Ana Sayfa Blog Sayfa 4434

Şebekeye bağlı olmadan* yaşamak: Mümkün ama yeterli değil

Celsias.com sitesinde Frederick Trainer imzasıyla yayımlanan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Eren Atak‘ın çevirisiyle sunuyoruz.

***

Eski püskü evim hiçbir zaman elektrik kaynağına bağlı olmadı. Bir çift foto-voltaik güneş paneli ile çalışır ve odun ateşi ile ısınır. Kullanılan tüm su yağmur suyudur.

Sebze bahçem, meyve ağaçlarım ve tavuklarım var. Pompa ve düzenek 12 Volt güneş enerjisiyle çalışıyor. Bisiklet ya da trenle işime haftada bir kez 25kmlik yol gidiyorum ve haftada sadece 10 km araba kullanıyorum. Hiç tatile çıkmıyorum. Avusturalya’da bir ev ortalama bir kilowatt elektrik kullanıyor, ben ise sekiz watt kullanıyorum.

Peki, bu daha az tüketime yönelik olarak düzenlenen hayat tarzı sera gazı sorununu çözmenin yolu değil mi?

Kesinlikle hayır, değil. Bu çözümün bir parçası ama ana parçası değil. Eğer iklimi düzeltmek, ülkenin fakirlik, kaynak tüketimi ve diğer çevresel sorunlarını çözmek istiyorsanız, aynı zamanda ekonomik büyümeye karşı mücadele etmelisiniz, yani kapitalizmi, daha geniş anlamda küreselleşmeyi, merkezileşmeyi, piyasa sistemini, temsili demokrasiyi, mali sistemi, büyük şehirleri, modern tarımı ve şehirleşmeyi hurdaya çıkarmalısınız.

Biraz uç mu oldu? İşte size temel argüman.

 

 

Herkes temel gerçekleri ve rakamları biliyor ama çok azı bunların ne anlama geldiğini cesaretle karşılıyor. Ortalama bir Avusturalya vatandaşına gıda, yerleşim yeri, su ve enerji temin etmek 8 hektar üretken alan gerektiriyor. Eğer 2050 yılı itibariyle, dokuz milyar insan, Avusturalya’lının şu anki yaşama standardına ulaşacak ve gezegenin üretken alanı bugunkü ile aynı oranda kalacaksa, kişi başına düşen alan 0.8 hektar olacak.

Diğer bir deyimle, bir Avusturalyalı bugün herkes için mümkün olabilecek olanın 10 kat daha fazlasını kullanılıyor.

Bu durum diğer kaynaklar için de geçerli. Son birkaç on yıllık süreçte genel olarak gıdada, balık, su, birçok endüstriyel maden, petrol ve pik kömüründe kıtlıklar gözleniyor. Dünya nüfusunun yaklaşık olarak sadece 5’te 1’i zengin tüketim oranlarına sahip ve altı misli oranda insan yakında bu olanaklara sahip olmayı amaçlıyor olacak.

Ve herkes manik bir biçimde yaşam standartlarının, üretimin, tüketimin ve GSYİH’nın yükselmesiyle saplantılı hale gelmiş durumda. WWF’nin rakamlarına göre, yıllık standart %3’lük büyüme hızıyla, 2050 yılında kaynak talebini karşılamak için 20 tane daha gezegene ihtiyacımız olacak.

Şebekeye bağlı olmadan yaşamak enerji kaynağının tamamen ortadan kalkması değil… Güneş panelleri bu hayat tarzının ayrılmaz parçası.

Işıl ışıl ve bariz biçimde parıldayan ama göz ardı edilen husus, zengin dünyanın kişi başına düşen kaynak tüketim  düzeyi ve ekolojik etkisinin, sürdürülebilir düzeyden çok uzakta olduğu, ya da makul teknik düzenlemelerle bir dereceye kadar sürdürülebilir hale getirilebileceği. Yeşilci olanların çoğu da dahil olmak üzere, insanlar, aşırıya kaçmanın derecesinin büyüklüğünü ya da büyük sorunları çözmek için değişim gereksiniminin ne derece elzem olduğunu kavramıyor.

Sorunlar temel olarak sistemimizden kaynaklanıyor, oldukça varlıklı olsa da yaşam tarzlarımızdan değil. Sıfır büyüme ekonomik sistemine geçmedikçe, kaynak tüketimimizi, şu ankinin 5’te 1’inin ya da 10’da 1’inin altına indirmemiz mümkün değil. Bu da, faiz ödemesinin olmadığı bir ekonomik sistem demektir.

Bu mevcut mali sistemi ve yeniliği, girişimi, iş ve yatırımı teşvik eden güçleri ve daha çok refah arayışını yıkmak zorundayız demek. Kapitalizmi yıkmanın da ötesinde, bu, batı kültürünü 300 yıldır şekillendiren bazı temel fikirlerin (mesela ilerlemenin tanımı) ve değerlerin (zengin olma gibi) tamamen terk edilmesi demek.

Eğer istersek kolayca yapabiliriz. Benim sistemim, “Daha Basit Yol” (kitabımda detaylı olarak aktarılıyor), şu an mevcut tüketici keşmekeşliğinden daha kaliteli bir yaşamın olabileceği, yerel ve sıfır büyüme ekonomisiyle mevcut banliyö ve şehirlerimizi kendine yeten, kendi kendini yöneten hale dönüştürdüğü örneklerden sadece bir tanesi.

Evet, önemli bir kısmı hane halkı ve toplumsal düzeyde tutumlu, kendine yeten, işbirlikçi yöntemlerin kabulü. Ama benim çalıdan yapma ev tercihim kadar öte bir noktaya gitmeye gerek olmayacaktır. Hala elektrik sistemlerimiz, (küçük) şehirlerimiz, (bazı) ticaret ve ağır sanayi, tren yolu ağları, (küçük ve şehir meclislerinin kontrolünde) merkezi devlet, üniversiteler, profesyonel işler ve şu an sahip olduğumuzdan sosyal kullanımı daha yararlı yüksek teknoloji araştırma ve geliştirmemiz olabilir. Para kazanmak için sadece haftanın bir günü çalışmaya ihtiyacınız olabilir.

Eko-köylerde yaşayan birçok insan az ya da çok gereksinim görülen biçimde yaşıyor. Birçoğu şehir ve banliyölerini daha kendine yeten ve kendini yöneten yerel komünitelere dönüştürme niyetinde.

Ama bu cesaretlendirici başlangıçlar henüz daha önemli hedeflere odaklanmış değil. Gezegenin korunmasına gerçekten yardımcı olmak istiyorsanız vites küçültme konusunda kendi kendinizi üzmeyin, ama eninde sonunda büyük yapısal ve kültürel değişimi sağlamamız için gerekli odak ihtiyacı konusuna insanları çekecek bakış açısıyla yerel topluluğunuzun bahçesine katılın.

*Çevirmen Notu: “Living off the Grid” başlığı, yazı, elektrik özelinde başladığı için “Şebekeye Bağlı Olmadan Yaşamak” olarak Türkçeleştirilmiştir. Batı ülkelerinde “kendi kendine yeterek yaşayan kişi ve toplulukları” tanımlamada kullanılan bir terimdir ve elektrik kullanımıyla sınırlı değil. Bir anlamda bir “akım” olarak kabul edilebilir. Living-off-the-grid konusunda daha fazla bilgi için: www.off-grid.net

 

Yeşil Gazete için çeviren: Eren Atak

Yazının özgün hali (ingilizce) için tıklayınız.

(Celsias.com, Yeşil Gazete)


IMF Başkanı Lagarde: “Gelecek nesiller fırınlanmış, kavrulmuş, kızarmış, ızgara edilmiş olacak”

The Globe and Mail sitesinde David Runnalls imzasıyla yayınlanan yazıyı, Yeşil Gazete gönüllü çevirmenlerinden Gizem Hasırcıoğlu‘nun çevirisiyle sunuyoruz.

***

Geçtiğimiz günlerde, alışılmadık kaynaklardan iklim değişikliği konusundaki acil çözümlerin ekonomiye olan kritik önemi ile ilgili konuşmalar duyduk.

Vuruşu görev açılış konuşmasında Başkan Obama başlattı ve Amerikalıları düşük karbon ekonomisi için geliştirilmesi gereken teknolojilerde öncü olmaya çağırdı.  Kuraklığa ve Sandy Kasırgasını işaret ederek, bunları iklimimizin kötüye gittiğinin en yakın somut kanıtları olarak gösterdi.

Ama en önemli beyanlar, ortodoks ekonominin kalelerinden, Dünya Bankası ve Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) geldi.

IMF Genel Müdürü ve muhafazakâr Nicolas Sarkozy hükümeti eski maliye bakanı Christine Lagarde, İsviçre Davos’taki Dünya Ekonomi Forumu’nda yaptığı konuşmada ekonomik gelecekteki kritik dönüm noktalarını vurguladı.

“Kaynak kıtlığının artan hassasiyeti ve iklim değişikliği ile büyük sosyal ve ekonomik bozulma potansiyeli, içinde bulunduğumuz durumun gerçek belirleyicileridir” diyen Lagarde sözlerine iklim değişikliğinin “21.yüzyılın en büyük ekonomik sorunu” olduğunu söyleyerek devam etti. Evet, bu sözler IMF’nin başındaki kişiye ait.

Lagarde sözlerine yeni bir ekonomik büyüme çağrısı ile son verdi: “ Evet, büyümeye ihtiyacımız var ama bu büyümenin çevresel sürdürülebilirlik ilkelerine uyan yeşil büyüme olması gerekiyor. İyi bir ekoloji iyi bir ekonomi demektir. Doğru karbon fiyatlaması ve fosil yakıt sübvansiyonları azatılmasının bu kadar önemli olmasının bir nedeni de budur.”

Dinleyicilerden gelen bir soru üzerine Lagarde şu ilginç ve çarpıcı cevabı verdi: “ İklim değişikliği ile ilgili harekete geçmemeye devam edersek, gelecek nesiller fırınlanmış, kavrulmuş, kızarmış ve ızgara edilmiş olacak.”

Öte yandan, Dünya Bankası başkanı Jim Yong Kim de iklim değişikliğinin finans ve büyüme ile birlikte Davos gündeminin başında gelmesi için ısrarcı oldu ve ekledi: “Çünkü küresel ısınma, bugüne dek kat ettiğimiz tüm “yolu” tehlikeye sokuyor.”

Sözlerine “Dünyanın en öncelikli konusu düşük karbon büyümesini desteklemek için enerji maliyetleri açısından doğru finansal akış ve fiyatlandırmalar olmalı” diyerek devam eden Kim’e göre, karbon üzerinde gerçek çevresel maliyetleri doğru yansıtan öngörülebilir bir fiyat sağlanması emisyon azaltımını istenen noktaya çekmenin anahtarı. Doğru enerji fiyatlandırmaları da yatırımcıları enerji verimliliği ve temiz enerji teknolojileri yatırımları konusunda teşvik edebilir.

Emisyon azaltımını 2020 yılına kadar %5 seviyelerine getirebilecek ikinci acil adım ise zararlı yakıt sübvansiyonlarını küresel olarak bitirmek.

Yukardaki bu cümleler Greenpeace’ den ya da David Suzuki’den değil. Bu sözler uluslararası finans sisteminin en kilit isimlerinden geliyor.

IMF yıllarca çevre ve finans konusunu uluslararası çevre örgütleri için “sol” bir yan-konu olarak gördü ve bu konuların etrafında dolanmakta ısrar etti. Her ne kadar Dünya Bankası düşük karbon vadelerine yatırım yapmaya ve iklim konuşmalarında etkin bir oyuncu olmaya başlamadıysa da, bu konu acil ve önemli gündem maddeleri arasına yerleşmemişti.

Ta ki, bugüne kadar.

İklim değişikliği, hükümetlerin ve çok uluslu kurumların zengin ve ünlü liderlerinin yıllık toplantılarının ana ekonomik tartışma konusu oluyor. Peki, Başbakanımız veya Maliye Bakanımız ışığı gören sıradaki kişiler olabilecekler mi?

David Runnalls Ottawa kökenli düşünce kuruluşu Sustainable Prosperity (Sürdürülebilir Refah) kıdemli üyesi

 

Yeşil Gazete için çeviren: Gizem Hasırcıoğlu

Yazının özgün hali için tıklayınız.

(Globe and Mail, Yeşil Gazete)

 

Tonyalılar çimento fabrikasına karşı yürüdü

Trabzon’un Tonya ilçesinde yaptırılmak istenen Çimento Fabrikası’na yöre halkının tepkisi sürüyor. Trabzon’un Tonya ilçesinde yaptırılmak istenen Çimento Fabrikası’na yöre halkının tepkisi sürüyor.

Trabzon’un Tonya ilçesinde yaptırılmak istenen çimento fabrikasına karşı çıkan bölge halkı kent merkezinde yaptıkları yürüyüşle süreci protesto etti.Tonya Düzköy Çevre Platformu Sözcüsü Avukat Nedim Şenol Çelik çimento fabrikası ve 16 taşocağı için 103 binin üzerinde ladin ağacının kesileceğini söyledi.

“Bu sorun yasal yöntemlerle çözülmediği takdirde büyük huzursuzluklara gebedir. Bizler can derdindeyiz, onlar ise para derdinde. Yasal haklarımızı sonuna kadar kullanacağız.”EMBA adlı bir şirket elimizde kalan son kalemiz olan temiz havamızı, suyumuzu, toprağımızı yaylalarımızı, ormanlarımızı, yok olma tehlikesi altında olan bitki hayvan türlerimizi, doğal güzelliklerimizi yok edecek bir proje olan Tonya Çimento Fabrikası ve malzeme ocakları projesini hayata geçirmek istemektedir.”Bu şirket tarafından hazırlanarak onay için Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na sunulmuş olan ÇED raporu masa başında yasak savmak için hazırlanmış, kendi içinde çelişkiler içeren, yasal engelleri aşmak için rakamların çarpıtıldığı bilimsel yetkinlikten yoksun bir belgedir.”

ÇED bakanlıktan geçti.

Yapımcı EMBA firması ise Çevre Etki Değerlendirme (ÇED) raporunun bakanlıktan geçtiğini bildirdi.EMBA Yönetim Kurulu Başkan Vekili Mete Bülgün konuyla ilgili basın toplantısında fabrikanın çevreye zarar vermeyeceğini iddia etti.

http://www.youtube.com/watch?v=lWuOmkEgNsg

(Bianet, viratrabzon, trabzonhaber.com, yenitirebolu.com)

Polis konserin elektriğini kesti!

Kocaeli’de Gripin’in konseri polis tarafından karanlıkta bırakıldı. Konser alanına giden polisler Gripin sahnede şarkısını okuduğu esnada konser alanındaki elektrikleri kesti.

İstanbul’da bulunan Yeni Yüzyıl Üniversitesi Türkiye genelinde belirlediği 5 ilde ‘Yeni Yüzyıl Üniversitesi Sömestr Fest’13’ adı altında bir organizasyon düzenledi.

Radikal gazetesinden Serkan Ocak‘ın haberine göre, lise öğrencilerine yönelik etkinlikler kapsamında Gripin konseri de yer alıyordu. Bursa’nın ardından dün de sıra Kocaeli’ndeydi. Yaklaşık 3 bin öğrenci gün boyu yapılan etkinliklere katıldıktan sonra Gripin’i izlemek üzere Perşembe Pazarı’ndaki konser alanına gitti. Ancak konserin bitimine son 4 şarkı kala polis memurları konser alanına geldi. Polis, ‘Şikayet var’ diyerek konserin bitirilmesini istedi. Lila Organizasyon’dan Doğukan Celesun, olayın sonrasını şöyle anlattı:

“Eskişehir, Edirne, Balıkesir, Bursa ve Kocaeli’ni kapsayan bir turneydi. Her yerde izinler alındı. 4 konser sorunsuzca tamamlandı. Saat 17.45’te konser başladı. 18.20’de polisler geldi. İzmit İlçe Emniyet Müdürvekili olduğunu söyleyen (Salih Çakır) görevli konserin bitirilmesini istedi. Biz izinli olduğunu söyledik. Bize ‘sizinle muhatap olmayız’ dedi. Kimliğini bile göstermek istemedi. Hemen sesi kapatın dedi. Polis memurlarına talimat verip şalteri indirtti. Sahne’de Gripin şarkı söylerken sesi ve elektriği kestiler.”

Radikal Gazetesi aynı haberde Yeni Yüzyıl Üniversitesi Mütevelli Heyeti Başkan Yardımcısı Ekrem Çalkılıç’ın görüşlerine yer verdi. Çalkılıç; “Üniversitenin en üst temsilcisi olarak konsere davet edildim. Ben de konsere katıldım. Bir kargaşa oldu ve bir anda elektriği kestiler. İçeriden polis şalterleri indirmiş. Polis konuya vakıf değil. Üniversitenin bu organizasyonu yaptığının ve Gripin’in ünlü bir grup olduğunun da farkında değildi. Zaten bize hiç sormadılar. Eğer gelip durumu anlatsalar kontrollü bir şekilde konseri bitirirdik. Ama bir anda kestiler. İnfial yaratacak durumdu. Çok tehlikeli bir şey yaptılar. Konser alanında 3 bin kişi vardı. Gripin’in güvenliği sağlanamadı. Koca bir yapı karanlıkta kaldı. Tüm malzemeler kargaşada zarar gördü. Durumu valiliğe de bildirdik. Tüm emniyetin suçu yok tabi bir emniyet müdürünün durumdan vazife çıkarması sonucu bu durumda kaldık. Vali beyin haberi dahi yokmuş.”

Aşağıdaki video’da elektrik kesintisi anı ve Gripin vokalisti Birol Namoğlu’nun görüşleri yer alıyor.

http://www.youtube.com/watch?v=YgJKcEAoW5Q

Radikal, Yeşil Gazete

National Democratic Institute’den burs duyurusu

National Democratic Institute ve American  Councils for International Education; Türkiye, Rusya, Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan ve Moldovya’da yaşayan genç profesyonellere Amerika’daki yasama sürecini doğrudan gözlemleme fırsatı sunuyor.

Bu yıl 1 Ekim-9 Kasım 2013 (lojistik ayarlamalara bağlı olarak tarihlerde küçük değişiklikler olabilir) tarihleri arasında gerçekleşecek olan programa gelen başvurular arasından Türkiye’den  seçilecek yedi katılımcı; Washington D.C’daki oryantasyon toplantısının ardından, Amerika’nın çeşitli eyaletlerinde eyalet düzeyindeki yerel meclislerde, yürütme organlarında, savunuculuk yapan sivil toplum kuruluşları ve düşünce kuruluşlarıyla, siyasi reform alanında çalışmalar yapan kurumlarda Amerikalı meslektaşlarıyla beraber çalışacak.  Program diğer ülkelerdeki katılımcılarla birlikte Washington D.C’de gerçekleşecek kapanış toplantısıyla sona erecek.  Ayrıca katılımcıların program boyunca Amerikalı meslektaşlarıyla ortak geliştirecekleri projeler arasından seçilecek bazı projelerin Türkiye’de uygulanması mümkün olabilecektir.

Programın Amaçları

  1. Amerika’daki yasama süreci hakkında bilgi sahibi olmak
  2. Kamu politikalarını oluşturmada sivil toplumun rolünün önemini ve hükümetin hesap verebilirliğini arttırmak
  3. Amerika ile Türkiye’deki örgütler arasında ortaklıklar oluşturulmasına destek olmak
  4. Ortak sorun ve ihtiyaçlara yönelik olarak uygulamaya dönük çözümler geliştirmek amacıyla ortak bir dil oluşturmak

Başvuru Kriterleri

  • Türkiye, Rusya, Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan ve Moldovya vatandaşı olmak
  • 25-35 yaşları arasında olmak (Yaş kriterinde herhangi bir esneklik yapılmamaktadır.)
  • Üniversite mezunu olmak
  • İleri derecede İngilizce konuşma ve yazma becerisine sahip olmak ve bunu öğrenim dönemi boyunca İngilizce eğitim veren üniversitelerden mezuniyetle  veya son iki alınmış TOEFL (500’ün üzerinde puan almak) veya IELTS (6 veya üzerinde puan almak) ile belgeleyebilmek.( Ön elemeyi geçen katılımcıların TOEFL veya IELTS belgelerinin olmadığı durumda; adaylar için Ankara’da  ücretsiz olarak TOEFL sınavı yapılacaktır.)
  • Türkiye’de kamu idaresi ve/veya sivil toplum alanında konuyla ilgili deneyime ve bu alanda kariyer yapma kararlılığına sahip olmak
  • Liderlik ve ortak iş yapma becerilerine sahip olmak

Katılımcıların konaklama ve ulaşım masrafları program tarafından karşılanacak ayrıca katılımcılara küçük bir miktar harcırah verilecektir.  Katılımcılar program boyunca Amerikalı ailelerinin evlerinde misafir olacaktır.

Başvuru kriterlerine uygun niteliklere sahipseniz ve programa başvurmak isterseniz aşağıdaki linki tıklayarak bir kullanıcı adı aldıktan sonra Application: Citizens of Turkey (Fall) linkinde yer alan yönergeleri takip edebilir ve başvurunuzu online olarak yapabilirsiniz. Başvuru için son tarih 20 Mart 2013’tür. 20 Mart saat 17.00’den sonra yapılan başvurular geçerli değildir.

Başvurular için:

http://lfp.americancouncils.org/?q=content/apply-now

Programla ilgili sorularınız için NDI’dan Mevlüde Sahillioğlu ile ([email protected]); online başvuruyla ilgili teknik sorularınız için American Councils for International Education’dan Adolat Salikhova ile iletişime geçebilirsiniz.

Almanya Eğitim Bakanının doktor unvanı intihal yaptığı için geri alındı

Düsseldorf Heinrich Heine Üniversitesi, Federal Almanya Eğitim ve Araştırma Bakanı Annette Schavan’ın ‘doktor’ unvanını geri aldı. Bakanın, doktora tezinde intihal yaptığına karar verildi.

Hrıstiyan Demokrat Partili Annette Schavan’ın 1980 yılında Düsseldorf Heinrich Heine Üniversitesi Felsefe Fakültesi’nde yazdığı “Kişi ve Vicdan” konulu doktora tezinin bazı bölümlerinde intihal yaptığı iddia ediliyordu.

Kimliği bilinmeyen kişilerin konuyla ilgili özel olarak oluşturdukları “Schavanplag.wordpress.com” adresli internet sitesinde ifşa edilen tezde, Bakan Schavan’ın kaynakların tamamını listelemediği ve bazı bölümlerde kaynakları gizlediği öne sürülüyordu.

Düsseldorf Heinrich Heine Üniversitesi Felsefe Fakültesi Dekanı Bruno Bleckmann, iddiaları inceleyen fakülte konseyinin, Bakan Schavan’ın intihal yaptığına kanaat getirerek, ‘doktor’ unvanının iptal edilmesine karar verdiğini açıkladı.

Schavan’ın avukatları ise karara itiraz için mahkemeye başvuracaklarını bildirdi.

Eski Savunma Bakanı Karl-Theodor zu Guttenberg de tezinde intihal yaptığının ortaya çıkması sonucu iki yıl önce istifa etmişti.

(DW)

Philip Jessup “Farazi Dava Yarışması”nın bu seneki konusu: İklim Değişikliği

Uluslararası Hukuk Öğrencileri Derneği’nin (International Law Students Association – ILSA) White & Case Hukuk Bürosu’nun desteğiyle düzenlediği Philip Jessup “Farazi Dava Yarışmasının bu seneki konusu iklim değişikliği.

* * *

Her sene karmaşık bir devletlerarası umumî hukuku sorununu konu alan P. Jessup “Farazî Dava Yarışması” dünya çapında hukuk fakültesi öğrencileri arasındaki en önemli etkinliklerden biri. ABD’nin Washington kentinde yapılan final turlarına katılabilmek için önce ulusal elemelerde kendi ülkenizdeki hukuk fakültelerini geçmeniz ve en başarılı takım olmanız gerekiyor. Ancak yalnızca yarışma dosyasının hazırlanması bile o kadar yoğun bir çalışma gerektiriyor ki her fakültenin katılması mümkün olmuyor. Örneğin Türkiye’deki 50’den fazla hukuk fakültesinden katılanların sayısı her sene 5-6 tane ile sınırlı kalıyor: Koç, Galatasaray, İstanbul ve Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakülteleri son üç yıldır düzenli şekilde yarışmaya katılıyor, bunlara Bilgi, Ankara ve Yeditepe Üniversiteleri de seneden seneye ekleniyor. Bu sene rekor sayıda fakültenin Türkiye elemelerine katılacağı belirtiliyor ancak kurallar gereği bunların hangi üniversiteler olduğu henüz açıklanmadı. (Bu seneki ulusal elemeler 22-23 Şubat tarihlerinde Bahçeşehir Üniversitesi’nin Beşiktaş’taki kampüsünde gerçekleşecek. Etkinlik halka açık ve kayıt gerekmiyor.)

(Güncelleme: Bu seneki ulusal elemeler 23-24 Şubat’ta İstanbul Üniversitesi Rektörlük Binası’nda yapılacak)

Tamamı İngilizce yapılan yarışma o kadar prestijli ki büyük hukuk büroları işe alımlarda yarışmayı kazanmayı değil, sırf bu yarışmaya katılmış olmayı bile göz önünde bulunduruyor. Jessup Farazi Dava Yarışması’na katılan öğrenciler mezuniyetlerinin ardından en büyük hukuk bürolarında ve Dışişleri Bakanlığı gibi önemli bürokratik görevlerde kolaylıkla iş bulabiliyor. Hele bir de kazandıysanız, iş teklifleri arasından en beğendiğinizi siz seçiyorsunuz. Yarışmanın prestijinin bu kadar yüksek olması -özellikle ABD’de- bazı öğrencilerin senelerini dondurup bu yarışmaya hazırlanmasına dahi yol açabiliyor.

İşte geleceğin uluslararası hukukçularını yetiştiren bu önemli yarışmanın bu seneki konusu iklim değişikliği ve buna bağlı olarak ortaya çıkan hukuksal sorunlar. Kısaca olayı anlatmaya geçmeden önce, yarışmanın konusunun, profesyonel bir ekip tarafından, güncel, mevcut ve muhtemel uluslararası hukuk sorunlarının altında harmanlanmasıyla ortaya çıkartıldığını belirtmekte fayda var. Aslında olayların ve ülkelerin hepsi gerçek ancak ülke ve yerlerin gerçek adları takma adlarla değiştiriliyor. Bu nedenle, gönül rahatlığıyla diyebiliriz ki, iklim değişikliği uluslararası hukuk camiası tarafından bir gerçek olarak kabul edilmiş durumda ve potansiyel bir sorun kaynağı olarak görülüyor. İklim değişikliğinin varlığından hâlâ şüphe duyanlar varsa artık duymasınlar, Jessup Yarışması bile temel konu yaptıysa iklim değişikliği var demektir! J Yarışmanın konusunun bu şekilde belirlenmesiyle hem geleceğin hukukçuları muhtemel sorunlara hazırlanıyor hem de sorunların bugünden tartışmaya başlanması sağlanarak önlem alınıyor.

Yarışmanın bu seneki konusunun ayrıntılarına gelince, Alfurna adlı bir ada devleti küresel ısınmanın etkisiyle gittikçe daha fazla sulara gömülmektedir. 53 bin kişinin yaşadığı ve iki adadan oluşan bu devlet, su baskınlarını önlemek amacıyla komşusu Rutasia ile bir anlaşma imzalar ve bu devletin önemli bir inşaat şirketinin su baskınlarını engellemek için kıyı şeridine duvar inşa etmesine onay verir. Ne var ki, sanayileşmiş, Alfurna gibi fakir ülkelere borç verebilen ve işlerin tıkırında ilerlediği Rutasia karbon emisyonunda rekorlar kırmakta ve aslında komşusunun sular altında kalmasının sorumlularından biridir.

Adaların tamamen batacağını anlayan Alfurna Hükümeti diğer komşusu Finutafu Devleti ile yerleşimin olmadığı ve suların yükselmesinden etkilenmeyecek olan Nasatima Adası ‘nın yıllık 1 milyon dolarlık bir kira ile 99 yıllığına kendilerine bırakılması konusunda anlaşır. Buna bağlı olarak halkın büyük çoğunluğu yeni adaya tahliye edilir. Ancak teknolojiyi reddeden ve halkın geri kalanıyla çok içli-dışlı olmayan 3 bin kişilik bir grup atalarının topraklarını terk etmek istemez ve batmak üzere olan adada kalır. Ancak duvar inşaatı işe yaramaz ve adalar tamamen suya gömülünce bu 3 bin kişiden kurtulanlar gemilere atlar ve kaçak olarak daha yakındaki komşu Rutasia’ya ulaşır. Rutasia Devleti bu kişileri toplama kampı benzeri sağlık koşullarının yetersiz olduğu tesislere yerleştirir. Bazı Alfurna vatandaşları hastalık kaparak ölür. Rutasia, Alfurna’lılardan kurtulmak için onları insan hakları sicili felaket durumda olan komşusu Saydee Devleti’ne transfer etmeye karar verir.

Alfurna, ülke toprağının tamamen suya gömülmesi ve diğer sebeplerden ötürü borçlarını ödeyemez duruma gelir. Rutasia, borcunu ödeyemeyen Alfurna’nın, artık toprağı kalmadığı için bir devlet olarak kabul edilemeyeceğini iddia ederek Alfurna’nın kendi hesaplarındaki parasına el koyar.

P. Jessup Farazi Dava Yarışması’nın bu seneki konusunun tam metnine şu linkten ulaşabilirsiniz:

P. Jessup Yarışması, adı üzerinde, “farazî” olayları konu ediniyor. Ancak bunun pek de öyle olmadığını az önce açıkladık. Nitekim, Birleşmiş Milletler’in gerçek rakamlarına göre, 2050 yılı itibariyle 150 milyon kişinin iklim değişikliğine bağlı sebeplerden ötürü göçmen haline geleceği hesaplanıyor.[1] Rapora göre önümüzdeki yıllarda deniz seviyesinin yükselmesi ve diğer beklenmedik hava olaylarına bağlı olarak bazı ülkelerin sınırları değişecek ve hatta bazı ülkeler haritadan silinecek.[2]

Basit gerçek: Pasifik Okyanusu’ndaki bazı ada devletleri çok yakında suya gömülecek. Kıyı devletlerinin bazı bölgeleri de sular altında kalacak. Bilindiği üzere kıyılar yerleşimin yoğun olduğu bölgeler. Bunlara ek olarak, iklim değişikliğine bağlı olarak ortaya çıkacak seller, hortumlar, kuraklıklar ve diğer iklim olayları nedeniyle milyonlarca insan yakın zamanda evlerini terk etmek zorunda kalacak.  Bu insanlar yaşamlarını sürdürebilmek için güvenli bir sığınak arayacak. Bazı devletlerin sınırları değişecek, bazıları haritadan silinecek. Milyonlarca insan kendilerini kabul etmesini bekledikleri ülkelerin sınırlarına yığılacak. Tüm bunlar büyük trajedilerin yanında önemli uluslararası hukuk sorunlarına yol açacak ve hatta yol açmaya başladı bile. ABD’de, Avustralya’da ve hatta yağmur ormanlarındaki kuraklık, dünyanın her yerindeki orman yangınları, İtalya ve Türkiye’de daha önce görülmeyen ani seller, kutup buzullarının erimesi, hayvanların yaşam alanlarının daralması ve daha birçok gösterge bizi iklim değişikliği konusunda uyarıyor. Bizse, tüketime, lükse ve yok etmeye dayalı hayat tarzlarımızı değiştirerek iklim değişikliğini durdurmaya çalışmak yerine sorunları çözecek hukukçu yetiştiriyoruz.

Evet, hukukçular sorunları çözebilir, ancak trajedileri önleyemez.


[1] Birlemiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği İklim Değişikliği ve İnsan Hakları Arasındaki İlişkiler Üzerine Yıllık Raporu (A/HRC/10/61), paragraf 55.

[2] Aynı rapor, paragraf 40-41.

 

Serkan Köybaşı

Bahçeşehir Üniversitesi Hukuk Fakültesi
Anayasa Hukuku Araştırma Görevlisi

Tunus’ta muhalif lider öldürüldü

Tunus’un başkenti Tunus’ta sol görüşlü muhalif politikacı Şükri Belıyd’ın evinin önünde vurularak öldürüldü.

Tunuslu yetkililerin yaptığı açıklamaya göre, muhalif politikacı Belıyd’in işe giderken kimliği belirsiz kişiler tarafından gerçekleştirilen silahlı saldırı sonucunda öldürüldüğü belirtildi.

Belıyd, Tunus’ta çok sayıda partinin bir araya gelerek oluşturduğu Halk Cephesi’nin içerisinde yer alan Yurtsever Demokrat Parti’nin Genel Sekreterliği görevini yapıyordu.

Tunus Başbakanı Hammadi el-Cibali, muhalif politikacıya yapılan suikasti kınadığını söylediği açıklamasında, Belıyd’ı öldüren kişinin kimliğinin tespit edilemediğini belirtti.

Muhalif liderin öldürülmesi sonrasında yaklaşık 1000 kişilik bir protestocu grubun İçişleri Bakanlığı’nın önünde toplandığı belirtiliyor.

(Ajanslar, Yeşil Gazete)

 

 

Kadıköylüler Kuşdili’nde AVM istemiyor

Kadıköylüler daha önce Salıpazarı olarak kullanılan ve tahliye edilen Kuşdili Çayırı’na alışveriş merkezi (AVM) yapılması kararına tepki gösteri. Kadıköy Belediyesi ise İstanbul Valiliği Çevre ve Şehircilik İl Müdürlüğü’ne itiraz dilekçesi hazırladı. İmza kampanyası başlatılıyor.

Doğal sit alanı

Kadıköy’ün tarihi öneme sahip, 3. Derece Doğal Sit Alanı olarak ilan edilmiş olan Kuşdili çayırına AVM yapılacak. Kadıköy halkı karara tepkili. İstanbul Valiliği Çevre ve Şehircilik Bakanlığına itiraz dilekçesi hazırlayan Kadıköy Belediyesi, vatandaşları İstanbul Büyükşehir Belediyesi’nin facia gibi kararına itiraz etmeye çağıdı. Kuşdili Çayırı diğer bilinen adıyla “Eski Salı Pazarı” alanı için geçtiğimiz günlerde İstanbul Büyükşehir Belediye Meclisi’nden yeni bir imar planı geçti. Plana göre alana “sabit pazar, otopark, lokanta, itfaiye, pastane, cafe, sinema, çarşı… ” gibi yapılar inşa edilebilecek. 100 yıl öncesine kadar Kadıköy’ün mesire yeri olan, hemen ortasından geçen Kurbağalıdere’de sandal sefalarının yapıldığı Kuşdili Çayırı, yine yapılaşma tehlikesiyle karşı karşıya. Daha önce buraya yapmak istediği AVM projesi, mahkeme kararıyla iptal edilen İbb’nin yeni bir plan hazırlayarak, Kadıköy’de yapılaşmaya açılmayan son alanlarından biri olan eski Salı Pazarı alanına Alışveriş Merkezi yapacağı iddia ediliyor.

Öztürk: Tam bir facia

Kararı, “Tam anlamıyla bir facia” sözleriyle yorumlayan Kadıköy Belediye Başkanı Selami Öztürk, “Bir kentin yaşayabileceği en kötü olaylardan biriyle karşı karşıyayız. Kadıköy’ün en işlek ve merkezi yerine bir AVM planlanması, akıl ve mantıkla bağdaşacak bir olay değil. Bu bir akıl tutulması” dedi. Öztürk, tüm dünyada AVM’lerin kent çeperlerine kaydırılmakta olduğunu anımsatarak, “Siz bunu bir kentin merkezine yaparsanız, orayı mahvedersiniz. Büyükşehir, Kadıköy’ün en merkezi yerine alışveriş merkezi yapıyor. Plan notlarına göre, yeni yapılacak AVM de Tepe Nautilus kadar ya da ondan daha büyük olabilecek” dedi. Başkan Öztürk, planın askıya yeni çıkmasına rağmen, buranın ihalesinin 4-5 yıl önce yapıldığını anımsatarak, şu konulara açıklık getirilmesini istedi.

Başkan Öztürk, “Kadıköylüler’in böyle bir talebi yok, bizim de öyle bir talebimiz yok, tam tersine karşı duruşumuz var. Peki, o halde kimdir buraya AVM isteyenler? İmarı belli olmayan bir şeyin ihalesi nasıl yapıldı? Kimler buranın AVM olması için bastırıyor? Bu alana bu kadar imar hakkını neden veriyor? İhale ne zaman yapıldı? Yapıldıysa kimlere yapıldı? Proje ortaya çıkmadan ihale nasıl yapıldı? İbb, tüm bunları açıklamak zorunda. Bu AVM’nin arkasında kimler var? Kadıköylülerden daha güçlü olan kim bunlar? Sayın Başbakanı da bu konuda araştırma yapmaya çağırıyorum. Kendi partisi, meclisi içinde bu konunun arkasında kimler var, çıkarsın” dedi.

Alanın, daha önce Tabiat ve Kültür Varlıklarını Korumu Kurulu’nun belirlediği koşullarda, (İtfaiye’nin yan tarafına) altı otopark, üstü ise sadece pazaryeri olmak üzere düzenlenebileceğine, başka imar hakkının olmadığına dikkat çeken Öztürk, “Kadıköy’ün bir hükümet konağı yok. Bizim hükümet konağı binamız, planlamada Hasanpaşa’daki yeni Salı Pazarı’nın oradaydı. Kadıköy’e oynanan oyun şu. Bu meydana AVM yapılabilsin diye Kadıköy’ün Salı Pazarı kaldırıldı, hükümet konağı olarak ayrılan yere taşındı.

Oradaki hükümet konağı, maliye ve adliye binaları kaldırıldı. Daha sonra adliye Kartal’a gidince buraya istinaf mahkemeleri getirildi. Sonra bu mahkemeler de kaldırıldı. Yani AVM için Kadıköy’ün hükümet konağı yok edildi, maliye binası, kamu binaları ortadan kaldırıldı, tarihi salı pazarı taşındı. Kuşdili Çayırı, yeşil alan olmalıdır. Bir şey yapılacaksa, altı otopark üstü yeşil alan bir kısmına da hükümet konağı olabilir” dedi.

AVM’ye izin veren plan İBB’den geçti

Eski Salı Pazarı’na yani Kuşdili Çayırı’na AVM yapılabilmesine izin veren plan İbb Meclisi’nden geçti ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından onaylandı. Karar ile 3. derece SİT alanı olan yerlere bu tür yapıların yapılmasına izin verilmiş oluyor. “1/5000 ve 1/1000’lik planlar, 16 Şubat’a kadar askıda kalacak.

Kadıköy Belediyesi, şu anda İSPARK’ın otopark olarak kullandığı alana AVM yapılma ihtimaline şiddetle karşı çıkıyor, yeşil alan olmasını istiyor. Daha önce Danıştay kararına göre plan iptali olan bir alanda, yeni plan yapılırken bir önceki planın iptal gerekçelerine uyulması gerekiyor. Ancak planın 2008’deki iptal gerekçeleri dikkate alınmadan iptal olan plana benzer yoğunlukta yapılaşmanın getirildiği bir plan oluşturulmuş ve 11 Aralık 2012 tarihinde onaylanmış. Belediye ve vatandaşlar bu planda verilen yapı yoğunluğunun iptal edilerek parsellerin tamamının kamu yararı doğrultusunda ve doğal sit özelliği nedeniyle “Yeşil Alana” alınması için itiraz edecekler. Vatandaşlar da dilekçeyle itiraz ediyor, sosyal medyada #KuşdiliAVMolmasın etiketiyle kampanya yürütülüyor.

(DHA, Yeşil Gazete)

Kırım Kongo salgını kapıda uyarısı

Kırım Kongo hastalığına yol açan keneler için Türkiye'ye çok sayıda Afrika Tavuğu (Numida meleagris) getirildi

Utah Üniversitesi Biyoloji Bölümü öğretim üyesi ve Kuzey Doğa Derneği başkanı  Doçent Dr. Çağan Şekercioğlu’nun son makalesi ciddi bir tehlikeyi gözler önüne serdi.

Kene ısırması nedeniyle meydana gelen ölümlerin önüne geçmek isteyen Türkiye’nin Afrika’dan keneleri yok etmek için getirip doğaya bıraktığı İbikli Afrika Tavuklarının (Numida meleagris) öngörüldüğü gibi Kırım Kongo hastalığının önüne geçmek bir yana, hastalık mikrobunu tüyleri arasında taşıyarak daha fazla yayılmalarına sebep olacakları ortaya çıktı.

Çağan Şekercioğlu; online olarak da yayınlanan Trends in Parasitology dergisinde yer verdiği makalesinde araştırmaya başlama sürecini de aktarıyor. “Üç saatlik literatür taraması sonucunda Afrika Tavuklarının keneleri yok etmede yetersiz kaldığını öğrenmem mümkün oldu” diyen Şekercioğlu, 1992’de ABD’de yürütülen bir araştırmada Lyme Hastalığına yol açan keneler ile mücadelede Afrika Tavuklarının kullanılması fikrinin ortaya çıktığını belirtiyor.

Makalesi hakkında Mongabay.com’a açıklama yapan Şekercioğlu, “İnternet üzerinden 60 sayfalık bilimsel yayını taradım ve sonuçta Türkiye’de keneler ile mücadele için kullanılan Afrika Tavuklarının hastalığa neden olan mikrobu kendi tüyleri arasında taşıyarak kenelerin yaydığından çok daha fazla yayılmasına yol açacağını öğrendim” diye konuştu.

Çağan Şekercioğlu

Türkiyede konu ile ilgilenen yetkili kurumları da pek çok defa uyarmasına rağmen dikkate alınmadığından yakınan Çağan Şekercioğlu, istatistiklere göre Türkiye’de 2002-2012 tarihleri arasında 6,392 kişinin keneler tarafından ısırılarak Kırım Kongo hastalığına yakalandığını, 322 kişinin de bu hastalık sonucu hayatını kaybettiğini belirtti. 2011 sonrası dönemde hastalık seyrinin ciddi biçimde düşmesinin Afrika Tavuklarının ülkeye getirilmesi ile bağdaştırıldığını ifade eden Şekercioğlu, yetkililerin hastalıkla mücadelede başarılı olduklarını düşünmeleri nedeniyle kendisini dinlemediklerini düşündüğünü belirtti.

“Bu duruma acilen bir son verilmesi gerekiyor, amaçlananın tam aksi şekilde hastalık çok daha geniş bir alana hızlı bir şekilde yayılacak” uyarısını yapan Çağan Şekercioğlu, “Mayıs 2011’den beri hükümeti üç defa bu hayvanların çözüm olmadığı konusunda uyardım fakat dikkate alınmadım. Şahsi kanaatim bu uygulamaya başlamadan önce yeterli ön araştırmanın yapılmadığı yönünde. Anladığım kadarı ile hükümet yetkilileri web sitelerindeki yetersiz bilgilerden Afrika tavuklarının kene mücadelesinde etkin olduğunu öğrendiler ve hemen bu yola başvurdular” şeklinde konuştu.

Son on yıllık dönemde Türkiye, Kırım Kongo mücadelesinde etkili olmak amacı ile Afrika’dan 300 binin üzerinde kuş getirerek doğaya bıraktı. Bu kuşların büyük çoğunluğu kınalı keklik (Alectoris chukar) ve boz yakalı keklik (Perdix perdix canescens). 2011 yılında hükümet aynı amaçla Afrikadan getirttiği binlerce Afrika tavuğunu doğaya bırakmıştı.

Habitata dışarıdan yapılan bu tür müdahalelerin önceden kestirilemeyen sonuçlara yol açtığı geçmiş örneklerden de anlaşılabiliyor. Çağan Şekercioğlu, Avustralya örneğini dile getiriyor. Avustralya’da şeker kamışı üretimine ciddi zarar veren böceklere karşı Hawaii’den 100 adet dev kurbağa getirilip doğaya bırakıldığını belirterek, sonraki dönemde bu kurbağaların dişilerinin yılda ikişer defa olmak üzere 8 bin ila 35 bin arası yumurta bırakmasının bölgede tarım yapılmasını neredeyse imkansız hale getirdiğini anımsatıyor.

(Mongabay.com, Yeşil Gazete)