Pestisit endüstrisi ve Avrupa Birliği 1990’lardan beri dünyanın en çok satılan ot zehiri Roundup’ın doğum kusurlarına sebep olduğunu biliyordu; ama bunu halka söylemeyi “unuttular”
Uluslararası bilim insanları ve araştırmacılar tarafından ortaklaşa yazılan bu rapor,endüstrinin 1980’lerde yaptıkları araştırmaların (ki buna Roundup’un üreticisi Monsanto’nun yaptırdıkları da dahil)
Roundup’ın aktif etken maddesi glifosfat’ın laboratuar hayvanlarında doğum kusurlarına neden olduğunu gösterdiğini ortaya çıkarıyor.
Gerçekler şöyle;
- Endüstri 1980’lerden beri kendi yaptığı çalışmalardan, yüksek dozda glifosfatındeney hayvanlarında malformasyona (şekil bozukluğuna) sebep olduğunu biliyor.
- Endüstri 1993’ten beri bu etkinin orta, hatta düşük dozlarda bile ortaya çıktığını biliyor.
- Almanya hükümeti en azından 1998’den beri glifosfatın malformasyonlara sebep olduğunu biliyor.
- AB komisyonunun uzman bilimsel derleme tartışma paneli 1999’dan beribglifosfatın malformasyonlara sebep olduğunu biliyor.
- AB komisyonu 2002’den beri glifosfatın malformasyonlara sebep olduğunu biliyor. Bu, glifosfata AB tarafından izin verilen yıl aynı zamanda.
Fakat bu bilgi halka duyurulmadı. Tam tersine; pestisit endüstrisi ve Avrupa’nın düzenleyicileri beraberce halkı glifosfatın güvenli olduğu iddialarıyla kandırdılar. Sonuç olarak, Roundup bahçecilikle uğraşanlarca ve yerel otoritelerce arazi şeritlerinde, okul bahçelerinde ve diğer kamu alanlarında, hatta tarlalarda kullanıldı.
2010 gibi yakın bir tarihte, Alman Tüketiciyi Koruma ve Gıda Güvenliği Federal Ofisi BVL, komisyona glifosfatın teratojenik (doğum kusurlarına sebep olma) etkisine dair hiçbir kanıt olmadığını söyledi.
BVL bu yorumuna, Arjantinli bilim insanlarının Roundup ve glifosfatın tarımda kullanılan spreylerden çok daha düşük konsantrasyonlarda deney hayvanlarında doğum kusurlarına sebep olduğunu gösterdikleri bağımsız bir bilimsel çalışmayı çürütme amacıyla yazdığı yazıda yer verdi. Çalışmanın yapılma sebebi, Güney Amerika’nın genetiği değiştirilmiş (GD) Roundup Ready (yüksek oranda glifosfat spreyi kullanımını tolere edebilecek şekilde tasarlanmış) soya fasülyesi yetiştirilen bölgelerinde yüksek oranlarda doğum kusurları ve kanser vakalarının rapor edilmesiydi.
Arjantinli araştırmacıların çalışmasını çürütme amacıyla yazılan yazıda BVL glifosfat’ın güvenli olduğunun kanıtı olarak komisyonun 2002 yılındaki glifosfat onayı (Avrupa’dahalen yürürlükte olan onay) için sunulan endüstri çalışmalarına atıfta bulundu.
Fakat yeni raporun yazarları onay belgelerine ulaştı ve BVL’nin iddiasının aksine,1980’lerde-1990’larda yapılan endüstrinin kendi çalışmalarının glifosfatın / Roundup’ın deney hayvanlarında doğum kusurlarına yol açtığını gösterdiğini buldu.
Okuyucuların raporumuzda yer alan beyanların doğruluğunu kontrol edebilecekleri şeffaflığı sağlamak için Almanya’nın glifosfat hakkındaki 1998 taslak değerlendirme raporunun atıfta bulunulan bölümlerine şu adresten ulaşabilirsiniz.
Yeşil Gazete için çeviren: Itır Kaşıkçı
(EarthOpenSource, Yeşil Gazete)




Sizlerin de bildiği gibi Hollanda deniz seviyesinde bir ülke. Bu nedenle de iklim değişikliğinin etkilerinden biri olan deniz sularının yükselmesi sorunu, tüm Hollanda’yı çok yakından ilgilendiriyor. Birçok önlemler de alıyorlar. Fakat beni asıl etkileyen, bu alanda sıkıntı yaşamalarına rağmen kurmuş oldukları kent içi ulaşım ağları oldu. Denizin altında kurdukları metro sistemi bunun en güzel örneği. Ben Amsterdam’ı nedense hep Çanakkale’ye benzetirim. Eski kentin yapısı, deniz ile bağlantısı ve canlı günlük hayatı bana kendimi her iki gidişimde de evimde hissettirmiştir. Bu benzerlik, bazı sorunlara da nasıl çözümler ürettiği ile ilgilidir. Onun için özellikle bu gidişimde, kentin genel işleyişine daha fazla dikkat ettim.
İklim değişikliğine neden olan sera gazlarının yarıdan fazlası şehirlerden atmosfere salınıyor. Bunun için önemli birçok kent, şehir içi ulaşımda toplu taşıma araçlarını en yoğun şekilde kullanmanın farklı yöntemlerini bulmaya çalışıyor. Çünkü neredeyse kentlerin hepsinde iş merkezleri ile yaşam alanları arasında uzak mesafeler var. Çanakkale açısından örnekleyecek olursak, iş ve çalışma merkezi olarak şehir merkezi kendisini göstermekte, yaşam ve konut alanı ise Barbaros ve Esenler mahallelerinde yoğunlaşmış durumda. Doğal olarak bu iki merkezden şehir merkezine iş sahipleri ve çalışanlar ulaşmak zorunda. Çanakkale’de biz sadece lastik tekerlekli ulaşım araçlarını kullanıyoruz. Yani kendi arabalarımız veya belediye otobüsleri.
Bu da tabii ki cadde, bulvar ve sokaklarda belli saatlerde yoğunluk yaşanmasına neden oluyor. Amsterdam’da ise bunun tam tersi. Kent içine ulaşım toplu taşıma araçları olan metro – tramvay ve belediye otobüsleri ile sağlanıyor. Özel araç girişi neredeyse sıfır. Çünkü özel araçların şehir merkezini kullanabilmeleri için devasa vergiler ödemesi gerekiyor (günlük kullanım 200 TL’ye denk geliyor). Bu da insanlara özellikle eski kent merkezinin dar sokaklarını daha özgür bir şekilde kullanma imkanı sağlıyor. Tabii ki bunun için yerel yönetim bisiklet kullanımını çok yoğun bir şekilde teşvik etmiş. Hatta bazı metro duraklarının önüne bisiklet parkları kuran belediye, insanlara evlerinden metro istasyonuna kadar bisiklet ile ulaşıp, gerisini de metro/tramvay ile gidebilme olanakları sağlamış durumda.
Şehir içi ulaşımı çözmüş olan kentler, uygarlığı yakalamış, gelişmiş ve müreffeh kentler olarak anılıyor. “Barışın kenti” ünvanını taşıyan Çanakkale de uygar bir kent olmak için çok büyük çabalar harcıyor. Bienal ve kentteki aktif kültürel yapı bunun çok basit görünümleri. Neredeyse nüfusunun yarısı öğrenci olan bir kent için bisikleti çok önemli bir şehir içi ulaşım aracı olarak görüyorum. Bu konuda istekli bir yerel yönetim, şehrimizi çok kısa zamanda Amsterdam veya Stockholm gibi her iki kişiden birinin bisiklet kullandığı bir şehire çevirebilir. İşte o zaman Türkiye’nin imrenerek baktığı her anlamda örnek almaya çalıştığı bir şehir oluruz. Sadece savaşlarla anılan değil gerçekten barışın kenti olan bir Çanakkale hiç uzak değil. Hep beraber istersek çok daha kolay.






