğim ve mesleki geleceğim tehdit altında. Şu an elimden gelen, yalnızca adaletinize ve vicdanınıza sığınmaktır” demişti. Dekanın kışkırttığı ülkücülerin gözdağı için kapısında nöbet tuttuğunu öne süren Yılmaz, dekanın jüri üyelerine onay için sunduğu; istedikleri isimleri “nokta”, istemediklerini “harfle” işaretlediği fişleme listesini delil olarak sunmuştu.

(T24)

Hükümet değilse de sosyal medya iş başında, “#translarirahatbirakin”

Avcılar’da trans bireylerin yaşadığı site, ateşler yakan ve trans vatandaşları hedef gösteren bir güruh tarafından abluka altına alındı. Sosyal medya’dan başlayarak duyarlılık çağrıları sonuç verdi..

Avcılar’da trans bireylerin oturduğu bir sitenin bir güruh tarafından abluka altına alındığı yönündeki haberler sosyal medyayı harekete geçirdi. twitter.com/translarirahatbirakin hashtagiyle örgütlenen duyarlı vatandaşlar, özellikle yakın bölgede olanların dayanışmak için bölgeye gitmesi için çağrılar çıkartarak ciddi bir duyarlılık yarattılar.

Gelişmeler üzerine pek çok kişinin bölgeye gitmek için harekete geçtiği, bunlara avukatların da katıldığı haberleri gelmeye başlayınca, saldırgan güruhun dağılmaya başladığı yönünde bilgiler paylaşıldı. Son olarak LGBT İstanbul aktivistleri tarafından gönderilen mesajda en az 50 aktivistin evde olduğu ve ortamın sakin olduğu haberi verildi.

twitter.com/translarirahatbirakin hashtagi halen ülkede en çok hakkında yorum yapılan tweetler (trending topics) listesinde ikinci sırada. Linç girişiminin önlenmesini sağlayan halk hareketini başlatan tweetlere birkaç örnek.

@sudiyorki Son 5 yılda 5998 kadın öldürüldü, 4463 kadına tecavüz edildi, 9724 çocuk tacize uğradı. Ve hiçbirini onlar yapmadı! #translarirahatbirakin !

@demishevich 4 Ekim 2012 Neşter programı LGBT’lere olan nefreti ateşledi! suç duyurusunda bulunacağız. #translarirahatbirakin

@TarhanMehmet pazartesi günü linççiler, kanaltürk ve sitenin bağlı olduğu karakol hakkında suç duyurusunda bulunacağız. #translarirahatbirakin @SpodLGBT

‏‏@turkuturan Ne kadar acı; İnsan olmayanlarla aynı havayı soluduğunu bilmek ve şu an bir şey yapamamak. Çığlık atmak istiyorum! #translarirahatbirakin

@cekdorsi Bir insanın tercihi ne zaman başkası tarafından yargılanabilecek bir durum haline geldi? Utanın kendinizden yobazlar #translarirahatbirakin

@Serdarito Trans bireylerin başına vahim bir şey gelmemesini polis değil LGBT dayanışması engelledi bunun da altını çizmeli. #translarirahatbirakin

@CTNYLMZ Son 10 yılda 250 bin çocuğa ve 100 bin kadına tecavüz eden toplumun ahlak bekçileri #translarirahatbirakin

@internetvekili Tezer Özlü içinde bulunduğumuz durumu çok güzel özetliyor. ” Burası bizim değil, bizi öldürmek isteyenlerin ülkesi.” #translarirahatbirakin

(Emek Dünyası, Yeşil Gazete)

 

TÜYAP’ta bu yıl tema, “Çocuk edebiyatı”

Tüyap Kitap Fuarının onur konuğu Gülten Dayıoğlu bir kitap bayramında okurları ile

Türkiye Yayıncılar Birliği işbirliği ile 17-25 Kasım tarihleri arasında TÜYAP Fuar ve Kongre Merkezi- Büyükçekmece’de düzenlenecek olan 31. Uluslararası İstanbul Kitap Fuarı 600 yayınevi ve sivil toplum kuruluşunun katılımı, 200 etkinlik ve yüzlerce imza ile kapılarını kitapseverlere açmaya hazırlanıyor. İstanbul Kitap Fuarı’na yurt dışından 40 ülkeden yayınevleri, telif ajansları ve konuk yazarlar katılacak.

Onur yazarının Gülten Dayıoğlu olduğu ve ana temanın “Çocukluğum Yurdumdur-Çocuk ve Gençlik Edebiyatı” olarak belirlendiği kitap fuarı birbirinden renkli çocuk etkinliğine ev sahipliği yapmaya hazırlanıyor.

Fuar süresince Gülten Dayıoğlu’nun katılımıyla çocuk edebiyatı üzerine panel ve söyleşiler düzenlenecek.

Konuk Ülke: Hollanda

Bu sene fuarın ilk dört günü, 17-20 Kasım 2012, açık kalacak Uluslararası Salon kapsamında Hollanda Onur Konuğu olarak yer alacak. Hollanda’dan yayınevlerinin katılımıyla düzenlenecek konuk ülke etkinlikleri kapsamında modern Hollanda edebiyatının önemli isimleri fuarın konuğu olacak. Bunlar arasında Kader Abdollah 17 Kasım Cumartesi, Henk Boom 18 Kasım Pazar günü Ahmet Ümit ile birlikte bir söyleşiye katılacak. Modern Türkiye’nin kuruluşu üzerinde yaptığı araştırmalarıyla tanınan akademisyen-tarihçi Erik Jan Zürcher 18 Kasım Pazar günü Mete Tunçay, Mehmet Ö. Alkan ve Ahmet Demirel’in katılacakları panelde konuşmacı olarak yer alacak.

Konuk ülke etkinlikleri kapsamında Hollandalı illüstratör Marit Törnqvist dört gün süresince çocuklara yönelik illüstrasyon atölyeleri gerçekleştirecek. İlköğretim yaş grubuna yönelik düzenlenecek olan atölyelere katılım ücretsizdir.

Fuarın Konuk Yazarları

İstanbul Kitap Fuarı bu yıl özellikle çocuk ve gençlik edebiyatının önde gelen isimlerini ağırlayacak. Fuarın çocuk ve gençlik edebiyatı alanında konukları arasında Erika Bartos, çocukların sevdiği yazarlardan Korky Paul, gençlik ve gotik edebiyatın önemli ismi Jasper Kent, farklı kuşakların sevdiği kahraman Red Kit sergisinin küratörü Didier Pasomonik, Hollanda’lı yazar Joke VanLeewuen fuarın konukları arasında.

Fuarın diğer konukları ise modern İspanyolca edebiyatın önemli isimlerinden Javier Sierra, Macaristan’ın önemli yazarlarından Tibor F. Toht fuarın yazar konuklarından. 32. Uluslar arası İstanbul Kitap Fuarı bu yıl Uluslararası PEN Başkanı John Ralston Saul ve Hapisteki yazarlar Komitesi Direktörü Sara Whyatt’ı “İfade Özgürlüğü” ile ilgili panele katılmak üzere konuk edecek.

Kitap Fuarı’nın Sergileri

Kitap fuarı bu yıl da önemli sergilere ev sahipliği yapıyor. TÜYAP tarafından düzenlenen Onur Yazarı Gülten Dayıoğlu’nun yaşamından kesitlerin olduğu “Bir Yaşamış, Bir Yazmış Gülten Dayıoğlu” sergisi üç kuşağın okurlarını Gülten Dayıoğlu’nun 50 yıllık yazın hayatına tanıklık etmeye çağırıyor.

Fuarın öne çıkan bir diğer sergisi ise bu yıl Çocuk ve Gençlik Edebiyatı olarak belirlenen tema çerçevesinde Türkiye Yayıncılar Birliği ile gerçekleştirilen Türkiye’nin değerli illüstratörlerinin resimlediği “Kitap Resimleri” İllüstrasyon Sergisi. İllüstratörlerin renkli dünyası TÜYAP’ta ilk kez okurlarla buluşmaya hazırlanıyor.

Tema çerçevesinde okurlarla buluşmaya hazırlanan bir diğer sergi ise çocuk ve gençlik kitapları kapaklarından oluşan “Kapaklar Ormanı” sergisi. Sergi TÜYAP ve Türkiye Yayıncılar Birliği tarafından Sadık Karamustafa danışmanlığında hazırlandı.

TÜYAP, birkaç ay önce Yapı Kredi Yayınları tarafından düzenlenen Red Kit Sergisi’ni kitap fuarına taşıyor. Birkaç kuşağın çizgi romanlarını okuyarak, çizgi filmlerini izleyerek büyüdüğü Yalnız Kovboy fuar süresince kitapseverlerle buluşacak.

Konuk ülke etkinlikleri kapsamında Hollanda’nın önde gelen 24 illüstratörünün çalışmalarından oluşan “Fil Gelmiş-Hollanda İllüstrasyon Sergisi” fuar süresince okurlarla buluşacak

(Ntvmsnbc)

Bisiklet üzerinden kent içi ulaşım politikasını düşünmek – Oral Kaya

Geçtiğimiz hafta Amsterdam’da idim. Toplantılardan arda kalan zaman içinde eski kenti gezdim ve o harika ortamın kokusunu tekrar içime çekme imkanım oldu. Bu kenti ikinci ziyaretim. Bu nedenle bu kez daha farklı bir gözle inceleme imkanım oldu. Ulaşım ve özellikle bir kentin turizm bağlantısını düşündüm her aşamasında.

amsterdam oral kaya 1 Bisiklet Üzerinden Kent İçi Ulaşım Politikasını DüşünmekSizlerin de bildiği gibi Hollanda deniz seviyesinde bir ülke. Bu nedenle de iklim değişikliğinin etkilerinden biri olan deniz sularının yükselmesi sorunu, tüm Hollanda’yı çok yakından ilgilendiriyor. Birçok önlemler de alıyorlar. Fakat beni asıl etkileyen, bu alanda sıkıntı yaşamalarına rağmen kurmuş oldukları kent içi ulaşım ağları oldu. Denizin altında kurdukları metro sistemi bunun en güzel örneği. Ben Amsterdam’ı nedense hep Çanakkale’ye benzetirim. Eski kentin yapısı, deniz ile bağlantısı ve canlı günlük hayatı bana kendimi her iki gidişimde de evimde hissettirmiştir. Bu benzerlik, bazı sorunlara da nasıl çözümler ürettiği ile ilgilidir. Onun için özellikle bu gidişimde, kentin genel işleyişine daha fazla dikkat ettim.

amsterdam oral kaya 2 Bisiklet Üzerinden Kent İçi Ulaşım Politikasını Düşünmekİklim değişikliğine neden olan sera gazlarının yarıdan fazlası şehirlerden atmosfere salınıyor. Bunun için önemli birçok kent, şehir içi ulaşımda toplu taşıma araçlarını en yoğun şekilde kullanmanın farklı yöntemlerini bulmaya çalışıyor. Çünkü neredeyse kentlerin hepsinde iş merkezleri ile yaşam alanları arasında uzak mesafeler var. Çanakkale açısından örnekleyecek olursak, iş ve çalışma merkezi olarak şehir merkezi kendisini göstermekte, yaşam ve konut alanı ise Barbaros ve Esenler mahallelerinde yoğunlaşmış durumda. Doğal olarak bu iki merkezden şehir merkezine iş sahipleri ve çalışanlar ulaşmak zorunda. Çanakkale’de biz sadece lastik tekerlekli ulaşım araçlarını kullanıyoruz. Yani kendi arabalarımız veya belediye otobüsleri.amsterdam oral kaya 3 Bisiklet Üzerinden Kent İçi Ulaşım Politikasını DüşünmekBu da tabii ki cadde, bulvar ve sokaklarda belli saatlerde yoğunluk yaşanmasına neden oluyor. Amsterdam’da ise bunun tam tersi. Kent içine ulaşım toplu taşıma araçları olan metro – tramvay ve belediye otobüsleri ile sağlanıyor. Özel araç girişi neredeyse sıfır. Çünkü özel araçların şehir merkezini kullanabilmeleri için devasa vergiler ödemesi gerekiyor (günlük kullanım 200 TL’ye denk geliyor). Bu da insanlara özellikle eski kent merkezinin dar sokaklarını daha özgür bir şekilde kullanma imkanı sağlıyor. Tabii ki bunun için yerel yönetim bisiklet kullanımını çok yoğun bir şekilde teşvik etmiş. Hatta bazı metro duraklarının önüne bisiklet parkları kuran belediye, insanlara evlerinden metro istasyonuna kadar bisiklet ile ulaşıp, gerisini de metro/tramvay ile gidebilme olanakları sağlamış durumda.

amsterdam oral kaya 4 Bisiklet Üzerinden Kent İçi Ulaşım Politikasını DüşünmekŞehir içi ulaşımı çözmüş olan kentler, uygarlığı yakalamış, gelişmiş ve müreffeh kentler olarak anılıyor. “Barışın kenti” ünvanını taşıyan Çanakkale de uygar bir kent olmak için çok büyük çabalar harcıyor. Bienal ve kentteki aktif kültürel yapı bunun çok basit görünümleri. Neredeyse nüfusunun yarısı öğrenci olan bir kent için bisikleti çok önemli bir şehir içi ulaşım aracı olarak görüyorum. Bu konuda istekli bir yerel yönetim, şehrimizi çok kısa zamanda Amsterdam veya Stockholm gibi her iki kişiden birinin bisiklet kullandığı bir şehire çevirebilir. İşte o zaman Türkiye’nin imrenerek baktığı her anlamda örnek almaya çalıştığı bir şehir oluruz. Sadece savaşlarla anılan değil gerçekten barışın kenti olan bir Çanakkale hiç uzak değil. Hep beraber istersek çok daha kolay.

Oral Kaya -www.canakkaleicinde.com

 

Gerçeklik ve öyküleme – Pedro Almodόvar

 

Bazen bir kurguyu yaratmak üzerine çok sıkı bir şekilde çalışırken, bir çeşit ilgi  ve takıntı sonucu, yaratmakta olduğunuz hikayeden çok daha güçlü bir şekilde, asıl önemli olanın başka bir yerde gerçekleşmekte  olduğu hissi tarafından esir alınırsınız. Evet, bugün insanların günlük olarak eser miktarda kurguya ihtiyaç duymakta oldukları doğru. Bu miktar olmaksızın nasıl yaşayacağımızı bilemiyoruz. Öte yandan çoğu kez, televizyon ve bilgisayar ekranlarımızda karşımıza çıkan gerçeğin gurultuları o kadar güçlü ki, çevrenizdeki tüm havayı emip sizi bu olay örgüsüne kıyasla filmin önemsiz bir şey olduğu hissiyle baş başa bırakıyor. Bu da doğru.

Salı günü benim başıma gelen buydu. Ben çalışırken, kendilerini temsil ettiğini iddia eden politikacılara karşı sanki kongre oturumundalarmış gibi muhalefet haklarını haykıran vatandaşlar, Neptuno Meydanı’na doğru tsunami gibi aktılar. Bu insan akıntısının çığlıkları, Neptuno Meydanı’nda çembere alınışları ve bu süreçte kuvveti yerinde 1.300 çevik kuvvet polisi tarafından sürüklenerek dövülmeleri dünya çapında gazete manşetlerini kapladı. Fakat öte yandan, New York’taki Başbakan Mariano Rajoy’un dikkatini çekmeyi başaramadılar. Americas Topluluğu/Americas Konseyi’ne seslendiği konuşması sırasında Rajoy, “protesto etmeyen sessiz İspanyol çoğunluğu” sayesinde, gerçeği keyfine göre düzenleme adetine sürdürdü.

Bay Rajoy,

Ben, 25 Eylül’de gösterilere katılmayan o sessiz çoğunluğun bir parçasıyım ve sizden sessizliğimi çarpıtmamanızı ya da işinize geldiği şekliyle kullanmamanızı rica ediyorum.

Bedenen Neptuno Meydanı’nda olmadığım gerçeği, polis saldırılarından, hükümet delagasyonunun aşırı tepkisinden, devletçe işletilen TV ağının görüntüleri manipülasyonundan ya da Kongre’den çok farklı bir şekilde, Atocha İstasyonu’ndaki devlet ajanlarının kendilerini açığa çıkarmadan yolcuları korkutup fotoğrafçıların işlerini yapmalarını engelleyen dayılanmalarından çılgına dönmediğim anlamına gelmez. Ayrıca, protestocuların aleyhine dönebilecek bir “biz Madridlilerin şehrimizi sabahtan bu yana devam eden bir kuşatma altında bulduğumuz” saptamasından da çılgına döndüm. Görev başarılamadı: ya suskunlukla, ya çığlıklarla acı çeken biz Madridliler, bizi Vali Konağı’ndan ya da elit cemaatlerimizin içinden yönetenlerin, kapalı seçim listelerine dahil edildikleri için kader tarafından seçilmiş olduklarına inanmıyoruz.

Görüntüler ve etraflarını saran her şey: renkler, kelimeler, jestler, niyetler manipüle edilebilir, tamamıyla anlatıcıya bağlıdır. Verilmiş herhangi bir gerçeklik, onu öyküleyenin çıkarlarına göre bir şey ya da zıttı anlamına gelebilir. Hükümet sözcüleri, başkanın kendisi, Neptuno Meydanı’nda olanı keyiflerine göre anlatabilirler ve zaten bunu her gün yapıyorlar. Fakat, şanslıyız ki, modern zamanlarda, polis elinde kamera tutanlara kaçar yumruk atmış olursa olsun, bir olayın tek öyküleyicisi olmak da imkansız.

Biz, yeni teknolojilerin hükmü altında olan bir dünyada yaşıyoruz ve bu gibi olaylar için Tanrı onları kutsasın. Birçok profesyonel kameramana ek olarak,(Onları tıpkı savaş muhabirleri gibi bu depremin orta yerinde görmek etkileyici. Bize sağladıkları tanıklık, ahlaki ve sanatsal cesaretin ürünü ve takdire şayan) çoğu protestocu sadece haykırışlarını ve sloganlarını değil, (“Hırsızlar, bizi dövüyorlar—bizi temsil etmiyorlar!”)kamera ve cep telefonlarını da getirmişlerdi. Bu görüntüler, devlet televizyonunda asla gün ışığı göremeyecek olsalar da, diğer dijital haber sitelerinde ya da YouTube’da görünecek ve ortaya çıkacak.

O görüntülerde, maskeli polisin (Oradaki varlıkları kanıtlanan Köstebekler haricindeki tüm polisler maskeliydi) copunu ve yüzü açıkta olan kurbanını mükemmel netlikte görebiliriz: rengi atmış, kafasındaki yarıkla o kadar gerçek ki, o yarıktan doluca kan akıyor, kurbanın yanaklarını sarmış ve gömleğine damlıyor. O kırmızı kan, belgelenmiş ve bu ‘şov’a katılan insanlardan birince öykülenmiş.

Ben sadece bir resmi, örnek olarak gösteriyorum ama devlet harici medyada, çok, birçokları, resmi hikayenin türevlerini yalanlıyor ve böylece uluslararası medyada kendine yüklü bir etki alanı ediniyor. Bu hafta süregelen barbarlıkların benzerleri meydana gelmeye devam edebilir. Fakat bizi, çok karmaşık ve aynı zamanda çok basit ham gerçekliğimiz, (“ham” fotoğrafsal anlamda-gerçekliğin ilk görüntüsü olarak, fotoshoplanmamış) birçok anlatıcıya ve birçok bakış açısında sahip. Kamu düzeninden sorumlu olanlar için, onları susturmak son derece zor bir hale gelecek.

Plastik mermiler ve göstericileri yollarda sürümek kâr etmeyecek.

Pedro Almodόvar’ın yazısının tercümesi Agos’tan alınmıştır

İngilizceden çeviren İsmail Keskin.
Yazının İngilizcesi için

http://www.huffingtonpost.com/pedro-almodovar/spain-protests_b_1923310.html?utm_hp_ref=world

 

Vatileaks’de karar açıklandı. 18 ay hapis

Katoliklerin ruhani lideri Papa 16’ncı Benedikt’in, baş uşaklığını yaptığı dönemde gizli yazışmalarını basına sızdırarak büyük bir skandala imza atan Paolo Gabriele’in, “hırsızlık” suçlamasıyla yargılandığı davada karar açıklandı. papa’nın baş uşağı gizli bilgilere sızdırmaktan suçlu bulundu ve 18 ay ceza aldı.

3 Vatikan hakimi tarafından yürütülen dava sırasında mayıstan bu yana tutuklu olan Gabriele’nin oldukça durgun olduğu görüldü. Papa’nın 7 yıllık görevi boyunca karıştığı en önemli kriz olarak görülen davada Papa’nın özel sekreteri olan Georg Gaenswein’in Gabriele’den ayrı olarak yargılanmasına daha önceki duruşmalarda karar verilmişti.

(Yeşil Gazete, Washington Post)

 

Bursa’da GDO Çalıştayı

Bursa’da bu hafta sonu “GDO’ların Sosyal ve Hukuksal Boyutu” başlığı altında bir çalıştay düzenleniyor. Ekolojik Yaşam Derneği (EKODER) 6-7 Ekim 2012 tarihlerindeki çalıştay Konak Kültür Evi ve Nilüfer Kent Konseyi toplantı salonunda gerçekleşecek.

Genetiği Değiştirilmiş Organizmaların Sosyal ve Hukuksal Boyutu” başlıklı iki günlük etkinlik ile alanda aktif  STKların, bilim insanlarının ,Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı temsilcilerinin, Biyogüvenlik Kurulu temsilcilerinin, uzman ve hukukçuların bir araya gelerek şimdiye kadar Türkiye’de yürütülen hukuksal ve sosyal süreç ,tarımsal ve ekonomik etkiler ve Türkiye’deki ve Dünyadaki kamuoyu tepkileri ve sosyal örgütlenmelerin tartışılması amaçlanmakta.

Çalıştayda ilk sözü alan BM GEF koordinatörü Görkem Argun, “GDO’ların hukukunun oluşmasına katkı sunmak istiyoruz” dedi. Çalıştayın ilk panelinde söz alan  Tarım Gıda ve Hayvancılık Bakanlığı’ndan Mehmet Çobanoğlu GDO’ların kontol ve denetimini anlattı. “3 GD soyaya 16 GD mısıra yem olarak izin verildi. Bunlarda etiketleme zorunluluğu var. Gıda müracatları geri çekildi” diyen Çobanoğlu, “Binde 9 eşik değeri etiketleme değeri olarak konuldu. Soya yem ve boya sanayinde kullanılıyor” şeklinde konuştu.

2. Panelde söz alan Av. Emre Batury Altınok, Biyogüvenlik Hukuku ve İhtiyat İlkesi sunumu ile çalıştay katılımcılarını bilgilendirdi. Ticarete konu alan GDO başvurularını derneklerin yapmakta olduğunu söyleyen Altınok başvururları şirketlerin yapması gerektiğini belirtti.

Greenpeace Akdeniz’den Tarık Nejat Dinç Yemezler Kampanyası-GDO Anketi Sonuçlarının Değerlendirilmesini çalıştay katılımcıları ile paylaştı. Dinç, anket sonucunda Türkiye kamuoyunun GDO’nun ne olduğunu biliyorum diyenlerin %82, GDO’lara karşıyım diyenlerin %81, Bir üründe GDO varsa o ürünü almam diyenlerin %83; aynı markanın gdosuz ürününü de almam diyenlerin ise %60 oranında çıktığını belirtti.

26-44 yş arası büyükşehirlerde yaşayanların %95’inin GDO başvurusu yapan şirkete güvenini yitirdiğinin yaptıkları kamuoyu yoklaması ile ortaya çıktığını ifade eden Greenpeace Akdeniz’den Yemezler Kampanyası koordinatörü Tarık Nejat Dinç, “GDO’ların amaç dışı söz kullanımı var. Yem diye ithal edilip gıda üretiliyor. Halkın %73 denetimlere güvenmiyor” diye konuştu.

Bugün ve yarın devam edecek çalıştayı canlı olarak twitter.com/yesilgundem adresinden takip etmek mümkün.

Çalıştay programı hakkında ayrıntılı bilgi edinmek için ekoder.org.tr/

(Yeşil Gazete)

Dortmund’dan ibretlik karar. “Irkçılar stadyuma giremez”

Almanya’da son şampiyon Borusia Dortmund, 8 aşırı sağcıya Signal Iduna Park Stadyumu’na girme yasağı getirdi. Borussia Dortmund kulübünden yapılan açıklamada, sözkonusu kişilerin, Borussia Dortmund’un 2. takımının Erfurt kentinde 1 Eylül’de oynadığı karşılaşmada aşırı sağcı eylemleriyle dikkat çektiği belirtildi.

Gelecekte aşırı sağcı eylemcilerin tespit edilebilmesi için rakip kulüplerle de işbirliği yapılacağı ifade edilen açıklamada, bunun yanı sıra Signal Iduna Park Stadyumu’ndaki güvenlik görevlisi sayısının da artırılacağı kaydedildi.

Yeni bir kamera teknolojisiyle işlenen tüm suçların yakından izlenebildiği belirtilen açıklamada, kulübün, ”aşırı sağcı eylemlere karşı hazırlıklı olmak, sorumluları tespit etmek ve polise bildirmeyi” amaçladığı belirtildi.

(Eurosport)

Kuraklık Teksas’ta su savaşlarını başlattı

Tüm amerika kıtasını pençesi altına alan kuraklık geçen hafta itibarı ile bir parça düzlüğe doğru çıkış göstermiş olsa da ülkenin kalbi konumundaki Teksas eyaleti gelmiş geçmiş en kurak yılında susuzluktan kırılıyor. Eyaletin 3’te 2’si kuraklıktan muzdarip ve artık bölgede geçimini sağlayanlar yok denecek miktarda suyun peşinde.

1910 yılından beri bölgedeki topraklarında ailesi ile pirinç tarımından geçimini sağlayan Ron Gertsen, “Bu sene ailemin bu bölgeye yerleşmesinden itibaren geçen 100 yılda yaşanan en kurak sene. Susuzluk nedeniyle artık topraklarımız nerdeyse hiçbir şey yetişmeyen çöle dönmek üzere” diye konuştu.

Şu bulunduğumuz bölge sizin de görebileceğiniz gibi yüzmillerce dönümlük çayırlık bir alan ile kaplı, daha önce hiç böyle olmamıştı diyen Gertsen, kuraklığın etkisi ile yabani çayırların pirinç tarlalarını ele geçirdiğini, bunun da kıtlığı getirdiğini belirtti.

Gertsen ve onun gibi pirinç üretimi yapan çiftçilerin artık su tedariki için Aşağı Colarado’nun Nehir Yönetimine müracaat edip Travis gölünden su alımına çok daha fazla ihtiyacı var. Geçen yıl yaşanan kuraklık tüm göllerdeki su seviyesini yarı yarıya azaltmıştı. Bu sene ise bir ilk gerçekleşti ve eyalet yöneticileri su tedariki talep eden pirinç çiftçilerine ilk defa kısıtlama getirmek durumunda kaldı. Bu sene elde edilen hasat normal hasadın %5’ini anca bulmuş durumda.

Gertsen, kuraklık çok açık bir gerçeği gün yüzüne çıkardı diyor ve ekliyor, “Kabul etmeliyiz ki şimdiye kadar alışmış olduğumuz düzene dönmemiz söz konusu değil. Yeterince su kaynağı artık yok ve bir daha da hiçbir zaman olmayacak”

(Yeşil Gazete, CBS News)