Doğa MücadelesiManşet

Lobiye Karşı Doğayı Savunmak – Noyan Özkan’ın anısına…

İki hafta önce kaybettiğimiz doğa korumacı avukat Noyan Özkan‘la, geçen yıl Güncel Hukuk dergisinde bir röportaj yayımlanmıştı. Noyan Özkan’ın portresine ve mücadelesine yer veren röportajda Çevre Avukatları Grubu’nun nasıl kurulduğuna ve ilk açılan çevre davalarına dair ipuçları da bulunuyor. Rita Ender’in yaptığı röportajı Güncel Hukuk dergisinin izniyle, Noyan Özkan’ın anısına yayınlıyoruz.

İdeali uğruna mesleki yaşamına kaymakam vekilliği yaparak başlamış bir hukukçu Av. Noyan Özkan. Zonguldak’ta doğmuş, Ankara Hukuk Fakültesi’nde okumuş. Kısa bir süre farklı şehirlerde, farklı görevlerde çalıştıktan sonra, önce İzmir’li, sonra avukat olmuş.

Ege’de sürdürdüğü hayatında, her zaman ilgi duyduğu çevre hukuku konuları üzerine yoğunlaşmış. Özellikle bu alanda meslektaşlarıyla birlikte çalışırken; davalara girip, dilekçeler sunarken aslında hep ülkenin ve dünyanın hukuk sistemine ilişkin tespitlerde de bulunmuş. Hukuk ve adalet için mücadele vermek gerektiğine inanmış.

Av. Noyan Özkan ile bu mücadeleler ve meslek hayatı üzerine söyleştik…

Sizin hikâyeniz nerede, nasıl bir ortamda başladı?

Ben 1953 yılında Zonguldak’ta doğdum. Babam maden mühendisi olduğu için orada çalışıyordu, o yüzden orada doğdum. Babamın mesleği nedeniyle 7-8 ayrı ilkokulda okudum. Bunlardan bazıları köydeydi; Eskişehir’in Sazak Köyü’nde, Akçakoca’nın Beyören Köyü’nde… Fakat sonunda babam, kardeşimle benim biraz daha iyi bir eğitim almamız için Ankara’ya geldi. İlkokul beşinci sınıfı Ankara’da, Mimar Sinan İlkokulu’nda bitirdikten sonra, Ankara Koleji’ne başladım. 71 yılında mezun oldum ve Ankara Hukuk Fakültesi’ne girdim.

Nasıl bir seçimdi hukuk?

Ben hukuktan önce Hacettepe Üniversitesi İngiliz Dil Bilim Bölümü’ne yazılmıştım, derslere de başlamıştım. Fakat radyoda puanların düştüğünü duydum, o zaman puanlar düştükçe üniversite değiştirilebiliyordu. Babam hukukun puanın düştüğünü öğrenince çok ısrar etmeye başladı. Onun ısrarlarına dayanamadım, bir gün Hukuk Fakültesi’ne ders dinlemeye gittim. Anayasa Hukuku dersi vardı. Bülent Nuri Esen vardı. Benim çok hoşuma gitti. Gittim ve Hacettepe’den kaydımı aldım.

Deneyerek seçmiş oldunuz…

Evet, deneyerek. Bizim yaşamımızda, adalet sistemine bakışımızda hocaların çok büyük rolü oldu. Çok değerli hocalarla okuduğuma ve onlardan çok şey öğrendiğime inanıyorum. Özellikle sonraki yıllardaki hukuk ve adalet sistemi ile ilgili mücadelemizde, bu hocaların “Hukuk devleti nedir? Nasıl savunulur?” gibi konularda bize önderlik etmiş olması önemliydi. Fakülte yıllarında öğrencilerin ilgisi daha ziyade Anayasa Hukuku veya Ceza Hukukuna yönelikti. Fakat yaşamda para getiren Ticaret Hukuku, Borçlar Hukuku, onların önemini sonradan anlıyorsunuz…

Ankara’da nasıl bir öğrencilik hayatı geçirdiniz?

Ben çalkantılı bir dönemde okudum. Üst üste milliyetçi cepheler kuruldu. Öğrenciler üzerinde, özellikle Ankara Hukuk ve Siyasal üzerinde, hükümetin bizzat polis tarafından organize ettirdiği çok yoğun baskılar vardı. Bu durumlar, toplumsal olayları çok yakinen takip etmemize sebep oldu. Bunda, Ankara’nın politik havasının rolü de çok önemliydi; seminerler, konferanslar, tiyatrolar ve okumaya olan merak… O dönem, öğrenciler arasında resmen okuma yarışı gibi bir şey vardı. Hiç unutmam, mesela felsefe seminerlerine; İoanna Kuçuradi’lerin, Bedrettin Cömert’lerin seminerlerine giderdik.  Bilgi etkileşimimiz sadece hukukla sınırlı değildi. Bunlar bizim hayatımızı etkiledi. Sonra, ben, ailemin maddi durumunun çok iyi olmasına ve onların itirazlarına rağmen sınava girdim ve kaymakamlığa başladım. Önce 6 ay Kütahya’da kaldım, ardından yaklaşık birer sene Sivas’ın Koyulhisar ilçesinde ve Trabzon’un Yomra ilçesinde kaymakam vekilliği yaptım.

Neden bu yolu seçtiniz?

Bir ideal olarak. “Ben bu ülkeden hizmet aldım, bu ülke beni yetiştirdi, benim de borcum var” diye düşünüyordum…

Bu borcu hâkimlik veya savcılık yaparak ödemeyi düşünmediniz mi?

Düşündüm, onun da sınavına girdim, onu da kazandım. O zaman hâkim-savcı olmak kolaydı, sınava giren her iki kişiden birini alıyorlardı. Savcı olmayı düşünüyordum fakat bir Mülkiyeliler gününde kaymakamlarla tanıştım. Onlarla birkaç kez bir araya geldikten sonra kaymakamlık yapmaya karar verdim. Toplumsal kalkınma projeleri, kooperatifler vs. derken gittik, Anadolu’ya ayağımızı bastık. Benim çalışma dönemim, sokak kavgalarının olduğu, her gün 3-5 kişinin öldüğü kötü bir döneme denk geldi. O arada başımdan şöyle bir şey de geçti: Kaymakamlık kursu için Ankara’ya gelmiştik. 70 kişiden 9’una “ Siz kaymakam olamazsınız” dediler. Bakanlık yetkilileri, herkesin geçmişine göre birtakım hesaplamalar yapmıştı. “Yapmazsanız Danıştay’a gideceğiz” dedik. Sonradan bize ikinci bir sınav yaptılar. Böyle bir engelle karşılaştım ve orada bir ön karar verdim. Dedim ki, “Burada bize pek hayat hakkı yok.” Çünkü İçişleri Bakanlığı, Adalet Bakanlığı gibi bakanlıkların geçmişten bu yana Türk-İslam sentezine dayalı bir çekirdek kadroları vardır ve bu kadrolar devamlı muhafaza edilir. Özellikle sol görüş pek kabul görmez veya belli ölçüde tolere edilir ve gerektiğinde de dışlanır. Böyle bir yönetim anlayışı vardır. 1980 yılında, özellikle 12 Eylül yönetiminin gelişiyle sağcı bürokratlar bundan da biraz güç alarak, aynı şeyi tatbik ettiler. 12 Eylül yönetiminin uygulamaları başladığında ben Zonguldak’ın Ulus ilçesindeydim. Orada önceleri pek bir şey yoktu, sonradan sıkıyönetim uygulamaları vs… Beni 1402’lik yapma yolunda da birtakım girişimler olmuştu, bunu bana o zamanın Zonguldak valisi “dikkatli ol” gibisinden söylemişti. Askerliğe gidince vazgeçtim bu işten ve askerlikten dönünce İzmir’de avukatlık stajına başladım. Ben avukatlığa başladığımda arkadaşlarım meslekte 5. yıllarını doldurmuşlardı.

Neden İzmir?

Deniz! Eskiden beri burayı çok seviyordum. Denize ve doğaya çok düşkünüm ben. Kız kardeşim ve dayılarım buradaydı. “Gel, Ankara’nın politik havasından kurtul” diye ısrar ediyorlardı, geldik. Her yaz geliyordum zaten ama o zaman kalıcı olarak geldim.  Geldikten bir iki sene sonra İzmir’de evlendim.   Eşim İzmirli; İzmirli olduk. Sonra avukatlık hayatı devam etti. İş Hukuku, Ticaret Hukuku davalarına bakıyordum.  Önce staj yaptığım büroda ortak olarak kaldım, sonra çok ortaklı bürolarda çalıştım. Yaklaşık 15 senedir de yalnız çalışıyorum.  Şu var ki, bütün avukatlık hayatım boyunca, hayatı temin için yapılan işlerin dışında bir pencere açtım kendime. Eskiden beri doğaya meraklıydım, “doğayı korumanın hukuku nasıl olur?” diye düşündüm ve bu yöne biraz ağırlık verdim.

Ağırlık vermeye başlamanıza neden olan bir olay, belirgin bir çıkış noktanız var mıydı?

Evet var: Çok sevdiğimiz Gökova kıyılarında bir termik santral kurulması; Özal’ın bütün basını toplayıp oraya gitmesi ve bunu empoze etmesi. O zaman bunun üzerine çok okudum, İngiltere Çevre Bakanlığı’ndan dokümanlar getirdim, internet olmadığı için böyle şeyler zor bulunuyordu. Bunun zararlı olduğuna kanaat getirdim, yazışmalar yaptım. Uluslararası yazışmalar yaparken beni Viyana’da bir çevre konferansına davet ettiler. Oraya giden Türkiyeli çevreci kurumlardaki arkadaşlar da beni Bergen’deki, Çevre ve Kalkınma Konferansı’na gitmek için seçtiler. 1990 yılında yaklaşık 10 gün bu konferansa iştirak ettim, çok şey öğrendim. Döndükten sonra öğrendiklerimi yazıya dökmeye başladım. Ve 90’lı yıllardan itibaren, farklı alanlarda çalışan arkadaşlarla Çevre Avukatları Grubu kurduk. Her hafta toplanıp; daha ziyade Ege Bölgesi’nde ve Türkiye’de bu alandaki hukuki sorunlar nedir diye tartışıyorduk; ne yapabiliriz, ne gibi girişimlerimiz olabilir diye düşünüyorduk. Hareketimiz basının da çok ilgisini çekti ve Ege Bölgesi’nde çok genişledi. Çok dava açtık, bilirkişilerden raporlar aldık. Türkiye’de çok rastladığımız bir durum bu alanda da söz konusu: Yargıdan karar alınıyor ama idari aşamada kararın arkasından dolanılıyor! Gökova termik santrali ile ilgili Aydın İdare Mahkemesi’nde dava açtık, Bergama altın madeni işletmesi ile ilgili mücadele ettik. Kent içinde de pek çok mücadelemiz oldu; Kordon otoyoluna karşı, Cumhuriyet Meydanı’nın ortasında bir AVM kurma girişimine karşı…

Bu saydıklarınızın arasında, sanki Bergama’nın, yöre halkının da bizzat mücadele vermiş olması açısından daha kendine has bir yanı var gibi…

Doğrudur, esasında onlar bizi çağırdılar ve dediler ki “Burada altın madeni işletecekler. Zararlı olduğunu duyduk. Karşı tarafın hukukçuları var, karşımızda şirketler var. Siz bize yardımcı olur musunuz?” Belediye başkanı talepte bulundu, işin içine girdik. Olayın içine, uluslararası şirketler, o şirketlerin ülkelerinin büyükelçileri, jandarma, MİT karıştı. Altın madeni şirketleri, Bergama’yı örnek olarak gördüler, orada yapıp başka yerde aynısını uygulamayı düşündüler. Değişik yöntemler kullandılar, köyden işçi alımları yaptılar. Fakat Bergama yurttaşları uzun süre direndi, çünkü tarıma dayalı bir ekonomileri vardı ve madene çok muhtaç değillerdi. Fakat bu direnç kırıldı.

Nasıl?

Özellikle idari yargıda aldığımız yürütmenin durdurulması kararlarına rağmen idarenin yeni bir karar çıkararak kararın arkasından dolanması ile. Bu arkadan dolanma, Strasbourg’da AİHM kararı ile de tescil edildi. Türkiye aleyhine ihlal kararı  (hem yaşam hakkının, hem adli yargılanma hakkının ihlali) verildi. Bütün bunlar halkta, “Biz her şeyi yapıyoruz, avukatlar yargıya gidiyor, kararlar alınıyor ama bu uygulanmıyor” hissi uyandırdı. Büyük bir yılgınlık-bıkkınlık yarattı ve halk geriye düştü. Burada bizim kamu yönetiminin despot, otoriter, hiçbir şekilde demokratik hukuk devleti ile uyuşmayan yapısını görüyoruz. Ben tüm yaşamım boyunca bu yapı ve yapının uygulamaları ile mücadele etmeye karar vermiş, mümkün olduğu kadar bunu yaşama geçirmeye dayalı bir yaşam biçimi benimseyen bir hukukçuyum. Bunu benimseyen her kişi ve kurumla birlikte mücadele etmeye her zaman için önem verdim. Bunlar riskli olaylar aslında ama bir yerde o riskleri aşıyorsunuz. Eğer buna inanmışsanız ve bundan zevk alıyorsanız, ne olursa olsun uğraşıyorsunuz. Bu duyarlılık, ülkemizdeki ve dünyadaki adalet sistemi ile ilgili çalışmalar beni Baro çalışmaları içine de soktu. İzmir Barosu’nun hemen hemen her kademesinde görev aldım. 98’de Genel Sekreter seçildim, 2000 yılında Başkan olarak göreve geldim. Ben Baro’dan verilen her görevi çok önemserim. Önümdeki bütün işleri bırakırım ve Baro’dan verilen o görevi yaparım.

Bu görevleri yerine getirirken ve özellikle çevre hukuku alanında yazarken sık sık, uygulamadaki hak ihlallerinin aslında “bir lobicilik faaliyeti” olduğunu ifade etmişsiniz…

Evet, bu bir lobi. Tekelci sermaye lobisi, kar getiren bir olay. Bunun en tipik örneği, nükleer santraldir. Nükleer enerji lobileri ve iş adamları lobileri o kadar güçlüdür ki; nükleer enerjinin riskleri ortada olmasına rağmen, özellikle atıkları konusunda hiçbir çözüm bulunamamasına rağmen, bu enerji üzerinde hala ısrar edilebilmektedir. Bu ticari küreselleşme hareketi karşısında, ticari değil de insani küreselleşme örneği yani bunlara karşı durabilen bir güç yok. Bunlar ne yapıp edip istediklerini yerine getirmeye çalışacaklar. Belki uygulamayı Almanya’da veya Fransa’da askıya alacaklar ama kalkınmakta olan ülkelerde, demokratik hukuk sistemleri oluşmamış ülkelerde devam edecekler. Bunu özellikle vurgulamak istiyorum: Türkiye’nin son 10-15 yılına dikkat edin. Ekonomik bunalımdan sonra bir anda AKP hükümeti ortaya çıkıyor. Parti kuruluyor, daha 1 yıllık parti bir bakıyorsunuz seçimi kazanıyor. Kazanmadan önce o partinin genel başkanı olmayan kişi, resmi olarak ABD’ye davet ediliyor… Özellikle çevre koruma, insan hakları ve adalet sistemleri konusunda bizim gibi ülkeleri, uluslararası sistemden farklı veya o sistemin yönlendirmelerinden ayrı olarak düşünemeyiz. Fevkalade kullanıyorlar bizi, geçmişte yaşadığımız faili meçhul cinayetler, yargısız infazlar, çok büyük olayların hemen hepsinin arkasında uluslararası bir takım çıkar çatışmaları, gizli servis oyunlarını görebiliriz. Bunların çoğu ortaya çıkmadı çünkü bunlar 12 Eylül davaları ile ortaya çıkacak boyutta olaylar değil.   Şu anda bana göre, üstü örtülü bir faşizm ortamı yaşıyoruz.

Bu ortamda hukukun pozisyonunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Hukuk, adalet sistemi, kanunlar, yargı mekanizması araçsallaştı. Şunu özellikle söylemek istiyorum: 12 Eylül 2011 referandumu ile maalesef adalet sistemi tamamen tepetaklak olmuştur. Dünyanın hiçbir yerinde bir anda, bir yüksek mahkeme üyelerinin, Anayasa Mahkemesi üyelerinin üçte biri, üçte ikisi değişemez. Bizde değişti! Bundan daha kötüsü, HSYK yüksek yargı üyelerini seçtiği için Yargıtay’a 120’ye yakın, Danıştay’a 80’e yakın yargıç tayin ettiler. Tamamen kendi kafaları ve kendi politikalarına göre. Bundan Türkiye ne zaman kurtarır tahayyül edemiyorum. Çok uzun bir dönem acısını çekeceğiz. Burada maalesef kendilerine “liberal demokrat” diyen ve genelde İstanbul’da bulunan hukukçu arkadaşlarımızın çok büyük payı var. Hepsi televizyonlara çıkıp, bu referandumu savundular. Ben bunu çok büyük bir üzüntüyle anıyorum, ama şu var ki, daima geleceğe umutla bakıyorum. Yine, bizim; hukukçuların bir şekilde bunun üstesinden gelmek durumunda olduğumuzu düşünüyorum.

Röportaj: Rita Ender – Güncel Hukuk dergisi

(Yeşil Gazete)