Ana Sayfa Blog Sayfa 4469

Yeşiller/Sol Zonguldak: “İş kazası değil, İşçi cinayeti”

TTK Kozlu Müessesesi’nde 8 maden işçisinin ölümüne yol açan maden kazası ile ilgili açıklama yapan Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Zonguldak örgütü, TTK’nın sorumluluğuna dikkat çekti.

Kazada yaşamını kaybeden işçilerin yakınlarına ve Zonguldaklılara başsağlığı dileyen Yeşiller ve Sol Gelecek Partisi Zonguldak örgütü sözcüsü Ali Topaloğlu tarafından yapılan açıklama şöyle:

“İş kazası değil, İşçi cinayeti!”

TTK Kozlu Müessesesi’nde taşeron Star AŞ tarafından yürütülen galeri açma çalışmaları sırasında meydana gelen degaj sonrasında 8 maden işçisinin yaşamını kaybettiğini üzüntüyle öğrenmiş bulunmaktayız. Evlerine ekmek getirmekten başka hiç bir kaygısı olmayan bu insanların, aldıkları üç kuruş maaşın bedelini yaşamları ile ödemesi son derece hazindir.

Kömürün bünyesinde bulunan metan gazının ani şekilde boşalması olarak açıklanabilecek olan degajın akla ilk gelen nedenlerinden biri, metan gazını drene etmek amacıyla yapılması gereken arın sondajlarının yapılmamış olmasıdır. Yazılı ve görsel basından okuduklarımıza göre, kurum yetkilileri, degajın meydana geldiği arında, geçtiğimiz cuma günü 20 metre boyunda, 4 adet sondaj yapıldığını söylemektedir. O halde sorumuz şudur: Yapılan sondajlar nizami midir? Yeteri kadar sayıda ve yeteri kadar uzunlukta mıdır? Raporlarda böyle görünmektedir ama acaba gerçek olan nedir?

Yetkililere sesleniyoruz. TTK’nin işçi açıkları nedeniyle iş güvenliği kurallarını denetleyecek, meydana gelmesi muhtemel aksakları giderecek yeteri kadar elemanı görevlendiremediği iddia edilmektedir. Bu iddia doğru mudur? Metan gazını izlemek üzere kurulan tüm elektronik izleme aygıtlarına, geliştirilen teknolojilere karşın işçilerin eğitimi ve kazalar konusunda bilinçlendirilmesi çabalarında eksikler mi mevcuttur? Bu eksiklerin giderilmesi için bugüne kadar neler yapılmıştır?

Bu sorularımızın peşini kamuoyu tatmin oluncaya kadar bırakmayacağımızı duyuruyor başta kazada yaşamını kaybedenlerin yakınları olmak üzere tüm Zonguldak halkına başsağlığı diliyoruz.”

(Turnusol)

 

Uzayda dünyaya benzer gezegenler bulundu

0

NASA’ya ait Kepler uzay gözlemevinin ilk üç yılında yaptığı gözlemlerde binlerce gezegen bulundu. İyi haber ise güneş sistemimiz dışında da dünyadakine benzer yaşam koşullarının sürdürülebileceği gezegenlere ait bulgulara da rastlanmış olması.

Kepler’le çalışan bilim adamları ayrıca 461 yeni gezegen adayı bulduklarını açıkladı. Böylece Kepler uzay aracının keşfettiği gezegen adaylarının sayısı 2740’a çıktı. Kepler’in gözlemlerine dayanan keşifler Amerikan Astronomi Derneği’nin Kaliforniya’daki 221. toplantısında açıklandı. 2009’da uzaya fırlatılan Kepler aracı sadece belli bir bölgeyi hedefledi ve burada görüş alanına giren 150 bin yıldızı gözlemledi.

Gök bilimciler, yıldızların önünden başka gök cisimlerinin de geçebileceği ve bazı gezegenlerin de Kepler’in bulunduğu açıdan görülmeyebileceği gibi faktörleri göz önüne aldıktan sonra şu sonuca vardı: Galaksimizdeki yıldızların %17’sinin yörüngesinde Dünya’nın 1,25 katına varan büyüklükte gezegenler var. Ve bu gezegenler turlarını Merkür gezegeni gibi 85 günde ya da daha az sürede tamamlıyor.

Seti Enstitüsü’nden Christopher Burke de buldukları 461 yeni gezegen adayından önemli bir kısmının Dünya’ya yakın boyutta olduğunu açıkladı. Doktor Burke, “Bunlar arasında en ilginç olan, yıldızlarının yörüngesinde suyun ve yaşamın var olabileceği bölgede bulunan dört yeni gezegen bulunuyor” diye konuştu.

“Bunlardan KOI 172.02 adı verilen bir tanesi, Dünya’nın yalnızca 1,5 katı büyüklüğünde ve Güneş’e benzeyen bir yıldızın etrafında dönüyor. Şu anda elimizde olan verilere göre belki de ikinci bir Dünya’ya en yakın bulgu bu olabilir.”

(Sciencegogo.com, BBC Türkçe)

Türkiye barışa hazır, ya siz siyasiler? – Oya Baydar

Millî hassasiyet, ulusal onur uyarıları, kamu vicdanı vurguları, kamuoyu yoklaması sonuçları, provokasyon endişeleri, kırmızı çizgi dellenmeleri…Bırakın hepsini bir yana. Kulaklarınızı tıkayın, tümünü yok hükmünde sayın; sezgilerinize, umutlarınıza, sokaktaki insanlara, halka güvenin: Türkiye halkları, Türkiye insanları, Kürdü, Türkü, doğusu, batısıyla Türkiye barışa hazır. “Ne yaparsanız yapın, kiminle görüşürseniz görüşün, iş ki bu kanı durdurun, savaşı bitirin” sözleri, milyonlarca ağızdan dalga dalga yayılarak ortak dileğimizin ve özlemimizin adı oluyor. Yıllardır şahit olmadığımız geniş toplumsal ortaklaşma nihayet bu dilekte gerçekleşiyor.

Pembe hayallerle kuşatılmış, “Hep beraber, lay lay, lay” naifliğinde bir duygudan söz etmiyorum. Toplumu bu noktaya getirenin, ölümler ve kayıplar karşısındaki çaresizlik, çözümsüzlük, canına tak etmişlik olduğunu biliyorum. Ama, çözüm ânının bıçağın kemiğe dayandığı ân olduğunu da biliyorum. Nicel birikimin nitel sıçramaya dönüştüğü ân… İçinde yaşadığımız somut koşullarda,  nitel sıçrama toplumda kabaran barış ve çözüm umuduna doğru oluyor. Aksi de olabilirdi, kendimizi bir iç savaşın, yıkımın, kanlı ayrılıkların ortasında bulabilirdik. Bir dizi tarihsel-toplumsal- siyasal-psikolojik etmen, eğrisi doğrusuna geldi, bu tarihsel kesitte/ ânda yıkımın engellenebileceği umudunu bir kez daha yeşertti. Ancak ânlar geçicidir, kaçırıldı mı bir daha kolay kolay yakalanmaz. Ve tarih kaçırılan momentlerin acı deneyimleriyle doludur. Bu acı deneyimlerden birini daha yaşamak istemiyorsak ânı heba etmememiz, çözüm için atılacak adımı ertelemememiz gerekiyor.

Kof ajitasyon, siyasal abartı, ideolojik saptırma değil bu sözler: Türkiye ezici çoğunlukla gerçekten de barışa hazır. Üstelik barışın ve çözümün kolay olmayacağını, bugünden yarına olmayacağını, ezberleri bozmak, bağrına taş basmak gerekeceğini bildiği halde “Ne yaparsanız yapın, savaşı bitirin” diyebiliyor. Tabii ki içi-içeriği boşaltılmış parlak hamaset sözcüklerinin esiri olan, kanın kanla, intikamın intikamla yuğulabileceğini sanan, bunca evladımızın canına mâl olan, bunca yıkım, bunca kayıp getiren kirli savaşı millî değer olarak yücelten bir kitle de var. Onlar önümüzdeki günlerde seslerini alabildiğine yükseltecekler. Kürt sorununun barışçı çözümünün vatana ihanet olduğunu haykıracaklar, şehitlik edebiyatına hız verip kan ve ölüm üzerinden siyaset yapacaklar. En iyi temsilcisini MHP Genel Başkanı Bahçeli’de ve benzerlerinde bulan bu zihniyetin onların saldırgan şiddet diliyle değil yürek, akıl ve vicdan diliyle geriletilmesi yine bize düşecek.

 

Yaşam ve ölüm hepimizi eğitiyor

 

Düşünüp hatırlayalım: Otuz yıl önce, yirmi yıl önce, on yıl, hatta beş yıl önce, belki de daha geçen yıl, sadece Kürt sorununda değil başka birçok konuda nasıl da farklı düşünüyor, farklı konuşuyor, farklı hissediyorduk. Belki daha sert, daha öfkeliydik, belki yüreklerimiz de kırmızı çizgilerimiz de daha dardı. Belki tam tersiydi, gelişmeler kimilerini biledi, sertleştirdi. Bireyler olarak hepimizin ayrı bir hikâyesi vardır, ayrı bir gelişme çizgisi vardır. Söylemek istediğim: tıpkı dünya gibi, zaman gibi, tarih ve toplum gibi insanların da aynı kalmadığı. Yaşamın, ölümün, acının, geçen zamanın hepimizi eğittiği. Ben kendi payıma, Kürt halkının mücadelesine bakışımda, siyasal gözden yürek gözüne doğru bir gelişme saptıyorum. Otuz yıl, hatta kırk yıl önce siyaseten savunduğum doğruların (ulusların kendi kaderlerini tayin hakkı, ezilen halkların yanında olmak, vb.) ne kadar doğru olsalar da insanı anlamakla, vicdanın bakışıyla tamamlanmadıkça eksik kaldığını, dış gözün soğukluğunu yansıttığını görüyorum. Bir başkasının konuya bakış eğrisi, düşünsel-duygusal gelişmesi farklı olabilir. Demem o ki, yaşadıklarımız sadece düşüncelerimizi değil, duygularımızı da eğitiyor. Kimimiz ideolojik veya nostaljik takıntılarla kabuğumuza çekilip kendimizi dışarıya kapamayı, yaşamın öğretici derslerinden sınıfta kalmayı marifet, hatta erdem sayıyoruz ve içten içe çürüyüp koflaşan bir ağaca dönüştüğümüzü fark etmiyoruz.

Daha geçen yıl bu zamanlar, “Ne demekmiş anadilinde eğitim, anadilde savunma da neymiş, bunlar bölücülük” diyen bir arkadaşım, bugün “Bu sorun çözülsün, insanın anadili yasaklanamaz” diyorsa; bir başkası daha birkaç yıl önce “dağdaki eşkiya” derken bugün “Dağdakiler de ana kuzusu, onlar da kendi halkının şehitleri” diyebiliyorsa, şehit cenazelerinde şehit yakınlarının intikam çığlıklarının, bir oğlum daha var onu da şehitliğe göndereceğim hezeyanlarının yerini hızla “Bu savaşı bitirin, başka anaların babaların canları yanmasın” yakarışları alıyorsa, yaşam ve ölümle eğitildiğimizdendir. Türkiye halkı da barışın önemini ve tek çıkar yol olduğunu otuz yıllık deneyemiyle öğrendi, öğreniyor. Savaş tamtamları çalanların sesi barış haykırışlarıyla bastırıldığı oranda, daha da iyi ve sağlam öğrenecek.

 

Ya siyasiler, ya muktedirler?…

 

Peki siyasetçiler Türk ve Kürt insanları kadar hazırlar mı barışa? Hazırlar ki adım attılar, riske ettiler, diyeceksiniz. Haklısınız. Daha birkaç hafta öncesine kadar Kürtlerin haklı istemlerine, mücadelelerine, siyasi hareketlerine karşı nefret söyleminden başka söz bulamayanların bu gün çözümden söz etmelerine bakacak olursak, gelinen noktayı hiç küçümsememek gerek. Yine de içim rahat değil, “endişeli ve ihtiyatlı” barışçılıktan kurtulamıyorum. O eşref ânın (momentin) yine ve artık sonsuza kadar kaçırılacağı kuşkusunu atamıyorum içimden. Muktedirlerin, siyasilerin sözlerine, söylemlerine kulak verdikçe, bunlarınki istek, umut, özlem değil mecburiyet diye düşünmekten alamıyorum kendimi. Kürt meselesinde barış ve çözüm gibi hayatî bir konunun yürekten değil mecburiyetten istenmesi; çözümün her ân siyasî hesaplara kurban edilebileceği, iktidar terazisinin kefesinde barış hafif kalırsa, oy ve iktidar hesaplarıyla  çözümün olmazsa olmazlarından vazgeçilebileceği korkusu yaratıyor.

Biliyorum; bu ülke çökmemek, dağılmamak, insanî değerlerini yitirmemek için barışa mecbur. Bunun, iktidarıyla muhalefetiyle (partilerin kendi içlerindeki milliyetçiler ve MHP gibi istisnalar bir yana) siyasetçiler tarafından anlaşılmış olmasını azımsamamak, değerini bilmek gerek. Yine de, Başbakan’dan başlayarak iktidar partisi sözcülerinin üsttenci, seçmen kitlelerine karşı ürkek, korkmayın canım, hele bir silahı bıraksınlar da sonra düşünürüz havasındaki, görüşmeyi uzlaşmayı daha başlamadan kapatan “AK Parti iktidarında af veya İmralı’ya ev hapsi olamaz” sözleri, daha niceleri, kaygılarımın paranoya olmadığını gösteriyor. Barışa doğru adım atma cesareti gösterilirken kamuoyunun hazırlanması adına kullanılan üslup siyasî dengelerin ve oyların korunması ağırlıklı. Oysa yüreklere, vicdanlara, insanlara seslenmek gerek. Bunun için de barışı yüreğinde, vicdanında duymak gerek.

Okuyan, duyan, dinleyen olursa, Türk-Kürt bütün siyasilere, bütün muktedirlere söylemek istediğim: Korkmayın; Türkiye halkı barışa sandığınızdan çok daha fazla hazır, hem de yüreğiyle. Daha da iyi hazırlanması için, sizlerin de barış ve çözüm isteğini siyasal hesaplarla değil insanî, vicdanî duygularla seslendirmeniz gerek. Korkmayın; bu ülkede barış için adım atanlar, çözüm için fedakârlık edenler, kırmızı çizgilerini genişletebilenler kazanacak, barış ve çözüme direnenler kaybedecek. Bu ânı yitirmeyelim, yitirirsek sorumlusu halk değil sizler olacaksınız.

 

Oya Baydar – www.t24.com.tr

 

Aralık ayı erkek şiddeti raporu: Erkekler 12 kadını öldürdü

Bianet’in aylık olarak yerel ve ulusal gazetelerden, haber sitelerinden ve ajanslardan derlediği haberlere göre Aralık ayında erkekler tarafından 12 kadın öldürüldü, 14 kadın ile kız çocuğuna tecavüz edildi, 17 kadın yaralandı, 15 kadın ise taciz edildi. Bu rakamların sadece resmi kayıtları ya da haberlere yansımış olayları içermesi gerçek tablonun çok daha vahim olduğunun açık bir göstergesi.

2012’nin ilk 11 ayında ise resmi kayıtlara göre toplam 147 kadın öldürüldü, 123 kadın tecavüze, 208 kadın şiddete, 126 kadın tacize maruz kaldı.

Aralık ayı rakamları şu şekilde

Cinayet: Erkekler Aralıkta 12 kadın öldürdü. Erkeklerden ikisi cinayetin ardından intihar etti, biri polise teslim oldu. En çok cinayet İstanbul’da gerçekleşti.

Üç cinayet çıkarılan uzaklaştırma kararına ve kadınların polise defalarca şikayette bulunmasına rağmen engellenemedi. Bir kadın eski sevgilisi hakkında çıkarttığı uzaklaştırma kararına, iki kadın ise sevgilileri hakkında verdikleri onlarca şikayet dilekçesine rağmen öldürüldü.

Kadın katlinin yaşandığı iller Adana, Ardahan, Batman, Bursa, Diyarbakır, İstanbul (3), Kayseri, Konya, Mardin ve Van. Öldüren erkeklerin yaşları 23-60, katledilen kadınların yaşları 19-57 arasında değişti.

Tecavüz : Aralıkta erkekler dokuz ilde 14 kadın ve kız çocuğuna tecavüz etti. En çok tecavüz İstanbul’da yaşandı. Tecavüzlerin yaşandığı iller Adana, Antalya, Diyarbakır, Eskişehir, İstanbul (5), İzmir, İzmit, Urfa (2) ve Yalova.

Tecavüzler sonucu 69 erkek gözaltına alındı, dördü tutuklandı, biri izinli çıktığı cezaevine geri gönderildi. Tecavüzcülerin yaşları 21-36, tecavüze uğrayanların yaşları 13-54 arasında değişiyor.

Şiddet- yaralama:  Erkekler Aralıkta 13 ilde 17 kadını yaraladı. İki kadın saldırganlarına karşı uzaklaştırma kararına rağmen şiddet gördü. Bir erkek sığınma evindeki kızını dövdü. Kadınlar en çok kocalarından şiddet gördü. 10 kadını kocaları, ikisi babaları, biri eski kocası, biri imam nikahlı kocası, biri iş arkadaşı, biri sevgilisi, biri tanımadığı erkeklerden şiddet gördü.

En çok şiddet İstanbul’da yaşandı. Aralıkta erkek şiddetinin yaşandığı iller Adana, Adıyaman, Alanya, Ankara, Antalya, Bursa, Diyarbakır, İstanbul (3), Kayseri, Kocaeli (2), Konya, Kütahya ve Sakarya (2).

(Bianet)

 

Piyango talihlisinin ölüm nedeni siyanür

0

ABD’nin Chicago kentinde piyangoda 425 bin dolarlık ikramiyeyi kazanan Urooj Khan’ın siyanürle zehirlendiğinin anlaşılması üzerine cinayet soruşturması başlatıldı. 46 yaşındaki piyango talihlisi ikramiyesini almaya hazırlanırken aniden ölmüş, ilk anda ölümün doğal nedenlerle meydana geldiği düşünülmüştü. Piyango talihlisinin kimliği açıklanmayan bir yakınının başvurusu üzerine dosya yeniden açıldı.

Cook bölgesi adli tıp yetkilisi Stephen Cina, siyanürle zehirlenmenin çok ender olduğuna işaret ederek, “yaptığım 4500 otopsi içinden sadece bir ya da ikisinde ölümler siyanür bağlantılı çıktı” dedi. Urooj Khan’ın öldürücü miktarda siyanür aldıktan kısa bir süre sonra hayatını kaybettiği belirlendi.

Yöredeki bir dükkanda çalışan Ashur Oshana, AP ajansına bilgi verirken, Urooj Khan’ın Mekke’ye gidip Hacı olduktan sonra “artık asla kumar oynamayacağı sözünü verdiğini” anlattı. Çeşitli kuru temizleme dükkanlarının sahibi olan Khan, geçen yılın 26 Haziran’ında ikramiye çekini aldığında kazandığı parayı kısmen işine yatıracağını, kısmen de bir çocuk hastanesine bağışta bulunacağını söylemişti.

Urooj Khan’ın ikramiye çeki ölümünden bir gün önce, 19 Temmuz’da kesilmiş, ancak 15 Ağustos tarihinde bozdurulmuştu. Illinois eyaleti piyango idaresi sözcüsü, bir piyango talihlisinin ölümü halinde kazandığı ikramiyenin mirasçılarına kaldığını belirtti.

(BBC Türkçe)

 

 

Akademisyenlerden İstanbul için ortak bildiri

Türkiyeden 25 ve yurtdışından ise 21 üniversitede görev yapan 224 akademisyen ortak yayınladıkları bildiri ile İstanbul’da merkezi yönetim ve Büyükşehir belediyesi tarafından yürütülen yapılaşma ve dönüşüm sürecini birçok yönüyle son derece sağlıksız ve tehlikeli bulduklarını açıkladı.

İstanbul’daki Haliç Metro Geçiş Köprüsü, Boğaziçi Karayolu Tüp Geçişi, 3. Boğaz Köprüsü, Taksim ve Yenikapı Meydan Düzenlemeleri, Tarlabaşı ve Fener-Balat gibi 5366 Sayılı Yenileme Yasası kapsamındaki projeler ile Çamlıca Camii projelerinin gerçekleşmesi halinde geri dönülmez hasarların oluşacağı da belirtiliyor.

Şehir, çevre, mimarlık ve tarih konularında uzmanlaşan üniversite bölüm ve enstitülerine mensup Türkiye’den 201, yurtdışından  ise 23 toplam 224 akademisyenin imzacı olduğu “Akademisyenlerden İstanbul için Açıklama” başlıklı bildirinin tam metni şu şekilde:

“Bizler, şehir, çevre, mimarlık ve tarih konularında uzmanlaşan üniversite bölüm ve enstitülerine mensup öğretim üyeleri olarak son dönemde İstanbul’da merkezi yönetim ve Büyükşehir belediyesi tarafından yürütülen yapılaşma ve dönüşüm sürecini birçok yönüyle son derece sağlıksız ve tehlikeli bulduğumuzu kamuoyuyla paylaşmak isteriz.

Haliç Metro Metro Geçiş Köprüsü, Boğaziçi Karayolu Tüp Geçişi, 3. Boğaz Köprüsü, Taksim ve Yenikapı Meydan Düzenlemeleri,Tarlabaşı ve Fener-Balat gibi 5366 Sayılı Yenileme Yasası kapsamındaki projeler ve Çamlıca Camii gibi bu süreçte gündeme gelen ve bazıları gerçekleştirilmekte olan birçok projenin karar, tasarım ve ihale aşamalarında demokratik katılım,bağımsız denetim ve şeffaflık ilkelerinin ihlal edildiğini, uzman kuruluşlar ve sivil toplumun görüşlerine yer verilmediğini gözlemlemekteyiz. Kamu yararına yönelik ciddi tehlikeler barındıran bu projeler gerçekleştirildiği takdirde kentin doğal çevresi, sosyal yapısı, tarihi ve fiziksel dokusunda geri dönülmez hasarlar oluşacağı konusunda kamuoyunu uyarmak isteriz.

Bu projelerin İstanbullular’ın sağlığı ve şehrin geleceği açısından içerdiği tehlikeleri gören bilim insanları olarak yetkilileri kamu yararını ve varlığını dikkate alan, çevresel ve sosyal faktörlere, tarihi ve kültürel değerlere duyarlı gelişim politikaları üretmeye davet ediyoruz. Şehrimiz için büyük bir metropole yakışan, katılımcı ve denetlenebilir çalışma mekanizmalarının hayata geçirilmesini talep ediyoruz.”

(Yeşil Gazete)

 

Chavez’in yemin töreni sağlık durumu nedeniyle ertelendi

Venezuela parlamentosu, Hugo Chavez’in yeni dönem cumhurbaşkanlığı görevine başlaması için Perşembe günü planlanan yemin töreninin ertelenmesi talebini onayladı. Parlamentoda yapılan oylamada Chavez’e son kanser ameliyatından sonra iyileşmesi için ne kadar zamana ihtiyacı varsa verilmesi kararı alındı.

Bu oylamadan önce Cumhurbaşkanı Yardımcısı Nicolas Maduro, Küba’da bir hastanede tutulan Chavez’in yarınki yemin törenine katılamayacağını açıklamıştı. Küba’da kanser ameliyatı olan Chavez, ameliyat sonrası akciğer enfeksiyonuna bağlı komplikasyonlar nedeniyle halen hastanede tutuluyor.

Ana muhalefetin lideri Henrique Capriles, Chavez’in yemin törenine katılmaması durumunda, anayasa uyarınca 30 gün içerisinde yeniden seçim düzenlenerek bu zaman zarfında cumhurbaşkanlığı görevine parlamento başkanının vekalet etmesi gerektiğini söylüyor. Venezuela hükümeti ise yemin töreninin seçim kazanmış bir lider için formaliteden ibaret olduğunu savunuyor.

Venezuela’da üst üste dört kez seçim kazanan Hugo Chavez 1999 yılından bu yana ülkeyi yönetiyor. Parlamento Başkanı Diosdado Cabello, anayasanın 231’inci maddesi uyarınca Hugo Chavez’in ileride bir tarihte Yüksek Mahkeme huzurunda yeminini edebileceğini söyledi.

Chavez’in sağlığına ilişkin Enformasyon Bakanı Ernesto Villegas’tan gelen son açıklamaya göre, Venezuela lideri ”tedaviye yanıt veriyor” ve sağlığı ”istikrarlı” bir durum sergiliyor.

(BBC Türkçe)

Biyo-yakıtlarla gelen büyük tehlike!

Taşıma ve sanayi için bitkilerden enerji üretme fikri üzerine kurulu olan biyo-yakıtların insan sağlığına ve tarımsal üretime verebileceği zararlara bir yenisi daha eklendi.

Nature Climate Change dergisinde Britanyalı bilim insanlarının imzasıyla yayınlanan makaleye göre, hızlı büyüyen bitki ve ağaçların etanol, metan ve biyo-dizel üretimi için yaygın ekimi nedeniyle yerküre zemininde bulunan ozon gazı konsantrasyonu hızla artabilir. Bu durumun dünya genelinde milyonlarca ton tarımsal üretim kaybına yol açmanın yanısıra senede yaklaşık 1385 kişinin ölümüne de yol açabileceği belirtiliyor.

Verilen bu sayılar farazi nitelik taşımakla birlikte, sorunun önemine dikkat çekmesinin yanısıra ekolojistlerin “doğaya yapılan her müdahalenin çoğu zaman bilinemez bir sonuç doğurabileceği” tezini  de destekler nitelikte.

Avrupa Birliği, karbon salımlarını azaltmak iklim değişikliğiyle mücadele için 2020 yılı itibariyle enerji sektörü ve taşımada kullanılan girdinin %10’unu biyo-yakıttan elde etmeyi planlıyor. Bilim insanlarına göre bu oranı tutturmak için toplamda 72 milyon hektarlık tarım arazisi ve/veya sulak alanda okaliptüs, söğüt ve kavak filizi yetiştirmesi gerekliliğine işaret ediyor. Bu ağaçlar, sunni gübrelerden ve diğer kaynaklardan aldıkları nitrojen oksit aracılığıya “isoprene” adında organik bir madde üretiyorlar. Bilim insanlarının dikkat çektiği nokta da, isoprene’in kimyasal tepkilemeler sonucunda zeminde bulunan ozon gazı konsantrasyonunu büyük oranda arttırma ihtimali.

Ü oksijen atomundan oluşan ozon gazı, atmosferin üst kısımlarında güneşten gelen zararlı ışımayı engellemek gibi çok önemli bir görev üstlense de, zehirli olması nedeniyle “sokakta” solumak istemediğimiz bir gaz. Ozon nedeniyle Avrupa ‘da her yıl 22.000 prematüre ölüm gerçekleştiği tahmin ediliyor. Avrupa Komisyonu’nun “Avrupa için temiz hava” programına göre doğru tedbirler alındığında, bu sayınn yılda 5.500 azalabileceği bildiriliyor.

Biyoyakıtlardan çıkacak isoprene nedeniyle oluşacak ozon konsantrasyonu nedeniyle başta mısır ve buğday olmak üzere yılda 1.5 milyar dolarlık bir tarımsal ürün kaybı yaşanabileceği de tahmin ediliyor.

Söz konusu makalenin yazarlarından olan ve Britanya’daki Lanchester Üniversitesi’nde atmosferik kimya bölümünde çalışmalarına devam eden Nick Hewitt, “Malezya’daki plantasyonlarda var olan zemin ozon konsantrasyonunu inceledikten sonra ‘Bu durum Avrupa’da da yaşanırsa ne olur?’ sorusunu sormaya başladık” diyor. Hewitt’e göre iklim değişikliği ve karbon bütçesinin yanısıra hava kalitesini de “hesaba katmak” bir gereksinim.

Hewitt ve ekibi, fazla isoprene üretimini engellemek için söz konusu ağaçların genetiğinin değişitirilmesinin ve bu yolla isoprene üretmeyecek bir hale getirilmelerinin çözüm olabileceğini düşünüyor. Bu yolla üretilen kavak filizlerinden biri laboratuarda denenmiş durumda. Başka bir yol da biyo-yakıt üretimi için otumsu bitkileri tercih etmek olarak görülüyor. Makalenin temel savlarından biri olan “doğaya yapılan her müdahalenin çoğu zaman bilinemez bir sonuç doğurabileceği” olgusunu düşündüğümüzde ise, esas çözümün doğayla uyumlu, az tüketen ve verimli bir enerji sistemine geçiş olduğu görülüyor.

(Climate News, Yeşil Gazete)

 

 

PKK bir ruh halidir – Eren Keskin

Coğrafyamızda “devlet aklı” her zaman gecikmeli çalışmıştır.

Devleti yönetenler, asıl gerçeği bilmediklerinden değil, ‘her şey kendi istedikleri gibi olsun diye’ gecikmeli çalıştırırlar ‘devlet aklı’nı.

Osmanlı döneminde de, bu durum böyleydi.

İttihatçı dönemde bu yaklaşım en üst seviyeye ulaştı.

Bu yaklaşım nedeniyle soykırım kavramının doğmasına neden olan, büyük Ermeni soykırımı yaşandı.

Ermeniler, Süryaniler, Keldaniler soykırıma tabii tutulmakla kalmadılar, geri kalanları da tarihlerine, anılarına, topraklarına el konularak coğrafyadan silinmeye çalışıldılar.

İttihatçı paşaların geleneğinden gelen Mustafa Kemal’in kurduğu Cumhuriyete de durum hiç değişmedi.

‘Devlet aklı’ hep kötüye çalıştı.

Gerçekleri görmekten, demokrasiden, insani hukuktan hep uzak durdu.

Bu yaklaşım nedeniyle Kürtlerin tüm talepleri kanla bastırıldı.

Dersim’de ikinci soykırım yapıldı, Kürdistan farklı bir hukukla yönetildi.

Binlerce insan ‘failli meçhul’ adı verilen, özel harp dairesi operasyonlarıyla katledildi.

Binlerce insan mezarları bile bulunmayacak biçimde gözaltında kaybedildi.

Birer savaş ganimeti olarak görülen Kürt kadınlarına tecavüz işkencesi uygulandı. Binlerce köy yakıldı, yıkıldı.

Çünkü ‘devlet aklı,’ bunları öngörmüştü.

Oysa diğer tarafta, gerçekler vardı.

İnsan acıları üzerine oluşmuş ve tepki olarak silahlı mücadeleyi seçmiş PKK vardı.

Yıllarca ‘devlet aklı’ PKK ve Öcalan’ı yok saydı.

Yok saymakla kalmadı ‘hain-bölücü terörist’ ilan etti.

‘PKK’siz çözüm olmaz’ diyenleri de hain ilan etti, öldürdü, ya da cezaevlerine koydu.

Peki, bugün ne değişti?

Dünya değişti, emperyal güçlerin orta doğu politikaları değişti ve en önemlisi Kürdistan coğrafyası ve halkı direnmeye devam etti.

Bugün devleti yöneteler artık Öcalan’sız bir çözüm olmayacağını kabul etmiş gibi görünüyorlar. Ancak, PKK’yi yok saymaya, hatta Öcalan’la PKK’nin arasını açmaya çalışıyorlar.

Ancak, bilinmeli ki ‘devlet aklı’ bir kez daha iflas edecek.

Cengiz Çandar’ın bilgi dolu kitabı ‘Mezopotamya Ekspresinde’ çok doğru bir tespit var. Diyor ki Cengiz Çandar; ‘PKK bir ruh halidir. Ve bir ruh hali olarak PKK, örgüt PKK’den de daha güçlüdür.’

İşte ‘devlet aklı’ bu ruh halini görmedikçe, daima başarısız kalmaya devam edecek.

Eğer gerçekten barışçıl bir çözüm isteniyorsa, PKK hesaba katılmak zorundadır.

 

Eren Keskin – Özgür Gündem

Antalya’da “Zehirli akşamlara son” eylemi

Antalya, Isparta, Burdur, Denizli, Kaş Platformu her gün daha da çok kirlenmekte olduğunu belirttikleri Antalya havasının bu durumdan bir an önce kurtarılması yönünde çalışmalara hız verilmesinin gerektiğini belirterek, “Zehirli Antalya akşamlarına son” talebi ile bir basın açıklaması yayınladı.

Antalya Özdilek Alışveriş Merkezi önünde bir araya gelen Antalya, Isparta, Burdur, Denizli, Kaş Platformu üyeleri adına basın açıklamasını okuyan Hediye Gündüz, ““Bizler artık zehirli Antalya akşamlarına son verilerek, temiz hava solumak istiyoruz. Kirli hava halk sağlığını riske atmaktadır. Küresel ısınmayı körüklemektedir. Yanlış enerji politikaları sürdürüldüğünü göstermektedir. Antalya’da yenilenebilir enerji kaynakları kullanılmalıdır. Bizler, iklim ve çevre dostu bir kentte yaşamayı istiyor ve daha fazla iklim felaketi yaşanmasının engellenmesini istiyoruz. Bu hakkı Anayasa’da belirilen, ‘Temiz çevrede yaşama hakkı’ çerçevesinde bütün kamudan talep ediyoruz” diye konuştu.

Anayasanın 56. Maddes’inin Türkiye’de yaşayan her yurttaşımızın sağlını “herkes sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına sahiptir” ilkesini anayasal güvence altına almış olmasına rağmen Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’nın her yıl yayınladığı kirli kentler listesinda Antalya ve ilçelerini, her yıl 1. Derece kirli kentler listesinde göstermesine rağmen önlem alma yoluna gitmemesi de basın açıklamasında eleştirildi.

Halka hava kirliliğinin tehlikelerini anlatan kitapçık ve  hava kirliliğine dikkat çekmek amacıyla yoğurt da dağıtılan basın açıklamasının tam metni şu şekilde:

ZEHİRLİ ANTALYA AKŞAMLARINA SON!

Antalya halkı, son yıllarda çok “zehirli Antalya akşamları” yaşamaya başlamıştır ve ne yazı ki ; Antalya’nın havası her gün daha da çok kirlenmektedir. Bizler artık “ZEHİRLİ ANTALYA AKŞAMLARINA SON!” verilmesini ve temiz Antalya Akşamlarını geri alarak temiz hava solumak istiyoruz!

Bizlerin her gün soluduğu zehirli havayı, Çevre ve Şehircilik Bakanlığı her yıl kirli kentler listesini yayınlayarak, Antalya ve ilçelerini, her yıl 1. Derece kirli kentler listesinde göstererek önlem almak yerine durumu kabullenmiş görünmesini de kabul etmiyoruz.

Zehirli Antalya Akşamlarının Antalya Halkına ve doğaya bir çok etkileri vardır ve etkileri şöyledir:

1-Zehirli Antalya Akşamları Antalya halkının sağlığını riske atmaktadır.  Anayasanın 56. Maddesi, Türkiye’de yaşayan her yurttaşımızın sağlını “herkes sağlıklı bir çevrede yaşama hakkına sahiptir” diyerek güvence altına alıkken, yaşanan hava kirliliği ile bu güvence ortadan kaldırmaktadır. “Zehirli Antalya akşamları” ortalama olarak 16. 30 sularında başlamakta ve gece saat 23.00’e kadar çok şiddetli bir biçimde devam etmektedir. Bu süreç içinde Antalya sokakları adeta zehir saçmakta ve insanların sağlığını olumsuz yönde etkilemekte ve o saatlerde sokaklarda kirli hava nedeniyle kimseler kalmamaktadır.

Mahalli Çevre Kurulunun, Anayasanın bu güvencesini hiçe sayarak, son yıllarda ısrarla almış olduğu “düşük ısı değerli kömür” kararının, Antalya’da iklim dostu olmayan kömür kullanımı izni nedeniyle bu kirlilik legal hale getirilmekte ve bu anlamda en başta Anayasa ihlali yapılmış olmaktadır.

2-Zehirli Antalya Akşamları küresel ısınmayı körüklemektedir.  Atmosferde olması gereken karbondioksit miktarı milyonda 350 parçacık iken, bugün bu değer 394’e çıkmıştır. Bunun nedeni başta kömür ve petrol kullanımıdır. Antalya, Türkiye gibi, her geçen gün daha fazla fosil yakıt bağımlısı durumunda gelmiştir. Nitekim, mevcut hükümet döneminde konutlarda kullanılan fosil yakıt kaynaklı salımlar %140 artmışken, kömür kullanımı ise %388 artmış durumdadır!

3- Zehirli Antalya Akşamları yanlış enerji politikaları sürdürüldüğünü göstermektedir.  Türkiye enerji politikasını ne yazık ki, enerji verimliliği üzerine değil, daha fazla enerji kullanımı ve daha fazla fosil yakıt kullanımı üstüne kurmuş durumdadır. Dünya enerji verimliliği ve güneş, rüzgar gibi iklim dostu teknolojilere dönerken, güneş ülkesi Türkiye, güneş kenti Antalya’da yazın klima ile soğutulmakta, kışında ise fosil yakıtlarla ısınmaktadır.

4 -Zehirli Antalya Akşamları, Antalya’nın vizyonuna uymamaktadır. Antalya halkı her yönüyle Türkiye’nin tam bir örnek şehri oluşturabilecek durumdayken, yöneticilerin yanlış enerji kullanım kararlarıyla bu vizyonu oluşturmak konusunda engellenmekte ve ısınma konusunda ne yazık ki olanakları en kıt şehirler gibi hava kirliliği yaşamaktadır. Yöneticilerin Antalya halkının önderliğine artık engel olmaması gerektiğini anlaması ve kararlarını yeniden gözden geçirerek engelleyici kimliğini ortadan kaldırması gerekmektedir.

Bu kentin vizyonu- geleceğinin fotoğrafı- iklim dostu enerji ile ısınan, iklim dostu enerji ile aydınlanan, iklim dostu enerji ile yaşayan bir kent olma olmalı ve hak ettiği güzel doğasına uygun çevreci şehir kimliğine ulaştırılmalıdır. Antalya halkı, Antalya için oluşturulacak özel bir proje ve enerji planlamasını hak etmektedir ve bunu da yapacak güçtedir.

5- Zehirli Antalya Akşamları hukuki olarak suçlar içermektedir.  Kamunun genel sağlığına zarar vermek Türk Ceza Hukukunda, cezai yaptırıma bağlanmıştır. Genel halk sağlığının, ısınma politikalarındaki yapılan politik yanlışlıklarla tehlikeye atılması, yöneticilerin sonuçta cezai ve hukuki sorumluluklarını gerektirmektedir.

Platformumuz, Antalya’da hava kirliliğinin, insan sağlığını tehdit etmeye devam etmesi durumunda, sorumlular hakkında gerekli yasal başvuruları yapmaya kararlıdır.

Acil taleplerimiz:

1- Çevre kirliliği ve iklim değişikliğine karşı hızla enerji verimliliği hayata geçirilmelidir. Belediye ve Valilik ortak çalışarak kaynakların daha fazla kömür, petrol gibi yakıtlara harcanmasını engellemeli, konutların ısı izolasyonu yapılması, daha verimli olan toplu taşımanın hızla geliştirilmesini istiyoruz.

2- Belediye ve Valilik, kentte yazın klima ve kışın kömür kullanımını geliştiren politikaların önüne geçmeli, güneş kenti Antalya’da fosil yakıt kullanımından vazgeçirmelidir.

3- Antalya’da başta güneş olmak üzere, rüzgar, atıktan enerji gibi iklim dostu yatırımların gerçekleşmesi için kaynak, mevzuat ve politikalar hayata geçirilmeli, yatırımların sadece bu alanda yapılmasına izin verilmelidir.

4- Belediye dahil olmak üzere, bütün kamu fosil yakıt kaynaklı sera gazı envanterini çıkarmalı, hizmet ve politikalarda bunun azaltılması için hedef koymalıdır.

Bizler, iklim dostu ve çevre dostu bir kentte yaşamayı istiyor ve daha fazla iklim felaketi yaşanmasının engellenmesini talep ediyoruz. Bu hakkı da Anayasa’da belirtilen “temiz çevrede yaşama hakkı” çerçevesinde bütün kamudan talep ediyoruz.

Bizler; Antalya Isparta Burdur Denizli Kaş Platformu olarak, bugün, zehirli Antalya Akşamlarının son bulması için buradayız. Aylardır nefes alamadığımız Antalya’da örneğin bugün rüzgarın yardımıyla hava alabiliyoruz. (Demek ki; rüzgar bütün kirli havayı temizleyebildiğine göre, enerji kaynağı olarak da gündeme alınması durumunda, ısıtabileceği aşikardır). Bugünkü etkinlimiz 5 gün olarak planlanmıştır. Ancak bugün havanın doğal olarak temizlenmesi nedeniyle, havanın tekrar kirlenmesi durumunda kalan 4 gün boyunca yine konuya dikkat çekmek amacıyla burada olacağız.

Ve bugün akşamın en kirli saatlerinde hava kirliliğine dikkat çekmek amacıyla yurttaşlarımızın zehirlenmeye karşı önlem amacıyla yoğurt dağıtacağız. Antalya’nın hava kalitesinin yaşabilir olması için gereğinin yapılması için tüm yetkilileri ve yetkili kurulları göreve davet ediyor ve bu “Zehirli Akşamların” son bulmasını talep ediyoruz.

ANTALYA ISPARTA BURDUR DENİZLİ KAŞ PLATFORMU”

(Yeşil Gazete)