Ana Sayfa Blog Sayfa 4293

Diyarbakır TSO seçimlerinde ‘Kürdistan’ afişleri

Diyarbakır’da, bu hafta sonu yapılacak Ticaret ve Sanayi Odası (DTSO) başkanlığı seçimlerine çözüm süreci damgasını vurdu. Kente asılan afişlerde ‘Kürdistan’ ifadelerinin kullanıldığı görüldü.

Diyarbakır’da hafta sonu yapılacak olan Ticaret ve Sanayi Odası Başkanlığı seçimleri için 3 ayrı grup arasında kıran kırana bir mücadele sürüyor.

‘Mavi’, ‘Sarı’ ve ‘Bağımsızlar’ adlı grupların yarışacağı seçimler için ilk kez gruplar yerel gazetelere tam sayfa destek ilanları verip kentteki bilboardlara afişler astırdı.

Beyaz ve Sarı grup yerel gazetelere ilanlar verirken, BDP ve DTK’nin yaptığı açıklamalar ile açıkça desteklediğini bildirdiği Mavi grup ise bilboardlara afişler astırdı. Mavi Grup tarafından bilboardlara asilan afişlerde geçmişte yazılması ve kullanılması suç olan ‘Kürdistan’ kelimesinin kullanılması da dikkat çekti.

Asılan Türkçe ve Kürtçe afişlerde ‘Kürdistan’ın dört parçasının ekonomik birliği için mavi listeyi destekleyelim’ ve, ‘Talan edilen Kürdistan kaynaklarını yeniden inşa etmek için tüm yurtsever ve demokratları, Diyarbakırlıları Ticaret ve Sanayi Odası seçimlerinde Mavi listeyi desteklemeye çağırıyoruz’ yazıldı.

KAYA, BDP VE DTK DESTEĞİNE TEPKİ GÖSTERDİ
Seçime, ‘Barış sürecinden ekonomik kalkınmaya’ sloganı ile giren Sarı grubun başkan adayı olan eski Diyarbakır Ticaret ve Sayani Odası Başkanı Mehmet Kaya, BDP ve DTK’yı kast ederek, Diyarbakır’da ilk defa çok açık bir şekilde bir siyasi partinin seçimlerde net olarak taraf olduğunu ifade etmekle birlikte, tüm organları ile seçime müdahale ederek yol almaya çalıştığını söyledi. Kaya, şöyle dedi:

“Aslında bu doğru bir yöntem değil. Bazı kurumlar vardır ki tüm siyasi partilere eşit mesafede olmak zorundadır. TSO’lar da tüm siyasi partilere eşit olma zorunluluğu olan sivil toplum kuruluşlarının başında gelmektedir. Özellikle barış sürecine girilen bu noktada, ki örgüt bugün sınır dışına çekiliyor. Çatışmalı ortamın yarattığı ve üzerini örttüğü bazı sıkıntıların ortaya çıkmasına neden olacaktır. Bunun en önemli sıkıntılarından biri de bölgenin ekonomik yapısından kaynaklı sosyal sorunlardır. Ticaret ve Sanayi odası bu konuda aktif rol alması gereken bir kuruluş. TSO’ya ilgiyi bu çerçevede görmek lazım. Ülke bir barış süreci yaşıyor, bundan sonra yapılması gereken, bölgenin gerçek anlamda kalkınmasını sağlayacak projeler üretmek, ama o projeleri üretirken hem merkezi hükümet hem de yerel yönetimlere doğru ve eşit yakınlıkta kullanarak hayata geçirmek gerekiyor. Eğer yalnızca bir siyasi partinin ve temsilcisinin sanayi odasına girmesi halinde en büyük endişemiz, ister istemez hizmetlerin aksamasına, toplumun tamamına hizmetlerin verilmesini ve aynı zamanda yol açacaktır. Ticaret ve Sanayi odasını özgün ve tarafsız bırakmak bir zorunluluktur. Bunu her hangi bir siyasi partinin arka ve ön bahçesi haline getirmemek lazımdır.”

‘TSO’DA RADİKAL BİR DEĞİŞİKLİĞE GİDİLMESİ İNANCINDAYIZ’
BDP ve DTK’nın desteklediğini açıkladığı Mavi Grubun başkan adayı olduğu belirtilen Filiz Bedirhanoğlu da, Abdullah Öcalan’ın ‘Silahlar sussun, fikirler konuşsun’ diyerek genel hatları ile demokratik sürece geçiş diye adlandırılan bir barış sürecine girdiklerini söyledi. Bedirhanoğlu şöyle konuştu:

“Çatışma dönemleri sonrası toplumsal uzlaşı dönemleri aynı zamanda birer kuruluş aşamasıdır. Geleceğe yönelik bir inşa sürecidir. Geleceği inşa süreçlerinde hem ekonomik, hem toplamsal alanlarda kalkınmasını yapabilmiş, geleceğini inşa edebilmiş bir toplum daha özgürlükçü daha demokratik olacaktır. Biz de mavi liste adayları olarak bu toprakların bize kattığı duyarlılıkları, duygusallığı ortak temelinde ticaret odasının birer amaç olmaktan çıkıp ihtiyaçların ve sorunların çözümünde birer araç olması gereğinden yola çıkarak, listemizi demokratik işverenler grubu adı altında seçimlere girmeye karar verdik. Seçimler süreç açısından çok önemli. Çünkü coğrafyamızda ekonomistlerin, sanayicilerin, yatırımcıların, girişimcilerin ticari kuruluşu olan Sanayi ve Ticaret Odası bugüne kadar demokratik katılımcılığı kültürel bir vizyon haline getirmemiş, bu yüzden kentsel bir sinerji yakalayamamıştır. Biz odanın mevcut yapısının yeniden gözden geçirilerek, sürece uygun bir biçimde radikal bir değişikliğe gidilmesi inancındayız.”

‘DESTEK NORMALDİR’
Bedirhanoğlu, BDP ve DTK’nın kendilerine açıkça desteklediğini açıklaması ile ilgili eleştirileri ise şöyle yanıtladı:

“Bu sürecin en başında bir komisyon kuruldu. O komisyon kentin ileri gelenlerine, yatırımcılarına ve ekonomistlerine gitti. Herkesin ortak bir platforma toplanıp, sürece uygun şekilde ekonomimizin toparlanması için ortak çalışmaya davet edildi. Görüşmeler bir noktaya gelip başkanlığa gelip düğümlendi. Biz her hangi bir başkan ile yola çıkmayıp meclis seçildikten sonra belirlenmesini istedik. Fakat, başka kesimlerle yapılan görüşmelerde olay dayatmacı bir şekilde gelip başkanlığa dayandığı için görüşmeler kesildi. Buradaki halkın yüzde 60- 70 iradesini temsil eden BDP ve DTK bu konuda projeleri ile Ticaret Odası konusundaki fikirleri ile mavi liste adaylarını daha çok kendine yakın buldu ve destekleme kararı aldı. Bu normaldir.”

(Ajanslar)

Köprünün temeli atılmadan, alınacak parayı hesapladılar

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım 3. köprüden geçiş ücretini açıkladı.

Ulaştırma, Denizcilik ve Haberleşme Bakanı Binali Yıldırım;

İstanbul’daki trafik sıkışıklığının maliyeti yılda 3 milyar lira. Bu köprü geç başlanmış bir projedir. Dünyanın en geniş köprüsünü yapıyoruz. Şerit sayısı 8, iki de demir yolu 10 şerit. Otoyol da 8 şeritli. Ekolojik bir proje, amacımız dokuyu korumak. İhalede geçen yıl 20 Nisan’da teklifler alındı. Temmuz’un ilk haftası değerlendirildi. Toplam dolgu 70 milyon metreküp. Köprü ile birlikte 45 altgeçit ve 63 üstgeçit yapılacak. Köprü tamamlandığında transit trafik buradan yapılacak. TIR’lar ve kamyonlar 3. köprüden geçecek. 7 tepeli İstanbul 7 büyük projeyle taçlanacak.

Geçiş ücretleri şöyle; belirlediğimiz tavan ücretleri var. Otomobil eşdeğeri oluyor. Kamyonsa, TIR’sa 3-4 otomobile eşdeğeridir. Dingil sayısına göre değişiyor. Yolda kilometre başına 0.8 cent, doların 10’da birinden az. Köprü geçiş ücreti de 3 dolar karşılığı Türk lirası olacak. Bunlar tavan ücretlerdir. Trafik durumuna göre bu ücretleri aşamaz ancak bu ücretlerin altında bir tarife uygulamasına da mani bir hal yok. İşletmecinin kendir kararıdır. İşletmeci, trafiği artırıp sürümden kazanmak için tarifeyi belirlenen sınırların altında tutabilir.’

Biz tarihi sözleşme şartlarına göre 3 yıl olarak belirledik. Yani işin başladığı tarihten itibaren 3 yıl. Ancak yarın yüklenici firmaya bir sürpriz yapılabilir.

Süreyi öne çekme anlamında yeni bir tarih istenebilir. Onun için ben şimdiden tarihi telaffuz etmesem daha iyi olur.

Gezi Parkı nöbetçilerine İsveç’ten sanatçı desteği

Taksim Gezi Parkı nöbetçilerine İsveç’ten selam geldi.

İsveç’te yaşamını sürdüren Hakan Vreskala, dün akşam sosyal medya sitesi twitter üzerinden Gezi Parkı Nöbetindeki İstanbullulara selam göndererek amatör şekilde kaydettiği Pir Sultan Abdal’ın, “Dönen dönsün. Ben dönmezem yolumdan” türküsünü nöbet tutanlara hediye etti.

Geçtiğimiz yıl Kürdi Nizanim parçasına çektiği klip ile tanınmasından sonra  Türkiye’de oldukça geniş bir kesim tarafından takip edilmeye başlanan Vreskala, twitter üzerinden “Taksimi savunan güzel insanlar” olarak nitelendirdiği Gezi Parkı Nöbetçilerine şöyle seslendi,

“Taksimi savunan guzel insanlar pir gelemiyorum ama pir sultanin sözlerini gönderiyorum size DÖNEN DÖNSUN BEN DÖNMEZEM”

(Yeşil Gazete)

AİHM Türkiye’yi evlilik soyadı uygulamasında suçlu buldu

AİHM, “yalnızca evli erkeklerin evlendikten sonra sadece ailesinin soyadını taşıyabilmesinin ayrımcılık olduğunu” belirterek Türkiye’yi suçlu buldu.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), sadece evlenmeden önceki soyadını taşıma talebiyle başvuran Bahar Leventoğlu’nu haklı buldu. Türkiye’nin “ayrımcılık yasağını ihlal ettiğine” karar verildi.

Leventoğlu tazminat talep etmediğinden, AİHM bu yönde bir karar vermedi.

Atilla Abdulkadiroğlu ile 17 yıldır evli olan Bahar Leventoğlu, 26 Eylül 2005’te İzmir 1. Asliye Mahkemesi’ne sadece özel ve akademik hayatında değil de resmi kurumlarda da kocasının soyadını taşımama talebiyle başvuruda bulundu.

İzmir 1. Asliye Mahkemesi 6 Aralık 2005’te açıkladığı kararında Türk Medeni Kanunu 187. maddede yer alan “kadın, evlenmekle kocasının soyadını alır; ancak evlendirme memuruna veya daha sonra nüfus idaresine yapacağı yazılı başvuruyla kocasının soyadı önünde önceki soyadını da kullanabilir. Daha önce iki soyadı kullanan kadın, bu haktan sadece bir soyadı için yararlanabilir” gerekçe göstererek Leventoğlu’nun talebini reddetti.

Karar 21 Mart 2006’da Yargıtay tarafından onandı.

Leventoğlu karara yaptığı itirazın ikinci kez reddedilmesiyle 8 Şubat 2007’de AİHM’e başvurdu.

AİHM, davayla ilgili kararını verdi ve Türkiye’yi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin (AİHS) “özel hayatın ve aile hayatını korunması” başlıklı 8. maddeyle bağlantılı olarak “ayrımcılık yasağını” düzenleyen 14. maddesini ihlalden suçlu buldu.

AİHM, kararında, “yalnızca evli erkeklerin evlendikten sonra da ailesinin soyadını taşıyabilmesinin ayrımcılık olduğunu” belirtti.

(Bianet)

 

 

Hükümet şimdi de gözünü ormanlara dikti, Orman Kanununu değiştiriyorlar

Orman Kanunu değişiyor. Meclis’e sunulan yasa tasarısına göre, bakanlar kurulu, ormanlık alanları imara açma yetkisine sahip olacak.

Hükümet, Orman Kanunu’nda değişiklik yapmaya hazırlanıyor. Meclis’e sunulan kanun tasarısına göre, ‘ihtiyaç halinde’ kıyılarda ibadethane yapılabilecek. Tasarı, orman olarak korunmasında yarar görülmeyen yerlerin imara açılması için bakanlar kuruluna yetki veriyor. Orman ve Su İşleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve bakanlar kurulunda görüşüldükten sonra TBMM Başkanlığı’na sunulan ‘Orman Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’ şu düzenlemelerin yapılmasını öngörüyor.

Baraj ve deniz yüzeyinde yapılan balık üretimi için karada yapılması mecburi tesislere Orman Genel Müdürlüğü’nce bedeli alınarak 29 yıla kadar izin verilebilecek. Bu izin, devlet ormanlarında bitki türlerinin tohum ve fidanlarını yetiştirmek üzere fidanlık kurulmasına, arkeolojik kazı ve restorasyon yapılmasına ve bu alanların kullanımına, define aranmasına, odun kömürü, terebentin, katran, sakız gibi işletilmesinde ağaç kullanılan ocakların açılmasına da olanak sağlayacak.

Yetki Bakanlar Kurulunda

Tasarıya göre orman olarak korunmasında yarar görülmeyen ve tarım alanına dönüştürülmesi mümkün olmayan yerler kentsel dönüşüm çerçevesinde yapılaşmaya açılacak. ‘Orman olarak korunmasında yarar görülmeyen yerlerin’ neresi olduğuna ise bakanlar kurulu karar verecek.

 

Depo’da “Asker Doğmayanlar” söyleşisi

"Asker Doğmayanlar" kitabını hazırlayan Pınar Öğünç

30 Mayıs Perşembe, DEPO’da kışlalardaki şüpheli asker ölümlerini konu edinen ve yönetmenliğini Anıl Çizmecioğlu’nun yaptığı ‘Eğitim Zayiatı’ belgeseli gösterilecek. 19:00’da başlayacak gösterimin ardından 14 vicdani retçinin öykülerinin yer aldığı,‘Asker Doğmayanlar’ kitabı üzerinden zorunlu askerlik konuşulacak.

Söyleşi Hrant Dink Vakfı Yayınları’ndan çıkan kitabı hazırlayan isim olan Pınar Öğünç’ün katılımıyla gerçekleşecek.

Çizmecioğlu’nun belgeselinde, Türkiye’de zorunlu askerlik sistemi içerisinde kaza, kavga, intihar gibi sebeplerle hayatını kaybeden gençlerin ailelerinin hak arama mücadeleleri ve çocuklarının ölümü ardındaki şüpheleri derinleştirecek bulgular anlatılıyor. Belgeselde hikâyeleri anlatılan isimler ise şöyle: Adil Şipal, Cemal Timur, Davut Yıldırım, Murat Oktay Can, Nesim Tarhan, Serhat Yıldız, Sevag Şahin Balıkçı, Taner Deş, Uğur Kantar, Volkan Kamala

Etkinliğin facebook sayfası

(Agos)

Gezi Parkı nöbetinde ikinci gün

Pazartesi gece 22:30’da iş makinalarının Gezi Parkı’na girmesinden hemen sonra birkaç Taksim Gezi Parkı Derneği üyesinin başlattığı nöbet Salı günü polisin son günlerde artık rutin haline gelen gereksiz ölçüde sert müdahalesine halkın direnmesi ile saatler geçtikçe katlanarak arttı.

Taksim Gezi Parkı’ndaki ağaçlar için tutulan nöbetin simge fotoğraflarından birisini de Reuters’den Osman Orsal çekti. Dozer ve kepçeyi halktan korumak için Gezi Parkında bulunan çevik kuvvete bağlı ekipten bir polisin nöbet tutan kalabalığın arasına dalıp insanların gözüne gözüne biber gazı sıkması esnasında çekilen fotoğrafta polisin biber gazına maruz kalmasına rağmen yerinden kıpırdamayan genç bir kadın görülüyor.

Taksim Gezi Parkı Derneği daha sonra yaptığı açıklamada ilgili fotoğrafın Reuters’in ana sayfasınde kapak fotoğrafı olduğunu ve dünya çapında binlerce kişinin fotoğrafı paylaştığını açıkladı. AKP’nin herkeslerden saklı şekilde İstanbul’u talan etme planı da böylelikle suya düşürülmüş oldu.

Salı akşamı 19:00’da Gezi Parkı Derneğinin çağrısı ile Gezi Parkını hıncahınç dolduran İstanbullular yanlarında getirdikleri çadırları parkın içerisine kurdular. Halaylar ve horonlarla devam eden nöbet sırasında İstanbul’un dört bir köşesinden sivil insiyatif ile Gezi Parkına getirilen fidanlar sökülen ağaçların yerine dikildi.

Gezi Parkı nöbeti sırasında hazırlanan pankartlardan birinde nöbet tutanların talebi belirtiliyor, "Gölge etme başka ihsan istemem"

Polis saldırısı sırasında parka gelen ve hem parktaki hukuksuz hafriyatı hem de polis müdahalesini engelleyen BDP İstanbul Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, Taksim’i kapsayan İstanbul ikinci bölgeden seçildiğini hatırlatarak “Ben bu ağaçların da vekiliyim” dedi.

Gezi Parkı’nda nöbette bulunan ve gündüz gerçekleşen protestoda polis şiddetine maruz kalanlardan biri olan Deniz Özgür AKP ikidarının artık polis şiddeti olmaksızın meşru bir işlem yapamadığını ifade etti.

Taksim Dayaşması’ndan Akif Akbaş iki yıldır Topçu Kışlası Projesi’ne karşı mücadele ettiklerini, davaları devam etmesine, bilirkişi raporlarının parkın lehine gelmesine rağmen hukuksuz işlemlerin yapıldığını ifade etti.

Karmate grubundan Oktay Üst Karadenizli sanatçılar olarak bugün (Salı) saat 18.00’de parkta söklen ağaçların yerine ağaç dikeceklerini söyledi.

Öğrenci Kollektifleri tarafından yapılan açıklamada Çarşamba (Bugün) akşamı 18:30’da Taksim Otobüs duraklarında buluşularak Gezi Parkı’na ağaç dikileceği belirtildi.

(Yeşil Gazete, Bianet, Reuters)

 

 

 

Ekonomi kimin için büyüyor? Türkiye’de gelir dağılımı dengesizliği – K. Murat Güney

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 10 bin 578 hanede 2011 yılında yüz yüze yaptırdığı “Türkiye’de Aile Yapısı Araştırması”nın bir bölümü 2012 yılında yayınlanmıştı. Araştırmanın tamamının Şubat 2013′te internette yayınlanmasıyla beraber Türkiye’deki gelir dağılımının içler acısı haline dair önemli bulgular ortaya çıkmış oldu.

(Araştırmanın tamamı için bkz:“Türkiye’de Aile Yapısı Araştırması”)

Araştırmanın gelir dağılımıyla ilgili bölümdeki sonuçları şöyle:

Türkiye’de yaklaşık 19 milyon aile var.

Ailelerin yüzde 1.2’sinin aylık geliri 5.600 TL ve üzeri.
Ailelerin yüzde 3.8’inin aylık geliri 3.200-5.500 TL arası.
Ailelerin yüzde 16.5’inin aylık geliri 1.900-3.000 TL arası.
Ailelerin yüzde 16.9’unun aylık geliri 1.250- 1.870 TL arası.
Ailelerin yüzde 23.1’inin aylık geliri 815-1.200 TL arası.
Ailelerin yüzde 32.1’inin aylık geliri 450-810 TL arası.
Ailelerin yüzde 6.4’ünün aylık geliri 430 TL civarında.

Araştırmadan çıkan bu veriler Türkiye’deki hanelerin %61.2′sinin ayda 1200 TL veya altında gelirle hayatta kalmaya çalıştığını gözler önüne seriyor. TÜRK-İş ve DİSK’in tespitlerine göre 4 kişilik bir ailenin açlık sınırının aylık 1050 TL civarında olduğu göz önünde bulundurulursa Türkiye’de halkın üçte ikisi açlık sınırının ya altında ya da bu sınıra çok yakın bir gelirle hayatta kalmaya çalışıyor.

Bu araştırmanın bir diğer çarpıcı sonucu ise AKP hükümetinin “kişi başına düşen geliri 10.000 dolara çıkarttık” söyleminin halkın geniş kesimleri için hiçbir şey ifade etmediği. Tabii aslında toplam Gayri Safi Milli Hasıla’nın ülke nüfusuna bölünmesi ile bulunan bir istatistiki veri olan “kişi başına düşen milli gelir”, “Türkiye’de Aile Yapısı” araştırmasının konu ettiği bir ailenin evine giren toplam geliri tam olarak yansıtmamakta. Ne var ki, tüm gelir-gider ve para aktarımlarının toplamını hesaba kattığı için daha yüksek gözüken “kişi başına düşen milli gelir” miktarını AKP hükümeti sanki Türkiye’de “kişi başına düşen hane geliri” ile aynı şeymiş gibi çarpıtarak kullanmayı sürdürüyor. Halbuki kişi başına düşen yıllık 10.000 dolar milli gelir yaklaşık 18.000 Türk Lirasına denk geliyor, bu da aylık 1.500 liraya tekabül ediyor. Bu durumda 4 kişilik bir hanenin eline ayda 4 x 1.500 TL yani 6.000 TL geçmesi gerekiyor ki, yılda kişi başına 10.000, hane başına da 40.000 dolar gelir söylemi gerçek olsun. Halbuki “Türkiye’de Aile Yapısı” araştırmasına göre Türkiye’de ayda 5.600 TL ve üzeri (yani kişi başına 10.000 dolar civarı) geliri olan haneler nüfusun sadece %1.2′si!

Türkiye’deki gerçek ortalama hane gelirinin aşağı yukarı ne kadar olduğunu anlamak için OECD’nin 2013 yılı için Mayıs ayında yeni yayınladığı “İyi Yaşam Endeksi” raporu bize çok daha sağlıklı bir veri sunuyor. (Raporun tamamını için bkz: OECD Better Life Index”). OECD araştırmasına göre Türkiye’de ortalama hane geliri yıllık 13.044 dolar. Yani yaklaşık 23.500 TL. Bu da aylık 1.950 liraya denk geliyor. Tabii bu veri sadece ortalama geliri gösteriyor, gelir dağılımını göstermiyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın araştırması ise gelir dağılımındaki dengesizliği ortaya koyması açısından oldukça çarpıcı veriler sunuyor. Araştırmanın yukarıda da özetlenen sonucuna göre Türkiye’de hanelerin sadece %21.5′i 1.900 TL yani OECD’nin Türkiye için tespit ettiği ortalama hane geliri ve üzerinde aylık kazanca sahip. Hanelerin %78.5′i ise 1.900 TL ve altında gelirle geçinmeye çalışıyor.

Yani Türkiye’de ortalama hane gelirinin üzerinde gelir sağlayanlar toplam nüfusun sadece %21.5′i. Bu kesim tüm gelirlerin neredeyse %50′sini elde ediyor. Nüfusun %78.5′i ise aylık 1.900 TL’nin altında bir gelirle hayatını idame ettirmeye çalışıyor.

Kısacası Türkiye’de gerçek hane geliri ve gelir dağılımı konusunda hükümet kendi yaptırdığı araştırmayla kendi yalanını ortaya çıkarmış oldu. Araştırmanın özellikle gelir dağılımı dengesizliğinin ulaştığı vahim sonuçları ortaya koyan bölümünün kamuoyunda geniş yankı uyandırması ve oluşan eleştiri ve tepkiler üzerine bakanlık bu kez tuhaf bir açıklama yayınladı. Açıklamada “bir süredir çeşitli basın yayın organlarında Türkiye’nin Aile Yapısı 2011 Araştırması sonuçlarıyla ilgili olarak gerçek dışı yorumlar yapılmaktadır” denildikten sonra bu “araştırma doğrudan yoksulluğu tespit amaçlı olmadığı gibi; yoksulluk araştırmasının sistematiğine göre yapılmamış olup; sadece görüşülen kişilerin beyanına dayalı ham verileri içermektedir” ifadeleri kullanılıyor. (Bu açıklamayla ilgili haber için bkz: “Bakanlık: Türkiye aile yapısı araştırması yanlış yorumlandı”)

Bakanlığın bu garip açıklamasında yoksulluğun tespiti için kendi araştırma verilerinin değil (yoksulluk oranını çok daha düşük olarak gösteren) TUİK verilerinin esas alınması gerektiği söyleniyor. TUİK 2011 verilerine göre yoksulluk sınırı sayılan kişi başı günlük 4.3 doların altında geliri olanlar yani aylık 940 TL civarı ve altında geliri olan 4 kişilik hanelerin oranı sadece %2.7. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı araştırmasına göre ise 1200 TL ve altı geliri olan haneler %61.2 olduğuna göre, 940 TL ve altı geliri olanların oranının da neredeyse %50 olduğu ortaya çıkıyor.

Hadi aradaki fark az olsa yine anlaşılabilir bir durum ama iki devlet kurumununun yoksulluk verileri arasında nasıl bu kadar büyük bir uçurum olabiliyor? Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın nüfusun neredeyse %50′si olarak ölçtüğü yoksulluk oranını TUİK nasıl oluyor da %2.7 olarak gösterebiliyor?

Öte yandan Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, sonradan yaptığı açıklama ile “bu araştırmanın doğrudan yoksulluğu ölçme amaçlı olmadığını” söylese de, araştırmada hane gelirine dair elde edilen verilerin doğruluğunu reddetmiyor/reddedemiyor. “Türkiye’de Aile Yapısı Araştırması”nın yöntem kısmı incelendiğinde de bu oldukça kapsamlı araştırmada hane gelirinin tespitinde doğru verileri elde etmek için özenli bir çalışmanın nasıl yürütüldüğü ayrıntılı biçimde ifade ediliyor. Örneklemin nasıl yapıldığı ayrıntılı olarak anlatıldıktan sonra yüz yüze yapılan görüşmelerde “düşük söylenmesi” muhtemel olan hane gelirine dair beyanların, hane giderine dair beyanlarla karşılaştırılarak ve giderin gelirden fazla beyan edildiği durumlarda “hane gideri” beyanının “hane geliri” olarak kayda alındığı vurgulanarak hane gelirini tespitte ne kadar hassas davranıldığı vurgulanıyor.

Kısacası Aile Bakanlığı’nın araştırmasının odağı ve yöntemi TUİK’ten farklı olsa da yoksulluk oranına dair ortaya koyduğu sonuçlar TUİK’in %2.7 olarak verdiği Türkiye’deki yoksulluk oranının aslında gerçeklerden ne kadar uzak olduğunu ortaya koyuyor.

Aslında Aile Bakanlığı her ne kadar “bu araştırma yanlış yorumlandı, amacımız yoksulluğu ölçmek değildi” gibi tuhaf açıklamalar yapmış olsa da, daha önce değindiğim OECD’nin Mayıs 2013 tarihli güncel “İyi Yaşam Endeksi”nde yer alan Türkiye’de ortalama “hane geliri”ne dair veriler ile “Türkiye’de Aile Yapısı” araştırmasının Türkiye’deki hane gelirine dair sonuçları bir hayli tutarlı gözüküyor. Buna bakarak “Türkiye’de Aile Yapısı” araştırmasının aslında Türkiye’de hane geliri ve bu gelirin dağılımına dair oldukça gerçekçi sonuçlar elde ettiğini söyleyebiliriz.

Daha önce Aile Bakanlığı’nın araştırmasının sonuçlarından yola çıkarak Türkiye’deki hane gelirinin neredeyse yarısının en çok gelir elde eden ilk %21.5′lik kesim tarafından kazanıldığını ifade etmiştim. Ne var ki, 1.900 TL ve üzerinde gelir elde bu kesimin tamamını zengin olarak nitelemek elbette söz konusu değil. 1.900 TL’lik aylık hane geliri Türk-İŞ’in tespit ettiği aylık 3.200 TL’lik hane yoksulluk sınırının oldukça altında bir gelire denk düşmekte. “Türkiye’de Aile Yapısı” araştırmasının sonuçlarına göre tüm hanelerin sadece %5′i yoksulluk sınırı olarak tespit edilen 3.200 TL ve üzerinde gelire sahip. Yine güncel OECD verilerine göre OECD ülkelerinin ortalama yıllık hane geliri 23.000 dolar civarında. Bu Türk parasıyla ayda 3.450 liraya denk geliyor. Yani Türkiye’de OECD ortalaması civarında ve üzerinde gelir elde edenler “Türkiye’de Aile Yapısı” araştırması verilerine göre ayda 3.200 TL ve üzeri kazanan ilk %5′lik kesimden ibaret. Türkiye’deki ailelerin %95′i ise OECD ortalamasının altında gelire sahip. Türkiye’de ayda 5.600 TL ve üzerinde gelir elde eden ilk %1.2′lik kesimin ortalama geliri OECD hane geliri ortalamasının biraz üzerinde yer alsa da, yine de gelirleri OECD’nin en zengin %20′lik kesiminin ortalama gelirinin altında kalıyor. Dolayısıyla Türkiye’nin en çok kazanan bu %1.2′lik kesiminin tamamını da “çok zengin” olarak adlandırmak zor.

Demek ki, Türkiye’nin ortalamayı yükselten en zengin kesimi piramidin çok daha uç noktalarında yer almakta. Türkiye’deki en zengin %1′lik kesiminin kendi içindeki gelir dağılımı ve yıllık toplam gelir içindeki payına dair resmi bir veri bulunmamakta. (Gelir dağılımına dair veriler TUİK tarafından %20′lik dilimler halinde yayınlanıyor). Bu durumda Türkiye’nin en zengin kesimine dair elimizdeki tek veri servet birikimine dair her yıl Türkiye’de Bankacılık Düzenleme ve Denetleme Kurumu’nun (BDDK) Türkiye’deki mevduat hesaplarının miktar ve dağılımına dair yayınladığı veriler oluyor. BDDK’nın son olarak 2012 yılı sonu için yayınladığı verilere bakılırsa Türkiye’deki tüm bankalarda bulunan toplam 51 milyon civarındaki mevduat hesabının %0.01′ine (binde birine) denk gelen 51.000 hesapta 1 milyon lira ve üzerinde mevduat bulunuyor. Bu 51.000 hesaptaki toplam mevduat ise Türkiye’de banka hesaplarında bulunan toplam birikimin %46′sına denk geliyor! 250.000 ila 1 milyon lira arasındaki mevduatlar ise Türkiye’deki toplam hesapların %0.4′üne denk gelen 220 bin hesapta bulunuyor ve yine Türkiye’de bankalarda bulunan toplam birikimin %16′sına denk geliyor. Kısacası BDDK’nın verilerine bakacak olursak bankalardaki hesapların %0.5′i (binde 5′i), Türkiye’deki toplam birikimlerin %62′sini yani neredeyse üçte ikisini ihtiva ediyor. Tabii BDDK’nın bu verileri sadece hesap sayısını ve bu hesaplarda bulunan toplam mevduatı yansıtıyor. Hesap sahipleri hakkında bilgi vermiyor. Birçok zenginin birden fazla hesabı olduğu göz önünde bulundurulursa Türkiye’deki toplam mevduatın %62′sinin aslında nüfusun binde 5′inden de daha küçük bir zümrenin elinde toplandığını görebiliriz. Öte yandan Türkiye’deki hesapların %96′sının 10 bin TL ve altındaki hesapların oluşturduğunu da söylemekte fayda var. BDDK’nın Türkiye’deki mevduat hesaplarına dair 2006 ila 2012 yılları arasında yayınladığı verilerden yola çıkarak yapılmış oldukça dikkat çekici bir araştırma son 6 yıl içinde üst gelir grubuna ait 1 milyon TL ve üzerindeki hesaplardaki birikimin enflasyon düşüldükten sonra reel olarak %77 oranında arttığını, 10 bin TL ve altındaki alt gelir grubuna ait hesapların ise reel olarak %18 civarında azaldığını ortaya koyuyor. (İlgili araştırmayı incelemek için bkz: “Zenginler Kulübü ve Vergi Mükellefiyeti Araştırması”) Aynı şekilde 2006′dan bu yana 20 milyon civarında banka hesabının kapandığı, milyonlarca kişinin de zaten hiçbir banka hesabı veya birikimi olmadığının da altını çizmek gerekiyor.

Kısacası Türkiye’de, yabancı sermayeyi cezbetmek üzerine kurulan, ithalat ve finans odaklı bu ekonomik büyümeden gerçek anlamda yararlanan ve zenginleşenler sadece nufusun en zengin binde 5′ten de daha da küçük bir kesimi. Nüfusun %99.5′inin toplam birikimleri bu en zengin %0.5′in birikimlerinin yarısı kadar etmezken, hükümet hala kişi başına geliri dünya ortalaması olan 10.000 dolara çıkarmış olmakla övünüyor, artan gelirin aslında sadece çok az sayıda kişinin başına düştüğü gerçeğini ise örtbas etmeye çalışıyor.

Son olarak, Türkiye’de servet piramidinin üst basamaklarına çıkıldıkça gelir dağılımı dengesinin ne denli bozulduğunu çok çarpıcı bir şekilde gösterdiği için her sene Forbes dergisi tarafından yayınlanan “En Zengin 100 Türk” listesine değinmek istiyorum. Forbes Türkiye’nin 2013 başı itibariyle son yayınladığı “En Zengin 100 Türk” listesine göre listede 44 dolar milyarderi bulunurken, milyarderlerin serveti 75.3 milyar dolara ve ilk 100′ün toplam serveti de yedi yılın en yüksek seviyesi olan 117.85 milyar dolara ulaştı. Bir fikir vermesi açısında 117 milyar doların Türkiye’nin 795 milyar dolar olan toplam Gayri Safi Milli Hasılası’nın %15′ine denk geldiğini söyleyebiliriz. Yani sadece 100 kişinin serveti tüm ülkenin milli gelirinin %15′ine denk geliyor. Gidişatı görmek için bir önceki senenin verilerine baktığımızda, piramidin tepesinin geçen seneye göre daha da sivrildiğini ve gelir ve servet uçurumunun büyüdüğünü görüyoruz. Zira 2012′de ilk 100′de 35 milyarder yer alıyordu, toplam servet ise 95 milyar dolardı. Bu da Türkiye ekonomisinin tamamının sadece %2.2 büyüdüğü 2012 yılında en zengin 100 kişinin servetlerini %23 gibi devasa bir oranda artırdığını gözler önüne seriyor.

Aslında utanılacak bu durum özellikle hükümete yakın yayın yapan medya kuruluşları tarafından bir övünç kaynağı olarak lanse edilebiliyor. Örneğin Forbes listesindeki dolar milyarderi Türkler’in sayısının 35′ten 44′e çıkmasını “Dünya dolar milyarderleri liginde 44 Türk” başlığıyla veren Star Gazetesi “Türkiye’nin 44 milyarderi ile milyarderler listesinde şov yaptığını, Afrika ve Ortadoğu ülkelerine fark attığını” ifade ederken, Kanal 7 Türkiye’nin dolar milyarderi sayısında dünyada 7. ve Avrupa’da 2. sıraya “yükselmesi” ile övünebiliyor. Akşam gazetesi “milyarder rekoru kırdık!” haberini zenginlerin fotoğraflarından oluşan gurur tablosuyla süslerken ekonomi dergileri “milyarder sayısında devleri solladık” manşetini atıyor.

Halbuki Türkiye’nin, ekonomisi kendisinden iki ila sekiz kat arasında büyük olan Japonya, Fransa, İngiltere, İtalya ve Kanada gibi ülkelerden daha çok dolar milyarderi çıkarmış olması bir övünç kaynağı olmak şöyle dursun ekonomik büyümeden toplumun çok büyük çoğunluğunun nasiplenememiş olduğunu ve gelir dağılımı dengesizliğinin uç noktalara ulaştığını ortaya koyan bir utanç tablosudur. Bu eserin baş mimarı AKP hükümeti ise gelir adaletini sağlamaya yönelik politikalar geliştirmek yerine kendi yaptırdığı araştırmadan çıkan gelir dağılımı dengesizliğine dair vahim tabloyu hala örtbas etmekle uğraşmaktadır.

 

 

K. Murat Güneywww.davetsizmisafir.org

Ezilenlerin Tiyatrosu 2013 Yaz Atölyeleri başlıyor

Ezilenlerin Tiyatrosu Merkezi, Ezilenlerin Tiyatrosu çalışmaları önümüzdeki hafta sonu başlıyor. 1-2 Haziran’dan itibaren üstüste üç hafta sonu sürecek olan atölye çalışmalarında İmaj Tiyatrosu’na Giriş, Forum Tiyatrosu’na Giriş ve Forum Tiyatrosu (Oyun Kurma ve Performans) atölyeleri yapılacak. Her atölye çalışması Cumartesi-Pazar günleri olmak üzere iki gün sürecek.

Ezilenlerin Tiyatrosu Merkezi amacını, alanın Türkiye’deki en iyi isimleriyle Ezilenlerin Tiyatrosu Tekniklerinin Türkiye’de yaygınlaşmasını sağlamak, bu tekniği öğrenmek ve uygulamak isteyenler için güvenli bir paylaşım alanı yaratmak olarak tanımlıyor.

Ezilenlerin Tiyatrosu Brezilyalı tiyatro insanı Augusto Boal’ın geliştirdiği, tiyatronun sosyal, toplumsal ve kültürel dönüşüm için bir araç olarak kullanıldığı katılımcı ve interaktif bir politik tiyatro tekniği. Ezilenlerin Tiyatrosu tekniklerinden “İmaj Tiyatrosu” ve “Forum Tiyatrosu” tekniklerinin ele alınacağı bu atölye çalışmalarında amaç, katılımcılarla yoğun bir süreç içinde ezilenlerin tiyatrosu oyun ve egzersizlerine giriş yapmak, ezilenlerin tiyatrosunun temeli olan imaj çalışmalarını ele almak ve forum tiyatrosu tekniklerine odaklanarak kısa bir forum oyunu sahnelemek olarak belirlenmiş.

Ezilenlerin Tiyatrosu Merkezi’nin Tiyatro Boyalı Kuş ve Sahne Cihangir’in işbirliğiyle düzenlediği ve kolaylaştırıcılığını Jale Karabekir’in yapacağı atölye çalışmaları, tarihleri ve atölye çalışmasıyla ilgili diğer bilgiler şöyle:

Seviye 1: İmaj Tiyatrosu’na Giriş: 1-2 Haziran 2013 09.30-16.30

Yeni başlayanlar ve Ezilenlerin Tiyatrosu’nu bilmeyenlere yöneliktir.

Seviye 2: Forum Tiyatrosu’na Giriş: 8-9 Haziran 2013 09.30-16.30

Bu atölyeye katılabilmek için daha önce Ezilenlerin Tiyatrosu çalışmalarına katılmış olmak ön koşuldur.

Seviye 3: Forum Tiyatrosu (Oyun Kurma ve Performans): 15-16 Haziran 2013 09.30-16.30

Bu çalışma bir önceki çalışmanın devamı niteliğindedir. Seviye 2’ye katılmış olmak önkoşuldur.

 

Atölyenin Mekanı: Sahne Cihangir (Adres: Ağa Hamam caddesi, taktaki Yokuşu 2 B Cihangir (Firüzağa Kahve arkası, Ağa Bilardo Yanı)

Kolaylaştırıcı: Jale Karabekir

Katılımcı sayısı: 30 kişi.

 

Katılım Ücreti:

İmaj Tiyatrosu’na Giriş: 150 TL.

Forum Tiyatrosu’na Giriş: 150 TL.

Forum Tiyatrosu (Oyun Kurma ve Performans): 150 TL.

Üç atölyeye toplam katılım ücreti: 400 TL.

Bilgi için: [email protected]

Telefon: 0542 477 27 53


Jale Karabekir

İstanbul Üniversitesi Dramaturji ve Tiyatro Eleştirmenliği Bölümü mezunu.  Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü’nden ‘Kadınların Özgürleşmesi İçin Bir Strateji Olarak Performans: Okmeydanı Toplum Merkezi’nde Ezilenlerin Tiyatrosu Pratikleri” başlıklı teziyle yüksek lisans derecesini aldı.  Aynı bölümde dört yıl araştırma görevlisi olarak çalıştı. Halen Işık Üniversitesi’nde yarı zamanlı öğretim görevlisi olarak ve kurucusu olduğu feminist tiyatro, Tiyatro Boyalı Kuş’ta genel sanat yönetmeni olarak çalışmaktadır. İstanbul Kültür ve Sanat Haritası, Tiyatronline, Zipistanbul, Varlık, Pazartesi, Amargi, Oyun, Çerçevesiz Sanat, Mesele ve Üç Ekoloji gibi dergilerde, Tiyatrooline, Bianet, Under Pressure gibi internet portallarında yazıları yayınlanmaktadır. Ezilenlerin Tiyatrosu kolaylaştırıcısıdır.

(Yeşil Gazete)

Bırakınız Öpüşsünler! – Hikmet Yitik

Bırakınız öpüşsünler!

Bırakınız başlarını örtsünler, başörtüleriyle meclise girsinler, kamuda çalışsınlar!

Bırakınız başlarını açsınlar! (İran’daki mollalara bu laf!)

Bırakınız içsinler!

Bırakınız içmesinler! (28 Şubat döneminde Erbakan’ın içki içmemesi rejim sorunu olmamış mıydı?)

Bırakınız ana dillerinde konuşsunlar, eğitim alsınlar!

Bırakınız cem evlerinde ibadet etsinler!

Bırakınız tekke ve zaviyelerde zikir çeksinler!

Bırakınız vicdanları reddediyorsa askerlik yapmasınlar!

Bırakınız -silaha başvurmadan- özerk olmayı da, ayrı ülke kurmayı da savunabilsinler!

Bırakınız hangi cinsiyetle istiyorlarsa evlensinler!

Bırakınız Taksim’de yürüsünler!

Bırakınız, darbeci sayılmadan Atatürk’ü sevsinler!

Bırakınız, -başlarına birşey gelmeyecekse- Atatürk’ü sevmesinler!

Bırakınız Ömer Hayyam şiirleri paylaşsınlar!

Bırakınız Ziya Gökalp şiirleri okusunlar! (Tayyip Erdoğan “Minareler süngü, kubbeler miğfer” mısralarını okuduğu için ceza almıştı!)

Bırakınız Ermeni soykırımı olmuştur desinler!

Bırakınız Ermeni soykırımı olmamıştır desinler!

Bırakınız minare diksinler, ezan okusunlar! (Avrupa’daki İslamofobiklere bu laf!)

Bırakınız ateist olsunlar, Hz. Muhammed’in peygamberliğine inanmasınlar!

Bırakınız şeriat düzenini savunsunlar!

Bırakınız komünizmi savunsunlar!

Bırakınız kapitalizmi savunsunlar!

 

* * *

Kısacası, bırakınız insanlar yaşasınlar!

Bırakınız, kendi kararlarını kendileri alsınlar!

Bırakınız, fikirlerini, yaşam tarzlarını hür akılları ve vicdanları ile seçebilsinler!

 

* * *

Bütün düşüncelerin özgür olduğu bir ortamda, fikirleri en güçlü olanlar kazanır.

Yasaklamalara, kısıtlamalara başvuranlar, diğerlerini susturanlar ancak kendi fikirlerinin gücüne inanmayanlardır.

Ve görmezler ki, böyle yaparak aslında sadece kendi fikirlerini zayıflatmaktadırlar…

 

Hikmet Yitik – İnternet Haber