İsrail’in Gazze’ye hava saldırısı düzenlediği bildirildi.
Reuters haber ajansının Hamas kaynaklarına dayandırdığı habere göre İsrail savaş uçakları Gazze’nin kuzeyindeki boş arazileri bombaladı.
Saldırıda ölen ya da yaralanan olmadı.
İsrail, Gazze’ye en son Kasım ayında hava saldırısı düzenlemişti. 8 gün süren hava operasyonunda 170 filistinli ve 6 israilli hayatını kaybetmişti.
21 Kasım’da sağlanan ateşkes sonrası operasyon sona ermişti.
Suriye’ye misillemem
Öte yandan İsrail, akşam saatlerinde Suriye tarafından gelen top atışına da karşılık verdi.
İsrail kaynaklarından alınan bilgiye göre, Golan tepelerindeki Tel Hezka bölgesine akşam saatlerinde Suriye’den top atışı gerçekleştirildi.
Olayda ölen ya da yaralanın olmazken, İsrail de buna top atışıyla karşılık verdi. Bölgede bulunan Birleşmiş Milletler gücünün durumdan haberdar edildiği belirtildi.
İsrail, 10 gün önce de Suriye’ye, devriyelerine ateş açıldığı iddiasıyla misillemede bulunmuştu
TÜİK’in açıkladığı sonuçlar Türkiye’deki korkunççocuk işçi gerçeğini gözler önüne serdi. Buna göreTürkiye’de 1 milyona yakın çocuk çalışıyor. Çalışanların büyük çoğunluğu okula devam etmiyor.
TÜİK araştırmasının sonuçları, kurumun sitesinden şöyle açıklandı:
Kurumsal olmayan nüfusun %20,6’sını 6-17 yaş grubu çocuklaroluşturdu
Türkiye genelinde 6-17 yaş grubundaki çocuksayısı, 2012 yılı Ekim, Kasım ve Aralık aylarında uygulanan Çocuk İşgücü Anketi sonuçlarına göre 15 milyon 247 bin kişidir. Bu yaş grubundaki çocukların %66,5’i kentsel, %33,5’i kırsal yerlerdedir. Çocukların %91,5’i bir okula devam ederken, %8,5’i okula devam etmemektedir. Yaş grupları itibarıyla, 6-14 yaş grubundaki çocukların %97,2’si, 15-17 yaş grubundaki çocukların ise %74,7’si okula devam etmektedir.
1 milyona yakın çocuk işçi var
Ekonomik faaliyette çalışan 6-17 yaş grubundaki çocukların istihdam oranı %5,9’dur. Bu yaş grubundaki istihdam oranı 2006 yılı sonuçlarına göre aynı düzeyde kalırken, çalışan çocuk sayısında 3 bin kişilik artış gerçekleşti. Çocukların istihdam oranı, 6-14 yaş grubunda %2,6, 15-17 yaş grubunda ise %15,6’dır. Türkiye genelinde 6-17 yaş grubunda istihdam edilen çocukların %44,8’i kentsel, %55,2’si kırsal yerlerde yaşamakta olup, %68,8’i erkek ve %31,2’si ise kız çocuklarıdır.
Çalışan çocukların %49,8’i bir okula devam ederken, %50,2’si okula devam etmemektedir. Yaş grupları itibarıyla, 6-14 yaş grubundaki çalışan çocukların %81,8’i, 15-17 yaş grubundaki çalışan çocukların ise %34,3’ü bir okula devam etmektedir.
Okula devam eden 6-17 yaş grubundaki çocukların %3,2’si ekonomik işlerde ve %50,2’si ev işlerinde faaliyet gösterirken, %46,6’sı herhangi bir faaliyette bulunmamaktadır. Bu yaş grubunda okula devam etmeyen çocukların ise; %34,5’i ekonomik işlerde ve %38,8’i ev işlerinde faaliyet gösterirken, %26,7’si herhangi bir faaliyette bulunmamaktadır.
Çalışan çocukların yarısı tarım sektöründe
Çalışan çocukların %44,7’si (399 bin kişi) tarım, %24,3’ü (217 bin kişi) sanayi ve %31’i (277 bin kişi) hizmet sektöründe yer aldı. Sektör bazındaki sonuçlar, 2006 yılı sonuçları ile karşılaştırıldığında tarım sektörünün istihdam edilenler içindeki payı 8,1 puan artarken, sanayi sektörünün payı 6,6 puan ve hizmet sektörünün payı ise 1,5 puan azaldı.
İşteki duruma göre; çalışan çocukların %52,6’sı (470 bin kişi) ücretli veya yevmiyeli, %46,2’si (413 bin kişi) ise ücretsiz aile işçisidir.
Ev işlerinde faaliyette bulunan çocukların oranı %49,2’dir
Anketin referans dönemi içinde süresi ne olursa olsun ev işlerinde ailesine yardımcı olduğunu ifade eden 6-17 yaş grubundaki 7 milyon 503 bin çocuğun;
%47,2’sini (3 milyon 540 bin kişi) haftalık çalışma süresi 2 saat ve daha az olanlar, %80,1’ini ise (6 milyon 12 bin kişi) haftalık çalışma süresi 7 saat ve daha az olanlar, %56,8’ini (4 milyon 261 bin kişi) kız çocukları, ev işi türlerine göre ilk sırayı %29,7 ile hane için alışveriş yapan çocuklar oluşturdu.
Venezuela’nın geçici Devlet Başkanı Nicolas Maduro, 14 Nisan’da yapılacak devlet başkanlığı seçimleri için kampanyasına başladı.
Seçimkampanyasını, Hugo Chavez’in doğduğu kent Sabaneta’da başlatan Maduro, ölen devlet başkanının vasiyetini yerine getireceğini ve mirasına sahip çıkacağınısöyledi.
Maduro, Chavez’i babası gibi gördüğünü dile getirerek, ”Onun doğduğu topraklarda, sosyalizmin inşası için sonuna kadar mücadele edeceğimizin sözünü veriyoruz” dedi.
Daha önce devlet başkanı yardımcısı olan Maduro, Chavez’in 5 Mart’ta hayatını kaybetmesiyle geçici devlet başkanlığına getirilmişti.
Son anketlere göre, seçimlerde favori gösterilen Maduro’nun oy oranının, muhalefet lideri Henrique Capriles’in en az 15-20 puan üzerinde olduğu belirtiliyor.
Kıbrıs Cumhuriyeti Maliye Bakanı Mihalis Sarris’in istifa ettiği bildirildi. Rum lideri Nikos Anastasiades’in sözcüsü, Sarris’in istifasının kabul edildiğini açıkladı.
Kıbrıs Maliye Bakanı Mihalis Sarris, araştırma komitesinin işini kolaylaştırmak için istifa ettiğini açıkladı.
Rum kaynaklardan edinilen bilgiye göre, Hükümet sözcüsü, Sarris’in istifasının kabul edildiğini belirterek, Anastasiadis’in Sarris’e yaptığı çalışmalarından dolayı teşekkür edeceğini kaydetti.
Kıbrıs’ta yaşanan ekonomik krizde kapanma noktasına gelen Laiki Bankası’na başkanlığını yapan Sarris, başkanlık dönemini araştıracak komitenin işini kolaylaştırmak için istifa ettiğini bildirdi.
Rum Kilisesi Başpiskoposu Hrisostomos haftasonu yaptığı açıklamada, Sarris’in ve Rum Merkez Bankası Başkanı Panikos Dimitriadis’in istifasını istemişti.
Sarris’in yerine şu an çalışma Bakanı olan Haris Georgiadis’in geçeceği belirtiliyor.
Brezilya’da ev işçilerine diğer iş kollarında çalışanlar ile eşit hakları güvence altına alan anayasa değişikliği 2 Nisan’da yürürlüğe girdi. Birçok ülkenin ev işçilerini koruyan kuralları kabul etmesi ev işçilerine ilişkin ILO (Uluslararası İşçi Örgütü) Konvansiyonu’nun etkisinin büyüdüğünü gösteriyor.
Mart ayının sonunda Brezilya Senatosu’nda oybirliğiyle kabul edilen anayasa değişikliği, ev işçilerine, aralarında fazla mesai ücreti, günde en fazla 8 ve haftada en fazla 44 saat çalışma hakkı da bulunan 16 yeni hak tanıyor.
Brezilya’daki ev işçileri sendikası uzun yıllardan bu yana hukuksal düzenlemeler için baskı yapıyordu. Bu anayasa değişikliği, ILO’nun 2011 Haziranı’nda kabul ettiği ev işçileri için insanî çalışma şartlarıyla ilgili 189 sayılı ILO Konvansiyonu’nu ve 201 sayılı Tavsiye Kararı‘nın ardından çeşitli ülkelerdeki yasal değişiklikler halkasının son örneğini teşkil ediyor.
ILO karardan memnun
2009 yılında Lübnanda hakları için gösteri yapan kadınların taşıdığı pankartta, "Yemek pişirmek, temizlik ve bakıcılık yapmak bir iştir" yazıyor
ILO’nun İş Koşulları ve Eşitlik Bölümü Müdürü Manuela Tomei, alt meclisin ardından Mart ayının sonunda Brezilya Senatosu’nun da değişikliği oybirliğiyle kabul etmesini memnuniyetle karşıladıklarını açıkladı.
Tomei, “Bu yasanın kabul edilmesiyle, 1998’de başlayan ev işinin ve -çoğunluğu siyah kadın olan- ev işçilerinin onuru ve değerinin tanınması süreci birleştirildiğinde, Anayasa bu işçiler için önemli işçi güvenceleri getirmiştir. Bugün Senato’nun kararı, toplumun en zengin ve ‘beyaz” tabakasıyla en yoksul ve ‘koyu renkli’ tabakası arasındaki tarihî uçurumun kapatılması için yeni bir adımdır.” şeklinde konuştu.
Şimdiye kadar 4 ülke 189 sayılı ILO Konvansiyonu’nu imzaladı. Bunlar Uruguay, Filipinler, Mauritius ve İtalya. Güney Afrika, Kosta Rika ve Almanya ise imzalamak üzere hazırlık sürecini başlattı.
Tunus’ta toplanan Dünya Sosyal Forumu’na Cenevre’den Solidarty grubu adına katılan Gazi Şahin, iklim hareketi aktivistlerinin düzenlediği panelleri izlenimlerini paylaşıyor:
Katıldığım ilk panel, ”Yanlış çözümler: Bioenerji, nükleer enerji ve sentetik biyoloji” başlığını taşıyordu.
Kenya’dan katılan konuşmacı, iklim değişimini yaratan temel sorunun kapitalist sanayileşme olduğunu ve sorunun çözümü için sorunun kökenine müdahale etmek gerektiğini vurguladı.
Japonya’dan gelen aktivist, konuşmasında Fukuşima felaketine değindi. Felaket sonrası, suyun hala kullanılamadığını, kirlenmenin devam ettiğini belirten konuşmacı, bu felaketin nükleer enerjinin tehlikeli olmadığı yalanını teşhir ettiğini söyledi. ”Stratejimiz, nükleerden tümüyle arınmış bir dünya için mücadele etmek olmalıdır” sözleri en akılda kalıcı vurgu oldu.
Toplantıya Kolombiya’dan katılan konuşmacı ise, bioenerji üretiminin tarımı ve toprakta çalışanları imha ettiğini, bir orman katliamının yaşandığını söyledi.
ABD’den katılan aktivist ise petrol üzerinde yükselen kapitalist üretimin iklim değişiminin temel sebebi olduğunu anlattı. ABD’de yeşil ekonomi olarak şişirilen sürecin, ekolojik kaygılarla bir ilgisi olmadığını açıkladı. ”Yeşil ekonomi, aynı sanayileşme güdüsünün başka bir isim altında devam etmesidir.”
Katıldığım ikinci panel ise, ”Metalaşma, mali sermayenin doğayı ele geçirmesi: Yeşil ekonomi ve karbon pazarı” başlığını taşıyordu.
ABD’den katılan konuşmacı, doğanın mali sermayenin bahçesi haline getirilmesini, ABD’nin karbon pazarına yaptığı müdahaleler örnekleriyle anlattı. ”Doğanın metalaşması, yeşil ekonomi adı altında kapitalist pazar ilişkilerinin yaygınlık kazanması anlamına geliyor” diyen konuşmacı, kriz üzerine de kehanette bulundu. Aşırı üretim krizinin, doğanın metalaşmasıyla birleşerek çok daha derin bir krize doğru ilerlediğini savundu.
Kanada’dan katılan aktivist ise, kapitalist yeşil ekonominin yeşil vurgusuna bir hakaret olduğunu, ekolojik dengeyi tahrip eden bildiğimiz sanayileşme modelinin bir tekrarı olduğunu vurguladı.
Hindistan’dan katılan konuşmacı ise, doğal alanların metalaşmasının toprakta çalışanların ve özellikle kadınların üzerinde yarattığı tahribatları açıkladı. Hindistan’da toprakların spekülasyonla, çok ucuza el değiştirmesi ve bioenerji üretimi için kullanılmaya başlaması, hem doğayı hem de tarım alanında çalışan kadınları mahvediyor. Topraktan sökülüp atılan kadınlar şehirlere göç etmek zorunda kalıyor ve şehirlerde bu kadınları bekleyen işsizlik ve korkunç bir yoksulluk oluyor.
Toplantıya Brezilya’dan katılan konuşmacı ise, su sorunu hakkında bir dizi önemli vurgu yaptı. Brezilya’daki su hakkı mücadelesinden örnekler veren aktivist, özellikle City Bank raporuna değindi. Bu rapora göre, 15 yıl içinde su pazarı petrol pazarından daha karlı bir hale gelebilir. Tüm dünyada örneklerini gördüğümüz gibi Brezilya’da da şirketler, suyu kontrolleri altına almak için her türlü üçkâğıdı yapıyorlar. Şirketlerin ve devletlerin stratejisine karşı bizim stratejimiz, suyun özeleştirilmesine karşı su haktır kampanyasını küresel ve yerel mücadele ağlarının dayanışmasıyla örgütlemek olmalıdır.
İklim değişikliği tehdidine karşı İstanbul Deklarasyonu, kıyamet alametlerine işaret eden ve köprüden önce son çıkışı gösteren bir manifesto oldu.
“Şimdi başaramazsak her şey bitecek” uyarısı kulağımıza küpe olmalı.
Tam manifestolar dönemi bitti derken, karşımıza yeni bir manifesto daha çıktı, ama bu bildiğimiz türden değil, salt insan merkezli olmayan, yaşam merkezli bir manifesto.
Başka bir manifesto nasıl mümkün ise başka bir yaşam da mümkün, yeter ki yaşam felsefemizi uygarlık anlayışımızı sorgulayalım.
Modernizmin faturası karşısında demokratik bir modernleşme ya da karşı bir modernleşme yaklaşımının, siyasilerden yurttaş inisiyatiflerine herkesin dikkatini çekmesi gerekiyor. Tabii eğer biricik gezegenimize veda etmek istemiyorsak.
Zamanımızın mottosu değişim olduğu için “iklim değişimi” de bu sürecin kurbanı olabilir. Her şey değişiyor, iklim de değişiyor gibisinden naif yaklaşım yüzünden, belki değişim vurgusu yerine, iklimin bitip tükendiğini, sona erdiğinin altını çizmek gerekiyor.
Her değişim gelişme değil, değişimin bilgiyle yoğrulması gelişime götürüyor bizi.
Kapitalist moderniteyi sorgulamadan sonuçlarına itiraz etmek bilmem anlamlı mıdır? Ekosistemle iktisadi sistemin karşılıklı etkileşiminden yola çıkmak lazım.
Dışımızdaki doğayı egemenlik altına almak isteyen zihniyet, giderek içimizdeki doğanın da sesini kısıyor ve denetliyor.
Tek başına prospektüs okumanın hastayı iyileştirmediğini biliyoruz, toplumun kılcal damarlarına ulaşmak ve etkileyip sorgulatmak gerekiyor.
İklim değişiminin küreselleşmesi, yaşadığımız riski de küreselleştirirken, hangi ulustan, sınıftan, dinden ve kültürden olursak olalım, risk karşısında hepimiz eşitleniyoruz. Bu da belki en geniş bir gökkuşağında yan yana gelmemizi sağlıyor.
Yaşam/ölüm çelişkisi çelişkilerin en belirleyici olanı, yaşamdan yana olanlarla, ölümden yana olanlar her zeminde ayrışıyorlar. “Yaşasın Ölüm” faşistlerin sloganıydı.
Dünyanın geleceğinin küçük bir risk manyağı grubun kâr hırsına tabi olamayacağı çok açık. Doğaya fayda maliyet analizi ekseninde bakanların hayatımıza bir faydası yok, ama yaşattıkları maliyet çok yüksek oluyor.
Siyasi faaliyet politik önceliklerin değişmesi çabasıysa, ancak kamuoyunu dönüştürerek adım atmak mümkün.
Orhan Pamuk, İstanbul kitabında bu şehri dünyanın merkezi ilan etmişti. İstanbul’dan çıkan bu deklarasyonun 7 düvele yayılmasını umalım.
50’li yıllarda mecliste doğanın kirlenmesi ilk defa telaffuz edildiğinde, Menderes’in “Doğa dediğin yatak çarşafı mı ki kirlensin?” dediği söylenir. Demek ki o günden bugüne az buz mesafe katedilmedi.
Bugün gezegen ölçeğinde bir duyarlılık sağlamanın yolu küresel bir kamu çıkarını tarif etmekten geçiyor. Ve tam da bu yüzden küresel kamu çıkarına aykırı davranarak dünyamızı krize sokanları krize sokmak gerekmiyor mu?
Çevre sorunları duyarlılıklarını, bir orta sınıf tepkisi olmaktan çıkarmak ve yaygınlaştırmak şart. Suyun altında havasız kalıp çıkmaya çabalayanların, o can havliyle çevredeki balıkların güzelliğini fark etmeleri belki mümkün değil, ama bu gidişle ortada ne su, ne de balık kalacak.
En yakın iki gezegenin Mars’ın eksi 50, Venüs’ün 450 derece olduğunu unutmayalım.
Abdülhak Hamid, “Siyasetle iştigal edenlerin hissiyatla alakası olmaz” demiş. Eğer bu değerlendirme doğruysa, bir an önce siyasi romantizmin devreye girmesinde dünyamızın akıbeti için sayısız faydalar bulunuyor. Soluk alabilmemiz için siyaset; işte bu başka bir talebe benzemiyor. Umarım bazı uzmanların iddia ettiği gibi geri dönülmez bir noktaya gelmemişizdir. Bilirkişi tavrıyla uzaktan soğukkanlılıkla izleyebileceğimiz bir süreçte değiliz. Gelecek kuşaklar hakkında karar vermek, bizim yaptıklarımızın bedelini onlara ödetmek, ne kadar ağır bir ahlaki sorumluluktur.
Devlet merkezli siyasetten birey merkezli siyasete geçildiği bir uğrakta, aslında bir lobinin parçası değilseniz, artık birey bile olamıyorsunuz. Lobiler ve karşı lobilerin bu son hegemonya savaşında, umarım kazanan taraf biz oluruz, yani dünyamız ve yaşam olur.
İlkbaharın başlangıcını, doğa’nın kendini yenilemesini, ortalığı kaplayan soğuk hava dalgası içinde de olsa, kutladık. Baharı simgeleyen Nevruz ya da Newroz da, ülkede 30 yıllık kanlı savaşın sonuna doğru yaklaşmakta olduğumuzu gösteren bazı işaretleri beraberinde getirdi ve umudumuzu artırdı.
Öte yandan, Mart ayında bilim dünyası hiç de iç açıcı olmayan yeni verilerle karşımıza dikildi. Lâfı eğip bükmeden, sükûnetimizi hiç bozmadan, “cool” bir edayla söyleyelim biz de sözümüzü:
Mahva doğru sürüklenmekteyiz.
İnsanlık tarihinde ilk kez insanlar kendi eylemlerinin sonucunda büyük bir yıkım tehlikesiyle yüzyüze. Enerji, daha fazla enerji, daha daha fazla enerji elde etme hırsıyla atmosferi dev bir lağım gibi kullanıyoruz. Kömür, petrol, doğal gaz gibi konvansiyonel, katran kumulları, kaya gazı, şist petrolü, “sentetham” (syncrude) gibi alengirli adlarla andığımız konvansiyonel olmayan fosil yakıtları gitgide daha daha fazla yakmaktayız. Bunları yakmakla, başta karbondiyoksit olmak üzere, ortalığa saçtığımız sera gazları dünyayı resmen cehenneme çevirmek üzere. Gelecekte doğru dürüst, insan gibi, haysiyetli bir hayat sürdürme şansımızı şimdiden kendi ellerimizle ayaklar altına almaktayız. Türün kendi geleceğini bile ciddi tehlikeye attık artık. Tabii başka sayısız hayvan ve bitki türünü de peşimizden sürükleyerek. Bir “ekosoykırım”dan dahi söz edebiliriz pekâlâ.
Hapı yutmaktayız!
11 bin yıllık iklim verilerinin tümü bunu bize kanıtlıyor! İnsanların yerleşik düzene ve tarıma geçmesiyle oluştuğu kabul edilen insan medeniyetinin başlangıcından bu yana görülen en büyük sıcaklık artış hızlarına şimdi-şu saat-bizzat ulaşıyoruz! İklimin değişim hızı, 11,500 yıl önce başlayan bu jeolojik zaman döneminde, yani tüm Holocene çağında gördüğümüzden çok daha büyük!1
İklimdeki değişiklik, insan medeniyetinin ve tarımın varolduğu tüm dönem boyunca gördüğünden daha fazla olacak! Gezegenin tarihinde ilk kez bir canlı türü, dünyanın uzaydan görünüşünü, fizikî ve kimyasal yapısını değiştirecek güce sahip oldu. Ve bu gücünü kullayıp bu değişikliği yapıyor. Böylece, Holocene diye adlandırılan jeolojik çağ bitiyor ve – Nobel Ödüllü kimyacı Paul Krutzen’in dediği gibi – Anthropocene çağı, yani insanın belirleyici etken olduğu, insanın adını verdiği jeolojik çağ başlıyor artık. Ama bu isim babalığı/ya da isim anneliği, o kadar övünülecek birşey mi, onu bilemiyoruz artık.
Ayvayı yemekteyiz!
Fosil yakıtların yakılması sonucunda ortaya çıkan sera gazlarının benzeri görülmemiş hızda artması yüzünden meydana gelen iklim değişikliğinin bir başka boyutu daha geçenlerde ölçüldü. Okyanuslarda ve dünya denizlerinde bu artan gazların emilimi (absorbe edilmesi) sonucunda ortaya çıkan asitlenme olayı yaklaşık 300 milyon yıldan bu yana “görülmüş” en yüksek seviyeye çıktı!2 Çok eski dönemlerde yaşamış kabuklu deniz hayvanlarının kabuklarındaki izlerin incelenmesi bize bunu ispatlıyor. Yani, kelime oyununu hoşgörün ama, artık “bilinmeyen sularda yüzmekte”yiz! 300 milyon yıl! Bu da bütün hayatın orijinal kaynağı olan denizlerdeki besin zincirini, mikroskopik bitki ve hayvanlardan en üst seviyedeki memelilere kadar etkiliyor, hatta bu zinciri en alt halkasından koparıp atıyor.
Pusulayı şaşırmış durumdayız.
Hawai’deki Mauna Loa gözlemevinde 1950’lerden beri yapılan düzenli ölçümlerde atmosferdeki karbondiyoksit miktarında en büyük ikinci artış sıçraması gerçekleşti ve bu sera gazı toplamda milyonda 395 parçacık (ppm) oranına ulaştı.3 Ölçümleri başlatan Charles David Keeling, bütün dış etkilerden, kirlenmelerden uzakta, Pasifik’in ortasında günde 6 kere hiç şaşmadan atmosferdeki C02 artışını ölçtü. Ömrünü buna adamıştı. O kadar ki, bir çocuğunun doğumuna yetişemedi, çünkü karısının sancıları başladığında o günlük ölçümlerinden birini yapmak üzere aletlerinin başındaydı. “Karbonun Yaşlı Kurdu” Keeling’in ünlü CO2 eğrisi, yıllar içinde yükseldi yükseldi ve neredeyse tavanı deldi geçti! Yani, daha 4 yıl önce dünya ülkelerinin neredeyse hepsinin istikrarlı bir iklim olabilmesi için şart olduğuna karar verip üzerinde anlaştığı 2 derece santigradlık “güvenli sıcaklık artış tavanı”nı tutturma umutları hızla uçup gitmekte. (400 ppm tavanına şunun şurasında iki yıl birşey kaldı: Parçacık artış sayısı daima artıyor ve 2012’de yılda 2,67yi buldu!) İşin kötüsü, bilim dünyasının büyük çoğunluğu, başta James Hansen, 400 ppm’yi asla güvenli sınır kabul etmiyor ve iklim yıkımını önlemek için 350 parçacık (ppm) sınırına geri çekilmenin şart olduğunu, 350 ppm’den fazlasının kontrolden tamamen çıkmış bir iklimi garanti edeceğinisöylüyor.
Susuzluktan kırılmaktayız!
Müthiş Mezopotamya medeniyetlerini doğuran “verimli hilal” topraklarında durum vahim. Son durumu anlamak için NASA uydularından gelen son verilere şöyle bir göz atmak bile yeterli: Türkiye’nin güneydoğu bölgesini ve komşuları Suriye, Irak ve İran’ın önemli bölümlerini içine alan Dicle – Fırat nehirleri havzası, 2003’te başlayan 7 yıllık bir dönemde büyük bir kuraklığın pençesine düşmüş durumda. Bölge tatlı su kaynaklannı büyük bir hızla yitiriyor. Bu 7 yılda 144 kilometre küp yeraltı suyu kaybetmiş. Bölgenin yeraltı su kaynaklarındaki azalma, Hindistan yarı kıtasının ardından yeryüzünde görülen en büyük kayba işaret ediyor. (Suriye’deki iç savaşın bile kuraklık ve iklim değişikliği ile bağlantılı olduğu saptandı!) Bu bilimsel raporu yazanlardan biri, “yeraltı su kaynakları banka hesabınız gibidir,” demiş. “İhtiyacın olduğu zaman çekersin, ama sonradan yerine konmazsa, sonunda hesabındaki paranın yerinde yeller esmeye başlar.” 4 Fizik bilimlerden sosyal bilimlere, siyaset bilimine küçük bir sıçrama yapalım: Bu sinsi kuraklık tehlikesinin tüm bölgede sebep olabileceği kıtlık ve –Türkiye-Suriye-Irak-İran arasında– doğuracağı çatışmaların boyutunu önceden kestirmek için ise kâhin olmamıza gerek yok herhalde.
Fizikle kavga etmekteyiz!
Aslına bakarsanız, burada insanlarla fizik arasında bir kavgadan bahsediyoruz.5 Fizik dünyası, insanların koyduğu takvimlerle zerrece ilgilenmez. Karbonu fiyatlandırırsanız benzin fiyatları artar, o zaman da inşaat sektörü krize, ekonomi durgunluğa girer, ülkenin büyüme hızı düşer, iktidarlar da seçim kaybeder…Fizik bunlarla da ilgilenmez, hatta bunları hiç takmaz . Fizik, iklim değişikliğine karşı tedbir almak üzere harekete geçilirse, dünyadaki en kârlı endüstri olan fosil yakıt endüstrisinin kârlarının küçülmesiyle de ilgilenmez. Fizik, ortalığa saçtığımız karbondiyoksidi alır ve onu ısıya dönüştürür. Bu da buzların daha fazla erimesi, deniz seviyelerinin yükselmesi, fırtına ve sellerin artması demektir. Ve, öteki tüm sorunlardan tamamen farklı olarak, ne kadar az şey yaparsanız, o kadar kötüye gider işler. Hiçbir şey yapmadan durun bakalım, elinizde patlayan kâbusun büyüklüğünü seyredin ondan sonra.
Fizik kurallarının emrettiği takvime uygun olarak harekete geçmezsek eğer, ondan sonra harekete geçmenin bir anlamı kalmayacaktır. İklim değişikliği, fizik kuralları gereği, geri döndürülmez bir süreçtir; sonsuza kadar gider.
***
Yukarıda sıraladığımız korkunç raporların tümü Mart ayındandı. Dünyanın önde gelen az sayıdaki saygın gazete, bilimsel dergi ve bloglarının taranmasıyla elde edilmişti. Ezici çoğunluğu dünyada da, ülkede de medyada sessizce geçiştirildi. Ama buna alışkınız zaten. Bu konuda uzun zamandan beri özel çıkarların (petrol, enerji şirketlerinin vb.) yürüttüğü bir sessizlik kumkuması mevcut. Büyük paralar harcanarak yürütülen bütün bu lobi faaliyetlerine, çarpıtmalara ve kuyruklu yalanlara rağmen kamuoyunun, sıradan insanların önemli bir çoğunluğu yaklaşan felaketin pekâlâ farkında. Özellikle de çocuklar ve gençler. Onlar belki de içgüdüsel olarak gerçekten ilgili, kaygılı ve farkındalar. Kısacası, insanlar bilimcilerin, araştırmacıların, dürüst gazetecilerin rapor, araştırma ve haberlerini görmeseler bile tehlikenin farkındalar.
Tam da şu sıralarda Türkiye’nin tanınmış kamusal aydınlarından bir kesim de iklim krizi üzerindeki sessizlik perdesini kaldırmak, bu büyük tehdide karşı toplumsal bilinci yükseltmek amacıyla harekete geçti. Bilebildiğimiz kadarıyla bu, Türkiye’de ilk kez oldu. Aralarında toplumun önde gelen sanatçı, yazar, akademisyen, müzisyen ve girişimcilerinin de bulunduğu bu insanlar, bir manifestoya imza attılar: “Gezegen Elden Gidiyor – Buna Razı Gelemeyiz”… Adalet Ağaoğlu, Ali Nesin, Ara Güler, Barbaros Çetin, Güven Güzeldere, Haluk Bilginer, Harun Tekin, İbrahim Betil, İbrahim Özdemir. Murat Türkeş, Nebahat Akkoç, Ömer Madra, Pelin Batu, Rakel Dink, Sevil Turan, Sezen Aksu, Şafak Pavey, Tarhan Erdem, Tarkan, Ümit Boyner, Ümit Şahin ve Yaşar Kemal manifestonun ilk imzacıları arasında yer aldılar.6
Ayrıca, çevre ve ekolojiden insan haklarına, inanç temsilcilerinden demokrasi kuruluşlarına, sanat kurumlarından sağlık örgütlerine, kadın hakları kuruluşlarından çocuk haklan temsilcilerine, gençlik hareketlerinden meslek örgütlerine sivil toplumun geniş bir kesimini temsil eden kurumlar manifestoya destek verdi ve vermeye de devam ediyor.7
İklim, çağımızın en büyük insan hakları mücadelesinin ana “sahnesi”. İklim değişikliğini yavaşlatmak için topluca harekete geçmeden hiçbir şey elde edemeyiz. Dönülmez akşamın ufkundayız ve bu, bizim son şansımız.
Vakit çok geç olmadan, imzalarımızla karar alıcıları ekonomik, siyasi ve kültürel bakımdan güçlü bir değişikliğe doğru yönlendirebiliriz. Onları yenilenebilir enerji kaynakları konusunda tutarlı ve istikrarlı politikalar izlemeye, artık nihayet somut hedefler belirlemeye ve bunları uygulamaya zorlayacak büyük bir baskı grubu oluşturabiliriz.
İşte bu sebeplerle, 24 Mart Pazar gece yarısında change.org üzerinden bir imza kampanyası başlatıldı. Meclisten ve siyasi karar alıcılardan yenilenebilir enerji kaynakları konusunda tutarlı ve istikrarlı politikalar belirlemesini, bu yönde toplumun önüne somut hedefler koymasını ve bunları süratle hayata geçirmesini talep ediyoruz. Ve ancak o zaman, hayattaki tek evimiz olan bu gezegeni kurtarmak için bir şansımız olabilir.” Böyle deniyor metinde.
Kimseye akıl öğretecek halim yok, ey okur. Ama, günümüz genç kuşağı başta olmak üzere bu vicdani kaygıyı içinde hisseden herkesin change.org/iklimicin linkini tıklayarak bu kampanyaya katılması çok iyi olurdu diye düşünüyorum. Hatta çevrenizdekileri de işin içine katmak için birşeyler yapsanız daha da iyi olurdu.
Ne de olsa iklim değişikliği bütün o müthiş adaletsizliği ile, başta günümüz gençliği, hepinizi ve hepimizi vuruyor çünkü.
Ömer Madra – Açık Radyo
Açık Radyo Yayın Yönetmeni ve İklim aktivisti, Ömer Madra
Çeltik (pirinç) tarımında uygulanan yeni bir yöntemle daha düşük gübre kullanımı ve sera gazı salımıyla daha yüksek hasat elde ediliyor.
Çeltik tarımını üzeri tamamen su kaplı tarlalarda yapmak yerine kuru toprakta yapmaya dayanan yöntem çeltik hasadını büyük oranda yükseltmesinin yanısıra sera gazı salımlar ını da düşürüyor.
11 ülkede denenen yöntemle, hasatta %11 ile %220 arasında değişen artışlar kaydedildi. Pilot bölgelerdeki hasat artışı ortalaması ise %60.
Londra Kraliyet Coğrafya Cemiyeti’nin (Royal Geographical Society of London) bilimsel yayını olan Coğrafya Dergisi’nde (The Geographical Journal) yayınlanan makaleye göre “Çeltik Yoğunlaştırma Sistemi”nin (System of Rice Intensification – SRI) yakaladığı başarı, 50 farklı ülkenin daha bu yöntemi denemeye hazırlanmasına yol açtı.
Geçtiğimiz 20 yıl içinde Madagaskar’da geliştirilen SRI yöntemi, çeltik tarımı yapan bütün ülkelerde uygulanabiliyor. Hindistan, Endonezya, Kenya ve Mali’deki 4 saha çalışması, ekim maliyetlerinin %20 ila 32 arasında azaldığını, hektar başına karın ise %52 ila 183 arasında arttığını gösteriyor.
SRI yöntemini daha büyük alanlarda uygulayan Çin’de ise çeltik hasadı arttı, ancak bundan da önemlisi, sulama ihtiyacı %22.6 oranında azaldı.
Su kaynaklarının görece kısıtlı olduğu ülkeler için bu son derece kaydadeğer bir gelişme.
SRI yönteminde çeltik su basılmış tarlalar yerine, toprağı iyi havalandırılmış alanlara ekiliyor. Yöntemde, çeltik fideleri aralarında düzenli boşluklar bırakılarak ekiliyor ve toprak tamamen su basmış olarak değil, nemli olarak tutuluyor. Çeltiğin daha fazla büyümesi için yapılan gübreleme de, toprağa rastgele saçılmak yerine her bir fidenin yanına bırakılıyor. Bu sayede her bir fidenin kökleri daha uzun ve güçlü oluyor, haliyle ürettiği çeltik tanelerinin sayısı ve büyüklüğü de artıyor.
SRI yöntemiyle arazinin hazırlanması, tohum, gübre ve sulama masrafları azalırken, metan salımları azalıyor ve hasat artıyor.
SRI ve benzeri “bütüncül” yöntemler, tarım, doğal varlıklar ve iklim değişikliğinin getirdiği “üçlü kriz”e karşı tek çözüm olarak görülüyor. Bu yöntemlerle birlikte doğal varlıkların sürdürülebilir kullanımı, artan katmadeğerler ve verimlilik, azalan “dışsal girdi” ihtiyaçları ve azalan sera gazı salımları hedeflerine aynı anda ulaşmanın mümkün olacağı kaydediliyor.
Tam da bu noktada çok önemli bir soru var: Yıllardır dayatılan “teknoloji”, kimyasal ve makineleşme övgülerini ve devasa çokuluslu firmalarca tekel altına alınmış tarımsal üretim çıkmazını kırıp, farklı olanı deneme cesaretimiz ve gücümüz var mı?
Bu soruya şehirli alışkanlığıyla “çiftçilerimiz çok bozuldu, köylülük kalmadı” cevabının verilmesi son derece sık karşılaşılan ama bir o kadar da eksik bir yanıt olabilir. Türkiye’de çiftçilerin toplam borç tutarının 2002’de 5 milyar dolar seviyesindeyken bugün 30 milyar dolar seviyesine çıkmış olduğunu, çiftçilerin büyük kısmının borçlarının faizini döndürdüğünü (ve bunu yapabilmek için bankalara gittiklerinde de, sadece belli tohumlar ve harcamalar için kredi alabildiklerini), köylerde “emek” verebilecek yaşta ve sayıda insan kalmadığını (haliyle sadece makinelerle kotarılabilen zirai yöntemlerin uygulanabildiğini), çiftçiliğin/köylülüğün fi tarihinden beri küçümsenerek dışlandığını ve diğer bir çok etmeni göz önüne alırsak, mevcut tarım sisteminin yarattığı devasa sorunlarda hepimizin payı var.
Haliyle çözüm için de “kırsalı” yalnız bırakma lüksümüz yok.