Ana Sayfa Blog Sayfa 4297

Japonya’da nükleer kaza

Geçtiğimiz hafta Japonya’nın Ibraki vilayetinde Japonya Atom Enerjisi Ajansı’na bağlı bir laboratuvarda yaşanan kaza üzerine toplam 30 kişinin radyasyona maruz kaldığı açıklanıyor.

Japonya Atom Enerjisi Ajansı’nın açıklamasına göre, tesisde geçen hafta yaşanan kaza üzerine ilk anda açıklanan 6 kişinin üzerine 24 kişinin daha radyasyona maruz kaldığını açıkladı, böylece toplam sayı 30′ kişiyi buldu.

Tokyo’nun kuzeyindeki tesisde Perşembe günü araştırmacılar altın parçacıklarını proton ışınlarıyla ışınlıyarak temel parçacıklar edinmeye çalışırken gerçekleşti. İlk anda, 6 erkek araştırmacının radyasyona maruz kaldığı açıklanmıştı.Kazayı takiben tesisin içinde ve etrafında bulunanlar üzerinde yapılan muayene sonucu sayı en az 30 olarak yenilendiı, 2si kadın 24 kişinin daha kesinlikle radyasyona maruz kaldığı belli oldu. Muayene devam ettikçe sayının biraz daha artması ihtimal dahilinde.

Ajans yetkilileri maruz kalınan azami  radyasyonun 1.7 millisievert olduğunu, bu seviyede sağlığa bir arar olmayacağına inandıklarını açıkladılar.Japonya Nükleer Ajansı kazanın sebebini tespit için teftişte bulunacak, ve ilk tepkideki hataları, kazanın açıklanmasının niçin bir buçuk gün aldığını araştıracak.

Fukuşima kazasının ardından Japonya halkınca nükleer teknolojiye ve nükleer enerjiye karşı çok ciddi bir muhalefet gelişti. Ülkenin 50 reaktöründen şu anda sadece 2 tanesinin çalışmasına izin veriliyor. Kazanın ardından iki seneden fazla zaman geçmiş olmasına rağmen santralin etrafında gerek karada gerekse denizde girişe yasak bölge yerinde duruyor, yeraltı suları radyasyon sızmasına karşı hâlâ kontrol ediliyor ve enkazdan radyasyon sızıntısı tamamen kontrol altına alınabilmiş değil.

(NHK, Yeşil Gazete)

Tahliyemi halka borçluyum

Önceki gün serbest bırakılan kanser hastası Mete Diş: Tahliyemi halka borçluyum.
19 Aralık Hayata Dönüş Operasyonu’nun yıldönümü nedeniyle 2010 yılında yapılan eylemde gözaltına alındıktan sonra tutuklanarak cezaevine konulan kanser hastası Mete Diş, önceki gün avukatına dahi haber verilmeden tahliye edildi. 26 yaşındaki Diş, yasalarınherkese eşit şekilde uygulanmadığını belirterek “Adalet mahkemelerde değil meydanlarda. Benim tahliye edilmemi adalet değil halk sağladı. 19 Mart’ta hâkim karşısına çıktım. Mahkemenin, hasta tutuklularla ilgili yasal düzenlemeye göre beni tahliye etmesi gerekiyordu ama etmedi. O yasa, devrimci halk çocuklarına işlemedi” dedi.

Mete Diş, cuma günü 19.00 sıralarında tahliye edildiğini öğrendi ve Kandıra F Tipi Cezaevi’nden 21.30 sıralarında çıktı. Saatlerce otobüs durağında yakınlarının gelmesini bekleyen Diş, sonunda ailesine, arkadaşlarına, yoldaşlarına kavuştu. “Mete yarım özgür” diyen baba Mete Diş, içeride bir sürü hasta mahkûm varken oğlunun serbest bırakılmasına tam sevinemediklerini vurguladı. Diş, oğlu için yürütülen kampanyaya destek veren milletvekilleri Hüseyin Aygün, Veli Ağbaba ve Akif Hamzaçebi’ye de teşekkür etti.

Kelepçeli tedavi

İlk özgür gününde sorularımızı yanıtlayan Mete Diş de hastalığının nasıl ortaya çıktığını ve gördüğü insanlık dışı muameleyi anlattı. Tecridin insanı yavaş yavaş tükettiğini, bedeninin çevikliğini yitirdiğini, yürürken aksamaya başladığını dile getiren Diş, bir süre sonra kasığında da ağrılar hissetmeye başlayınca cezaevi doktoruna gitmiş. Diş “Bu yılın ocak ayıydı. Cezaevi doktoru ilaç tedavisi yapıp sonra düzelmezse hastaneye sevk edecekti. Israrım sonucu SEKA Hastanesi’ne sevk edildim. Kanser teşhisi bu şekilde konuldu. Acil ameliyata alındım, tek testisim alındı. Hastanede 3 gün kaldım. O da doktorun ısrarı ile olmuş. Cezaevi yönetimi operasyondan sonra hemen hastaneden çıkarmak istemiş” dedi. Bakımı ve tedavisi koğuşundaki arkadaşları tarafından yapılan Mete Diş, hastanede mahkûm koğuşu olmadığı için kemoterapiye ring aracında elleri kelepçeli olarak götürülüp getirilmiş. Mahkûm koğuşu olan bir hastanede tedavisinin sürmesi için Maltepe Cezaevi’ne nakledilen Diş’e yönelik insanlık dışı muamele burada da devam etmiş. Diş burada yaşadıklarını da şöyle anlattı:
“Tek kişilik hücrede kalıyordum. Kullandığım ilaçlar çok ağır. Sık sık midem bulanıyor ve kusuyordum. Kimseye sesimi duyuramıyordum, kapılar açılmıyordu. Hücremde buton yoktu. Bir gece çok sancım oldu. Bir saat kapının ağzında yardım bekledim. Cezaevinin hemen yanındaki hastaneye götürülmem 2 saat sürdü.”

Tekrar Kandıra F Tipi Cezaevi’ne nakledilen Mete Diş’in ilaçları da bir ay boyunca bulunamadı. Hastalığının ilerlemesine karşın eski ilaçlarını kullanmak zorunda kalan Diş’e ilaçlarını hastane değil arkadaşları buldu. Ağır kemoterapi seansları sonra ateşi yükselen, görmemeye başlayan Diş’e yardım eden kişi aynı koğuşta kaldığı, memurlara yönelik operasyonlarda tutuklanan Dr. Cem Coşkun olmuş. DHKP-C üyeliğinden yargılanan Diş’in bir sonraki duruşması da 6 Haziran’da Çağlayan Adliyesi 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülecek.

Gezegeni savunanlar Monsanto’ya karşı yürüdü

Genetiği Değiştirilmiş Organizmalara (GDO) karşı aralarında Türkiye’nin de bulunduğu 52 ülkede Cumartesi günü protesto gösterileri yapıldı. ABD’nin biyoteknik tekeli olan Monsanto’nun hedef alındığı “Monsanto’ya Karşı Yürüş”e (March Against Monsanto) yüzbinlerce kişi katıldı.

Gösterilerin Monsanto’ya yönelmesinin nedeni Dünyada genetiği değiştirilmiş tohumlarının % 90’ının bir tekel tarafından gerçekleştirilmesi. 1901 yılında kurulan tekel kuruluşundan bu yana doğa ve insanlara zarar veren teknoloji ve ürünler üretmekle tanınıyor.

Monsanto’nun icraatları

1) Monsanto’nun ürettiği “Turuncu Ajan” (Agent Orange) olarak adlandırılan kimyasal silah ABD ordusu tarafından Vietnam savaşı sırasında Vietnamlılara karşı kullanıldı. Vietnam güçlerinin ve halkın ormanlarda gizlenmesini engellemek amacıyla Monsanto’nun ağaçların yapraklarını dökmesi için ürettiği “Agent Orange”ın kullanılması sonucu 400 bin kişi yaşamını yitirdi ve 500 bin civarında çocuk sakat doğdu. İlacın kullanıldığı bölgelerde halen ağaç yetişmiyor ve ekim yapılamıyor.

2) Monsanto ineklerin daha fazla süt vermelerini Pasilac (BST) olarak adlandırılan bir hormon geliştirdi. Yaılan araştırmalar bu hormonu alan ineklerden elde edilen sütü içinlerin meme, ilik ve prostat kanserlerine yakalandıklarını ortaya koydu.

3) 1972 yılında zararlı olduğu belirlendiği için yasaklanan DDT’nin üreticisiydi.

4) Monsanto küçük çiftçi ve üreticilerin en büyük düşmanı olarak da biliniyor. Sattıkları tohumların patentini elinde bulunduran tekel, çiftçilerin bir sonraki ekim döneminde sattığı tohumlardan elde edilen tohumların yeniden kullanılmasını engelliyor. Buna uyguyan çiftçiler aleyhinde davalar açtırıyor. Monsanto’nın Hindistan’da faaliyet gösterdiği 16 yıl içinde tekelin tohumlarını kullanan çiftçi ve köylülerin iflas ettiği ve bundan dolayı 250 bin çiftçinin intihar ettiği belirtiliyor.

Torku Konyaspor da Süper Ligde

0

PTT 1. Lig play-off final maçında Manisaspor’u 2-0 yenen Torku Konyaspor Spor Toto Süper Lig’e yükselen 3. takım oldu.

Çaykur Rizespor ve Kayseri Erciyesspor’dan sonra Spor Toto Süper Lig ‘e çıkan son takım da belli oldu. PTT 1. Lig play-off final maçında Manisaspor’u 2-0 yenen Torku Konyaspor gelecek sezon Spor Toto Süper Lig’de mücadele edecek.

Torku Konyaspor Teknik Direktörü Uğur Tütüneker, Tütüneker, maçın ardından yaptığı açıklamada, takımının Süper Lige çıkmasında emeği geçenlere teşekkür etti.

Kendilerine dua edenleri mahçup etmediklerini anlatan Tütüneker, şöyle konuştu:

“Bundan dolayı çok mutluyum. Allah hepsinden razı olsun. 2-0’lık net skor var. Bu skoru korumak için maçta geri çekildik. Manisaspor’un da iki pozisyonu var. Manisaspor iyi bir takım ve onları tebrik ediyorum. İşimizin kolay olmayacağını biliyorduk. İsteğimiz, arzumuz ve mücadelemiz bizi buralara getirdi. Play-off’a girdik. Bucaspor ve Manisaspor’u eledik. Hak ettiğimiz bir şampiyonluk oldu. Hüsnü Özkara’ya bu takımı kurduğu için teşekkür ediyorum. Takıma, yönetime ve taraftara teşekkür ediyorum. Uzun yıllardan beri Süper Lig çıkmak için çok çabalıyorduk.”

Cannes’da Altın Palmiye lezbiyen çiftin aşkını anlatan “Mavi En Sıcak Renktir”e

Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye’yi iki kadın arasındaki aşkı anlatan “Mavi En Sıcak RenktirAdele’in Yaşam”ı” filmi kazandı.

Cannes film Festivali’nde bu yılın ödülleri sahiplerini buldu. En iyi film ödülünü lezbiyen bir aşk hikayesini anlatan Abdellatif Kechiche imzalı “Blue is the Warmest Color La Vie d’Adele” (Mavi En Sıcak Renktir:  Adele’in Yaşamı) filmi kazandı.

http://www.youtube.com/watch?v=q2Afiy5Md5k

Steven Spielberg başkanlığındaki jüri filmde rol alan Adele Exarchopoulos ve Lea Seydoux’u da ödüllendirdi. Filmde Exarchopoulos kendisinden daha yaşlı bir kadına aşık olan 15 yaşındaki bir genç kızı canlandırıyor.

İşte Cannes Film Festivali’nde ödül kazananların tam listesi:

Uzun metrajlı Film

Palme d’Or – Blue is the Warmest Color, yönetmen Abdellatif Kechiche

Grand Prix – Inside Llewyn Davis, yönetmen Joel Coen & Ethan Coen

Jüri Özel Ödülü – Like Father, Like Son, yönetmen Hirokazu Kore-eda

En İyi Yönetmen – Amat Escalante , Heli

En İyi Senaryo – Jia Zhangke , A Touch of Sin

En İyi Aktris – Bérénice Bejo , The Past

En İyi Aktör – Bruce Dern , Nebraska

Kısa metrajlı film

Palme d’Or (Kısa Film) – Safe, yönetmen by Moon Byoung-gon

Özel Bölüm – Whale Valley, directed by Gudmundur Arnar Gudmundsson; 37°4 S , yönetmen Adriano Valerio

Camera d’Or

Camera d’Or – Ilo Ilo, yönetmen Anthony Chen

Cinefondation

1st ödülü – Needle, yönetmen Anahita Ghazvinizadeh

2nd ödülü – Waiting for the Thaw, yönetmen Sarah Hirtt

3rd ödülü, ex-aequo – In the Fishbowl, yönetmen Tudor Cristian Jurgiu

Joint 3.rd ödülü – Pandy, yönetmen Matúš Vizar

Yönetmenlerin 15 Günü

Art Cinema Ödülü Me, Myself, & Mum, yönetmen Guillaume Gallienne

Label Europa Cinemas ÖdülüThe Selfish Giant, yönetmen Clio Barnard

SACD Ödülü – Me, Myself, & Mum, yönetmen Guillaume Gallienne

Fipresci

FIPRESCI Yarışma Ödülü – Blue is the Warmest Color, yönetmen Abdellatif Kechiche

FIPRESCI Un Certain Regard Ödülü – Manuscripts Don’t Burn , yönetmen Mohammad Rasoulof

FIPRESCI Yönetmenlerin 15 günü ödülü – Blue Ruin, yönetmen Jeremy Saulnier

(Yeşil Gazete, Mubi)




 

 

 

 

Tarsus’ta “HES İstemiyoruz” isyanı, “Kör olasıca, Ocağı batasıca HES”

Mersin’in Tarsus ilçesi Boğazpınar köyü Gökharman Irmağı’na yapılmak istenen Hidroelektrik Santraline (HES) karşı yöre halkı Cumartesi günü Tarsus Halk Eğitim Merkezi önünde toplanarak yürüyüş ve basın açıklaması gerçekleştirdi. Bölgede 2009 yılında yapılan Gök HES sırasında şirketlerin vaatlerine inanan köylüler ikinci kez aynı hataya düşmeme konusunda kararlı.

Basın açıklamasnı okuyan Boğazpınar HES Karşıtı Platform sözcüsü Ahmet Öztürk, “Kadıncık vadisi üzerine yapımı planlanan Akhan 1-2 HES Regülatörü ve baraj projesi hukuka aykırıdır. Enerji kılıfı altında, bütün dereler ırmaklar şirketlere satılıyor” şeklinde konuştu.

Enerji kılıfı altında bütün dereler ve  ırmakların şirketlere satılmak istendiğini ifade eden Öztürk, 2009 yılında bölgede yapılan ilk hidroelektrik santral olan Gök Hes sırasında şirket tarafından halkın kandırıldığını, ne tarım ve hayvancılık anlamında ne de doğal denge anlamında hiçbir sorun yaşanmayacağı sözlerini verdiklerini, bununla da kalmayıp tüm gençlere iş vaadinde bulunarak HES yapılan bölgenin de eskiden olduğu gibi mesire yeri olarak kullanımasının mümkün olduğunu köylülere anlattıklarını aktardı.

Gök Hes faaliyete geçtikten sonra ise asıl gerçekle yüzyüze geldiklerini söyleyen Boğazpınar HES Karşıtı Platform sözcüsü Ahmet Öztürk, “Ancak sonuçları hiç de öyle olmamıştır. İklimin ılımanlaşmasıyla köyden alınan tarım ürünlerinin rekoltesi düşmüş köylünün ırmağa girişi engellenmiş köylü ırmak yakınlardakı tarlalarına dahi girememiştir ve köylü hak etmediğ bir şekilde aşağılanmıştır. Hayvanların ırmaktaki sudan faydalanması şirket tarafından engellenerek sürü hayvancılığı zarar görmüştür. İş sözü veren şirket bu sözünü de tutmamıştır” diye konuştu.

Kör olasıca, Ocağı batasıca HES

Tarsus Halk Eğitim Merkezi önündeki basın açıklamasının ardından köylüler Tarsuslarla birlikte "HES İstemiyoruz" sloganları altında yürüdü

Tarsus Halk Eğitim Merkezi önünde yapılan basın açıklamasının ardından “Boğazpınar’da HES İstemiyoruz” pankartının arkasında toplanan ve ellerinde “Kör olasıca HES”, “Ocağı batasıca HES”, “Suyuma dokunma”, “Karasuya dokunma” yazılı dövizlerle Kadıncık Vadisi üzerinde ikinci bir HES yapılmasına asla izin vermeyeceklerini gösteren Boğazpınarlılar sloganlar eşliğinde yürüyüş gerçekleştirdi.

Boğazpınar HES Karşıtı Platformu sözcüsü Ahmet Öztürk tarafından okunan basın açıklamasının tam metni şu şekilde;

Suyumuzun, Köyümüzün, Geleceğimizin Yok Olmasına İzin Vermeyeceğiz

Basın açıklamasını Boğazpınar HES Karşıtı Platform sözcüsü Ahmet Öztürk okudu

Görmeyen gözlere, duymayan kulaklara dönmeyen dillere, yazmayan kalemlere inat yine geldik burdayız. Daha önce olduğu gibi buradan da ilan ediyoruz: bütün HES projelerinde olduğu gibi Çamlıyayla elektrik üretim A.Ş tarafından hazırlanan Boğazpınar, Olukkoyağı, Fakılar, Kenzin, Korucak ve Darıpınarı köyleri üzerinden geçen Kadıncık vadisi üzerine yapımı planlanan AKHAN 1-2 HES Regülatörü ve baraj projesi hukuka aykırıdır. Halkın geçim kaynaklarını ve doğayı yok etmeye yönelik bir prejedir.

Enerji kılıfı altında bütün dereler ırmaklar şirketlere satılmaktadır. Suyun kullanım hakkı şirketlere geçmektedir ve suyun ticarileştirilmesi yolunda korkunç adımlar atılmaktadır. yöre halkının durumu hiçbir şekilde göz önünde bulundurulmamaktadır.
2009 yılında köyümüze ktm grup tarafından yapılmak istenen 1.hes olan gök- hes bizlere süslü bir şekilde anlatılmış köyde işsiz genç kalmayacak mesire alanı olarak kullandığınız ırmağa yine mesire alanları yapacağız doğa tarım ve hayvancılık hiçbir şekilde zarar görmeyecek denilerek köylü ikna edilmiştir.

Ancak sonuçları hiç de öyle olmamıştır. İklimin ılımanlaşmasıyla köyden alınan tarım ürünlerinin rekoltesi düşmüş köylünün ırmağa girişi engellenmiş köylü ırmak yakınlarındaki tarlalarına dahi girememiştir ve köylü haketmediği bir şekilde aşağılanmıştır. Hayvanların ırmaktaki sudan faydalanması şirket tarafından engellenerek sürü hayvancılığı zarar görmüştür. İş sözü veren şirket bu sözünü de tutmamıştır.

Tüm bunlardan sonra yine aynı şirket utanmadan yeni bir HES projesiyle daha karşımıza çıktı. Bizler Boğazpınar köylüleri olarak bu projeyi engellemek adına bütün demokratik haklarımızı kullandık. Köylülerin katıldığı eylemler düzenledik. Ulusal anlamda ses getiren Karasu Kültür ve Sanat Festivali adı altında bir festival organize ettik. Güya halkın rızası alınarak yapılması gereken HES projesinin ÇED toplantısını yaptırmadık. Şirketin bütün tahriklerine rağmen biz sağduyumuzu koruduk. Bu etkinliklerin hemen hemen hepsi ulusal basında yer bulmuş ancak ne gariptir ki Tarsus’da bi kaç basın organı hariç yazılı ve görsel basın haberimizi yapmamıştır, yapamamıştır ! Tüm bu eylemlere etkinliklere ÇED toplantısının yapılmamasına rağmen yapılmış gibi gösterilerek ÇED olumlu raporunun verilmesi bizim öfkemizi daha da arttırmıştır.öfkeliyiz !

Sesimizi Türkiye’nin dört bir tarafına duyurmuşken Çevre ve Şehircilik Bakanlığı ile Tarım, Orman ve Hayvancılık Bakanlığının duymaması bizlerde mantıklı bir düşünce oluşturmamaktadır. Bizler yargının er ya da geç lehimize tecelli edeceğine inanıyoruz. Yargı süreci bitene kadar hiçbir şirket yetkilisini köyümüzde görmek istemiyoruz . Ayrıca köyde yanımızda olanlar başüstünde tutulacak karşımızda olanlar ise hak ettikleri gibi karşılanacaklardır.

Talebimiz şirketin bu projeden bir an önce vazgeçmesidir.

Suyumuzun, Köyümüzün, Geleceğimizin Yok Olmasına İzin Vermeyeceğiz
ve Bizler Şunu da Biliyoruz ki, Haklıyız Kazanacağız

Boğazpınar HES Karşıtı Platform”

Haber: Alper Tolga Akkuş

(Yeşil Gazete)

 

Beşiktaş, sen bizim neyimizdin? – Meltem Gürle

Beşiktaş’ın hayatımda ne kadar büyük bir yeri olduğunu daha önce de yazmıştım. Belki hatırlayanlar olacaktır.
Kahvedeki dev çınarın altında oturup ders çalıştığım, vapur iskelesinde heyecanla sevgilimi beklediğim ve parasız kaldığımda sokaklarında aylak aylak dolaştığım bu semti gönülden severim.

Ne zaman yürüyüşe çıksam, ayaklarım beni Beşiktaş’a götürür. Çünkü orada kendimi evimde hissederim. Esnafını tanırım, lokantalarını kahvelerini küçük dükkanlarını bir bir bilirim. Hatta Çarşı’ya girince o kadar rahatlarım ki, yürüyüşüm bile değişir. İstanbul’da yaşayan herkesin sırtına binen büyük şehir duygusuyla kasılmış omuzlarım gevşer, adımlarımı biraz daha güvenli, biraz daha rahat atmaya başlarım.

Geçen gün yine Beşiktaş’a gittim. Saatim geri kalıyordu. Onu saatçiye bırakacak ve sonra belki bir çay içip eve dönecektim. Elimde okumam gereken bir şeyler vardı. Hava güzel giderse, kahvede oturur azıcık çalışırım diye düşündüm.

Saatçiyi senelerdir tanırım. Beşiktaş’ın birçok küçük esnafından biri. Saatimi yağlayıp bana geri verdi. Suratından düşen bin parçaydı. Biraz soruşturunca anladım ki, dükkanı kapatmak zorunda kalacaklardı. Çünkü bir uluslararası şirket üzerinde oturdukları adayı tamamen satın almıştı. Sadece o dükkan değil daha bir çoğu kapanacak, onların yerine büyük bir kılık kıyafet mağazası açılacaktı. Aslında hemen herkesin bu bölgeyi boşalttığını, kendilerinin de bir kaç ay sonra çıkacaklarını söylediler.

Saatçiden iyice moralim bozulmuş bir şekilde çıktım. Diğer alışverişimi tamamladıktan sonra her zaman yaptığım gibi gidip Yedi Sekiz Hasanpaşa Fırını’ndan biraz acıbadem kurabiyesi aldım. Fırında sırada beklerken, burayı da yakında birileri ele geçirir mi acaba diye dertlendim.

Kurabiyelerim elimde dalgın dalgın yürürken, ayaklarım beni öğrenciliğimden beri gidip geldiğim Kamburun Bahçesi’ne götürdü. Otoparkın girişine doğru yaklaştığımda, bahçeye başka bir kapı daha açtıklarını gördüm. Pastanemsi bir giriş yapmışlar, kapısına da sarı boyalı saçları ve rakun modeli makyajı ile halkla ilişkiler kişisi olduğunu sandığım bir hanım koymuşlardı. Tam içeri girmeye hamle ediyordum ki, bu şahıs bana cıvıltılı bir sesle şöyle dedi: “Hoşgeldiniz! Size nasıl yardımcı olabilirim?”

Fakat o kadar şaşkındım ki, galiba artık pek yardım edilebilecek durumda değildim. Rüyadaymış gibiydim. Eskiden çay bahçesinin bulunduğu boşluğa doğru yürümeye başladım. Beni şık sandalyeler, havalı masalar, içi her yerde gördüğümüz sezar salataları ve rengârenk ‘cheese-cake’lerle dolu camekanlar karşıladı. Kahvenin müdavimi olan tanıdık yüzler ile her zaman kendilerine burada yer bulmuş öğrencilerin yerini bambaşka insanlar almıştı. Eski garsonlardan biriyle hüzünlü hüzünlü bakıştık.

Ağlamamak için dışarı çıktım. Gidip sahildeki banklardan birine oturup hırsla bütün kurabiyeleri yedim. Bize bu banklardan başka pek bir şey kalmamıştı. Onları da yakında özelleştirip güzelleştirler miydi acaba? Hepsinin yanına birer üniformalı dikerek, onları da halk sağlığı için uygun hale getirirler miydi? Çarşı’yı abad ettikten sonra buraya da sıra gelirdi elbet.

Ben Beşiktaş’ı çok seviyorum. Beşiktaş da giderse, bu şehirde gösterişsiz ve sakin bir hayat sürmek isteyen insanlara yer kalmayacağını düşünüyorum. Onun için bir kez de buradan Beşiktaşlılara ve bu semtle benim gibi bir gönül bağı taşıyanlara sormak istiyorum: Beşiktaş’ın yavaş yavaş yok edilmesine razı mı olacağız? Küçük küçük dükkanları, çay bahçeleri, lokantaları ve sokakları dolduran alçakgönüllü insanları ile bu güzel semti gözden çıkardık mı? Beşiktaş’a ruhunu veren o mütevazi hayatı korumak için bir şeyler yapmayacak mıyız?

Daha önceki Beşiktaş yazısını şunları yazarak bitirmiştim:
“Beşiktaş kalender bir semttir. Orada herkese yer vardır. Kimse kimseye yan bakmaz, afra tafra yapmaz. Travestiler başörtülü eczacıdan alışveriş eder. Muhafazakar lokantacı ekmeğini Kürt bakkaldan alır. Emekli ilkokul öğretmeni, köşede çiçek satan kıza okuma yazma öğretir. Yaşını başını almış esnaf, sen yoldan geçerken saygısından ayağa kalkar. Öğretmensin diye yapar bunu. Utanır yerin dibine girersin. Kamburun Bahçesi’nde garson, duble çayını şekersiz içtiğini bilir ve sormadan getirir. Yaşlı teyzeler sokakta kalmış çoluk çocuğu ve meczubu itinayla besler. Yaz gelince, herkes kapısının önüne su koyar ki, sokak köpekleri susuzluktan helak olmasın. Kimi esnaf zaten yaz kış dükkanın önünden kedi mamasını eksik etmez. Çocuklar, komşulara ya da bakkala bırakılmış anahtarı alıp girerler evlerine. Cüzdanını bir yerlerde unuttuysan, pastanedekiler cebine poğaça tıkıştırmakla kalmayıp bir de yol parası için borç vermeyi teklif eder. Filipinlisinden Afrikalısına kadar yetmiş iki milletin insanı sokaklarında dolaşır.”

Bu yazıyı, “Her yer Beşiktaş olsun!” diyerek bitirmişim. Beşiktaş’taki alçakgönüllü hayatın dünyaya ilham vereceğini ummuştum. Ama dünyanın gelip Beşiktaş’ı işgal edeceği hiç aklıma gelmemişti. Şimdi büyük mağazaları ve küçük hırslarıyla dünya kapımıza geldi. Hayır demezsek, bir gün bu semtten hatırlayabileceğimiz pek şey kalmayacak.

Şöyle mi diyeceğiz o zaman: “Beşiktaş, sen bizim neyimizdin?”

 

Meltem Gürle – Birgün

DAMOCRACY – Baran Alp Uncu

Başlıkta herhangi bir hata yok. İlk bakışta yazar herhalde demokrasi kelimesinin İngilizcesini yazarken, klavyede “e” yerine “a” harfine basmış diye düşünebilirsiniz. Ama kesinlikle böyle bir dikkatsizlik söz konusu değil.

DAMOCRACY dünya genelinde örgütlenen bir hareketin adı. Harekete dâhil olan grup ve bireyler, dünya genelinde hâlen işlemekte olan ve yapılması planlanan büyük ölçekli barajlara karşı çıkıyorlar.

Neden mi?

Bu sorunun cevabı biraz da büyük baraj projelerinin ve bunların etrafında gelişen baraj karşıtı hareketlerin tarihinde saklı.

Baraj kurmak 20. Yüzyılın büyük bir bölümü boyunca kalkınmanın ve sanayileşmenin en önemli şartlarından (ve simgelerinden) biri olarak kabul edildi. Buna bağlı olarak da, geçtiğimiz yüzyılın son çeyreğine kadar dünya genelinde kurulan baraj sayısında sürekli ve düzenli bir artış oldu.

1900 yılında, dünyada yaklaşık 30 tane büyük baraj inşaatı tamamlanmışken; bu rakam 1950’lerde yılda 250’ye, 1960’ların ortalarında ise binin üzerine çıktı. 1970’lerde ise yıllık büyük baraj yapımı rakamlarında düşüş gözlenmeye başlandı. 1980 ve 1990’lar bu düşüş hızlanırken, 2000 yılında 200’ün altına indi (Khagram, 2004).

Kurulan yeni barajların sayısındaki inişe birçok etken neden oldu. Mesela, ekonomik krizlere bağlı olarak baraj inşaatlarına sağlanan kredi ve fonlardaki azalma bunlardan bir tanesi. Doğal gaz gibi alternatif enerji kaynaklarının daha ucuz üretilebilir hâle gelmesi ise bir diğeri.

Ama daha da önemlisi, 1980’lerden itibaren dünyanın birçok bölgesinde yerel hareketler dev barajların yapımına karşı isyan ettiler. Çeşitli çevre, insan hakları ve yerli hakları savunucusu grup ve örgütlerin de yardımlarıyla bunların bazıları küresel kampanyalara dönüştü. Şekillenmeye başlayan küresel baraj-karşıtı hareket ağı, özellikle büyük ölçekli baraj projelerini ekolojik sisteme ve yerel halklara verdiği yıkıcı zararlarından dolayı eleştiriyorlardı.

Nedir bu yıkıcı etkiler?

Bugüne kadar baraj yapımı nedeniyle yerli nüfus ve köylü topluluklarını yüzyıllardır yaşadıkları topraklardan atıldı ve atılmaktalar. Kesin rakamları hesap etmek güç. Ama Dünya Baraj Komisyonu son 60 yılda dünya genelinde yerinden edilen nüfusun tahmini olarak 40 ila 80 milyon arasında olduğunu söylemekte.

Sadece Hindistan’daki Narmada Vadisi’nde bulunan 3000 barajın en büyüğü Sardar Sarovar Barajı nedeniyle topraklarından edilen köylülerin sayısı yaklaşık 150 bin. Çin’deki Three Gorges Barajı için ise yerlerinden edilen insanların sayısı 1,3 milyondan fazla olarak hesaplanıyor (http://www.worldwatch.org/node/6344). Böylelikle hayatlarına ve geçimliliklerine müdahalede bulunulan bu insanlar daha kötü şartlarda yaşamaya mahkum ediliyor. Yetmezmiş gibi yüzyılların birikimiyle oluşan kültürleri de sular altında bırakılıyor.

Toplumsal hayatı sular altında bırakan barajlar, ekolojik sistem için de büyük tehlikeler arz etmekte.  Binlerce metrekarelik ormanlık alan ve tarım arazileri sular altında kalıyor. Özellikle Amazon nehri üzerinde yapılan barajlar, yağmur ormanlarının erozyona uğramasını hızlandırıyor. Bitki ve hayvan türleri kayboluyor.

Baraj setleri balıkların göç yollarını tıkıyor. Aynı zamanda, nehirlerin taşıdığı alüvyonlara geçit vermiyor. Bu da deltaların oluşumunu engelliyor ve deniz kıyısındaki alanların su baskınına uğramasını riskini arttırıyor.

Üstelik, tüm bu yıkıcı etkiler sadece baraj bölgesini değil, kilometrelerce uzunluktaki nehir yataklarının kıyısındaki hayatı da etkilemekte. Temiz su kaynaklarına ulaşım zorlaşıyor. Tarım faaliyetleri sekteye uğruyor.

İşte bu riskleri dillendiren ve bunlara karşı mücadele veren baraj-karşıtı grup ve örgütlerin çabaları sonucunda, baraj projelerinin en büyük finansörü Dünya Bankası bile 1980’lerle beraber daha temkinli adımlar atmaya başladı ve birçok projeden desteğini çekti.

***

Ancak son dönemde yaşanan iki gelişme sonucunda hidroelektrik tekrar gözde bir enerji kaynağı olmaya başladı. Bunlardan birincisi, Çin’in artan ekonomik gücüyle beraber enerji sektöründe söz sahibi olması.

Dünya üretiminin hatırı sayılır bir payı Çin’e ait. Kendi topraklarındaki enerji ihtiyacını karşılamak için de irili ufaklı birçok baraj projesini başlatmış durumda. Hâlihazırda, Çin toplam 25 bin baraja sahip ki bu rakam dünyadaki toplam baraj sayısının yarısı. 2020 yılına kadar da şu anki hidroelektrik üretimi kapasitesini iki katından fazlaya – 250 bin megavata- çıkarmayı planlamakta.

Bunun dışında Çin, dünyanın dört bir yanındaki baraj projelerinin yapımını üstlenmekte. Çinli banka ve firmalar ağırlıklı olarak Afrika ve Güneydoğu Asya’da bulunan 49 ülkedeki 216 büyük ölçekli baraj projesini yürütmekteler. Başka bir deyişle, Çin küresel ölçekteki en büyük baraj finansörlerinden biri olarak Dünya Bankası’nın üstlendiği görevi devralmış durumda.

Baraj projelerinin son dönemde yeniden ivme kazanmasının bir başka nedeni ise, barajların ‘temiz’ bir enerji kaynağı olarak nitelendirilmesi. Enerji lobisi ve hükümetler küresel ısınma tehlikesini fırsat bilip, hidroelektrik üretimini fosil yakıtların alternatifi olarak sunmaktalar.

DAMOCRACY de bunun böyle olmadığını, aşırı sayıda ve plansız yapılan dev barajların yukarıda sayılan tehlikeleri barındırdığını hatırlatan yeni bir kolektif hareket. Türkiye, Brezilya, Şili, Hindistan, Avusturya, Irak, İspanya ve ABD’den toplamda 15 ulusal ve uluslararası örgütün bir araya gelerek oluşturduğu küresel bir hareket ağı.

İngilizce’de baraj anlamına delen ‘dam’ kelimesini demokrasi kelimesinin bir parçası yaparak, özellikle büyük ölçekli baraj projelerden etkilenenlerin yok sayılmasına işaret ediyorlar. Barajlar ile ilgili kararların bu projelerden doğrudan etkilenenlerin katıldığı demokratik yollarla alınmasının gerektiğini vurguluyorlar.

DAMOCRACY’nin ulus-ötesi niteliği barajların etkilerinin ulusal sınırları aşan karakterini de yansıtıyor. Örneğin, Dicle nehri üzerinde kurulmakta olan Ilısu barajının etkileri sadece Hasankeyf ve çevresiyle sınırlı değil. Birinci Körfez Savaşı sonrasında Saddam Hüseyin tarafından içinde yaşayan muhalifleri cezalandırmak için kurutulan Basra Bataklıkları, Irak Doğa Derneği’nin başını çektiği çabalar sonucunda tekrardan canlanmaya başlamıştı. Ancak, Ilısu Barajı’nın inşası sonucunda Dicle’nin düşecek olan debisi, tarım ve balıkçılık yoluyla yöre halkını besleyen bataklıkları tekrar çölleşme tehlikesiyle baş başa bırakacak.

***

DAMOCRACY hareketi üyeleri geçtiğimiz hafta sonu İstanbul’da düzenlenen Dünya Enerji Konferansı’nda bir araya geldi. Konferansa katılan Brezilya yerli lideri Şef Megaron Txucaaramae, Irak’lı önde gelen çevrecilerden Dr. Azzam Alwash, Patagonya ve Kenya’dan baraj karşıtı aktivistler, Dünya Nehirler Örgütü, Riverwatch, Amazon Watch, Doğa Derneği gibi örgütlerin temsilcileri katıldı. Hep beraber tecrübe ve bilgilerini paylaşarak yerel mücadelelerinin durumunu ve beraber hareket etmenin olasılıklarını masaya yatırdılar.

Bu işbirliğini pratiğe dökerek aralarında Kayapo Şefi Megaron Txucarramae’nın da bulunduğu 20 kişilik grup,yerel halkla beraber Ilısu Barajı inşaat alanının kapısında eylem yaptı. Hedeflerine Amazon Nehri’nin ana kollarından Şingu Nehri üzerinde inşa edilmekte olan dünyanın en büyük üçüncü hidroelektrik barajı olan Belo Monte’yi de koydular. Hep beraber “Nehirler Birleştirir, Barajlar Böler: Ilısu ve Belo Monte Barajalarını Durdurun” pankartları taşıdılar.

***

Toplantıya geri dönersek, vurgulanan en ilgi çekici noktalarından biri RIVERWATCH’tan Ulrich Eichelmann’ın söyledikleriydi. Eichelmann aslında iklim değişikliği ile mücadele ederken havaya diktiğimiz gözlerimizi, yere ve suya da indirmemiz gerekli olduğunu hatırlattı.

Evet,  küresel ısınma şu an karşı karşıya olduğumuz en büyük sorun. Ancak, fosil yakıtların alternatifini ararken, enerji sektörünün barajları çözüm diye pazarlamasına kanılmamalı. Nasıl nükleer enerji bir alternatif değilse, barajlar da çözüm değil. Zira, Amazon Watch örgütünün araştırmasına göre, sular altında kalan ağaçlar çürüdüğünde atmosfere dev miktarlarda metan gazı –ki karbondioksitten daha fazla küresel ısınmaya neden oluyor- salınmakta.

Kısaca çözüm büyümeye bağlı kalkınma modellerinin alternatiflerini bulmakta ve rüzgar, güneş ve okyanus gibi gerçek alternatif enerji kaynaklarında ısrarcı olmakta.

 

Daha fazla bilgi için:

www.damocracy.org

www.dogadernegi.org

Kaynakça:

Khagram, Sanjeev (2004) Dams and Development: Transnational Struggles for Water and Power, Cornell University Press.

Baran Alp Uncu – www.t24.com.tr

Tekbir sesleri arasında öpüştüler

Ankaray’ın Kurtuluş durağında yapılacağı günler öncesinden duyurulan öpüşme eylemi gerçekleştirildi. Eylemi protesto eden bir grup tekbir getirerek gözdağı vermeye çalıştı.

Çevik kuvvet polisi, zabıtalar ve Ankaray güvenlik görevlileri ile çok sayıda basın mensubu olay yerinde yer aldı. Eylem sırasında, “Melih gökcek bizi öpsene” sloganları atıldı. Eylem bir süre sürdükten sonra olaysız bir şekilde sona erdi.

Geçtiğimiz hafta Kurtuluş istasyonunda ‘Ahlak kurallarına uyunuz’ anonsu yapılmıştı. Ahlaklı olunuz anonsunun yaşam hakkına, bireysel özgürlüğe müdahale olduğunu düşünenler de anonsu protesto etmek için günler öncesinden 25 Mayıs akşamında aynı anda öpüşme eylemi gerçekleştirileceğini duyurmuşlardı.

(Başka Haber)

Monsanto’ya karşı 25 Mayıs’ta tüm dünya sokakta

25 Mayıs’ta GDO tekeli konumundaki ABD’li şirket Monsanto’ya karşı dünyanın her yerinde protesto gösterileri düzenleniyor.

“March Against Monsanto” (Monsanto’ya Karşı Yürüyüş) başlıklı eylem için şu ana kadar dünyanın tüm kıtalarından 427 protesto etkinliği açıklanmış durumda. Afrika, Avrupa, Asya, Avustralya, Kuzey ve Güney Amerika yani yedi iklim dört kıtada bulunan hemen hemen bütün ülkelerde yarın itibarı ile soframızdaki düşman Monsanto’ya karşı küresel bir karşı çıkış sergilenecek.

“March Against Monsanto” eylemine çağrı amacıyla sosyal medya üzerinden de çok sayıda video paylaşılmış durumda. Eyleme çağrı videolarında Monsanto’nun icraatları birbir sıralanıyor. GDO (İngilizcesi ile GMO) belasının nelere yol açtığı bilim insanlarının anlatımları ve bu besinleri tükettiği için sağlık sorunları yaşayan insanların görüntüleri ile belgeleniyor.

“March Against Monsanto” küresel eylemine Türkiye de iştirak ediyor. Yeşil Öfke tarafından duyurusu yapılan etkinlik Cumartesi günü 13:00’de Teşvikiye Camii önünde toplanılması ile başlayacak. Camii önünden toplanan doğa korumacılar hep birlikte Maçka Parkı’na yürüyecekler. Maçka Parkı’ndaki eylem 14:00’de “GDO’yu boykot pikniği” ile devam edecek. “GDO’yu Boykot Pikniği” Slow Food Fikir Sahibi Damaklar tarafından organize ediliyor.

“March Against Monsanto” resmi sitesi march-against-monsanto.com/

“March Against Monsanto” küresel eylemlerinin tam listesine buradan ulaşabilirsiniz.

Türkiye’de düzenlenecek ve “March Against Monsanto” kapsamındaki “GDO’yu boykot pikniği”nin facebook sayfası

(Yeşil Gazete)